Fotoğrafım
Turkey
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

28 Mayıs 2009 Perşembe

"İvedik soyu ve şehrin kadınları"

Nerelerdeydim?
Bilmiyorum, öylesine günleri geçiriyorum; iş-ev, ev-iş arası gidip geliyorum.
Sabahtan işyerinde dolaplarımı toparladım biraz, evraklarımı, dosyalarımı,masamın üzerini, karıncalarımın dağıttıklarını bir güzel düzenledim.
Şu an fonda Erdem Yener'in "belki" si çalıyor, ben de sakin sakin işlerimi yapıyorum...
Rutine o kadar bıraktım ki kendimi sormayın, gece dışarı çıkmayı pek bi özledim.
Hele konserler, dans, eğlence, festivaller...
Sevgilim askerde olduğu için onsuz bir tadı yok hiçbirinin, zaten gidelim desem de eve dönüş soruınu var. Arkadaşlarımın çoğu benim gibi, arabasız:) Bu nedenle bu koca şehirde bir yerden bir yere gitmek hele ki gece vaktiyse çok zor..Eskiden gece konser çıkışı ya da tiyatro çıkışı dolmuşa atlar eve giderdim, gece 11 ya da 12 fark etmezdi. Çok sorun yaşamazdım, şimdi saat 9 da bile her türlü garip tip etrafta belirmeye başlıyor. Keşi, hapçısı, sapığı,hırsızı..Etrafıma bakıyorum hep garip garip kılıksız tipler, mesela bunlardan sadece biri geçtiğimiz akşam başıma geldi. Geçen akşam 9buçukta dolmuşa bindim yanıma bir adam oturdu, adam demek yanlıştı aslında Recep İvedik gibi bir şey...O sırada cüzdanımdan dolmuş parası çıkarıyordum, önce cüzdanıma baktı,ardından yüzüme yan yan, sonra yine cüzdanıma..ve sonunda bana bir bakışı vardı ki, yerim seni gibilerinden iğrendim..ödüm patladı.bu ne cürret dedim içimden..Baktım gayet rahat davranıyor,ayağını falan ön koltuğa dayanmaya başlayıp yayıldı,o kadar rahatsız oldum ki elimde para verme bahanesiyle kalkarken, utanmaz bir de dedi ki "ben uzatırdım paranızı". Çekilir misiniz dedim sertçe, ağır ağır çekildi de şöföre bir şey sorma bahanesiyle iki koltuk öteye oturdum ama yine de içim rahat gidemedim eve kadar...
Eskiden bunları yaşamıyordum, bu kadar yüzsüzce muhattab olmuyorlardı, şimdi sanki hava karardığında dolmuştaysan potansiyel sarkılacak kadın oluyorsunuz gözlerinde.O kadar iğrenç bir zihniyetleri var ki.
İşte bu yüzden çoğu konseri kaçıracağım bu sene, arabası olan diğer arkadaşlarım da benim tarzımda değildir, Sortie gibi yerlere takılırlar, sarışın hatunlar, yüksek topuklar, jöleli adamlar, aynı ritmde müzikler, ki öyle ortamlardan nefret eden biri olarak onlara da ben takılmam:)
Netice, bu ciddi bir sorun halini almaya başladı, araba alacak param yok, daha ehliyetim bile yok:) Zaten babam da ikinci bir engeldir, bir anı bir anını tutmaz, bazen git gez kızım kalın hatta iki gün der, bazen de akşam 10'da gelince kıyamet kopar 2 gün konuşmaz. Zaten minyon olduğum için yaşımın ilerlediğini de göstermediğimden gözlerinde hala 17 yaşındaki kızları var...
O yüzden süt dökmüş kedi gibi melül bir halim var son günlerde, işimi yapıyorum, spor yapıyorum, bol bol arkadaşlarımla görüşüyorum.
Haftasonu mezun olduğum kolejin mezunlar gününe gideceğim, gelecek hafta bir festivale bir ara takılacağız galiba, sonra da arkadaşlar ada'ya bekliyor beni.
Evde de yapacak epey iş oluyor ama en çok istediğim ayaklarımı uzatıp serin esen balkonda etrafı izlemek, bu bir de soğuk bir bira eşliğinde olursa değmeyin keyfime:)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

"10.000"


10,000. ziyaretçime "hoşgeldin" demek istedim:)
Blog arkadaşlarım iyi ki varsınız!
Sevgiler!

