Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2010 Pazartesi

"sadece kendi anlatacaklarına sıra gelsin diye dinler sizi"

Gözlemliyorum, bu yeteneğimi seviyorum.
Biliyorum 6.hissimin kuvvetiyle birleştiğinde bazen korkutucu sonuçlar doğurabiliyor ama yine de seviyorum işte...
Davranış bilimleri üzerine master yapmak için uzun süredir düşünmem, insan ilişkileri ve karakter tahlillerini sevmem de bunu destekliyor aslında.
Güneşli ve rüzgarlı bir pazar günü, deniz kıyısında kalabalık bir kafe...
Kadın ve adam oturuyorlar kalabalıkta, aslında kalabalık içindeler ama yakınımdalar..kolaylıkla inceleyebiliyorum onları. Kadının karakterini anlayabiliyorum, duruşundan, bakışından, hareketlerinden, mimiklerinden, güleryüzünden.. İçten gibi geliyor bana, biraz da ürkek gibi. İyi tanırım ürkekleri, kendimden dolayı..sanki bir korkusu var da evhamını gizlemeye çalışıp rahat olmayı seçiyor gibi..ama ne kadar rahat olursa olsun içten içe tedirgin gibi, orada ama orada değilmiş gibi..
Hep adam anlatıyor o dinliyor, onay veriyor başıyla. Göz ucuyla bakıyorum ki konuya girmek istediğinde adam lafı ağzına tıkıyor, halbuki gözlerinden belli ne kadar da bilgisi olduğu...
Sitem ediyor bir iki, şaka yollu atışıyorlar,o ara gülüşlerini daha çok duyuyorum konuşmalarından.. Ama adam anlamıyor onu, kadının ne kadar narin olduğunu fark etmiyor, kendini anlatıyor sürekli. Ben bile onun yüksek ses tonuyla kendini bu kadar anlatmasından sıkılıyorum. Keskin yargılarını seziyorum, "ben sadece ben" demesini yadırgıyorum.
Hani bazı insanlar vardır sadece kendi anlatacaklarına sıra gelsin diye dinler sizi, öyle biri işte...
Aslında o kadında biraz da kendimi buluyorum o an, geçmişte yaşadıklarımı düşünüyorum. Orada olup aslında gerçekten de orada olamamanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum.İçinden yüreğine dokunan birini nasıl da istediğini fark ediyorum. Denize karşı uzak dalgın ve yine de gülümsemeyle, umutla dolu bakışlarını kendi bakışlarıma benzetiyorum...
Yakın oturduğumuzdan ve karşımda olduklarından konuştuklarını da büyük ölçüde duyabiliyorum.Kızın hararetle üniversite yıllarını ve ideallerini adeta savunur gibi heyecanla anlatışından ve adamın o başı dik sürekli tez üreten tavrından kızın mesleğini küçümsediğini fark ediyorum, içim cız ediyor. "Siz nesiniz ki koskoca evrende minicik bir zerre..Kendinizi nasıl bu kadar yüksek görebilirsiniz" diye geçiriyorum içimden.Sonra kendime hayret ediyorum, nasıl da çözümledim diyorum.Acaba gerçekten öyleler mi yoksa ben mi öyle görmek istedim, kadını kendi karakterime benzetmek mi istedim diyorum.
Ben de düşünüyorum, kendimi, etrafımdaki onca insanı...
Onlar gibi ya da gözlemlediğim bu kadın gibi olmaktansa, yalnız olmayı yeğlediğimi duyumsuyorum şiddetle.
Kadını çok iyi anlıyorum...
Sıkılgan tavırlarını ve kalkmak için acele edişini de fark ettiğimde, doğru kanaate vardığımı hissediyorum.
Bizler minicik zerreler, hayatta karşındakini dinlemek, onu anlamak, anlayamasak da anlamak için çaba sarf etmek kadar önemli bir şey olmadığını fark etmek için neden bu kadar geç kalıyoruz?
Oysa bilmiyoruz ki, en önemli şey dinlemek, sohbet edebilmek, ortak noktalar hakkında bir şeyler paylaşabilmek...
İlişkilerdeki en önemli sorun da bu noktadan başlayarak ortaya çıkıyor zaten, iletişimsizlik...
Sürekli kendinden bahseden bu adam, bir ara nefes alsa ve kadına baksa onun ne kadar sıkıldığını fark etmemesi için hiç bir neden olmadığını anlayacak ancak durup nefes almaya kimsenin vakti yok bu aralar.
Nefes=hayat.
Bazıları sadece yaşadığını zannediyor...

