Fotoğrafım
Turkey
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

26 Ağustos 2010 Perşembe

"Bir bilmecem var çocuklar!"

İki video arasındaki 7 farkı bulunuz."

http://melodik-minor.blogspot.com/2010/08/iki-klip-arasndaki-7-fark-bulunuz.html


"Gülümser(sen) eğer..."



Biliyorsunuz arada eski yazılarımı da paylaşıyorum sizlerle, daha az kişi tarafından okunurken gözden kaçmış olabilir diye düşündüğüm,daha çok okunmasını ve benimsenmesini istediğim yazılar.Eğer içimden gelirse ufak düzeltmeler de yapıyorum üzerlerinde..

Aşağıdaki metin, 15 Ocak 2009 tarihli yazımdan,
Bugün hissettiklerimle dünü birleştirdim ve hala aynı şekilde düşünüyor olmaktan çok mutluyum...


Kocaman bir günaydın kendime :) Daha sonra herkese teker teker günaydın !
Aynaya gülümseyerek uyandım bu sabah, her şey önce kendinde bitiyor ya buna iyiden iyiye inanıyorum artık.

Aptal mutluluk oyunlarından çok farklı bir duygu bu, kendini kandırmak değil külliyen inanmak!

İçindeki sesi dinlemek, rotanı değiştirmek.
Hayat dediğimiz şey çok basit aslında, fazla anlam aramaya gerek yok.
Bence hayat bir hamur gibi...Herkese farklı renk, farklı şekil ve farklı maddelerde sunulmuş.
Tamam belki ötekinin rengi daha güzel ya da berikinin şekli...
Ama her şey bizim ellerimizde inanın bana.Siz ruhunuzla şekillendireceksiniz, gülüşünüzle güzelleştireceksiniz, iyi düşüncelerle arındıracaksınız.
Daha sakin, daha duru, daha iyi olmalı insan.

Kendine ayırdığı vakit her zaman öncelikli olmalı..

Sorgusu bol ama çabası fazla olmalı..
Savaşlara anlam veremiyorum, kavgalara, sahip olma duygusuna.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan zihniyetlerin amaçlarını anlayamıyorum,gözü kör eden o yağmacı hırsların çürüttüğü insanları da..

Bir yerlerde bebekler öldürürülürken abuk subuk şeylere kafa yorarak ağlamak adaletli gelmiyor bana, onlar acı değil bebeğini bombalara veren annelerin acısının yanında...
O yüzden doğrulun şöyle bir kendinize gelin, şu kocaman evrende minicik toz zerrelerinden ibaret olduğumuzu düşünün.Küçük şeylerle mutlu olmaya bakın.Etrafınızdaki çocukların gülümsemesi, güzel bir sinema filmi, bir tiyatro oyunu, uzun zamandır canınızın istediği bir yemeği yapmak, sevdiklerinizle bir pazar kahvaltısı, gün doğmadan kalkıp sahile gidip güneşin doğuşunu izlemek, yağmurlu bir günde bir kahveye girip kendinize bir kahve ısmarlamak ve boğazınızdan geçen o sıcaklığı sağlayabildiğiniz için Tanrı'ya şükretmek gibi...
Sapasağlamsınız değil mi, sağlığınız yerinde mi? O halde şükredin, sağlığınız varsa ihtiyacı olan, sağlığı olmayan insanlara yardım edin.

Bir rahatsızlığınız varsa da moralinizi yüksek tutun ve her şeyin iyi olacağını düşünün.

Kendinize ve hayata bakışınızı değiştirmenin, her gün yuttuğunuz o depresyon haplarından çok daha faydalı olabileceğine inanın.
Hayatta neyin ne zaman olacağını bilemezken, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler üzerine kafa yorarak neden kendinizi üzüyorsunuz, hayattan zevk almaya bakın, bol bol gülümseyin, bunu alışkanlık haline getirin.
Ne engellerle karşılaşıp, yılmayıp hayata tutunan insanların öykülerini okuyun.
Bacakları olmadan basketbol şampiyonluk kupaları alanları, elleri olmadan resim yapanları, ölümcül hasta olup da hala güneşin doğuşuna mutlulukla ortak olanları...

Terk edilmek, aldatılmak, yalnız kalmak sadece sizin başınıza gelmiyor bunu düşünün, yalnız olmadığınızı,istekli olduğunuz takdirde hayatın her zaman bir yol sunabileceğini aklınızdan çıkarmayın ve içinizdeki anı yaşayan çocuktan asla vazgeçmeyin.

Hızla tükettiğimiz saatlerinizi kaybettiğiniz için değil dolu dolu geçirdiğiniz için kutlayın kendinizi.

Netice dünyaya geliş amacımızın ne olduğunu dahi bilemediğimiz bir hayatı yaşıyoruz, gülsek de, ağlasak da ertesi gün güneş "hep"doğuyor...

