Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

9 Temmuz 2010 Cuma

"Yolculuk vakti"






Kolumdan saatimi, cebimden telefonumu, kucağımdan bilgisayarımı kaldırıp atıyorum.

Hazırlıklarımı tamamlamaya uğraşıyorum,

Sadece bedenimi değil, zihnimi ve ruhumu da dinlendirmek için gidiyorum...

Dilerim tatil boyunca da, sonrasında da hep güneş içinde aydınlık,sağlıklı ve güleryüzlü olurum.

Herkese eğlenceli ve mutlu tatiller!





5 Temmuz 2010 Pazartesi

"sorular"

Uyarı : Bu yazı bol miktarda soru işareti, eser miktarda soru eki içermektedir.
Hayatla ilgili kafası karışık olanların yazıyı "Pearl Jam -World Wide Suicide"eşliğinde okumaları tavsiye edilir :)


"İnsanlar, dünya düşmüş üstlerine kıpırdayamıyorlar...denemiyorlar bile!"
Bu sözler bir şarkının içinde geçer, o şarkı da tam hayatın ortasından geçer, hayatın ortası ise nereye denk gelir işte onu bilemiyorum...
Kuşku var, umut var ama inanç o kadar derinde ki erişilemiyor.
Bir kıvılcıma ihtiyaç vardır belki de, onu ateşlemeye ihtiyaç vardır, herkesin inancını, hayatını sorguladığı dönemler olmuştur elbet. Yaşama sevincini yeniden kazanabilmek için sıyrılmak zorunda olduğumuz kuşkulardan doğan..sürekli içimizde konuşup duran gevezeleri kaynak alan..
"Bile bile rotayı olmayacak yönlere çevirirsem gemim er ya da geç bir yerlere çarpmayacak mı? Nedir peki doğru rota?"diye kendime sorduran.
Çocukken hayatın bu kadar zor olabileceğini aklımın ucundan geçirmezdim, 18 yaşıma girersem her şey düzelecek sanardım..yok ben şimdiki çocuklardan bahsetmiyorum, kendi çocukluğumdan bahsediyorum size. ben çocukken çocuktum!
şimdi çocuklar çocuk değil, erken olgunlaşmış bedenleri, her şeyi bilen zihinleri var.oysa ben berjer koltukta kendimi uzay mekiğini kullanan kaptan pilot gibi hissedebiliyor, kolçaktaki görünmeyen renkli düğmelere basarak uzay mekiğimi ay'a gönderebiliyordum..bu hayalimi şimdikilere söylesem aptal bir çocukmuşsun sen derler bana, ama ben aptal değildim sadece çocuktum...
Hala çocuğum aslında, bu kadar kırılgan olmaz yetişkinler. Biraz sağlam durur, kaya gibi.öyle her şeye takılmaz, inat etmez fazla, bir yerde durmasını bilir, çekilir.Ben ne yapıyorum? Ne yaptığımı bilmiyorum ki öylece savruluyorum, aptal umutlar uğruna bir ordayım bir hayal dünyasında..
tatilde de hayal dünyasında olmak istiyorum, hatta mümkünse bir elektrik süpürgesinin tozları yuttuğu gibi benim de zihnimdeki tüm kuruntularımı yutsa tatil,deniz,huzur..
huzur=zenginlik..dünyada elle tutulamayan, gözle görülemeyen,paranın satın alamadığı (artık alabiliyor galiba..)herkesin yanına kolay kolay uğramayan kavram!
Huzura tutunsam, dolaşsak biraz, şehrin üzerinden uçsak, beni gezdirse,dinlese, cevaplasa, algılarım açılsa. yere indiğimde afallamasam, her şeye umutla devam etsem kaldığım yerden..Kurabiye ve çay ikilisinin basitliğinden keyif alan başka insanlar tanısam, hırsları olmayan, karşısındakini kırmayan, incelemeyen, bencil olmayan,sahiplenen insanlar! Bunun için hayal dünyamda yaşamaya devam mı etmeliyim? Tüm bu soruları kim yanıtlayacak? Ben mi ?
Alice'deki tavşan gibi sürekli geç kaldım demenin, hep bir yerlere yetişmenin yorgunluğu ve dalgınlığı var üzerimde. Bekleyenim var bundan hoşnut olmalıyım aslında!öyle mi, olmalı mıyım?insan dediğin yetinmeli mi, daha fazlasını mı istemeli ?...ah benim yanımdan ayırmadığım kocaman yıpranmış pembe gözlüklerim! her şeye rağmen sizi seviyorum demek geldi içinden,demeli miyim?
soruları bir yana bıraksam, yok yok bırakmasam..cevapları sorular olmadan alamam ki...
umutlu muyum ? biraz evet, biraz temkinli. o halde birazcık da olsa evet varsa cümlemde, doğrulup devam etmeliyim. aldığım onca karar var, hepsini uygulamalıyım önce!(mi demeliyim?) Sanırım 30 yaşına yaklaşan ve hayatta henüz hiç bir isteğini gerçekleştirememiş, kendisini rutinin içinde kaybolup yitecekmiş gibi hisseden tek ben değilim.
Bakıyorsunuz zaman hızla akıyor, herkes bu hıza ayak uydurmuş son sürat gidiyor..Sizin istekleriniz uzakta, taa karşı kıyıda, onların yanına gidebilmek için bir salınız olması lazım. Etrafınızdaki kimilerinin teknesi var kimilerinin katamaranı! siz sal için bile uğraşıp didiniyorsunuz, alamıyorsunuz, peki kendim yapayım diyorsunuz! Sanıyorsunuz ki herkes hayatı yakaladı,isteklerini gerçekleştirdi, maddi imkanları iyi, özgürlüğünü kazanmış, aile kurmuş, işleri tıkırında,mevkileri iyi..sizin görünüşte ve eğitim adına fazlanız var ama şansınız yok gibi görünüyor, bu da sizi sal yapmak yerine isteklerinize karşı kıyıdan bakıp iç geçirmeye itiyor...
Aslında gerçekten onlar gibi mi yaşamak istiyorsunuz ?bir de bu soru var kaya gibi ağır...peki onlar gibi değilse nasıl?Bir karar vermelisin artık, tik tak tik tak...
Sahi yalnız değilim değil mi?Siz de böyle duygular yaşadınız mı?
Zaman ilerledikçe, yetiştiremeyeceğim, başaramayacağım, olmayacak dediniz mi?
Oysa ben hayat sürprizlerle doludur sözünü çok severim, ne zamandır bana sürprizli yanını göstermese de o günler yakındır diye geçirmekteyim içimden..(yıpransa da hala tedavülde olan pembe gözlüklerim)
Karşı kıyıdaki isteklerime bakıp ağlamak istemiyorum, belki bir piyango çıkar ve oradan bir tekne kazanırım, sadece karşı kıyıdaki isteklerimi değil tüm kıyıları dolaşırım...
Yalnız olmadığımı bilmek istiyorum sadece...


