Fotoğrafım
Turkey
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

26 Ağustos 2009 Çarşamba

"Mr.Ego ve diğerleri..."

Dün akşamdan beri içimde bir huzur var, sanki saatlerce ağlamışım da rahatlamışım gibi...biliyorum kararlar verdim, öyle çabuk pes etmek yok,ağlamadım, sadece gözlerim doldu ama yok kesinlikle ağlamadım.
Dün neler oldu neler, eski ful olsa, salya sümük ağlar ya da sinirlenirdi ama diyorum ya içim alabildiğine huzurlu, sakin...
Bu sabah da epey olaylar oldu, ben yine sakinim, bu sakinliğim hayra mı alamet yoksa başka bir şeye mi bilemiyorum.
Sonsuz mutsuzluk ve huzursuzluk yaşadığım, düşmanıma dahi tavsiye(ne tavsiyesi intizar mı desek!) etmeyeceğim bir iş yerinde çalışıyorum biliyorsunuz.
Ne yazık ki istediğim gibi bir iş bulursam ayrılacağım dediğim bu yere kriz nedeniyle çakılı kaldım. Her gün yeni görevler, her gün yeni işler, biriken dosyalar...Karıncalarım gelse de artık nefes alsam diyorum ama sevmediğiniz işi yapmak zulüm gelir ya insana öyle bir şey işte...
Verdikleri milyonuncu ek görev belimi büktü, yorgunluktan resmen çöktüm dün.Hani bir yazım vardı benim "Tarih Tekerrürden ibaret" diye,o yazımda anlattığım bir "Egosantrik"yada "Mr.Ego" yönetici vardı, işte o fındık beyinli zat-ı muhterem dün bendeki bir belgeyi istedi, dosyayı kat görevlimle gönderdim, tam 10 dakika sonra müdürüm de arayıp aynı belgeyi istedi, ben belgenin Mr.Ego'da olduğunu söyledim ama ısrarcı oldu ve arayıp geri isteyin dedi.Aradım Mr.Ego pek bi sinir oldu, tafralar yaptı anlayamadım. Kat görevlisi yoktu, odasına gittim, bana gözlerinde şimşekler çakarak döndü ve -nedir bu acil olan anlamıyorum ki diye hırladı, evet evet resmen hırladı. Elini kolunu salladı sonra, kaşlarını kaldırıp sinir sinir bana baktı...Ben bir kediyim bana hırlayana tırnaklarımı çıkarmaz mıyım? Yine de sakin davrandım ve sesimi ayarlamaya çalışarak ondan daha alçak ama olması gerekenden yüksek bir sesle müdürümün belgeyi istediğini söyledim, bu arada yanında başka bir yönetici vardı, ona aklınca kendini ispatlayacak ya kabardıkça kabardı bu!Tafralarına devam ederek belgeyi vermeyi reddetti, müdürümü aradı, işi aceleydi sözde ama 10 dakika konuştu, ısrarla belgeyi istediğini söyledi ama nafile, telefonu kapattı belgeyi bana geri vermek zorunda kaldı,verirken de bir dövmediği kaldı ama...
Nedir bu durum, özetle benim hiç bir suçum yok, belgeyi alan da başkası, isteyen de başkası, sadece hiyerarşi kargaşasının ortasında kalan savunmasız birine dönüştüm bir an.
Bu olay böyle bitti sayılır, yalnız odadan çıkarken en geç yarım saate dosyayı teslim edeceğimi söylediğimi ve 20 dakika sonra da teslim ettiğimi hatta kalın kafasına bunu sokması için maille bunu da ayrıca açıkladığımı belirtmeliyim.
Ama o adamı tanıyorsam belgeyi kısa süreliğine de olsa kaptırmış olmanın acısnı çıkaracağını hissettim,isteyen ben değildim ama alan ben olduğum için bana kinlendiği belliydi.
Sabah geldim, maillerimi bir açtım, üstün üstü hatta direkt tabir edeyim "şirketin sahibi" bana mail atmış, müdürlerimiz ve onların yardımcıları bizden evrak istediğinde yardım edelim önemli falan diye...
Kısacası bu şerefsiz gidip güzellikle belge istedim diye beni şikayet etmiş üstelik müdürüme de değil, şirketin sahibine...
Bununla da kalmamış olanları nasıl aktardıysa artık, benim ona dosyayı götürmediğimi ima ediyordu mail.
Ben de cevap yazdım maile, bu yoğunlukta işimi gayet yoğun bir özveri ve çabayla yaptığımı, hatta kişi isimleri vererek olayın nasıl ve ne şekilde cereyan ettiğini yazdım müdürüme de gizli bi kopyasını gönderdim.Sabah da gidip müdürüme olayı anlattım, Mr.Ego'nun anlamsızca tavrından bahsettim ve müdürümün sinirlendiğini açıkça görebildim, dudaklarını büktü, kaşları kalktı, gerildiğini gayet net gördüm...Benim ne kadar iyi çalıştığımı onunsa sadece o mevkiye nasıl geldiğini hepimiz biliyoruz...
Üst mevkilerdekinin köpekliğini yapanlar her zaman bulunur..
Ama işin acı tarafı hiç bir suçum yokken, işimi yapmışken yapmadığımı belirtip bunu kurumun kurucusuna şikayet etmek...Bu ekmekle oynamaktır ve çok acıdır...
Hoş, ben kendimi savunurum, ama asla bu karakterimle onların geldiği mertebelere de yükselemem..bunun da bilincindeyim.
Şu Ramazan ayında, başkalarının arkasından kuyusunu kazarak yalan söylemeye cesaret edecek kadar çirkinleşiyorlar ya, varsın gerisini onlar düşünsünler,
Benim içim rahat, kurallarımı uygulamaktan ve yoluma devam etmekten dolayı çok mutluyum.
Ben zaten en güzel değerlere sahip olarak hayata karşı oyunumu çoktan kazanmışım,söyleyecek başka söz bulamıyorum...