29 Mart 2010 Pazartesi

"Aşk kontrol edilebilir mi?"

Aşk ilişkilerinde karşılıklı bir alışma evresi vardır, her iki taraf birbirini tanır, tartar, öğrenir.
Bazılarında çabucak olur tanıma evresi-geçmişte yaşadıklarım gibi-kişi kaptırır kendini, söylenecek her şeyi en başından söyler, tüm güzel sözleri tüketir, takılmış plak gibi eskilerine döner durur, içini açar, kendini hemen tanıtır, o aşk sarhoşluğuyla kendini unutur, böyle olunca iki taraf da heyecanı yitirir, güzelim ilişkiyi çabucak tüketir.
Bazılarında ise daha geç olur bu durum-ki bu da benim hep istediğim ama başaramadığım ilişki biçimidir- kişi adım adım çıkar merdivenleri, yavaş yavaş tanıtır kendini, her görüşünde bir başka yönünü fark eder karşısındakinin, zaman geçtikçe daha da tanımaya başlayarak davranışlarını önceden sezmeye başlar, sözler minik minik çıkar ağızdan, seni seviyorum'ların büyüsü bozulmadan tam da vaktinde söylenir, her şey tam da zamanında yaşanır, akışına bırakarak düşünmeden, planlamadan gelişir her şey. Kişi mutludur,heyecanlıdır ama kontrollüdür, aşk ne kadar kontrolsüzlük de olsa..
Ben bugüne kadar hep ilk anlatılan gruptan oldum, çocukluğum, sevgim,niçtenliğim, aceleciliğim ağır bastı. Oysa önceden fark etmeliydim ki insan aşık olunca kör ve savunmasız olur, fazla bir şey algılayamaz, gerçekleri fark etse bile hasır altı eder,işte bu yüzden bu tehlikeli suda yüzerken kontrolünü elinde tutman gerekir...
Gelgelelim artık akıllandım, kimbilir bugüne kadar bu konuyla ilgili kaç yazı yazdım...
Eskisi gibi değilim artık, elimde telefon sürekli mesaj çekmiyorum, her dakika aramıyorum, aranmıyorum.
Sanırım 30 yaşına gelmeden, olgunluğu çöktü üzerime, hala deli dolu ve çocuksuyum ama geçmiş tecrübelerimden aldığım dersler sonucunda, kendimi teslim etmeden,sakin ve ayaklarımı yere sağlam basarak ilerliyorum.
Aslında tam da istediğim gibi ilerliyor, bazen keşke biraz daha arasa beni diyorum ama biliyorum ki çok yoğun çalışıyor, sonra diyorum ki bu kadar başlangıçtan alışkanlığa dönüşmemek, fazla şeffaflaşmamak en iyisi...
Mesela her sabah günaydın mesajına alışırsam,olmadığında kendimi mutsuz hissediyorum ben..günde 10 kez konuşan bir çiftten farklı olalım istiyorum, çabuk tüketmeyelim istiyorum.
İşlerimiz, sosyal hayatımız, arkadaşlarımız hayatımızın hala bir kısmında duruyor, buna karşın ikimiz de birlikte yürüyoruz,bu da ayrı bi güzel...
Artık gözlerinin önüne çekilen aşk perdesini biraz aralayarak bakıyorum etrafa, midemdeki kelebekleri seviyorum ama esiri olup yemeden içmeden kesilmiyorum ve kanatlarımı takıp uçuyorum özgürce, ama sonra yeniden yere iniyorum,
Hayatın merkezine başkalarını değil kendimi koyuyorum,karşımdakini ne kadar seversem seveyim zamanı geldiğinde "hayır" demesini biliyorum...
Kimbilir belki de yeniden üzülmekten korkuyorum, alışıp da kaybetmekten,
Sahip çıkmak ve özenle işlemek, çok üzerinde durmamak, akışına bırakıp sürüklenmek istiyorum,
Güvenmek,
Çoktan unuttuğum bu duyguyu yeniden kazanmak,
Gözlerimi kapatmak ve arkamda beni tutacağını bilerek kendimi geriye doğru bırakmak ,
Unuttuğum her güzel şeyi yeniden hatırlayarak başlamak istiyorum hayatıma,
Ne de olsa güneş her gün yeniden doğuyor ve her yeni gün aslında yaşamımızın ilk gününü yaşıyoruz,
Yeniden ve yeniden...