28 Haziran 2010 Pazartesi

"Ful bir var bir yok"


Kabul ediyorum, yaz aylarında benim performansım düşüyor, yazma isteğim azalıyor, tatile hazırlıyorum kendimi.
O yüzden ikinci bloguma bu aralar çok daha fazla zaman ayırıyorum, yeni çıkanlar, sevdiklerim, tavsiyelerim adına daha bir üretken davranıyorum.
Sanırım beni daha fazla oyalıyor çünkü kendimi değil başkalarının müziklerini ve albümlerini irdeliyorum :)
Sakinim, nadastayım, bekliyorum, tatil gelsin hayatım düzene girsin diye, yoksa anlatmaya başlarsam yine olumsuzlarla yüzleşeceğim diye korkuyorum.
Düşüncelerden arınmaya çalışıyorum.

O nedenle bu aralar bu bloguma bir süre ara veriyorum,

Diğer blogumu takip etmenizi öneriyorum, zira bu blogdan daha üretkenim.


Tatilden gelince çok daha fazla yazacağım söz;)



Tatil öncesi vedalaşmak için burada olacağım,ama öncesinde yeni yazılar için;

http://melodik-minor.blogspot.com/

24 Haziran 2010 Perşembe

"dayan küçük domates"



Sabah uyandığım andan beri içim sıkılıyor, sanki bir el bastırıyor boğazıma, ne yapsam geçmedi, sonra kalktım perdeyi açtım, zifiri karanlık kapalı bir hava...

Yine serinlemiş, rüzgar bir yandan, takvime baktım, rüyada olup olmadığımı anlamaya çalıştım, tamam yaradanın gücüne gitmesin ama yeter artık bu kadar yağmur.

Zaten bütün kış yağdı, esti,gürledi, yaz dediğimiz bir kaç kısacık aydan ibaret, zaten 1 ayı bitti, onu da anlamadık bile yaz mı kış mı.

Güneşi özleyerek geçirdiğim aylardan sonra hala bu havaya alışamadım ben, sizin etkiler mi bilemiyorum ama kapalı havalar benim psikolojimi çok etkiliyor.İçimdeki sıkıntının nedeni de bu olsa gerek, anksiyetenin ben buradayım demeyi sevdiği zamanlardır bu kasvetli hava zamanları.

İş yerimde kendime yeni işler icat ettim, bloglarınızı okuyorum ayrıca, yorum yazamıyorum eskisi gibi, bu ara içimden çok yazmak geçmiyor,ne yazsam diye düşünüyorum ama inanın hepinizi okuyorum düzenli olarak.

Müzik blogum için hazırladığım yeni yazılar var yakın zamanda okuyacaksınız. Daha önce duyma olasılığınızın düşük olduğunu düşündüğüm sanatçıları yazacağım ki size yeni bir şeyler verebileyim.

Bir yandan da pink martin'nin 2.albümü "Hang on little tomato"yu dinliyorum.

Dayan diyorum kendime, dayan domates saçlı ful:)havalar ısınacak, güneş çıkacak, tatile gideceksin, güneşe karşı uzanacaksın, denizin tadına varacaksın, mis gibi akşam havasını içine çekerken yıldızları seyredeceksin, dans edeceksin,o zaman iç sıkıntısından eser kalmayacak, sonra döndüğünde yeni bir iş bulacaksın, bir de beyaz atlı prensini!