22 Mayıs 2009 Cuma

"Yaratıcılık"

Blogda kendi sayfamı açamıyorum bir türlü, dün akşamdan beri peşpeşe sorunlar devam ediyor.
Sayfa açılmıyor ama yazı yazıp yayınlayabiliyorum bu da ayrı bir konu:)

Bu iki resmi paylaşmak istedim.
Sanat çok yüce bir kavram..Elinizde ne varsa onunla bir şeyler yaratabilmek ne kadar da müthiş bir şey!Kimsenin göremediklerini görmek ve uygulamak.
Bu yüzden tozlu arabaların üzerine bizdeki gibi "beni yıka" yazmak yerine güzel resimler çizenleri, yollarda duvarlara "seni seviyorum Selma beni affet" yazmak yerine graffiti yapanları, bir sürü malzemeyi çöpe atmak yerine onları değerlendirerek yeni eşyalar üretenleri çok takdir ediyorum.
Buyrun bakalım, biz bu rubik küplerle oynayarak aynı renkleri biraraya getirirdik, peki sanatçılar ne yapıyor:)

Bir diğer resim de tabaktaki kremaya dikkat,o da ne Edvard Munch'ın çığlık tablosu değil mi?

[Ressam düzeltmesi için teşekkürler, yalnız blog sayfama giremiyorum yalnızca düzeltme yapabiliyorum, nezaman bitecek bu :(( ]

21 Mayıs 2009 Perşembe

"2.blogum müzik üzerine..."


Dedim ki Ful, madem ki müzikle ilgili yazmayı çok seviyorsun o halde sana 2. bir blog lazım!
İsmi de "Melodik Minor" olsun...

Daha bir saatlik bu bebek,
Sanatçı-grup-albüm değerlendirmesi yapacağım,müzik yazıları yazacağım ve konser duyuruları ekleyeceğim bu blog henüz tamamlanmadı ancak,

Pek yakında açılıyor:)

Heyecanımı paylaşayım istedim, herkese sevgiler,

http://melodikminor.blogspot.com/

"Şimdi yazabilirim"