26 Mart 2010 Cuma

"bir sır vereyim mi?"




Bu sefer yazıma bir illustrasyon değil,bir fotoğraf eşlik edecek..
Fotoğraftaki malum Nil Karaibrahimgil ve bir Mehmet Turgut çalışması.
Bu çılgın kızı hem bana benzettikleri için hem de fotoğraf içimi ısıttığı için sayfada yer alsın istedim.
Bahar , tazelik ve aşk mevsimi ne de olsa...
Bu arada buna ne diyeceksiniz bilemiyorum ama size bir sır vereyim mi?
Kimseye söylemeyeceksiniz ama anlaştık mı?
Ne olur nasıl olur bilemem, başını,sonunu göremem belki...ama...bunları düşünmek istemiyorum şimdilik.
içim aydınlık yine, her bahar olduğu gibi.
toz pembe tüm manzaralar,
şiire dönüşüyor kalbimde tüm düz yazılar...
birden coşup ardından ağlayabiliyorum nedensizce.
Ne oldu diye sormayın işte,
Evet evet doğru tahmin ettiniz.
Dengelerim değişti yine, oradan oraya savrulur buldum kendimi,
Yine aşık oldu bu Ful,
Gözü görmez başka bir şeyi...
aşk..aşk..aşk..
Dünyanın merkezi.

19 Mart 2010 Cuma

"aşk"


Okuyalı epey bir zaman geçti...
Tekrar okumak istediğim ender kitaplardan biri, Elif Şafak "Aşk"...
Ve işte o meşhur 40 kural.

Biraz soyutlayın kendinizi bulunduğunuz ortamdan,
Azıcık rahatlayın,
Ve sakin sakin okuyun,
Anlayın,
İyilikle dolun ya da olumlu bakın demiyorum,
Herkes istediği gibi yaşar hayatını,
Sadece,
Ruhunuz olduğunu hissedin,
Yaşadığınızın farkına varın..


1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:

Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.

Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.

Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.

Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.

Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !

Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.

Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..

18 Şubat 2010 Perşembe

"Aşk'a düşersen"



Aşka gönül ile düşersen yanarsın.
Zeka ile düşersen kavrulursun.
Akıl ile düşersen çıldırırsın.
Duygu ile düşersen gülünç olursun.
Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin.
Sersem sersem bakınıp durma bir yol seç.


Özdemir Asaf (Yuvarlağın köşeleri...)