Peki hiç düşünmediniz mi sizin için yarın ya doğmazsa?
Çok geç olmadan, hayatınızın yönünü değiştirin ve küçük mutluluklar yaratın kendinize,
Hayallerinize doğru aydınlık bir yol sizi bekliyor...





p.s. bu yazıyla kimileriniz gerçekten yüreklenip gülümsedi, kimileri de "hadi canım sen de!O kadar kolay olmuyor bu işler sayın sevgi pıtırcığı"dedi, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz öyle değil mi?

benden söylemesi, denemesi bedava...


25 Ağustos 2010 Çarşamba

"katliam"

Ne kadar da meraklıyız doğayı yakmaya, yıkmaya, tahrip etmeye...
Maksat cepler dolsun değil mi?
Yurtdışında insanlar doğal güzelliklerini daha da geliştirmek, temiz tutmak ve turizme açıp değerlendirmek için kaynak yaratıp çaba sarf ederken bizde durmak bilmeyen bir yeşil katliamı var.

Sürekli inşaa ediyoruz, binalar, santraller, köprüler, villalar,lüks siteler, gökdelenler.

Halbuki dünya bu hırs yüzünden dengesini yitirdi, artık çığlık atıyor, mevsimler değişiyor, dengeler eskisi gibi değil...ama esas sorun şu;

Bu çığlığı duyan var mı?

3.köprü inşaatı sırasında olacağı gibi ya da geçmişte acaristanbul için katledilen 1 milyon ağaçta olduğu gibi, sizce birilerinin sesi çıkacak mı?Dur diyen olacak mı?

Yaşamak için oksijene ihtiyacımız var diyenler olacak mı?

Ya da onları dinleyecek kimse olacak mı?

Plansız yapılaşmanın en hızlı yayıldığı ülke olma yolunda başarıyla ilerliyoruz!

Ağaç gölgesinde serinlemek, ciğerlerimi temiz havayla doldurmak ve yaşadığımın farkına varmak istiyorum, oysa ben tüm bu betonun ve ondan daha sert bir zihniyetin içinde sıkışıp kaldım...
Haftasonu kilometrelerce yol gidip yeşillik görüyoruz..yakında ondan da mahrum kalırız, uyumaya devam...ninni...

ntvmsnbc'nin haberini paylaşıyorum :

Türkiye'nin saklı cenneti olarak gösterilen Artvin'in Arhavi ilçesindeki Kamilet Vadisi’nin tüm güzelliği yapılması planalan 4 Hidro Elektrik Santralle birlikte yok olabilir.

Artvin'deki Kamilet Vadisi, Hidro Elektrik Santralleri'nin tehditi altında bulunuyor.

ARTVİN - Artvin Çoruh Üniversitesi (AÇÜ) Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu, Arhavi ilçesindeki Kamilet Vadisi'nin Karadeniz bölgesinin sahip olduğu tarihi ve doğal zenginlikleri bünyesinde barındırdığını ve henüz çok az kişi tarafından keşfedildiğini söyledi.

Kamilet Vadisi'nin Türkiye'de saklı kalmış bir cennet olduğunu belirten Kurdoğlu, ''Kamilet Vadisi farklı topoğrafyası, el değmemiş yaşlı ormanları, bitki çeşitliliği, su kalitesi, yaban hayatı, tarihi köprüleri ve doğa harikası Mençuna Şelalesi'yle Türkiye'nin saklı kalmış bir cennetidir'' dedi.

Kamilet Vadisi'nin farklı jeomorfolojik oluşumlara ev sahipliği yaptığını kaydeden Kurdoğlu, ''Vadide yaptığımız araştırmalarda 3 bin 400 metrelerden başlayan buzul topoğrafyası, 2 bin metrelerden itibaren çok hareketli bir akarsu aşınım topoğrafyasına dönüşmekte, bu değişimin sonucunda Kamilet Vadisi'nde çok hareketli, sarp ve ulaşılmaz bir topoğrafya ortaya çıkmaktadır'' dedi.

Türkiye'nin ekolojik özellikleri en iyi korunan alanlarından birinin Kamilet Vadisi olduğunu açıklayan Kurdoğlu, şunları ifade etti:

''Kamilet Vadisi'nin sarp topoğrafyası nedeniyle önemli bir bölümünde yol ağı bulunmuyor. Tamamen el değmemiş bu coğrafyada Doğu Karadeniz kuzey kesimi florasının önemli bir bölümü bulunmakta. Alan aynı zamanda Kafkasya ekolojik bölgesinin en bozulmamış doğal yaşlı ormanlarına sahip ve 300 yaşına ulaşan ağaçlar mevcut. Ekolojik özellikleri en iyi korunan ve temsil edilen bu alan, koruma değeri yüksek ormanlar sınıfında değerlendiriliyor. Vadide devam eden araştırmalarımızda tespit ettiğimiz tür sayısı bini geçecek. Vadideki bu saklı doğa Doğu Karadeniz'de bulunan karaca, çengel boynuzlu yaban keçisi, ayı, domuz, kurt ve tilki gibi büyük memeli hayvanlara da bir anlamda korunak oluşturuyor.''