Gecikme nedeni olarak atının ayağının burkulduğunu söyleyecek ve sonsuza dek mutlu yaşayacaksınız, bugüne kadar masalıma yeterince cadı karşıtığı için artık o faslı atlıyorum, direkt görüşeceğiz va badire atlatmadan mutlu sona kavuşacağız.

Her şey güzel olacak, derin bir nefes almalıyım,

Geçecek, bitecek, her şey iyi olacak,

Renklerimden asla vazgeçmemeliyim.

Güneş bulutların ardından çıkacak, içimizi ve ruhumuzu aydınlatacak,

Bu telkinler aptalca değil hayır, kendimi yazının başından beri bi parça daha iyi hissediyorum,

Sabır ve zaman sadece.

Hayır gözler dolmuyor, her şey yolunda :)








yeni yazım 2 : http://melodik-minor.blogspot.com/2010/06/l-ise-yllarmda-kesfettigim-mirage.html

yeni yazım 3: http://melodik-minor.blogspot.com/2010/06/beatles.html

yeni yazım 4: http://melodik-minor.blogspot.com/2010/06/blonde-redhead.html

22 Haziran 2010 Salı

"sorular"



Haftasonu yine tesadüfler yaşadım, artık irdelemek dahi istemiyorum,

Anlatsam uydurduğumu düşünebilirsiniz o derece,

Ama anladım ki bu ara nadasta olmam gerekiyor,

Kafamın içindeki sorularıma ne yanıtlar buldum dün gece,
Belki kendimi kandırdım belki de gerçekten doğruydu verdiğim yanıtlar.
Her şeyin bomboş olduğunu bile bile hırsa kapılmış bunca insanın arasında kendimi uzaylı gibi hissettim dün.
Hiç kimseye ve hiç bir şeye ait olamama duygusu kapladı dört bir yanımı,
Biraz somurtuk,biraz gülümseyerek yoluma devam ediyorum,
Herkes gibi, geleceğimi bilemeden,
Yolculuk için duvara çentik atan, her şeyi değiştirecek gücü kendisinde bulmak isteyen her insan gibi...
Sağlığım olsun yeter bana,
Gökyüzünü görebildikçe hala umutluyum...
Dün tüm bunları düşünürken fonda çalan şarkılarla ilgili yeni bir yazı yazdım,


Şarkılar olmasa ben yapardım bilemiyorum.

21 Haziran 2010 Pazartesi

"Yeni yazım"


"Bazı şarkılar vardır, işte onlar gerçekten tılsımlıdır! Sizi alır başka bir boyuta götürür. Şarkı, yalnızca o beş dakika içinde bulunduğunuz durumu ve ruh halinizi size tamamen unutturur, duygularınızı bambaşka bir ortama taşır,algılarınızı açar, adeta tazelenirsiniz..."


Melodik Minor'de ilk yazımı okumanız için tıklamanız yeterli,

izlemeye alırsanız çok sevinirim.

Keyifle okuyun ve dinleyin !

İyi haftalar!

18 Haziran 2010 Cuma

"2.blogum yeniden açıldı."



geçtiğimiz günlerden çok daha iyiyim, gerçekten...


müzik yazıları blogumu yeniden başlatıyorum,


melodik minor artık faaliyette.


bu sefer düzenli yazacağım söz,


en kısa sürede görüşmek üzere,


beni merak eden, soran herkese teşekkürler...

16 Haziran 2010 Çarşamba

"üç nokta"






Bir senedir bana uğramayan kabusum mide ağrısı, neden geldin hayırdır?sayende bir şey yiyemez oldum, tamam geçmezsen doktora gidicem söz, yeter artık her şey üst üste mi gelir?

Bir bilet alsam, binsem otobüse, saatlerce hiç durmadan gitsem, giderken ağlasam, hiç durmadan, her şeye herkese ağlasam, içimdeki her şey beni terk etse, yeniden doğsam ne olur...

14 Haziran 2010 Pazartesi

"Tesadüf diye bir şey yoktur ful!"

Enerji almaya başladığımdan beri hayatımda ilginç tesadüflere denk gelmeye başladım, kafamda çözümlenmeyi bekleyen soruların cevaplarını çağırdığımı fark ettim.
Tüm bunları içten içe tesadüf diye nitelendirirken birden kung fu panda filmindeki bilge kaplumbağa ugvey'in söylediği gibi "tesadüf diye bir şeyin olmadığının" ayırdına vardım!
Hele ki dün yaşadığım olayın ardından...
Internette yazı yazdığım bir başka sitedeki bir kız arkadaşımla buluşup tanışmaya karar verdik, sitede onlarca insan varken ben onunla tanışmam gerektiğini düşündüm, o bana yaklaşmadı, tanışmayı başlatan ben oldum diyebilirim,kendime yakın hissettim. Yalnız bu kızla önceden tanışıklığım ya da ortak arkadaşım yok.
(Yazdığı bir alıntıyı çok beğenmiştim, kendimi bulmuştum o alıntıda, bunu ona da söylemiştim, biz birbirimize benziyoruz bence bunu hissediyorum demiştim. Ona senenin başında yaşadığım olayı anlatmıştım, aşık olup da sonra nasıl süründüğümü, her şeyin nasıl bombok hale geldiğini ve bu alıntının beni ne kadar anlattığını, durumumu nasıl yansıttığını da eklemiştim. Hatta onu tanımadan ona bunu anlattığım için kendime de kızmıştım biraz ama içimden bir ses de anlatmam gerektiğini söylemişti.)
Hislerimin beni yanıltmadığını acı da olsa bir gerçekle öğrendim.
Sohbetimize eşlik edecek arkadaşımızın son anda işinin çıkmış olması ve bize katılamayarak farkında olmadan başbaşa bırakmış olması da öğrendiğim acı gerçeğin zeminini rahatlıkla hazırlamış oldu.
İşte klişe olarak söylemek gerekirse kader benim için, onun için, bizim için resmen ağlarını ördü..gizliden gizliye..yavaş yavaş ve kusursuz!