20 Ağustos 2009 Perşembe

"Ödüllendim"


Canım Ayça'm bana ödül vermiş,
Kendisine çok teşekkür ediyor ve kocaman öpüyorum,

Şimdi,

Ödülün bazı kuralları varmış :

1. Ödülün logosunu bloguna eklemek
2. Ödülü aldığın kişinin linkini, ödülle ilgili yazına yazmak.
3. Sevdiğin 7 şeyi listelemek.
4. Sevdiğin 7 blogu listelemek.
5. Ödülü göndereceğin bloglara mesaj bırakmak.

Sevdiğim 7 şey;

  1. Müzik dinlemek,
  2. Şarkı söylemek,
  3. Sevgilimle olmak,
  4. Annemle alışveriş yapmak,
  5. Saçlarımı rasta yapmak ya da örmek ya da başka bişiler yaptırmak ama illa saçlarım olacak:)
  6. Ayakkabı satın almak yeni yine ve yeniden,
  7. Sağlıklıysam ve sevdiklerim sağlıklıysa eğer herşey beni mutlu eder, en ufak şeyler bile...

Ödüller ise beni okuyan çok sevdiğim tüm blog arkadaşlarıma gitsin!

"Teoman"

Uzun zamandır boşladığım 2.bloga devam ediyorum,
2.konuk Teoman,
Hadi bakalım dilerim böyle gider,
Yazı için epey uğraştım,
Herkesin okumasını ve nasıl yazabildiğime dair yorumlamasını diliyorum:)

http://melodikminor.blogspot.com/

19 Ağustos 2009 Çarşamba

"Oksijen yada O2"

Sevgili Öykü aklımızı başımıza getirdi, bizi "Ormanlarımız" için bir şeyler yazmaya çağırdı...Duyarlı blog arkadaşıma teşekkür ediyorum.
Tamam kabul ediyorum, milletçe balık hafızalıyız, her şeyi unutup yeni gündemlere dalıyoruz.Ama bir yere kadar, bence fosforu fazla tüketmenin vakti geldi!
Böyle giderse oksijen üretecek tek bir ağacımız kalmayacak...
Ne diyor uzmanlar, küresel ısınma son zamanlarda öyle hızla ilerliyormuş ki tahmin ettikleri sonuç 600 yıldan 100 yıla kadar inmiş..
100 yıl, 50'sini görsem kalan 50'sini belki de henüz doğmamış çocuğum görür ama torunum görebilir mi?
Yanan ormanları gördüğümde ağlıyorum, kesilen ağaçları, açılan toprak yolları, tepelerdeki ölü ağaçların üstüne yapılan beton yığınlarını gördükçe içim sızlıyor, geleceğimi parça parça kaybedeceğimi hissediyorum.
İşte arşivden bir haberler:
Tarih: 25.11.2006
"Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe'nin, "Orman Bölge Müdürü ile muhafaza memurlarının silahlı adamlar yüzünden korkudan giremediğini" söylediği Beykoz'daki Acaristanbul, yemyeşil ormanın içinde beton mezarlığı gibi beklemede.
2 bin 290 dönümlük arazi üzerine kurulacak site için yaklaşık 1 milyon adet ağaç kesildiği tahmin ediliyor."