8 Şubat 2010 Pazartesi

"Her son bir başlangıçtır"


Mesajlar, mailler sıkıldım artık,
Bir son vermeli bu işe dedim,
Nefesimi tuttum, aradım...
Neden yaptım bilemiyorum, sesini duyduğumda paramparça olacağımı sezdiğim halde.
Duydum, evet dağıldım, parçalarım hava uçuştu.
Dayanamadım,
Ama o ses ona ait değildi sanki,
O kadar bezgin, yorgun, bitkin, mahçup, ağlamaklı.
Bitmişti.
Pişmanlıktan, acıdan.
Beni her istediğinde göremeyecek olmak, aramızadaki mesafe, Amerika..bir de çok uyumlu olmamız imiş sorunlar.
Güldüm,
Komikti gerçekten de.
Uyumluyuz biz fazla uyumlu,
Kavga mı etmeliydik dedim.
En yakın ağabeyine benden bahsetmişti, şimdi de neler yaptığını anlatmış.
Adam onunla o günden beri konuşmuyormuş.Anladığım kadarıyla etrafındaki herkes kararını yanlış bulmuş.
Haklılar dedim.
Aynaya bile bakamıyorum ben ne yaptım diye diyor, nasıl mahvettim diye, sadece bu daha iyi olur dedim, sana sonradan ben gidiyorum demektense baştan seni daha da üzmemek için böyle söylemek istedim ama çok yanlış yaptım, korktum, beceremedim, seni oyalayan biri olmayayım diye uğraşırken neler yaptım ben dedi...
Kokusunu özlediğimi fark ettim, onu da..ağladım biraz ama o duymadı,
sustum,
Sonra çok yüzeysel olarak geçmişte geçirdiğim rahatsızlığı ve bu gelgitlerin üzüntülerin onu tetikleyebileceğinden bahsettim,
Daha da yıkıldı,
Hayır gerçekten yıkıldığını hissettim,
Senin için en iyisi uzak durmam ve duracağım dedi.
Pişmanlık, utanç, mahcubiyet hepsi bende var dedi.
Farkındaydım, benden beter durumdaydı.
Ben acı çekiyorum ama geçecek,
O ise acı çektirdi, vicdan azabı, utancı çok daha fazla.
Yine de kızamıyorum ona, canıma okusa da kızamıyorum, hala seviyorum çünkü.
Biri karşıma çıkıncaya, kalbim yeniden acıdan vazgeçip mutluluk için çarpmaya başlayıncaya kadar üzüleceğim biraz..
İçim biraz olsun daha rahat.
Dağılsam da artık aramayacağını ve haberleşmeyeceğimi biliyorum.
Bu gelgitler olmadan, onu hatırlamadan daha kolay atlatılacak bir durum olacak.
Paramparçayım ama ölmedim daha =)
Eski bir Gündoğarken şarkısındaki gibi,

Güzel günler bitmedi
Güneş hala parlıyor
Herşey eskisi gibi
Ancak sensiz sürüyor
Farketmiyor yokluğun
Aynı sesler duyduğum
Sensizlik bir başka tat
Sensizde sürer hayat
Sevgiler hiç bitmiyor
Bu demek değil ayrılık
Bu demek değil herşey bitti
Bu demek değil güneş yok artık
Buluta girdi
Herşey eskisi gibi
Ancak sensiz sürüyor
Sevgiler hiç bitmiyor

18 Ocak 2010 Pazartesi

"Birdenbire"


John Lennon der ki " Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenlerin toplamıdır..."

Bu kısacık yazıyı okurken oğlu Sean Lennon'un "Parachute" şarkısını dinlemenizi öneririm şiddetle!

Öyledir işte her anı süprizlerle doludur hayatın,

Tıpkı ;

birdenbire hayatıma girişi,

birdenbire içimi aydınlatışı,

birdenbire tüm olumsuzlukları bana unutturuşu gibi,

"birdenbire" tuttu elimden,birdenbire kocaman gülümseyerek gözlerime baktı...

Bu davranışı karşısında o kadar şaşkın, o kadar mutlu ve o kadar şükranla baktım ki ona...Belki de anlıktı mutluluğum belki de uzun zaman sürecek bilemedim...ama evet dedim bu masalı denemeye değer...