ve anlardan mütevellit buruk hikayemi oluşturdu...
Açılan sohbetler, havalar sular, eski ilişkiler, anılar derken, aynı mekanlar, aynı şehirler..birden ortaya saçılan elleri buz kestiren acabalar..sonra yaşanan şoklar..inkar edişler ve yok artık daha neler deyişler..
Hatta benim kuvvetli hislerim karşısında şakayla karışık, "yok ben cadı değilim,yalnızca hislerim fazla kuvvetli merak etme" dediğim anlar..
İşin özünde bu yeni arkadaşımın beni "Amerika'ya gidiyorum" palavralarıyla uyutan zat-ı muhterem'in 15 gün önce benzer bahanelerle ayrıldığı sevgilisi olduğunu öğrendiğim ana geçişi yaşadığım dakikalara varış..alınan derin nefesler, dudağımın kenarında alaycı ve acı bir gülümseme, kısa cümleler, yere doğru yeşil spor ayakkabılarım ve mor eteğime bakan kaçamak gözlerim, fonda çalan indie karışımı müzikler, göz ucuyla birbirimizi süzdüğümüz ama ters ana denk gelen dövmelerine bayıldığım ve beni sen anlar mısın sorusunu yöneltmeyi şiddetle istediğim ve şu an aklımın bir kenarında asılı duran anlamsız ama hoş bir çocuk, bir yandan yaşanan tuhaf bir iç ferahlığı, içimden ve dışımdan savurduğum vay orospu çocuğu küfürleri, yeni arkadaşım ve kendi adıma gözlerim dahi dolmadan üzülüşüm...
Sonrasında yeni arkadaşımın onu araması, yarım saatten fazla dışarda telefon konuşması yapışı, salak bir bekleyiş, elimdeki devasal yüzüğümle oynayışım, ojelerimin kenarını kemirişim, bir kaç paçavra dergiyi istemsiz karıştırma eylemim, okumayı öğrenmeyen çocuk gibi resimlere göz gezdiriş halim...yeni arkadaşın dönmesi, benden ona hiç bahsetmeyişini anlatışı, ağlayışı, etraftaki bir kaç masadan merakla karışık acı ve aslında ben oraya bakıyordum kızın ağlaması üstüne denk geldi bakışları..benimse her şeye rağmen hala ful yaprakları gülüşünü suratımda taşımam, iyi oldu, pembe gözlüklerim hala çantamda, onlardan ayrılamam gözlüklerim olmazsa ben yaşayamam tavrım..ben acı çekerken o bir başkasına sevgilim deyip aynı güzel cümleleri onun içinde kuruyormuş derken lugatıma eklediğim yeni küfür reçeteleri..yarın bloguma yazacağım diye düşündüğüm bol üç noktalı yazı taslakları..havada uçuşan ama tutamadağım dağınık bir yığın düşünce..

Ve sonunda tuhaf tesadüfe inanası gelmeyen, bir daha biraraya gelirler mi belli olmayan ama yan yana yürüyen iki insan..pişkinliğine ve hayatta yalnız ve mutsuz olmayı hak ediyorsun dediğim her petekten bal çalmaya meraklı arı içinse söylenecek söz yok..s
öylenecek her fazla kelime kayıp olur, çünkü ben kelimelere değer veririm...

İşte yalın ve keskin bir o kadar da şaşırtıcı hikayem...

Sizce böyle bir tesadüf olabilir mi?


Ona ait "neden böyle yaptı"sorularını kafamda bir türlü çözemediğim bu zat'ın böylesi bir durumunu öğrenmem ve içimin tümden hafiflemesiyle acı görünen ama ferahlıkla kapanışı yapılan hikayem son buldu.

Netice itibariyle ikimizi aynı anda idare etmediği için kendisini haklı sayan ama benimle yaşadığı bu olayın hemen ardından bir yandan da bana seni asla unutamam derken bu kızla birlikte olan bu asalak adam'ı hayatımdan çıkarmakla ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumu gördüm.
O zaman çok üzüldüm, çok yıprandım ama hep biliyordum ki bu üzüntünün içinde bile beni mutlu edecek, bana hayrı dokunacak bir şey vardı. Hep buna inandım ve gördüm ki varmış...

Şimdi sımsıkı kapattığım bir defterim yok, o defteri yakıp küllerini etrafa saçtığım eski bir hikayem var benim.

İnsanların çoğunun ne denli barbar, duygu simsarı olduğunu zaten biliyordum, her acının beni büyüttüğünü de..ve hala tüm kalbimle inanıyorum ki en kısa zamanda en çok istediklerime kavuşacağım..istediğim her şey, tam da içimden geldiği gibi, istediğim gibi yaşayacağım.