Eurovision şarkı yarışması geçtiğmiz günlerde çok konuşuldu, Hadise'nin kostümü,etekli erkek dansçı,ingilizce mi Türkçe şarkı mı derken birde baktık ki herkes bir anda koreograg bir anda stilist kesildi başımıza..Herkesin bir yorumu vardı, durmadan konuştular, yazdılar, çizdiler.
Bloglarda da öncesi ve sonrası epey tartışıldı,bu yüzden bu konuyu sıcağı sıcağına yazmadım.Biraz nefes alalım istedim.
Son bir kaç yıldır Eurovision Şarkı yarışmasını yeniden izlemeye başladım.
Benim amacım sadece farklı ülkelerden ezgiler duymak ve sahne şovlarını izlemek.
Yarışma öncesi çok fazla bilmek istemediğim şeyler vardır, mesela favoriler kimdir, hangi ülkeden kim yarışacak, bahisler kaça kaç veriyor gibi. Çünkü bu önyargıyla bakmama neden olduğu gibi müzikten aldığım keyfi de engeller.
Gerçi diyeceksiniz ki bu yarışma müzikalitesi yüksek bir yarışmamıdır?Bence kesinlikle hayır, %50 belki..kalan %50'i şov ve politika..
Geçtiğimiz yıllarda ilginç kostümler giyenler, hatta adeta soytarılık yapanlar üst sıralarda yer almıştı, hangi ülke hatırlamıyorum ama kadın kılığına giren bir avuç erkek vardı, lay lay lom gibi bir şarkısı vardı ve çok oy toplamıştı, şaşırıp kalmıştım.
Puanlamaya gelince : Kuzey ülkesi komşu kuzey ülkelere, Avrupa kendi komşularınaa, Balkanlar diğer Balkan komşulara,Yunanistan Kıbrıs'a Kıbrıs Yunanistan'a şeklinde bir oylama şekli vardır. Yıllardır sürer gider bu durum ve bu politikaya rağmen 2003 yılında Sertab Erener nasıl birinci olabilmiştir ben hala bunu düşünürüm.
Bu sene Eurovision Moskova'da yapıldı. Sansasyonlardan uzak, soytarıların olmadığı, şov ve şarkının bir arada olduğu gösteriler bütünüydü. Türkiye adına epey hadiseler çıkaran "Hadise" ülkemiz adına yarıştı biliyorsunuz. Her şey olay oldu, Türkçe mi katılmalıydık yok kostümü dansöz kıyafeti gibi dediler..Bu hep böyledir aslında, herkes konuşur, her zaman konuşur, insanları susturamazsınız.Karşılarına ne çıkarırsanız çıkarın kusur bulurlar acımasızca eleştirirler.
Ben kendi adıma eleştirdim tabii, hem olumlu hem de olumsuz olarak..Bir bütün olarak görmeye çalıştım sahne şovunu ve yarışma olduğu için diğer rakip ülkelerle kıyasladım izlerken.
Öncelikle fazla detay göremedik sahnede çünkü yönetmen yemin etmiş gibi uzak çekim yaptı hep,uzak çekimde arka fon kırmızıydı ve kostümlerde kırmızı olunca sahnedekiler adeta kayboldular.Arada ufaktan yakın çekimler yapıldı ama tam anlamıyla ayrıntıları seçemediğimiz bir şovdu.Kadın dansçıların ve Hadise'nin kostümünü sevmedim, Hadise'nin saçları güzel olmuştu sadece.Neden Türkiye denince hep akla dansözler ve fesli adamlar gelir?Neden dansöz kıyafetiyle sahneye çıkılır bilemiyorum, şarkı aşırı bir oryantallik de içemiyordu, bildiğimiz ritimlerdi işte.Daha farklı daha uçuşan hafif, etnik bir kostüm seçilebilirdi.Biz doğu mistikliğini ve etnikliğimizi kırmızı dansöz kıyafetiyle pekiştiremedik bence.
Şarkı başladığında sesin çok yetersiz olduğunu gördüm, arkadaki erkek vokal epey destek oldu ancak önemli olan solistin sesiydi.Yarışma öncesi konserlerde sanki çok yormuşlar ve bir çok eleştiriyle yıpratmışlar gibi geldi bana Hadise'yi. Biz de şimdi eleştiriyoruz ama fark şurada ; yarışma bittikten sonra yapılan eleştiri farklıdır, yarışma öncesi yoğun eleştiri bir şeyleri değiştirmez yalnızca moral ve konsantrasyon bozar.
Sahneye çıktıkları andan erkek dansçının havada taklalar atarak sahneye çıktığı ana kadar bir kopma noktası göremedim, akılda kalıcı bir ritm olduğunun hakkını veriyorum tabii, ama dediğim gibi kıpkırmızılar arasında boğulmuştu sahnedekiler..Erkek dansçıya hayran olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim, zira kostümü, duruşu, sahneye gelişi o durağanlığı sildi, biraz coşkulu ve şaşırtıcı bir hava yakaladı, ancak şarkının o kısmının daha uzun olup o şovla beraber seyirciyi daha çok avucunun içine almasını dilerdim.
Neticede ritmik, kulakta yer edici, ses açısından doyurucu olmayan ancak güzel,özenli ve erkek dansçının şovuyla ilk beşte,kaza olursa en fazla 6.lıkta yer alcağımızı düşündüm.
Rakiplerimeize gelince, komşu komşu puan sistemi sayesinde bir çok iyi ülke de arada kaynadı gitti.Koskoca Patricia Kaas Fransa adına yarıştı mesela, Moldovya oldukça etnik ezgilerle sahneye çıktı, İngiltere senelerdir sonunculuğa yakın yerlerde dans ettiği için bu yıl neredeyse hiç es'i olmayan bir şarkı söyleyen ve sesine vay be dediğimiz bir solistle çıktı sahneye,Ermenistan sanki bizlerden bir ezgi söyledi gibi geldi ve değişik bir sahne şovu vardı,Rusya'nın şarkısını beğenmedim, Bosna Hersek'in şovu ve şarkısı hoşuma gitti ve Sırplardan puan almalarına çok şaşırdım, Yunanistan çok sıradandı kaslı erkek vücudu göstermek her zaman işe yaramıyor bunu görmüş oldular,Azerbaycan 3.oldu ancak şarkısı bana sıradan geldi,Almanya sahnede stiriptiz yaparak Betty Boop'u sahneye çıkardı ancak bana solistin sesi olmadığından şova yönelmişler gibi geldi,Norveç 4 yaşından beri keman çalıp beste yapan henüz çocuk diyebileceğimiz bir delikanlıyla sahneye çıktı, adeta bir masal(zaten şarkının peri masalıydı)ezgisi taşıyordu, ilk ezgi harikaydı ancak sonrasında şarkıya geçişlerde hafif kopukluklar vardı bence, ritm birden düşüyordu ama yine de sahne şovlarını ve ezgilerini beğendim,sade ama eğlenceli bir şarkıydı,bu derece alır dedim.Yarışma öncesi favoriymiş zaten, ama ben dediğim gibi favorileri bilmek istemem ki nötr değerlendirebileyim.Norveç'li sempatik çocuk açık ara önde 1.lik koltuğuna oturdu.Hadiseyle ülkemiz 4.oldu.
Yalnız daha iyi sonuçlar için komşu komşu puan sistemini kaldırmaları gerekiyor, bu yüzden Kuzey ülkelerinden hiç puan alamadık.
Yine de her şye rağmen iyi bir sonuç bu tabii ki, umarım gelecek sene daha da iyi bir yarışma izleriz.
Herkese bol melodili, güzel bir gün diliyorum.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

"Türkan Saylan"