Türkiye'nin çok az bilinen ve en kaliteli balının Kamilet Vadisi'nde üretildiğini vurgulayan Kurdoğlu, ''Türkiye'nin el değmemiş bu coğrafyasında çok az kişi tarafından bilinen Kamilet ve Şahinkaya kara kovan balı üretiliyor'' dedi.

DOĞA HARİKASI MENÇUNA ŞELALESİ

Vadide 3 bin 400 metrelerde buzul jeomorfolojisinin en güzel örnekleri olan çok sayıda buzul gölü ve buzul vadisinin bulunduğunu anlatan Kurdoğlu, ''Vadideki bir başka zenginlik ise çok sayıda kaskatlı şelale ve özellikle de Mençuna Şelalesi. Son 5 yıla kadar neredeyse hiç bilinmeyen Mençuna Şelalesi yıl boyu yoğun su akışıyla Türkiye'nin en yüksek basamaklı şelalelerinden birisi. Şelaleye doğa içerisinde yaklaşık 30 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılırken, şelale büyüleyici bir güzelliğe sahip'' dedi. Zirvelerdeki az sayıdaki yayla yerleşimleri dışında vadi içinde hiçbir yerleşimin bulunmamasının doğrudan su kalitesine yansıdığını ifade eden Kurdoğlu, bol oksijenli suların dere alabalığı için en iyi yaşam alanlarından birini oluşturduğunu kaydetti.

Kamilet Vadisi'ne son yıllarda doğa severlerin ilgisinin arttığını açıklayan Kurdoğlu, ''Vadi içerisindeki 18'inci yüzyılda Osmanlılar zamanında yapılan 2 kemer köprü ve Mençuna Şelalesi yakınında 2 adet mesire alanı açıldı. Turizm vadide her geçen yıl gelişirken, şelalenin son bir yıldaki ziyaretçi sayısı 10 bini geçti'' diye konuştu.

'VADİDE 4 HES PLANLANIYOR'

Doğa tutkunlarının Türkiye'nin bu saklı hazinesini henüz yeni keşfetmesine karşılık, vadinin HES'lerle tahrip olacağını belirten Kurdoğlu, şöyle devam etti:

''Böylesine önemli ve hassas bir ekosisteme sahip olan Kamilet Vadisi'ni daha insanımız tanımadan HES'ciler vadiye gözünü dikmiş durumda. Vadi içerisinde 4 adet hidroelektrik santrali (HES) yapılması planlanmakta. Çok yakın bir zamanda HES'lerden bir tanesi için de süreç başlayacak. Vadinin sahibi Arhavi'de tüm halk, iktidar ve muhalefetteki siyasi partilerin temsilcileri HES'lere karşı. Kamilet Vadisi'nde yapılacak HES'ler Türkiye'nin saklı cennetini tarumar edecek, insanlığın en değerli miraslarından biri olan ekosistem yok olacak.

Öte yandan burada yapılacak HES'leri engellemek için vadinin doğal sit alanı ilan edilmesi için başvuru yapıldı. Arhavi'liler bir anca önce sit ilanının gerçekleşerek alanın koruma altına alınmasını bekliyorlar.''

Kurdoğlu, vadinin gerekli önlemler alınmaması halinde geç farkettikleri vadiyi çabuk kaybedeceklerini sözlerine ekledi.


20 Ağustos 2010 Cuma

"Her şey sende gizli"


Her şey sende gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..

Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin.


Can YÜCEL

19 Ağustos 2010 Perşembe

"kasiyerlerin işkence teknikleri"


Yer : İstanbul Anadolu Yakasında bir market
Zaman : Bugün-saat 12:30 civarı

Olay 2 kişi arasında geçmektedir.
-Ben ve Markette kasada görevli kız!

Öğle tatilinden istifade caddenin üzerindeki adı sanı duyulmamış ama mahalle marketler zincirlerinden biri olan bir markete gittim. Kendilerine özel kartları bile var yani, öyle düşünün!
Raflarda fiyatlarını göremediğim ama 6 al 5 öde kampanyası olduğuna dair bir yazı bulunduğundan dolayı aldığım- paketin üzerinde "ekonomik 3'lü paket" ibaresini okuduğum- browni intense paketlerim ve soğuk bir soda ile sıcaktan bunalmış kasaya geldim.

Browni intense'in tek fiyatı : 0,50 kr.
Pakette üç tane var ve ekonomik paket yazdığına göre 1,50 Liradan daha uygun olacaktır düşüncesiyle tek değil de ekonomik paketi tercih ettim.

Ben - "Browni paketinin fiyatını öğrenebilir miyim?"

Baygın bakışlı market kasiyeri - Yanında sohbet ettiği 2 kızın sesinden beni duyabildiğini sanmamama rağmen hafifçe kolunu kaldırırak,, browni paketini yürümesi gereken ama yürümeyen banttan aldı - "Hmm, diiittt 1,50 Lira.."

Ben - "Ama orada kampanya yazmışsınız".

Baygın bakışlı market kasiyeri -"O kampanya normal kek browni için geçerli."