Ful Yaprakları bu hikayesinden sonra inanarak der ki ;
Hayat bize sadece hak ettiklerimizi sunar ve son sözler hiç bir zaman bize ait olmaz,
Onu, biz insancıklara "hayat" söyler...

ama er ama geç...

P.S. Bu şizofren, tüm olanların ortaya çıkmasına rağmen hala benim başka sitedeki yazılarıma yorum yazma cesaretini gösterebiliyor.Bu da ayrı bi yüzsüzlük olsa gerek!

9 Haziran 2010 Çarşamba

"içinizde tuttuklarınız"



-"Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?"
-50gm!' .... '100gm!' .....'125gm'..diye öğrenciler yanıtladı.
-"Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem, " dedi profösör, "ama, benim sorum şu ki :"Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?"
-'Hiçbir şey' diye yanıtladı öğrenciler.
-"Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?" diye sordu profesör bu kez.
-"Kolunuz ağrımaya başlardı efendim" diye öğrencilerden biri yanıtladı
-"Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?"
-"Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!".

Tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler.

-"Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?"diye sordu profesör.
-"Hayır." diye yanıtladı herkes.
-Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?

Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.

-"Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?"diye tekrar profesör sordu.
-"Bardağı bırakın düşsün!" diye öğrencilerden biri yanıt verdi.
-"Kesinlikle! " dedi, profesör.

"Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar.Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi).
Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!

"Bardağı yere bırakın bugün!"

4 Haziran 2010 Cuma

"değişiklikler"

Ful yaprakları,
sayfasının sağ kısmında epey bir değişiklik yaptı,
gelecek hafta da değişiklikler devam edecek,
yeni resimler, yeni yazılar, yeni alıntılar ve yeni şiirler beğeninize sunuluyor,

itinayla okuyunuz !

İyi haftasonları...

28 Mayıs 2010 Cuma

"zihniyet"


-yazısız-
etrafımdaki insanların zihniyetlerini görebiliyorum bu karikatürde.
adalet, merhamet, iyi niyet, güleryüz yoksunu olan herkesi.
hırslarının kurbanı olmuş tüm insanları,
ruhlarını çoktan terk etmişleri.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

"şefkat"

Dişimi soran, merak eden,yardım eden herkese binlece teşekkürler,
Ağrım devam ediyor, daha hafif, bazen delirticek gibi,bazen suskun,ama benimle birlikte.
Berbat bir baskı yerleşti çeneme, delirtiyor.
Öncelikle haftasonu bir panaromik rontgen çekilerek son durumu diş hekimime gösterip "ameliyatlıktır" denildiğinde cerrah kısmında bana öneride bulunan blog arkadaşlarımı aramaya başlayacağım.
Beni merak eden ve ilgilenen herkese tekrar çok teşekkür ederim.
İyi ki varsınız...
Bir yandan dişim, bir yandan belim ağrıyor, bacaklarıma vuran o ağrıdan yıldım..moralim sıfırın altında.İş yerimde sorunlar aldı yürüdü...
Bir ışık bulmak,ona tutunmak ve kendimi ona teslim etmek istiyorum.
Kendimi anlık mutluluklara bıraktım ve içimde ciddi bir duygu gelgiti yaşıyorum ki zor bir durumdayım ve ne yapacağımı bilemiyorum.
Bir gün içinde farklı farklı onlarca ruh hali ve duygunun tadına bakıyorum sanki..bir mutlu, bir boşvermiş,bir dipte,bir umutlu,bir yılgın...
Bende bu ara en çok eksikliğini hissettiğim duygunun farkına vardım,aslında enerji seansında da bunun farkına vardık; "şefkat"...
Birine sığınmaya, saçlarımı okşamasına, huzurla omuzunda dinlenmeye ihtiyacım var.
Aşk değil belki de tam aradığım, tutku değil şu anda,macera hiç değil..istediğim tek şey şefkat...
Birilerinin bana "geçecek, bitecek, her şey yoluna girecek masalları" anlatmasına,
ve benim de o masallara inanmaya çok ihtiyacım var.
Hatta öyle inanayım ki hepsi gerçek olsun...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

"yardımınızı bekliyorum"





Hep hayatla ilgili yazılar yazıyordum, işte hayatım ta kendisi, gayet keskin ve gerçek bir acı!

Ağzında tek çürük olmayan dişlerine özen gösteren, ağrı nedir bilmeyen ben, diş ağrısıyla tanıştım!!!

Bir türlü kendine yer bulamayan 3 ayrı 20 yaş dişim, en iyisi biz bu minicik çenede gömülü kalalım ve burada Ful'e hayatı zindan edelim dediler...

Canım yanıyor.

Yalnızca bir dişim çıkabilmişken, kalan 3 dişim gömülü...Ve senelerdir zaman zaman beni yoklayan ağrı, son bir haftadır kendini hissettirmeye başladı.

Üst çenemde yalnızca 3'te birini görebildiğim o diş, kendine yer bulamadığı için üst çenemi iterek beni perişan ediyor, inanılmaz bir çene baskısı,başımda ayrıca bir baskı ve mide bulantısı çekiyorum...