Türkan Saylan'ı kaybettik, haberi duyduğumda tüylerim diken diken oldu, boğazımda kocaman bir yumru,gözlerim dolu dolu...
Türkan Saylan bir gönüllüydü; eğitim gönüllüsü, şifa gönüllüsü..
Ömrünü Türkiye'deki çocukların eğitimine,sağlığına adadı, mesafe, imkansızlık, parasızlık, olanaksızlık, hastalık demeden yapabileceğinin en mükemmelini yaptı.
Cüzzamla savaştı, hastalarla tek tek ilgilendi, Türkiye'de bu hastalığı neredeyse yok etti.
Binlerce çocuğa umut oldu, ışık oldu, okutmuş, imkan sağladı.Şimdi büyüttüğü kız çocuklar hayata karşı dimdik ayakta duran bilgili, eğitimli,çağdaş kadınlar oldu.
Uğur Dündar'ın güzel bir yazısı var Türkan Saylan'la ilgili, çok güzel kaleme alınmış.
Mutlaka okumalısınız.
Ve yazımı da o yazının sonundaki cümlelerle bitiriyorum ;
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”nde neler yaptığını, ne denli büyük başarılara imza attığını belirtmeye hiç gerek duymuyorum.
Ama gelin görün ki, fazilet cellatları, eli öpülesi, anıtı dikilesi bu çağdaş Türk kadınına şeytanın bile akıl edemeyeceği iftiraları yağdırmakta yarış ettiler…
Ama ne oldu?
Türkan Hoca bir efsane oldu.
Bir Türkan saylan ölür, bin Türkan Saylan doğar…
Başımız sağ olsun…

14 Mayıs 2009 Perşembe

"gimme hope joanna"

Dinleyici ve arşivci olarak müzikle çok yakından ilgili bir aileyiz, öyle ki, devasal bir plak, cd, kaset arşivimiz var. Bir ara özel radyolara şarkı doldurup gönderiyorduk o kadar yani:) Çocukken daha doğrusu daha 2 yaşında bir portakal vitaminiyken elimde mikrofonla Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Barış Manço şarkıları söyleyerdim.
Şarkılarım kasede kaydedilirdi, üstelik asla detone olmayan, her türlü şarkı, reklam, japonca çizgi film müziği gibi çeşitleri de repertuarında barındıran bir vitaminmişim ben:) Şimdi dinliyorum ve şaşırıyorum..
Babam yurtdşından müzik setleri getirtirdi, akşamları gelir arkadaşıyla bakarız bir set daha gelmiş, yeni hoparlörler, yeni bir amfi...Bir gün de bir CD player getirdi, daha kimselerde yok, Türkiye'de de tek tük bazı şarkıcılar cd formatında albüm yapıyordu.
En büyük zevkim o diskleri dinlemekti.Çok ilginç geliyordu, kaset gibi değil, üstelik gökkuşağı gibi üzeri! Ancak çeşit yoktu, piyasada CD dediğinizde yüzünüze garip garip bakıyorlardı, sonradan çeşitler artmaya CD çalarlar gelişmeye başladı. Evde sürekli müzik çalardı, hiç durmadan, müzikle uyanır müzikle uyurduk,yemek müziği ayrı, sabah müziği ayrı, akşam ayrı, dinlenmek için ayrı..Hala da böyledir..
Tıpkı bir dj edasıyla babam her gün setlerin başındaydı, en büyük zevki buydu.
Ben de ondan kaptım işi, kulağım da çok iyi olunca müzik dinleyiciliğine iyiden iyiye merak saldım.Öylesine dinlemek değil ama, albümü alırdım elime, kimler ne yapmış, beste-söz, geri vokaller, hangi enstrümanı kim çalmış..Sonra dinlerdim tek tek müzisyenlerin tarzlarını anlamaya çalışırdım.
Hala da öyleyim, albüm satın almak ve dinlemek benim için özel bir şeydir...
Çocukken bir akşam salondan gelen güzel bir melodi duymuştum, çok eğlenceli gelmişti bana, o günden sonra o şarkıyı duyduğumda hoplayıp zıplamaya dans etmeye başladım, garip bir etkisi vardı bende:)) üzüntülü olduğumda babama "babacım o güneşli diski çalar mısın?" derdim..Güneşli disk dememin sebebi de CD kapağında güneşli bir gün resminin olmasıydı..
Şarkı başlayınca kendimi kumsalda yada tatilde hayal eder, herşeyi anında unutur dans ederdim:) İşte o güneşli disk Eddy Grant'ın "gimme hope joanna"sıydı...
Bu ara kumsala, tatile,dansa, mutluluk şarkıları söylemeye çok ihtiyacım var,
Her şeyi bir kenara bırakıp nadasa gitmeye de..
Güneşli diskim arşivden çıkartıldı ve başucumda duruyor,
Çocukluğuma, yalın dünyama yeniden dönmek ve gülümsemek için.