Ben - ...ve ben uzmanlık sorusunu merakla soruyorum:
"Hmm peki tekli ambalajla aynı fiyata geliyorsa neden 3'lü pakete ekonomik demişler,fiyatının daha uygun olması gerekmez mi?"

Baygın bakışlı market kasiyeri - Bu sorumun yarısını duydu, diğer yarısını da yanında hiç susmayan 2 görevli kıza bakarak ve sonra bana dönüp derin bir iç geçirerek yanıtlamadan suratıma öyle boş boş baktı.

O bakışı görmenizi isterdim!
Antartikanın yüzölçümünü sormuşum gibi, boş, sen manyak mısın gibi yılgın bir ifadeyle..oysa ben müşteriyim fiyatını sormak en doğal hakkım.

Ben - Fişimi alabilir miyim? (iyice gıcıklaştım)

Baygın bakışlı market kasiyeri - fişi kasadan çıkarırken,içinden bana küfür ediyor!

Ben -
Bir de sodayı açmanızı rica edeceğim.(Bu kadar da kibarım)

Baygın bakışlı market kasiyeri - Sohbeti bırakıp bana doğru döndü, suratıma şişeyi geçirecek ya da kafamı kasanın içine sıkıştırmak suretiyle bana işkence edeceğini sandım ama daha küçük bir hamleyle gözlerimin taa içine bakarak suratıma ofladı, bedgin,bezgin,nereden geldin başıma ben burada sohbet ederken der gibi...derken derin bakışmadan ibaret bu romantik anı bölerek sürekli konuşan kızlardan bir açacak istedi ve lütfedip sodamı açtı.


Marketten çıktım, çıkarken güzel şeyler(!)düşündüm onun için!


....

Sizi seviyorum ben uyuşuk,bilgiye ve meraka olan ilgisi sadece mahalledeki insanların dedikodusundan ibaret olan insanlar!

siz olmasanız ne ile besleneceğim ben ?


"Kadın ve Erkek Vol 2."

kadın:

Bugün üç yıl bitti. onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar mutluyum.
Tanrım, onu ne kadar seviyorum!Mükemmel bir erkek, cazibeli, yakışıklı, anlayışlı,sevecen...Bugün cumartesi, bıraktım arkadaşlarıyla eğlensin,en sevdiği yemek olan pastırmalı kurufasulye ile pilav yapıyorum..pişti, demleniyor..banyo yaptım, en sevdiği kıyafeti giydim. Yemekten sonra, şöminenin karşısına bir şişe kırmızı şarapla uzanacağız.

-Bir saat sonra-

Eve geldi sonunda. beni öpüşü biraz soğuktu, aklı başka yerde sanki. aman tanrım, yoksa?
Tüm cilvelerime rağmen, bana yanaşmadı,arkadaşlarıyla ne yaptığını sordum, ağzında bir şeyler geveledi,yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu, ama hala dalgın, hala uzak, hala kabuğuna çekilmiş.

Herhalde ötekini düşünüyor....Benden genç mi acaba? İşyerindeki sarışın pazarlama temsilcisi olmasın? Şöminenin karşısında şarabımızı yudumlarken, artık dayanamadım "neyin var?" diye sordum.

Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu.. "yok birşeyim" diye geçiştirdi.
O gürül gürül yanan aşkın bu kadar çabuk biteceğine inanamıyorum, daha dün bana ebediyete kadar benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün aramızda iletişim kopukluğu başladı bile. Belki de kilo alıyorum,çok mu vır vır yapıyorum?
Elini tuttum. elimi okşadı, ama eller hissiz, parmak uçları soğuk...platese başlasam? çocuk istesem? yalan, yalan, yalan. kendimi kandırmaktan başka bir şey değil bunlar.

Bitti...bittti...bitti.

Tanrım! ölmek istiyorum. kendimi son kez onun kollarına attım. ağlaya ağlaya uykuya dalmışım.

erkek:

öfff be, cimbomdan haybeye 2 gol yedik.. ama, kurufasülye güzeldi.

---


Bu kısa anektod ikili ilişkilerimizin bir aynası aslında,malum erkekler Mars'tan,kadınlar Venüs'ten!

İki bambaşka varlık...

Birbirimizi tamamlıyoruz sözde, ama özde aslında ne kadar da farklıyız...
Biz detay delisi,erkekler ise alabildiğine basit..(bkz.eklenen fotoğraf!)
ben basit olmayı ve sorgulamamayı ve hayata onlar gibi en az %50 bencillikle bakabilmeyi öyle isterdim ki..

Fazla kafa yormadan akışına bırakabilmeyi..