Aklımda yoktu hiç böyle bir şey,

Her şey birdenbire oldu, Orhan Veli'nin şiirindeki gibi...

Halen var olan ama üstesinden gelmek için çırpınıp durduğum olumsuzlukları, hastalıkları, yoğunlukları, her türlü negatif enerjiyi bana unutturup yepyeni bir sayfa açtı...

Onu ben çağırdım biliyorum, tüm enerjimle istedim onu, gelsin beni sarsın sımsıkı diye..

Geldi ve beni buldu işte...

Daha minicik, daha bebek, daha yepyeni, daha taptaze, ışıl ışıl...

Hep böyle kalsın ister yüreğim...

Berrak, sade ve alabildiğine güzel...

Her şey zaten güzel, çok daha güzel olacak!

5 Ocak 2010 Salı

"Taptaze bir sene"



Yepyeni bir sene,
Yepyeni bir blog tasarımı,
Ve yepyeni bir hayat demiştim!


Yeni yılın ilk günü,
Mini mini bir kıvılcım geldi çaktı, oturdu yüreğime,
Sonunun ne olacağını düşünmeden baktım ki kıvılcım büyüyebilir biz isteyince!

Yılın ilk gününe, bugüne dek yaşamadığım bir şekilde başlangıç yaptım.
Harika bir gün geçirdim, öyle ki tüm hatırlamak istemediğim anılarımı gölgede bırakıp içimi kıpır kıpır edecek bir gün...
Fazla detaylandırmak ve anlatmak istemiyorum büyüsü bozulmasın diye ama şunu söyleyebilirim merakta bırakmamak için; olumlu enerjilerimi evrene gönderdiğimde bana bu sefer "evet" cevabıyla karşılık verdi.

Sonunun ne olacağını bilemem ama ne olursa olsun özlemişim bu kelebekleri ben,hepsini özgür bıraktım, rengarenk, mutlu mutlu uçuşsunlar midemde!
Herkese şahane bir "ilk hafta" diliyorum,
Yeni senenin ilk haftasının çok önemli olduğunu unutmayın sakın!
Tüm olumlu enerjinizi ve dileklerinizi sıralayın!
Yeni senede daha çok yazacağım ve müzik blogumu ihmal etmeyeceğim biliyorsunuz..
Bu sene ve bundan sonraki seneler artık "benim" :)
Herkese sevgiler, öpücükler!

23 Mart 2009 Pazartesi

"Karıncalarım da olmasa..."