12 Mayıs 2009 Salı

"Hayallerim..."

Öykü'cüm mimlemiş beni, "Hayal Listemi" yapacağım...
Hayal kurmayı ne zaman bıraktım ben?
Gerçeklerle kötü yüzleşmelerimi her geride bırakışımda mı?
Aslında hayal ettiği müddetçe yaşarmış insan, öyle derler. Öyle hayallerim var ki, kimine güler geçersiniz, kimini sıradan kimini ise çok marjinal bulabilirsiniz.
Hepsini yazaman buraya kuşkusuz, ama içimden geçen ilkleri derleyebilirim.
Bol bol sağlık isterim.
Öncelikle neden daha önce seçmedim diye hayıflandığım konservatuarı okumak isterim, her an müzikle iç içe yaşamak ve bu alanda kariyer yapmak..
Bir de tasarım yönümü geliştirmek isterim,renklerle, yaratıcılıkla ortaya yepyeni objeler çıkarmak ve kendi döşediğim bir dükkanda bunları sergileyip insanlarla paylaşmak...
Tüm dünyayı gezmek isterim, her yerini karış karış.. Yepyeni kültürler öğrenmek, farklı insanlarla tanışmak,ufak ufak hatıralar toplamak,müziklerini dinlemek ve gezdiğim her yeri yazmak...
Şili'deki paskalya adasını ve Küba'yı merak ederim bir de..Tek başıma değil ama sevdiklerimle gezmek isterim ve en beğendiğim ülkede de yaşamak...
Yemyeşil, çeşit çeşit meyve ağaçlarının olduğu iki katlı bir ev isterim. Bahçesinde bir sürü hayvan beslemek, onlarca bitki, sebze ve meyve yetiştirmek.
Sonsuz aşkla sevdiğim insanla bir ömür paylaşmayı isterim, benim gibi kocaman yeşil gözleri olan çocuklarım olsun :) Onlarla hayatın tadını çıkarmak, doğayla baş başa iç içe olmak..
Çok fazla para-pul, mal-mülk istemem, olursa da başkalarıyla paylaşmak isterim.
Benim gibi düşünen dostlar, arkadaşlar isterim ama en hakikisinden:)
Bir yandan da çocuk öykülerim kitap olsun isterim, öğrencilerle söyleşeyim, imza günlerim olsun, yeni öyküler yaratayım, yeni karakterler..Hepsi benim dünyamdan, doğadan beslensin..
Dünyanın her yerinde müzik festivalleri, tiyatrolar, konserler, yeni ve farklı tadlar yaşayayım, sınırsızca gezeyim ve dinleyeyim, ruhumu geliştireyim..
Sade, lezzetli ama bir o kadar da renkli ve yoğun yaşayayım...
Yanımda hep sevdiklerim olsun isterim , benden bir parça olsun, saf doğada katkısız ve huzurlu olmak...
Bir de bu mim isteyen herkese gitsin isterim!

"Mmmmm!"

Tam bir dondurma canavarıyımdır :)
Nerede hangi dondurmacı var, iyi midir değil midir, ne çeşit yapar.
Bu sene hangi çeşitler yeni çıkmış vs vs...
Bu sene de ilk denediğim yeni çeşitlerden birini sizlerle paylaşmak ve tavsiye etmek istedim.
Magnum double serisininin en yeni dondurması "Karadut&Böğürtlen"... Bilen bilir magnum double 2 kat çıtır çikolatadır, bir de bunun içine karadut ve böğürtlen meyve sosu eklenince varın siz düşünün:)
Şiddetle tavsiye olunur, yalnız paketin üzerindeki kalori miktarını görünce sersemledim bu nedenle kilo problemi olan arkadaşlar lütfen dikkatli tüketiniz, zira ben bu konudaki şanslı bünyelerdenim ve her sene karnım ağrıyana kadar çocuklar gibi dondurmalara saldırıyorum:)

Bu arada etrafımızda dondurma alamayacak durumda olan çocuklar mutlaka vardır, onlara da bir külah dondurma hediye etmek onları da bizi de mutlu edecektir, çocukluğunu yaşayamayan çocukları da düşünelim.
Afiyetler olsun!