Tarih: 25.09.2008
"AKP’li Erzurum Belediyesi, ağaçları hem Lala Paşa Camii’nin görüntüsünü engellediği hem de kuruduğu için kestiklerini açıkladı. Erzurum Büyükşehir Belediyesi, Lala Paşa Camii’nin çevresindeki 11 çam, huş ve kestane ağacını kuruduğu gerekçesiyle bir gecede kökünden kesti. Cumhuriyet Caddesi’ndeki 50 yıllık ağaçları kesen AKP’li belediye, bunların yerine ışıklandırılmış metal ağaçlar dikti."

Tarih: 06.01.2009
"Kamuoyunda 2-B olarak adlandırılan "orman vasfını yitirmiş hazine arazilerinden" üzerinde yapılaşma bulunanlardan 400 metrekareye kadar olanların tamamının rayiç bedel üzerinden hak sahiplerine satılmasına veya Maliye Bakanlığı eliyle TOKİ'ye devrine imkan getiriliyor."

Tarih: 29.05.2009
"AKP’li Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı, tretuvar çalışması gerekçesiyle sabahın erken saatlerinde şehir merkezinde bulunan belediye parkının kenarındaki asırlık ağaçları kesti. Siyasi parti temsilcileri ve yurttaşlar, “Ağaçları sevmeyen, insanı da sevmez. Bir çocuk kesilmiş kadar üzüldük” diye tepki gösterirken, çevrede bulunan esnaflar Başkan Bakırcı’nın ağaç kıyımını TEMA Vakfı’na şikâyet etti."

Tarih: 30.07.2009
"Çevreci örgütlerin ve demokratik kitle kuruluşlarının şiddetle karşı çıktığı Üçüncü Boğaz Köprüsü'ne bağlantı yapılmak üzere ormanın ortasından geçirilmek istenen yol için İstanbul’un yeşil alanları gözlerden uzak, adeta insanlardan saklanarak yok ediliyor. Yapılması planlanan köprünün güzergahı her ne kadar açıklanmasa da, muhtemel köprünün bağlantılarının yangından mal kaçırır gibi sessiz sedasız yapılıyor olması akılları karıştırıyor. Dışarıyla bağlantısı kopuk ve kesinlikle bilgi-resim alınmasına izin verilmeyen yol inşaatı için Arnavutköy sınırlarındaki İhsaniye ile Tayakadın arasındaki alanda tam anlamıyla çevre katliamı yapılıyor."


Tarih: 15.07.2009 (yapi.com.tr)

"İstanbul’da yapılması planlanan 3. köprüye karşı çıkan İstanbullular “3. rant köprüsüne izin vermeyeceğiz” diyor. 18 Temmuz’da Sarıyer’de bur araya gelecek olan grup, tüm İstanbul halkını yaşamı savunmak ve bu cinayete ortak olmamak için Sarıyer’e çağırıyor.
Grubun çağrı metni şöyle:
“3.Köprü bir cinayettir, çünkü 3. köprü demek;
• Şimdiden bağlantı yollarının yapımı ile yok olmaya başlayan kuzey ormanlarımızı tamamen kaybetmemiz demektir.
• Yaşamımızın kaynağı olan suyun, su havzalarımızın yok olması demektir.
• Onbinlerce İstanbullunun evsiz kalması, barınma hakkımızın gasp edilmesi demektir.
• Kent içi trafiğin çözümü değil, trafik çilesinin daha da artması demektir.
• Bağlantı yolları üzerinde projeleri hazırlanmış şekilde bekleyen çok sayıda büyük alışveriş merkezinin yapımı ile, özellikle Beykoz ve Sarıyer'deki esnaflarımızın dükkanlarına kilit vurması demektir.
Kirlilik, gürültü ve kargaşa demektir."

Ağaçlarımız kesiliyor, toprağımıza evler,bloklar,binalar,köprüler dikiliyor,yeni yeni yollar açılıyor, ormanlar yakılıyor,dağlar tepeler villa doluyor...
Yağmurumuz azalıyor, kar yağışı duruyor, yer altı suyu kaynaklarımız kuruyor,
Sivil toplum örgütleri, vatandaşlar, bilim adamları, öğretim görevlileri bağırıyor,
Ağaçlarımızı kesmeyelim, yeni ormanlar oluşturalım, toprağımızı kaybetmemek için çaba sarf edelim diye,
Kulaklar sağır, gözler kör, kimse bizi umursuyor mu?
Onca mal,mülk,para,yatlar,katlar,jipler,evler...
Gün gelir tek bir damla için tüm servetinizi vermeye hazır olsanız dahi elinizden bir şey gelmez.
Sesimizi duyan, geleceğimizi ciğerlerimizin oksijenini bize geri getirecek kimse var mı?
Ciğerlerimizi dolduracak temiz hava ve oksijen istiyoruz, kendimiz için, çocuklarımız için, sevdiklerimiz için,
Yarım asırlık bir ağacın gölgesini,serinliğini,oksijenini parayla satın alabilir misiniz?