Ameliyat diyecekler biliyorum, öyle bir durumdayım ki maddi olarak karşılayabilmem çok zor,tatil için para biriktirmek zorundayım, senede bir tatilim var ve bunu asla riske atamam şakası yok.

Üstelik bu ameliyatı işin ehline yaptırmak gerek, zor bir operasyon..Yüzüm şişmesin, canım daha da yanmasın, titiz ve mühim bir iş ne de olsa...

Haftasonu hastanede muayene olup rontgen çektirerek tam teşhis ve durumu alıp, cerrah aramaya başlayacağım sanırım.

Dişçim saatli bomba demişti bu dişlere, haklıymış...

İyi profesörler biliyorum, tavsiye ettiler ama ücretlerine erişemem.

Tanıdığınız, bildiğiniz, işinin ehli ve fiyat konusunda aşırılara kaçmayan İstanbul Anadolu yakasında cerrahlar varsa, lütfen yorumlarda adını ve iletişim bilgilerini benimle paylaşın...


Mutlu, sağlıklı bir hafta diliyorum!

17 Mayıs 2010 Pazartesi

"moral düzeltmek için"

Sanıyor musunuz ki mutluyum? Henüz mutlu değilim,mutluluğun bir amaç değil araç olduğunu fark edeli epey zaman geçtiğinden beri kendimi kaptırmıyorum bir şeylere...
Dün moralim sıfırın altındaydı mesela.

Moralsizliğimin yanında cumartesi günü dolmuşta beyin noksanlığından tüm pencereleri açan bir kaç salak yüzünden, sırtıma yediğim şiddetli rüzgarın acısı da vardı bende.
Tekrarlayan bir takım sağlık sorunları, ruhsal anlamda beni yoran bazı insanlar...
Düşündükçe battığımı hissedip dur ful!yapma böyle dedim.
Ruhen ve bedenen kendimi toparlamaya, anksiyetemi yenmeye çalıştım kendimce, biraz iyi olur gibi oldum,sonra biraz daha iyi, pencereyi açtım, güneşe karşı oturdum, bir yandan da kulaklığım kulağımda..en huzurlu melodileri dinleyerek gözlerimi kapadım, hayaller kurdum, "raindrops keep falling on my head" şarkısının eşliğinde kendimi her şeyin iyi olacağına inandırdığım minik bir mola verdim sıkıntılarıma.
Güneşin enerjisini bedenimde hissettim, o enerjinin beni gülümsetmesine izin verdim.Ardından Erdem Yener'in "Belki"si ruhumu okşadı,"belki bir gün" dedim..sonra Coldplay'den "in my place" beni deşarj etti,"how long must you pay for him" derken Chris Martin'le birlikte söylüyormuşcasına içtenlikle katıldım şarkıya.
Ardından bir de baktım güneş beni iyiden iyiye ısıttı,rüzgar hafiften kendime getirdi..Tamam dedim şimdilik bu kadar mola yeter..
Böylesi bir 15-20 dakika geçirdim..ve gözlerimi az önceki odaya açtım..Aynı oda,aynı sorunlar,aynı gün,ama bir parça olsun daha farklı bir ben.Sonrası? Tabii ki daha iyiydim. Pencereyi açmayıp kendimi pikenin içine ve yatağa hapsetseydim, elime televizyonun kumandasını alsaydım o zaman daha iyi olamazdım.
Ruhuma yazık dedim, bedenime yazık,kendine iyi gelen bir şeyler yapmalısın ful!
Üniversitede bir arkadaşım vardı, demişti ki bana "moralim bozuk olduğunda asla depresif bir müzik açıp kendime,olaylara ağlamam,öyle bir köşeye sinip kendime acımam. Açarım müziği, en sevdiğim en ritmik şarkıyı dinlerim,dans ederim, kafamı dağıtırım, önce canım istemez ama sonrasında bir de bakarım ki neşelenmişim."

İşte bunu o zamandan beri aklımdan çıkarmadım hiç,önceleri çok saçma gelirdi bana,ama uygulayınca gördüm ki gerçekten işe yarıyor, biz millet olarak kendimize acı çektirmekten zaten zevk alıyoruz. Bir ayrılık sonrası duman grubunun sezen aksu cover'ı "her şeyi yak"ı dinleyerek yerlerde sürünmektense, Ajda Pekkan'a "seveceğim, gezeceğim,görürsün sana neler edeceğim'şeklinde eşlik etmek daha akıl karı sanırım :)
Ya da kızları arayıp içelim, ağlayalım, erkeklerin köküne kibrit suyu!!Allah da beni kahretsin hep aynı şeyi yapıyorum demek yerine, içelim ama sağlığa içelim, güzel günlere içelim,yeni başlangıçlara içelim demiyoruz?
Bunalımın da bir haddi var ama dimi?
Televizyon karşısında vakit öldürmek yerine kitabmı aldım elime, sorunlarım geçmedi tamam, ama moralim düzeldi bir parça ve daha iyi hissettim.

Sanki bir filmde kendimi izliyormuşum gibi bakmaya çalıştım kendime, olayların derinine girmeden yüzeysel olarak üzerinden geçtim.
Bir haftasonu da böylece geçti gitti,

Yepyeni bir başlangıç yapıyoruz bu Pazartesiyle birlite,
Rutinden uzak, sağlık dolu bir hafta olsun,
Yüzümüz gülsün,

İyi haftalar!