Blog sayfamdaki sıkıntının "ofis" kaynaklı olduğunu öğrendim.
Bu, tüm gün ofiste blog yazılarını okumamı ve kendi yazılarımı hazırlamamı(resim göremediğim için ...) oldukça zorlaştırsa da içimi dökmeye devam etme kararı aldım.
Evden uygun resimleri eklerim olmazsa, böyle sayfanın yarısı görünmeden nasıl olacak bilemiyoruma ama sizler tamamını gördüğünüz için içim rahat:)
Cumartesi günü sevgilimi askere uğurlama günü yaklaşırken bir süpriz yemek organize ettim.Aslında 1 hafta öncesinden hazırlıklara başladım, onun arkadaşlarını ortak arkadaşlarımı çağırdım.Tabii gelenler, gelemeyenler ve gelebilenler haber verdi, yer ayırttım onu oyaladım vs vs..Çok heyecanlıydım ve mutluydum tepkisini merak ediyordum. En sonunda mekana gittik ve masada arkadaşlarını gördüğü an çok şaşırdı, mutlu oldu, beni öptü teşekkür etti.Bana mesaj atmış sonra beni ne kadar çok sevdiğini bir kere daha anladım ben de seni çok seviyorum diye...
Ben bu olayı hiç bir menfaat beklentisi içinde olmadan yaptım, hiç bir karşılık beklemeden, sadece o sevinsin mutlu olsun, şu bir kaç aydır barut fıçısına dönen bambaşka bir kişilik haline gelen hücreleri biraz rahatlasın diye yaptım, belki beni artık kırmaktan vazgeçer, benim onu ne kadar sevdiğimi ve düşündüğümü görürse beni kırdığı zamanlar adına üzülür diye düşündüm.
Tek isteğim onun mutlu olmasıydı isterdim ki daha kalabalık olalım ama onun arkadaşlarının çoğu çalışıyordu ve mümkün olmadı benim de 2 arkadaşımın son anda bir işi çıktı konserde çalmaları gerekti ve oraya gittiler, malum sound check falan derken epey erken saatte alanda olmaları gerektiğinden bize uğrayamadılar.Ama olsun önemli olan samimi, sıcak ve sohbetin bol olduğu bir ortam yaratmaktı, öyle de oldu.
Dün biraz moralinin bozuk olduğunu fark ettim onun, biraz sıkıntısı var dedim içimden ama böyle zamanlarda bana patlayacağını sezsem de sustum, bir olay çıkmadan gün bitti.(zaten dün görüşmedik telefonda konuştuk)
Bugün maalesef beklediğim patlama gerçekleşti, yine hiç uğruna yine yok yere yine birdenbire ok gibi bir laf fırlattı kalbimin ortasına.Sonra da bugüne kadar ki en kırıcı mesajını atarak ok'a bir yenisini ekledi. O sırada yemek yiyordum bir ağrı saplandı mideme..yarım bıraktım tabağımı, kalktım..Hala da ağrım azalarak devam ediyor..
Yemekten sonra odama çıktığımda benden yaşça hayli büyük bir iş arkadaşım ne oldu sana dedi rengin küle dönmüş, dokunsanız ağlayabilirim dedim:( Üzüldü kadıncağız, konunun ne olduğunu anladı az çok , teselli etmeye çalıştı. Sen çok iyi bir kızsın seni neden üzüyorlar dedi..
Odamdan çıkarken de yüzüne yansımış acın, ne olur üzülme sen bir hastalıktan bahsetmiştin bana, lütfen yapma kendine yaparsın inan bana dedi.
Haklıydı tabii, önemli olan ben'dim aslında.
Bunca aşkım, sevgim, özverim, anaçlığım, el üstünde tutmam, gülümsemelerim, ince düşüncelerim, nezaketim, asaletim...
Bütün bunları hak ediyordu o..Taa ki askerlik bunalımı yaşayıncaya kadar.
Bu onu çok değiştirdi, çok agresif oldu, ailesiyle sık sık kavga ettiğini söylerdi ama benimle etmezdi, bana bu kadar sert çıkmazdı...
Her şeyi çok derinlemesine düşünüyor, konu sakız gibi yapışıyor, uzuyor, dallanıp budaklanıyor, her seferinde aynı karasız kendine güvensiz sorular, düşündükçe yaşlanıyorum sanki.
Ama daha fazla dert etmeyeceğim artık, çünkü biliyorum ki ben doğru olanı yaptım ve onun bu laflarını hak etmedim.
Ben de uzun bir mesaj yazdım, 4-5 mesajdı belki de bilemiyorum..
Beni incitti ama ben onu incitmedim, içimdekileri yazdım..Bunlar onu incitmiş midir onu bilemiyorum ama...
Çok seviyorsa bir karar vermesi gerektiğini de ekledim...
Neticede ben bir rahatsızlık geçirdim ve üzülmek bunu tetiklemeye yeter de artar bile, o yüzden ilk baştaki şoku atlatıp işime verdim kendimi.
Karıncalarım geldi, ve en çok sevdiğim karıncam..Onu kucağıma aldım,kocaman sarıldım, kokladım..
Yaşam enerjsini ve masumiyetini kıskandım, gözlerim doldu, bana baktı ama bozuntuya vermemeye çalıştım, bir kaç küçük şaka yaptım,konuştuk ve gülümsedi,
ardından durdum ve bir dilek diledim; her şeyin yoluna girmesini ve bir gün onun gibi mini mini bir kızımın olmasını......