Bir kızılderili atasözü çok güzel özetliyor bu durumu ;
"Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda,son balık öldüğünde;beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak."

Çok geç olmadan,

TEMA
ÇEKÜL
DOĞA SAVAŞÇILARI

18 Ağustos 2009 Salı

"Tamam böyle kalsın."

Nereden bakarsan bak hiçbir şey değişmez
Kötü bir roman gibi hikaye bir türlü gelişmez
Nasıl biliyorsan bil şartlamış bizi hayat
Bazen taze hissedersin bazen bayat
Sorgularken kendini uykudan hemen önce
Gücünü almıştır dünya parayı keşfedince
Ve yaşarsın, yaşadığını sanırsın
Tamam böyle kalsın…

Neye inanırsan inan hepsi bilmece
Çözmeyi unuturlar sıra sana gelince
Biri yapmış bir resim ona benzeyeceksin
Çizgilerden taşarsan pek sevilmezsin
Kahveyi bile saat yönünde karıştırırken
Kravatını düzeltirsin emrini yudumlarken

Ve yaşarsın, yaşadığını sanırsın
Tamam böyle kalsın

(Redd)

"CMYLMZ :)"







14 Ağustos 2009 Cuma

"Neslim tükeniyor!"

Su katılmamış süzmelerle çalışmak zorunda olmak bazen beni çıldırma noktasına getiriyor.
Diyeceksin ki ful onlar da Allah'ın bir kulu neden böyle söylüyorsun?Ama öyle işte...
Şu hoparlör fatihi vardı ya benim, kıran yenisini almayan ve benim gibi meleğe
deve gibi kin güttüren kişi, aylarca bekledim söyledim yok,müziksiz hayat geçer mi,hele kalitesiz bir ses sistemiyle hayat geçermi? Yok tabii çare yok,gittim yenisini aldım,süper kalite ses ama kablo kısa geldi bari dedim hoparlör almadın bi kablo bul bana ya da bi adaptör al! Yok yüzsüzlük dizboyu ya hiç bir tepki yok.
Ne kadar bilirsen bil anlatacakların karşındakinin anlayacağı kadardır demiş ya Mevlana, ne güzel söylemiş yüreğine sağlık!Ben ne dersem diyeyim,ne kadar anlayış, hoşgörü, merhamet, iyi niyet dersem diyeyim neticede salak yerine konduğumun farkındayım ve bu insanlarla tüm gün yüzyüze bakma zorunluluğun var ki adamın aklını alır cinsten bu!Kafa göz haydaaa sen misin bunları yapan diye saldırmak istiyorsun bazen...
Bir yanda para içinde yüzüp de bir şeyleri bedavaya getirmeye çalışan sevgili yöneticilerimle çalıştığım dostlarımın arasında kalan ben, diğer yanda karıncalarıma olan özlemim(masaüstü resmi yaptım onları sürekli bıcır bıcır seviyorum..)bir başka yanda da kendine koyduğum ve uygularken gerçekten de kendime "aferin" dediğim kurallarım var...
Kurallarımı uygulamaya devam edeceğim kesin, ama arada bir de alnımın ortasındaki damar şişmiyor değil, 1..2..3..4..sakin sakin nefes al nefes verrr:))
Ben tatil dönüşlerinde minik süprizler alırım, öyle insan kayırmam işte, arkadaşlara, işyerlerindekilere, müdürüme falan..ufak tefek şeylerdir ama maksat anmaktır.Hiç düşünmem parayı pulu, hatta bu sene annem alırken beni frenlemeseydi ne büyük salak durumuna düşeceğimi de söylemeden geçmek istemem.Maaşın ne ki neler alıyorsun müdürün senin neredeyse 4 mislin alıyor o sana alsın dedi gülerek orada kendime geldim:)Sonra herkese verdim hediyelerini,bir de baktım ki aaaaa bu hoparlör fatihine de verdim hediyeyi!!!Ne aptalca bir durum Allahım, sonradan dedim ki Ful sen gerçekten brezilya dizilerindenki saf kızlar gibi davranıyorsun bu kadar mı şuursuz olunur ya!!Adam seni salak yerine koydu niye gidip de ona hediye veriyorsun???50kere teşekkür etti, ay ne düşüncelisin sen biz odun gibiyiz falan dedi..hay diyecektim doğru söze ne denir...İnanın ki o an aklıma gelmedi bu davranışı,her tatil dönüşü insanlara hediye vermeyi severim sadece gaflete düştüm o ayrı!!Bu arada bana burdan kimse hediye falan almaz,ben de bir şey beklemiyorum zaten,hayatta her şey karşılıklı diyenleri sevmem..Zaten bu garip işyerinde 2-3 kişi dışında pozitif enerjiyle çalışan normal bir insan yok, hepsi ruhsuz makineler gibi:))O 2-3 kişi de olmasa ne yaparım bilmiyorum!
İşte böyle bi insandır Ful, nesli tükenmek üzere olan, tüm bu şapşallıklarına gülümseyen ve yine muhtemelen aynı iyilik oyununa yenik düşecek bir minik kedi :))