14 Mayıs 2010 Cuma

28.yaşım, olgunluk yaşım...

28 yaşım.

Yok,bugün benim doğum günüm değil,
28 yaşımla ben geçen senenin son zamanlarında tanıştık.

Biraz değişik, biraz olgun, biraz diğer yaşlarımdan farklıydı...

Hala da 28 yaşım için değişmedi düşüncem, keskin kararlarıma sahne olan, arayışlarımın had safhada olduğu, enerji aldığım dönemin başlangıçlarına denk gelen, benim için hayatın anlamının tamamen değiştiği yaşım.

Bir kaç sene içinde çok değiştim, eski yazılarımı okuduğumda da değişimin ne kadar fazla olduğunu gözlemleyebiliyorum. Bunu sizlerde gözlemleyebiliyorsunuzdur öyle değil mi?Benimle de paylaşır mısınız gözlemlerinizi?

Eskiden de olgun, kararlı bir insandım ama bu yaşımla birlikte azımsanmayacak bir şiddetle olgunlaştığımı, daha farklı hissetmeye başladığımı duyumsuyorum.

Değer yargılarım, bakış açım, insanlara olan yaklaşımım, hayatla yaptığım ve üzerine artık çok da düşünmediğim dansım, bağlılığım, eskisine oranla incelen duvarlarım, yok olan sınırlarım...

Artık beni üzen insanları umursamıyorum, bu raddeye ne kadar da zor geldiğimi biliyorum, iş yerinde neler oluyor mesela son günlerde bir bilseniz, artık üzerine düşünmüyorum bile, elimden gelen budur diyorum, akışına bırakıyorum. Bakıyorum bana ne kadar değer veriyorlar, "hiç.."bunu açıkça görüyorum. O zaman ben de kendimi heba etmiyorum, buraya olan biten tüm olumsuzlukları yazmıyorum bile. Vaktimi onların oyunlarına harcamıyorum, hayatta kendi oyunumu ve kendi rolumü yazıyorum.

Neleri isteyip neleri istemediğime karar veriyorum, kimler olmalı hayatımda diyorum.

Etrafımda dolaşan adamlara şöyle bir bakıyorum, tartıyorum. Önceklik verdiğim değerler onlarda var mı diye gözlemliyorum...

Egoları yüksekse yanıma bile yaklaştırmıyorum, nasılsa değişir diye boşluktan kimsenin kollarına bırakmıyorum kendimi. Bir anlık istek ya da kıvılcım beni yerimden oynatıp yanlış bir ilişkinin başlangıç hamlelerine sürüklemiyor.

Ayaklarım yere daha sağlam basıyor ve evet daha bencil, bir o kadar da daha duyarlı yaşıyorum. Hiç tanımadığım insanlara yardım ediyorum, ihtiyacı olduğunu hissettiğim insanlara elimi uzatıyorum, onları tanımam gerekmiyor elbette ki.
Ve yıllardır tanıdığım ama vampir gibi enerjimi, iyi niyetimi sömüren insanlara da öylesine gülümseyip geçiyorum, mesafemi koruyorum, vaktimi onlar için harcamıyorum

Sadece anlatanın hayatında olup bitenlerin bana aktarılması için planlanmış ve benim ne yaşadığımın dahi konusunun geçmediği, benim yüzeysel dinlendiğim sohbet ortamlarından uzaklaşıyorum.


Yarın hayatın bitebileceğini düşünerek içimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum.Bunları isterken çok fazla zorlukla karşılaşıyorum ama o zorlukları,duvarları ve insanları aşmak için eskisi kadar olağanüstü çaba göstermiyorum, sadece istiyor, adım atıyor, normal olarak çabalıyor ve akışına bırakıyorum.


Hiç değiştiremeyeceğim insanları ve durumları değiştirmek için kendimi yıpratmıyorum, sonu aynı senaryolardan hızla koşarak kaçıyorum.


Hedeflerimin içinde böylesi zor insanlar ve durumlar varsa hedeflerimi onlar üzerinde değil de etraflarından dolandırarak gerçekleştirmeyi seçiyorum, görüyorum ki daha az üzülüyorum.

Tüm bunlar 28 yaşımla birlikte geldi bana.


Aslında belki de hayatın bana sunduğu en güzel hediyelerden biridir bu olgunluk dönemi, 29.yaşımı kutlamama 6 ay varken, ruhsal anlamda yaşadığım bu değişimi yeniden doğuş olarak adlandırıyorum.

Bir yaş daha yaşlanmadım ben, yeniden doğdum.

Bugünü benim ruhumun olgunluğunun yeniden doğuş günü ilan ediyorum...