16 Mart 2009 Pazartesi

"aklım fikrim.."

Arada bir kaybolmak güzeldir, kendinizi özletirsiniz.Her zaman göz önünde olmayı sevmemişimdir zaten, arada sırada nadasa bırakmalı insan kendini:)
Son derece derinlerdeydim en son yazımı yazdığımda, moralim bozuk umudum yoktu. Yorumlarınıza çok teşekkür ederim, ben sanıldığı gibi kendine güvensiz biri değilim ama, kendime güveniyorum,güvensizliğim hayata ve bazı insanlara karşı...Her şeye rağmen gülümseyen hep "ben" oldum, ama sabır taşı olsa çatlardı benim yaşadıklarımı yaşasa, o yüzden bunalım yüklü, ağlak, sevimsiz bir insan canlanmasın gözünüzün önünde "Ful" diyince.
Her şeye rağmen ayakta duran biri gelsin, gülümseyen, inanan ve isteyen. Herbirimiz "yeter artık" konumuna geliriz, isyan ederiz, dibe vururuz.Yeter ki dile getirelim, paylaştıkça azaltalım ve kısa süreli olsun:)
Perşembe günü babam rahatsızlanmış, acilen hastaneye götürmüşler, kalp tetkiklerinin ardından "anjiyo"demişler.Onun sıkıntısı vardı üzerimde, haftasonunu hem yoğun işlerle hem de yoğun düşüncelerle geçirdim.
Bu sabah da anjiyosu vardı.Aklım onda, çıkacak sonuçta, bugün yarım gün izin aldım hastaneden işe geldim, akşam iş çıkışı yine hastaneye gideceğim. Ama sonucumuz "iyi" çıktı şükürler olsun ki...Sedyede ameliyathaneden çıkarken eliyle "iyi" işaretini yapmasıyla annem de ben de sulu göz oluverdik...
Bunun yanısıra bir de cumartesi malum "ailelerin tanışma telaşı" vardı.
Hani daha önceki yazılarımda bahsetmiştim, sevgilim askere gitmeden önce ailesi bize gelecekti.
Heyecanlıydım, ne kadar da olsa 2 ailenin buluşması, kaynaşması, sohbet etmesi ve birbirlerine kısa zamanda ısınmaları "acaba" nasıl olur diye içimden geçiyordu.
Günler öncesinden annem hazırlıklara başladı, şahane çay sofrasının menüsünü hazırladı, bir kuş sütü eksik masamıza emek verdi. Çay bardakları, fincanlar özenle seçildi, salondaki kristaller ve gümüşler parlatıldı, en güzel yemek takımları dolaptan çıktı, bir özen bir özen sormayın.Annem çok beceriklidir benim, çok da harika yemek yapar, bunu cümle alem bilir. "Maşallah maşallah" Hazırlıklarımız tam, güzelce giyindik, süslendik beklemeye başladık. Derken geldilerrr! Onlar aşağıdan yukarı çıkana kadar beni sebepli bir telaş aldı, acaba anlaşabilecekler mi, her şey yolunda gidecek mi diye.
Sevgilimi gördüm, elinde benim en sevdiğim çiçeklerden derlenmiş, devasal, harika, hatta harikanın da ötesinde beni hayran bırakan cıvıl cıvıl bir buket çiçekle...
Derken babasının elinden pastalarını sevdiğim bir otelin pastanesinden içinde en sevdiğim pasta çeşidi olan kestaneli pastayı taşıyan kutuyu aldım gülümseyerek...
Güleryüz,içtenlik ve yüksek doz misafirperverlik ile ağırladık onları.
Nefis yemeklere hayran kaldılar, son derece uyumlu olduklarını gördüm. Yemek sırasında çok güzel sohbet ettik, sohbete herkes katıldı, arada hiç "sessizlik" olmadı, bol konuşma, kahkaha ve olumlu hava vardı.Sevgilim pür dikkat babamla babasının sohbetini dinleyip onlara katılırken, annem ve annesi anneannesinin anlattıkları üzerine konuşuyordu. Büyüklerin arasında sıkılan kardeşinin üzüntüsü dizüstü bilgisayarım koltuğumun altında, salona girmemle son buldu:)
Uzun lafın kısası her şey çok güzeldi, aileler tahminimden de iyi anlaştı.
Askerden sonra, krizin daha azalacağını umarak işlerini yoluna koymasıyla hayatımızın akışını belirleyeceğimizi konuştuk.
aman önce o sağsalim askerliğini yapıp gelsin, ona kocaman sarılayım da....onu nasıl yollayacağım şu ara bütün düşüncelerimde bu var.
Yazmam gereken başka şeylerde var aslında ama onları da haftaya pazartesi yazacağım, aklımda fikrimde güzellikler var, ve bitirmem gereken işler...