Birinden hoşlanan yakın bir kız arkadaşım var, karşılık görüyor ancak henüz işi resmi anlamda bir beraberliğe dökmeden arkadaşça birbirlerini tanıma durumunda ilerliyorlar.
Birlikte zaman geçiriyorlar,erkek bunu arıyor, mesaj atıyor, minik iltifatlarla gönlünü yapmaya çalışıyor, buraya kadar her şey güzel gidiyor. Yalnız kız arkadaşım iki gün önce bir konuda bir problem yaşıyor,morali bozuk,keyifsiz..beni aradığı gibi onu da arayıp biraz anlatmak istiyor ama erkek telefonu açmıyor,iş yerinde ve oldukça yoğun çalışıyor.
"Buraya kadar da bir sorun yok nedir seni üzen" diyorum arkadaşıma,

Sonrasında aradan abartısız 6-7 saat geçiyor,erkekten hala ses yok, kız arıyor ve öğreniyor ki iş arkadaşlarıyla yemekte, dışarıda,erkek ne zaman kendini uygun hissederse o zaman arayacak arkadaşımı.
Bu durumda aslında gayet de haklı olarak kendini önemsiz hissediyor, ben de bunun çok da iyi bir durum olmadığını düşünüyorum.
Sonra gece oluyor ses yok, arkadaşım sabah telefonunda bir mesaj görüyor, "dün kötü bir gündü canım cicim vs..kusura bakma yarın arayacağım seni."

Şimdi ben kendimi erkeğin yerine koyup empati kurmaya çalışırsam; cebimizde ne var?
Kötü bir gün, bozuk bir moral ve doğla olarak canım bir şey yapmak istemiyor!
Şimdi...eğer kadın olsam paylaşacak birilerini ararım, erkek olsam sanırım topluca yemeğe çıkarım,yakın dostumu alır içerim ya da içime atarım,akışına bırakırım.
Yine karşımda hoşlandığım insan bana moralinin bozuk olduğunu söylüyor, o zaman ne yaparım? bu durumda kadın da olsam erkek de bakış açısı pek fark etmez, ne yapar ne eder bir vakit yaratır, 2 dakika da olsa arar,sesini duyar, gönlünü alıp sorunu öğrenmeye çalışırım, çünkü onu önemser ve merak ederim,benim de moralim bozuk deyip kendime dalıp onu aramamazlık etmem bu bencillik olur,hele bunu sık tekrarlarsam bir şeyleri de tehlikeye atmış olurum.

Arkadaşıma moralini bozacak bir şey olmadığını, henüz daha çok erken olduğunu,tanıma ve hataları görme aşamasında bunu yaşamasının çok iyi olduğunu anlatmaya çalıştım.
Bunlar ilişkinin içinde çok daha zor ve bazen görmezden gelinen ve aylar sonra patlak veren hadiseler..bu nedenle erken teşhis pek önemli bence ve içimden geçen de bu durumu karşılıklı konuşarak aşacakları..
Sonra kendimi düşündüm, ne kadar benzer şeyler yaşadığımı, ama bu durumun ilişkinin içindeyken olduğunu ve ilgisizliğin ilişkiyi bitirme sebebi olduğunu...
Netice, erkek ben böyleyim derse arkadaşımın mutsuz bir ilişkiye girmesi onun adına pek iyi olmaz heralde.

Yine de ben ikisinin arasına girmeden sadece dinleyerek ve minik tavsiyelerde bulunarak mevkimi koruyorum,karar onlarındır, umarım sağlam bir temel atarlar ve bu küçük sorunlar tuz biber olur sadece.
Fakat şu bir gerçek ki hem kendi adıma hem de etrafımdaki insanlar adına rahatlıkla söyleyebilirim, bir ilişkiyi kurmak ve sağlam bir şekilde taşımak hayattaki çoğu meşgaleden çok daha zor ve zahmetli bir şeymiş.

Bu koskoca evrenin en büyük sorunu "aşk"ve "birbirini yanlış anlamak-iletişim kopukluğu" imiş!

Kabul ediyorum kadınlar ve erkekler birbirlerinden hem fiziksel hem de ruhsal açıdan çok farklı,karmakarışık varlıklar.

Kadınların detaycılığı,romantizmi,kurgulaması,sorgulaması erkekte neredeyse yok denilecek kadar az ama iki tarafında anlayışlı olup bu farklılıkları elinden geldiğince kapatabilmesi gerek diye düşünüyorum.




Bizler sürekli şikayet halindeyiz, irdelemekten vazgeçmiyoruz,netice
ne olursa olsun,ne yaşarsak yaşayalım sonunda aşka teslim oluyoruz, ve o klişe cümle dökülüyor dudaklarımızdan: "Aşkla da yaşanmıyor, aşksız da..."


18 Ağustos 2010 Çarşamba

"bir çiftleşme mevsimi daha bitiyor!"


Evet sayın seyirciler bir çiftleşme mevsiminin daha sonuna yaklaştığımız şu günlerde, bekâr ve yalnız olan tüm vatandaşlarımızın içindeki sıkılganlık yerini umuda ve huzura bırakmakta!

Nedir bu? Düğün davetiyeleri, sözler,nişanlar,"biliyor musun fulll bana evlenme teklif etti"ler, doğacak çocuklar, büyüyenler...

Yaz mevsimini severim ama düğünleri sevmem..