12 Ağustos 2009 Çarşamba

"Geri dönüş hikayesi"

Uzun zaman oldu değil mi?Amma da tembellik yaptım, yazmadım, gıdım gıdım bir şeyler, minicik satırlar, kısa yorumlar..Neredeydi o ful? TATİLDEYDİ.
Ful uzun zaman boyunca tüm karmaşadan sıyrıldı, kendini yepyeni diyarların içine kattı..Gitti,gezdi,gördü,tanıdı,sevdi...

Mis kokan zeytin ağaçlarının gölgesinde oturdu, nar ağaçlarında açan nar çiçeklerinin fotoğraflarını çekti,sahil kıyısında dolaşan kedileri sevdi, balıkçı teknelerinin isimlerini ezberledi, taş kahvede oturup uzun uzun ufku seyretti.Ardında olup bitenleri umursamadı, içinde olanları sorgulamadı, ne geçmiş ne de gelecek dedi, olması gereken "o" andı...İç geçirdi, dua etti, seyretti. Sağlık problemleri biraz olsun hafifledi, tam anlamıyla geçtiği gün gelecek diye keyiflendi, lunaparka gitti çocuklar gibi eğlendi, yeni yeni gelişen yükseklik korkusunun farkına vardı gözlerini sımsıkı kapayıp inadına devam etti!Sahilde deniz kabukları topladı,ne kadar soğuk da olsa bu sene deniz umursamadı,kıyıdan bakmadı içine daldı...denizin içine kendini bıraktı, hiç bir şeyi duymadı o an,ya da görmedi..Güneşin kollarında dans etti, teni renk değiştirdi, pek de yakıştı hani, daha da güzelleşti. Mavi ojelerini sürdü, rangarenk elbiselerini giydi,güneş kırmızı saçlarına vurdukça keyiflendi...Zeytinyağlı kekiğe ekmek banıp kahvaltı etti, ametist taşının yaydığı huzura erişti, karşı kıyıdan gelen türkü sesleriyle neşelendi,şeftaliyi dalından yedi, domatesin kokusuna hayran kaldı, bol bol ıhlamurt,adaçayı,kekik ve nane aldı. Geceleri tezgahlarda sergilenenlere bayıldı, el işlerine hayran kaldı, bol bol kitap ve kolyeyle doldurdu çantasını...

Taş evlerin olduğu dar sokaklarda gezdi, yeni yerler keşfetti, sakızlı dondurma yedi, begonvillerin önünde fotoğraflar çektirdi, şeytan tepesine gidip orada yapılan evleri,siteleri gördü üzüldü,içi acıdı, güzelim ağaçları yerinde göremeyince canı yandı.
Merkez'e, Sarımsaklı'ya,Cunda'ya, Badavut koyuna gitti, ormanla denizin birleştiği uçsuz bucaksız sahili izledi saatlerce.
Her sene olduğundan daha da fazla tüketti enerjisini gezmek için, gezdikçe mutlu oldu, yorgunluk geceleri huzurlu bir uykuya dönüştü,sabah yine aynı enerjiyle güne merhaba dedi.
Yürüdü,yürüdü,yürüdü...
Sonunda o kadar gezdi ki yoruldu:)
Sakin bir kıyıya gitti, oturdu,ayaklarını uzattı, gözlerini kapattı, sadece dinledi...
"Başka bir yaza görüşmek üzere Ayvalık ve Cunda "dedi ve valizini toplayıp mecburen bu keşmekeşe geldi!
Şu an burada olsam da ruhum oralarda bir yerlerde...
Burnuma zeytin kokuları geliyor, güneş hala yakıyor beni, çiçekler parlak, gökyüzü bulutsuz...
Hoşgeldim, hoşbuldum, herkese mutlu keyifli bir akşamüstü diliyorum!

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!