"Kadın ve erkek Vol.1"

Kadınlar detaycıdır, planlayıcıdır, sürekli düşünür, kurar, hassastır.
Erkekler ise sadece "an"ı yaşar.
Bununla ilgili çok şey yaşarız, görürüz ve okuruz.
Son zamanlarda düşünüyorum da belki de en güzeli aslında "an" ı yaşamak...
Sizce bu bir kaç gündür ortalarda olamayışımın nedeni olabilir mi bu?
Günlerdir "..ben olsaydım.. "diye cümleler geçiriyorum içimden, devamında ise "..öyle değil de şöyle yapardım böyle yapardım.."
Sanırım pek güvenim kalmadı kimselere, bakıyorum ki aslında hayat tamamen "şans"a dayalı bir çekiliş,zaten şans oyunlarında zerre kısmetim yoktur benim!
Kendimi üzdüğüm ya da sıktığım yok, yalnızca düşünüyorum. Çoğu kadının yaptığı gibi..İsteklerim var bir sepetin içinde bekliyor, hep erkeklerin engellerine takılı.Bir düzen kurulmuş, bir protokol imzalanmış sanki, "hep kazıman gerekiyor ful" diyor, "hep tırnaklarınla kazımalısın yoksa senin olamaz hiç bir şey,bir adım ilerleyemezsin."
Kolay zaferler peşinde değilim elbet, ama istiyorum ki arada bir de sütü sağmak yerine kaymağını yesem hiç fena olmaz:)
Sevgilim mide fıtığından muzdarip, perhizi var, ya ameliyat ya da sürekli ilaç dediler.Tabii askerde yemeklerden ve sıkıntıdan midesi kötü oldu, her gün doktorda, hastanede, acilde.İlaçlar, sıkıntılar..eğitimlere katılamadı, hep istirahat vs..Tabii tüm bunlar beni de üzdü.O orada ne sıkıntılar çekiyor benim elimden bir şey gelemiyor..Ama şunu da görmüş oldum ki çok dayanıklı değil hayata karşı, direnci hep düşük.İstemediği bir durumla karşılaştığında kalıp savaşmak yerine kaçmayı tercih ediyor, ilginç bir mantığı var. Ben kendimi amazon ilan etmedim ama koşullarım hep amazonluk gerektirdi, annelik var henüz tadamadıysam da içimde, kadın dediğin savaşçı olmalı zaten, yoksa nasıl başa çıkılır o kadar zorlukla?
Dün gece de telefonda bunları söylerken durdum, üzüldüm, düşündüm. Sonra farketti ki heralde, "sen beni merak etme, burada iyiyim, bana iyi bakıyorlar, doktorlar iyi, arkadaşlarım iyi,günler çabuk geçiyor" dedi..O kadar sözden sonra birazcık olsun ferahladım, ama sadece "birazcık..."
İstiyorum ki karşı taraf bazen de benden daha güçlü olsun, ben zaten yeterince, yettiğince güçlüyüm.Biraz bıraksam insanların arkasını toparlamayı, çekip çevirmeyi, baksam ki olgunlukla yürüse işler..Bazen diyorum ki ben olsaydım tüm bu hastalıkları bu kadar sıkıntılı bu kadar şikayetle anlatmazdım telefonun ucundan, üzmek istemezdim. Çünkü elinden bir şey gelememesidir asıl üzen..Ama sonra dedim ki birbirimize ne kadar aşık olsakda biz farklı karakterleriz.
Askerliğin ardından daha olgun daha güçlü olarak karşıma çıkacağını bekliyorken tüm bu sıkıntılar biraz tedirgin etti beni, dilerim daha iyidir bugün, sağlıklıdır, morali yerindedir, mutludur..
Eskisinden daha farklıyım artık, beni yeni tanıyanlar hala 23 yaşında gibi göründüğümü söylese de, kişiliğimin renkgarenkliğini her şeye yansıtsam da, içim daha ağır hareket eder oldu.
Zaman su gibi aktıkça sanki hiç yetişemeyecekmişim gibi geliyor iyi günlere, güleryüzlere..
Tamam umutsuzluk ettiğimden değil de, açık denizde uzun zamandır yolculuk eden bir ful olarak, artık bir kara parçası arıyorum ben, uzakta da olsa dinlenebileceğim ve beni umuda taşıyacak bir kara parçası, hepsi bu..

8 Mayıs 2009 Cuma

"Aşk-ı memnu "

Baktım ki herkes ilgiyle izliyor bu aşk karmaşasını, bana gelen bir şemayı paylaşayım istedim:)
Herkese güzel bir gün diliyorum!


6 Mayıs 2009 Çarşamba

"Gecikirse geciksin..."