28 yaşımdayım hayatımda 4 kez düğüne gittim. Biri çok sevdiğim bir arkadaşımındı,diğer tüm düğünler de zaten şu an 3.evliliğini yapan bir başka arkadaşımındı:)

Çok şükür tüm düğünleri kokteyl tadında ve iyi mekanlarda olduğu için yabancılık çekmemiştim ama 2.nikahına ayağımda yüksek tabanlı palyaço pabuçları ve bol bir pantolonla gayet salaş gittiğimi,insanların bana garip bakışlar fırlattığını net olarak hatırlıyorum.

Düğün deyince aklıma hep geleneksel bir şeyler geliyor, diyeceksiniz ki ful,sen gitmeye gitmeye ne olduğunu unutmuşsun, artık şaşalı lüks salonlarda ünlü sanatçıların konserleri eşliğinde düğünler yapılıyor. Boğaz manzarası veya şahane bir cadillac içinde gelin ve damadın fotoğrafları çekiliyor,menüler günler öncesinden belirleniyor, dudak uçuklatıcı paralar akıtılıyor, o gün için kıyafetiniz yoksa gidiliyor iyi bir yerden bir gece elbisesi alınıyor, hele benim gibi dolabındaki tüm ayakkabıları düz ve spor olan biri için topuklu ayakkabı gereksinimi ortaya çıkıyor, ona uygun çanta derdi başlıyor, yalnız gidecek haliniz yok tabii bir de bir yerlerden bir kavalye bulmalısınız ve o durum ayakkabı almaya pek benzemiyor,"eski sevgilimle şu an ayrı olmasaydık böyle bir derdim olmayacaktı bak millet evleniyor sen ne haldesin" diye alt dudağınız aşağı doğru otomatik olarak bükülmeye başlıyor !

Netice düğün düğündür..Lüks ya da değil, basit ya da şatafatlı...hepsini görüyorum,biliyorum.
Benim derdim halen çevremizde varolan, insanların düğün diyerek eğlendiği o ortamlar...

Kalabalık, badana tadında makyaja bürünmüş kadınlar, yüksek ökçeler, heyecanlı suratı karmakarışık bir gelin, onu sakinleştirmeye çalışan bir damat, gözleri dolan aileler, kız tarafı mı oğlan tarafı mı diye birbirlerini süzen, süzerken de sahte gülücükler atan insanlar,ayağınıza basıp oradan oraya koşturan fırfırlı etekli,papyonlu çocuklar, kim olduğunu bilmediğimiz ama işleri organize eden teleşlı bir kaç insan, alkış kıyamet..

Derken imza sonrası eğlence zamanı,limonata ve pasta ikilisi,kulağı tırmalayan müzikler, abartıp davul-zurna eşliğinde gelenleri sağır etmeye yeminli insanlar, piste fırlayıp gerdan kıranlar,terden yapış yapış olup ceketini atıp kasap havasında kendinden geçen adamlar, pistte ayaklara dolaşan çocuklar, giderek ağırlaşan hava, artan korkunç gürültü...

Ve bitiş...
Yorgunluktan canları çıkmış,kafaları dönen iki garip insan; gelin ve damat...

İki insan birbirini seviyor, evlenmeye karar veriyor, çok güzel buna bir diyeceğim yok, ama ülkemin hemen hemen her yerinde görülen bu düğün manzaralarına bir anlam veremiyorum. İki kişi evleniyor diye kendini piste atıp gerdan kırmanın ne manası var ki?

Bir şampanya patlatırsın, yemek yersin, sohbet edersin, dans edersin, sevdiklerini-mutluluğuna ortak olmanı istediklerini ağırlarsın ve bu mutlu gününde sana eşlik ettikleri için teşekkür edersin.

Kafanda "acaba nasıl gidecek, organizasyonda bir aksaklık oalcak mı?Bu insanlar da kim, nasıl görünüyorum, çok kalabalık..."gibisinden sorular olmadan o günün tadına yaraşır şekilde heyecanlı ama eğlenceli bir gün geçirirsin.

Ardından en iyi arkadaşları da yanına alarak bir kulübe gider dağıtırsın !

Bu kadar eziyete, zahmete,kalabalığa,gürültüye değer mi? Fazla mı aykırı geldim?Ama gelenekçi değilim :(

Benimle evlenecek adam her kimsen, şimdiden şanslı olduğunu söyleyebilirim bence..masrafsız, sade ve kafa şişirmeyen bir düğün olacak!

Hep böyle şeylerle dalga geçen, deli dolu biriyim ben, ancak arada kendimi,"benim davetiyem nasıl olur acaba" sorusuyla başbaşayken de yakalamıyor değilim...

Ne de olsa hayat sürprizlerle dolu, gelecek yaz belki de ful'un düğününe davetli olursunuz ve sizlerle tanışmak orada kısmet olur kim bilir ?

17 Ağustos 2010 Salı

"unutturmayalım"

17 Ağustos 1999
İçimize ateşin düştüğü,
şiddetli sarsıntıyla uyanıp kıyametin koptuğunu sandığımız o kara gece...

Hayatını kaybeden 15.000'den fazla insanımız...
Hepsi için bugün 5 dakikanızı ayırın ve dua edin.
Tanıdıklarınız ve tanımadıklarınız için...