18 Aralık 2008 Perşembe

"Bir şemsiye ve iki kişiye dair kıssadan hisse"

Yağmur yağıyor herkese günahları kadar,
Niye bana daha fazla yağıyor her akşam yağmurlar?
Hamurdan, çamurdan küçücük insanlar
Kesin artık ağlamayı, ıslandım yeteri kadar
Bir damla yağmur anlattı seni bana
Bir damla yağmur anlattı... [Anima - Yağmurla Gelen]
Yağmuru çok severim, ama öyle eteğinizi uçuran, saçınızı dağıtan, çamurlara battığınız yağmuru değil.Düzenli, usul usul, kendi halinde, hızlıca yağan yağmuru severim ben.Mis gibi toprak kokusu dolar ciğerlerime, tüm kirlerin pisliklerin aktığını,doğanın arındığını ve doyduğunu düşünürüm.Ağaçlar daha sağlıklı, çimenler daha yeşil, tüm manzara daha berrak olur sanki.
Yağmurda tek başına dolaşmanın keyfi vardır tabii ki ama bir şemsiyenin altında iki kişi olmak gibisi yok :)
Yağmurun serinliği, O'nun sıcaklığıyla birleşir, adeta yüreğinizde buhar oluşur.tüm ıslanmışlığıma üşümüşlüğüme rağmen,tadını çıkarırsınız o güzel anın.
Demem o ki, güzel anları yalnız başına paylaşmanız çok fazla bir şey ifade etmiyor.Yanınızda sevdiğiniz,değer verdiğiniz biri olmadan hiç bir şeyin tadı yok.İsterseniz en güzel sofrayı kurun, o yemek tek başınıza boğazınızdan geçer mi? Yada dünyanın en güzel şehirlerinden birinde tek başınıza yürümek sizi mutlu eder mi?Belki bir kısmımızı eder, hatta bazen tek başımıza olmak en iyi ilaçtır, dinlencedir.Ama paylaşınca her şeyin daha güzel olduğunu düşünüyorum.Belki de benim gibi hayatını tek çocuk olarak geçirmiş ve eksik kardeşlerinin yerine hep bir şeyleri, birilerini koymaya çalışanların zihninde böyle yaşıyordur paylaşmak.
Mutluluk dediğimiz şey uzun süreli değil, bizi mutlu yapan; mutlu olmak için kullandığımız yolda karşılaştırdıklarımızdır. Önemli olan an'ı yaşamak, an'ı paylaşmaktır.
O halde pencerenizden bir bakın şimdi, dışarıda yağmur yağıyor, şemsiyenizi alın ve paylaşmaya çıkın, yağmur damlalarının serinliğiyle kalbinizin sıcaklığı birleşsin, buhar olsun ve uçsun gökyüzüne...yeni yağmur damlaları yaratmaya...

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!