Dün pek bir sıkılgandım, içimden bir şeyler yazmak gelmedi.
Sabah uyandığımdan beri mutsuz gibi, kasvetli, sıkıntılı...Nedenini anlamadım zaten geçti gitti.
Dün dünde kaldı tabii, artık bugünden bahsetmek lazım,yoksa yaşayamaz insan.
Bu sabah ise uyandığımda güneş ışığı giriyordu odama, perdeleri bir açtım ki pırıl pırıl gökyüzü!
Bugün faaliyet de var işyerinde, karıncalarım cıvıl cıvıl her yerde, son 2 saat yarışmaları var diye benimle olacaklar, kalem kutularınızla gelin dedim güzel etkinlikler yaptırma peşindeyim.
Onlarla olmak beni mutlu ediyor, esas işimi yapmaktan keyif alıyorum.
Burada başka işleri o kadar kolay yaptırıyorlar ve yapıştırıyorlar ki üstünüze sormayın gitsin, maaş zammı için daha konuşamadım, aklımdan konuşma metni için habire pratik yapıp duruyorum da görüşeceğim kişinin sağı solu belli olmadığı için erteliyorum.
Şu gergin günlerim bitsin, biraz huzurum yerine gelsin konuşmayı yapıp sonuçları yazacağım size.Bir sürü safsata var başımda, 50-60 adet karıncayla işiniz var diyorlar,işi kakalıyorlar sonra bir bakıyorum en az 150 tane var.Hayatları yalan dolan başka birşey değil...
Etkinlik var bahçemizde ama daha maaşlarımızı alamadığımız için bakıyorum öyle kedinin ciğerci dükkanına baktığı gibi, bir şeye katılamıyorum.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen güzel tohumlar ekiyorum, su veriyorum, bekliyorum ki çiçekler filiz versin, sonra da rengarenk açsınlar.Umut etmek de böyle bir şey, bir şeyler yapmadan salt beklemekle olmaz,adım atmalısın ki öyle beklemelisin mucizeleri...
Arada etkinlik bahanesiyle bahçeye çıkıp bu güzel güneşli günün tadını çıkarıyorum, az da olsa iş başvurularım var belki bir şeyler çıkar diye umut ediyorum.
Gerçi geçen haftalarda bir yerden çağırdılar gittim harika geçti de iş şartları uygun düşmedi bana, bakalım kısmet, inşallah iyi hayırlı bir şeyler olur..bekliyorum yani, daha huzurlu olabilmek ve ekonomik anlamda rahata erebilmek için...
Rengarenk çiçeklerin açacağına dair umudum tam, sadece bu ara bahar biraz gecikti hepsi bu.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

"Bunları yemek yasak!"


İşte el sanatı ve yaratıcılık budur!

"yeniden susam sokağı"

Sevgili Gülcan ve İlknur annelerin başlattığı muazzam bir "Susam Sokağı Geri Dönsün Kampanyası"nı duyurmak istedim sizlere.
Tevellütü benimle eş ya da benzer arkadaşlarım bilir ki bizler msn,cep telefonu, çok kanallı televizyon, bilgisayar, Internet gibi kavramlardan uzak kendi halimizde çocuk gibi çocukluk geçirdik:)
Oysa şimdiki çocukların etrafı tuzak dolu, radyasyon dolu, zararlı ışınlar dolu...
Susam Sokağı'nın "gün güneşli insanlar neşeli.." diye başlayan melodisini duyar duymaz çılgın gibi koşup televizyonun karşısına geçerdim, bir de akşamüstü tekrarı olurdu onu da izlerdim!

Susam Sokağındaki Hakan abi, Zeynep Abla, Tahsin Amca, Kırpık, Minik kuş ve esas bayıldığım kadrosu kurbağacık, kurabiye canavarı, kont dracula, açıkgöz, edi-büdü benim en sevdiğim karakterlerin başında gelirdi.
Açıkgöz'ün burnu ve kulağı olmadığı halde kurbağacık'a gözlük satmaya çalışması, edi'nin "ama büdü ben çoook susadım" repliği, dağdan döne döne inen kızın melodisini, sevdiğim sayı 6, 1*2*3 sayalım'ı, tırtıllar asla asla asla kahverengi bot giymez'i, 11,12 hi hi hi hi hi hiii'yi hala hatırlıyorum ben :))

Halaaa hoop tereyağlı ballı ekmek dediğimizde ve kendi etrafımızda döndüğümde poff diye kaybolacağını zanneden "saf" çocuklardık biz, çocuk gibi çocuk yani...
Sayıları, renkleri, şekilleri,kavramları çok iyi anlatırlardı. Görgü kurallarını, sevgi-saygı, sağlık-çevre kavramlarını da işlerlerdi.

O kadar eğlenceliydi ki, şimdiki çocukların da susam sokağını yeniden izlemesi taraftarıyım ben,
Yeni bölümleri satın almak masraflı vs ise arşivden çıkarabilir pekala TRT Çocuk kanalı...
Saçma sapan şiddet içerikli çizgi film yerine, eğitici ve öğretici aynı zamanda da biz 80 kuşağı çocuklarının kalplerini çelici bir şeyler lazım!
Eğer hala izlemek, anılarını canlandırmak ve çocukların gelişimine olumlu katkı sağlamak
istiyorsanız lütfen bir tık buraya!