O günü unutturmayalım, en azından bir yazı ya da bir fotoğrafla bloglarımızda yayınlayalım...

Depremle ilgili çok çarpıcı bir yazıyı
bu linkten paylaşmak istiyorum.


"İçimde bir hesaplaşma..."


Bazıları hayatı boyunca hep mükemmel olmak zorundadır.
Hata yapma şansını bir kenara bırakın ihtimali dahi gözünü korkutur.
En ufak bir hata yaptığında horlanır, aşağılanır, reddedilir,eski yaptıkları unutulur.
İşte bu yüzden hep tetikte, hep mükemmel,hep kusursuz olmak zorundadır.
Oysa dünyanın var olduğu günden bugüne kadar bilinen en iyi gerçek şudur ki : Kusursuz insan yoktur...

İşte ben bu kategoriye sıkıştırılmış,istemeyerek bu misyonu üstlenmiş, bugüne kadar da taşımış biriyim, benden beklenilen bugünden sonra da taşımak...ama ben yapabilir miyim işte onu bilmiyorum.

Beni düzenli takip edenler bilirler,yine de adres göstermekte fayda var,biri "O",diğeri ise hala okuduğumda içimdekileri ne kadar iyi anlatabilmişim sizlere dediğim "Neden"...bu yazıları okuduğunuzda giriş kısmını anlayabileceksiniz bir parça da olsa.

Ben ful yaprakları, hayatta her şeye bir çıkış yolu buldum da, yıllardır eksikliğini hissettiğim şevkati ve desteği -ona sonsuza dek sevgimle ve fedakarlığımla minnettar kalacağım bir kişi dışında- kimselerde bulamadım.

Şevkat ne kadar da gerekli bir şey hayatta..desteklenmek, anlatacaklarını dinleyecek birini bulmak,sen yaparsan ne yap seni bağrına basacak,teselli edecek birilerini hayatının merkezine koymak.
Kocaman bir aile olabilmek...

Bazı insanlar var ki, sadece kendilerinin doğruları bildiklerini zanneder.Sürekli ağır takılır, böbürlenir, pohpohlanmazsa iğnesini batırır,ilk ve öncelikli kendisi olmazsa sizi yerin dibine sokar, huzurunuzu kaçırarak cezalandırır,erkek egemenliğine inanır.

Siz ne derseniz deyin o haklıdır, son sözü daima o söyler,oysa siz gözünün içine bakarsınız, çocukluğunuzdan beri bir küçük destek,bir minik ışık görmek isterseniz onun o kapkaranlık tünelinin sonunda..göremezsiniz. Çünkü görmenize izin vermez, sizi maymuna çevirir, dengesizlikler diyarında bir o yana bir bu yana gezdirir durur, iyi niyetinize lanet edene kadar bekletir sizi orada.

Siz onun için iyi bir şeyler yaparken o 5 yaşında bir çocuğa dile getirilse, onun bile içerleyeceği bir durumu sizin yüzünüze vurup saatlerce aynı konuda içinde ne varsa kusana, boğulana,siz çantanızı alıp çıkıp sokakta derin bir nefes almaya çalışıncaya kadar konuşur...hatta siz gittikten sonra bile devam ettiğini hissedersiniz, kulaklarınızda çınlar her şey.

-Bu yüzdendir belki de sokakların enerjisinde mutlu oluşum, bacaklarım kasılana kadar yürümeyi sevişim,deniz kıyısında ufka bakarak huzur içinde yalnızca sevdiklerimle birlikte sağlıklı ve mutlu yaşamak isteğim.-

Bir insan aynı hatayı kaç kez tekrarlar?
Hayatın ne kadar kısa olduğunu fark etmek için illa ki birini mi kaybetmek gerekir?

Üç günlük hayatta o kocaman çeneler sussa biraz, onca sorun,onca açlık, onca zorluk ve pislik varken "ben neden ortada sebep yokken iki günde bir nefret kusup da yok yere birini ağlatıyorum, dayanma sınırını zorluyorum, geçirdiği hastalıkları bile bile bunu yapıyorum,yazıklar olsun bana" dese o insan?.........

İmreniyorum...

Bazı resimlere çok imreniyorum, elinden tutulan, destek olunan,gurur duyuldukları yüzlerine söylenen,imkan verilen,şefket ve sevgi gösterilen insanları kıskanıyorum.
Bizim konumumuzda olup da güzel şeyler paylaşan,birlikte vakit geçirenlere öykünüyorum.

Kendime bakıyorum, başarılı okul hayatıma, istikrarlı özel hayatıma, iş hayatıma, kimseye yük olmadan senelerdir kendi ayaklarım üzerinde duruşuma, hastalıklara karşı mücadeleme, zaferlerime..sürekli diken üzerinde mükemmel olmaya çabalamama,en ufacık bir hatada hemen savunmasız kapıların önüne konmaya...bir de bunlara rağmen aldığım olumsuz eleştiriye, kötü bakışa, sürekli rahatsız, huysuz tavrını sürdürerek bir vampir gibi enerjimi çekene bakıyorum.
Yaptıklarınızın karşılığında bir güzel söz,bir teşekkür almak istersiniz ya, işte onu alamamanın tatminsizliğini yaşıyorum.

Aslında acıyorum, üzülüyorum..hayattan zevk almasını bilemediği için, sürekli olumsuzlukları gördüği için, etrafındakileri sürekli kırdığı için, onları incitip canlarını yaktığı için.bir iyi bir kötü davranarak gerçek niyetinin ve kişiliğinin ne olduğunu karşısındakine anlatamadığı için, herkesin ondan çekinmesini bir maharet saydığı için...

Bu yazdıklarımı aslında yazmak istemezdim, ama pişmanlığım yok içimde,bana yaptığı onca şeye rağmen hep sevdim onu, hep mutlu etmek istedim, hala başına bir şey gelirse maddi-manevi desteğim yanında olur,elini tutarım ne gerekiyorsa yaparım,bir umut görsem bir an düşünmeden birikmiş,bugüne dek içimde patlattığı tüm sevgimi veririm ona.. Ama durum düzeldikten sonra o benim elimi tutmaya devam eder mi işte onu bilemiyorum, zaten asıl sorun da bu...

Bir ışık yaksa bileceğim ki bir hafta sonra o ışık yine karanlığa gömülecek, yine kendi istedi gibi bir insan yaratmak isteyecek benden,onun istediği gibi, onun gibi, ona sürekli tapınan, o ne derse doğru diyen, idareci,samimayetsiz biri.
Netice,insanlar, hayatlar,durumlar..değişir..gelir geçer...
yarın beni çok mutlu eder ve ben her şeyi unuturum ertesi gün yine dalarım uzağa..hayatın böyle olduğunu biliyorum.

Tüm olanlara rağmen ben hep şeffaftım,hala da şeffafım, içim dışım bir, yanlışa yanlış,doğruya doğru dedim.İçim acısa da, zaman zaman sıkıntıya düşsem de,kimseyi mutlu etmek için yalanlar söylemedim...

Peki ben mutlu muyum ?
Evet.
Sevgi ve şevkate şiddetle ihtiyacım olsa da mutluyum,şevkatin yeri doldurulamaz belki ama başka duygularla amorte etmeye çalışıyorum.bazen kötü bazen iyi ama mutluyum.

Çünkü biliyorum ki ben "benim", bir başkası değil...neye inanıyorsam oyum ben..beni böyle kabul edenler buyursun dünyama,diğerlerine zaten yerim yok...onlar kendilerine yer bulabilmek için içimi acıtmaya tam gaz devam etsinler...ben bunca yıl üzülüp bu kadar parçalandıktan sonra tüm çabaları boşuna...

hepsi boşuna...


9 Ağustos 2010 Pazartesi

"İşte geldim burdayım!"

Sayılı gün çabuk geçer derler, gerçekten de öyleymiş.
Mümkünse yılın sonuna kadar bitmesin dediğim tatilimin 22.gününde bu nem dolu,gürültünün başkenti şehir İstanbul'a geri döndüm.Ama bu aşırı nem, suratsız insanlar bile moralimi bozmuyor,bozamıyor!
Çünkü hayatımın en uzun tatilini yapmış olmanın verdiği huzur, dinginlik ve zindelik var üzerimde.
Bolca spor, güneş, deniz, eğlence ve gezintiyle yoğurduğum, her anını değerlendirdiğim, şahane bir tatil geçirdim.
Kafamın içindeki tüm sorulara yanıtlar buldum, ruhumu dinlendirdim, zihnimi arındırdım, bana ayakbağı olanların bağlarını kesip aşağı bıraktım,benimle birlikte yola devam edenleri sıkıca sarmaladım, keskin kararlar verdim, özgürlüğün tadına vardım.
Gündüz ve gece gezmeleri, canlı müzik keyfi, kadehlerin attırdığı güzel kahkahalar, yeni umutlar, hafifleyen bedenler, dostlar, yıldızlar...
Ayvalık, cunda, bodrum, turgutreis, yalıkavak, orktakent ve yahşi yalısı'nın o muhteşem sahillerinde güneşin kollarına bıraktım kendimi, beyaz tenimi kahverengiye dönüştüren güneş ruhumu da capcanlı mutlu ve umutlu kılmamı sağladı.
Bağışıklık sistemimi güçlendirdim, meditasyon yaptım, enerjimi tüm vücuduma yaydım, kötü düşünceleri ruhumdan ve bedenimden uzaklaştırıp sonsuzluğa, özgürlüğe bıraktım.
Bolca fotoğraf çektim, bolca gülümsedim, yeni insanlar tanıdım, güzel sohbetlere katıldım, denizin kokusunu ciğerlerime derin derin çektim ve her anı beynimin derinliklerine kazıdım.
Tatil beldeleri, çarşılar, pazarlar, insanlar, sahiller..anlatacaklarım uzun!
Fotoğraflarımı ve gezi notlarımı büyük bir mutlulukla sizlerle paylaşacağım, en kısa zamanda buradayım!
Herkese sevgiler...


EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!