"evlilik"

Ben çocukken hayat çok daha kolaydı, bir külah dondurmaya dünyaları değişir, ufacık bir karın ağrısını aşk zanneder, tüm gün salıncakta sallanmak için parka koşar hayatı oyun zannederdim. Herkes güzeldi, herkes güleryüzlü, iyi niyetli:)
Büyüdükçe dünyanın çok daha farklı yönlerini keşfetmeye başladım, 18'e gelince kendimi Avrupa'da zannederek her şeyin istediğim gibi olacağını özgür olacağımı kendi kararlarımı alacağımı düşündüm;ataerkil bir toplumda bunun imkanı varmış gibi..Sonraları gördüm ki bazı savaşlar sonlandırılamıyor, sadece savaştığınla kalıyorsun.Özgürlük için mücadele, iş için mücadele, para kazanmak adına mücadele, ayakta kalmak adına mücadele, sahiplenmek adına mücadele...Bir de bakıyorum ki 20 yaşına gelmişim, zaten sonrasını hatırlamıyorum, ne zaman 27 oldum, nasıl oldu bilemiyorum:)
Baktım ki arkadaşlarımın parmaklarında yüzükler, kucaklarında bebekler, her hafta biri evlenir ya da nişanlanır oldu, doğum tebrikleri ard arda.. Cumartesi eski bir arkadaşımla buluştum, benden bir yaş büyüktür, üniversite arkadaşım.Erkek arkadaşıyla bir senedir beraberler, son 2 ay sürekli evleneceğiz şöyle olur böyle olur, yaza nişan , kışa düğün demeye başlamış, kız da umutlanmış tabii, aileler devreye girmiş, derken adam demiş ki "ya ben 30'uma kadar evlenmeyi düşünmüyorum, motor alacağım onun taksitleri olacak şimdi,bir de tüm arkadaşlarım bekar ben evlenirsem evimize gelemezler görüşemeyiz.. seni boşuna bekletmeyeyim, senin için en doğrusu budur, ayrılalım" demiş...yani kısacası bahane etmiş..arkadaşımı da çok severim, çok zor bir ayrılık yaşamış:(
Şimdi bu duruma bakarak bekarlığımdan kendime ders çıkartmalı en azından askerde olan sevgilimle bu planlarımızın olduğuna dair içime soğuk sular serpmeliyim.Ama arkadaşım adına da üzülmedim değil, erken evlenmek gibi bir isteğim olmadı hiç bir zaman ama çocuk sahibi olmak için artık bir şeyler yapmam gerek diye düşünmeye başladım.Zira son bir yıldır çocuklara olan yoğun ilgim aşırı yoğun bir hal almaya başladı ve vitrinlerde çocuk elbiseleri gördüğümde benim de olsun artık, olacak mı acaba diye gözlerimin dolmasına neden olmaya başladı.Dün arkadaşım dedi ki "ben birini tanıyacağım 2 sene geçecek anlaşarak evlilik kararı ardından evlilik hazırlıkları zaten 31 olurum, sonrasında hemen çocuk yapmamak lazım, biraz evliliğin tadını çıkaralım dersen vakit kalıyor mu?35'inden sonra doğum tehlikeli derler,hadi onu geçtim o yaştan sonra çocuk bakacak enerjin kalır mı?Böyle plan yapmak adetim değil ama düşündükçe ister istemez çok üzülüyorum" dedi.. Haklı gerçekten de bir an düşündüm, askerliğin bizim için
büyük bir engel olduğunu hatırladım ve onun askere gitmemek istemediğini, ertelediğini, sonradan hayatın akışına karşı koyamayışını, her şeyin yoluna girmeye başladığını...
Döndüğünde bu krize rağmen bir iş bulursa ve bir yerlerden başlasa artık planları hayata geçiririz diye düşünüyorum, bu düşünce beni mutlu ediyor.
Bu kararlarda kadınlar ısrarcı olur derler aksine, çoğu kadın babalarının baskısıyla evliliğe yöneliyor, 2 sene oldu hala ne geziyorsunuz nedir niyetli gibilerinden sözlerden, askerden gelsin yüzük takılsın biz senin iyiliğini düşünüyoruzlardan sıkıldım, kulaklarımı tıkıyor ve futbolculaırn meşhur tabiriyle önümüze bakıyorum:)
Önemli olan benim ne istediğim..
Bu konuları bir yana bırakıyor ve gerçeklere dönüyorum, evliliği bir yana bırakalım, çalışanlar için 3 günlük tatilin arkasından zor bir gün olacağa benziyor.
Pazartesi sendromundan uzak bir gün diliyorum herkese...

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!