Darısı sizin başınıza ;)

5 Mayıs 2010 Çarşamba

"Ucu kırık kalemler"

Umay Gedikoğlu ya da daha bilinen adıyla Umay Umay'dan güzel bir yazı;

Bazen hiç tanımadığımız bir insanı; onun sizden uzakta geçen zamanını belirleyen kişi olduğunuzu fark edersiniz. Bu aslında sanatın ve bir yumak haline gelmiş sorunlarınızın neticesidir. İçe dönük hayatınızın ve uslanmaz dilinizin size kazandırdığı parlak tecrübe…

Bu insanlar kalbinize ulaşacakları her cereyanı ağır hasta olarak yanlarında taşırlar. Tapınılacak yalnızlıklarına ortak bulmuşlardır. Bir fotoğraf ya da bir şiirle yaşarlar.İşin en kötü tarafı acıyarak ya da acıtarak sevmeyi öğrendiklerinden dikkat ve zekaküpüdürler. Onlara dokunmayı, teselli verici birkaç sözcüğü bulana dek duygular aşk noktasına doğru atak yapar. Gördüklerine sahip olmayı arzulayan çırpınışları sessiz yanıtlar olarak karşılarsınız.

Bazen cesaret verici olaylar olur. Kuru teşekkürünüzden daha fazlasını katarsınız sözcüklere. Bir başkasının kalbini dolduran heyecanlara açık kapı bırakırsınız. Ama bu sizi çocuksu talebinizden başka bir şey değildir. Karşılaşmak. Hayat boyu taşıyacağınız yeni bir işaret bulduğunuzu sanmak.
O zaman işler karmakarışık olur. Görüldüğü kadar kolay değildir içinizdeki kırgınlığı bağışlamak. “Yapmamalıydım” dersiniz. Perdeleri açmamalıydım.

Bazı yolculuklara dönüşler düşünülmeden çıkılır. O bazı yolculuklara her gün çıkarsınız. Tanrının yabancılıkla ödüllendirdiği çocukluğunuzla yan yana yürürsünüz. Çimenlere iliştirilmiş yazıyı dikkatle okursunuz “Çiçek Dalında Güzeldir.”

Bazen hiçbir şey olmaz. Kimse yaralarıyla inleyen şiiri görmez. Sesi olmayan bir kapının kapandığını fark edersiniz. Umursamazlığınızı bir jilet gibi yanınızda taşırsınız. İkon tarzı duruşunuz ve sertliğiniz konuşulur. Başkalarının cesaretini kıran tarzınız, tanımadığınız insanların düşlerine gömülür. Size ellerindeki adresler ve şiirlerle ulaşamazlar. En başından kaybettiklerini düşünürler. Gerçeğiniz karşısında yalancı ve çocukturlar.

Bazen dostluk ya da aşk yerin savaşla tanışırsınız. Onlar kalplerini, zekalarıyla donattıkları bir savaş alanına dönüştürürler. Birdenbire kendinizi gardınızı almış bulursunuz. İki kişilik savaşın nasıl ve hangi nedenlerle başladığı bilinmez. Güçlü kadın imajından kuşkulanırsınız. Böyle durumlarda saçma da olsa bir nedene ihtiyacınız vardır. En yakın dostunuz kahvesini yudumlarken bu nedeni söyleyiverir. Sinirden yeni silahlar, yeni ve ağır karşılıklar bulmak için harekete geçersiniz. Oyuna gelirsiniz. Kaybetmeye alışık olduğunuzu unutursunuz. Nefretten doğacak aşkı beklersiniz. Nefret büyür aşk onun gerisinde kalır.

Bazen göz yaşlarınıza değen birini bulursunuz. Silik bir anıdan içinizi saran hayaller yaratırlar. Kaybolmalarından, yiyecekleri darbelerin onları sıradanlaştırmasından korkarsınız. Başlayamamaktan ya da bitirememekten, gülümserken sakladıklarınızdan, elinizde kalanların boşluğundan, yeri doldurulamaz vedalardan çekinirsiniz. Yine de parlak tecrübelerinizi unutup derinlere dalacak cesareti ve deliliği yakalarsınız.

Ucu kırık kalemleri sırf bu yüzden saklarsınız…

3 Mayıs 2010 Pazartesi

"sadece kendi anlatacaklarına sıra gelsin diye dinler sizi"

Gözlemliyorum, bu yeteneğimi seviyorum.
Biliyorum 6.hissimin kuvvetiyle birleştiğinde bazen korkutucu sonuçlar doğurabiliyor ama yine de seviyorum işte...
Davranış bilimleri üzerine master yapmak için uzun süredir düşünmem, insan ilişkileri ve karakter tahlillerini sevmem de bunu destekliyor aslında.
Güneşli ve rüzgarlı bir pazar günü, deniz kıyısında kalabalık bir kafe...
Kadın ve adam oturuyorlar kalabalıkta, aslında kalabalık içindeler ama yakınımdalar..kolaylıkla inceleyebiliyorum onları. Kadının karakterini anlayabiliyorum, duruşundan, bakışından, hareketlerinden, mimiklerinden, güleryüzünden.. İçten gibi geliyor bana, biraz da ürkek gibi. İyi tanırım ürkekleri, kendimden dolayı..sanki bir korkusu var da evhamını gizlemeye çalışıp rahat olmayı seçiyor gibi..ama ne kadar rahat olursa olsun içten içe tedirgin gibi, orada ama orada değilmiş gibi..
Hep adam anlatıyor o dinliyor, onay veriyor başıyla. Göz ucuyla bakıyorum ki konuya girmek istediğinde adam lafı ağzına tıkıyor, halbuki gözlerinden belli ne kadar da bilgisi olduğu...
Sitem ediyor bir iki, şaka yollu atışıyorlar,o ara gülüşlerini daha çok duyuyorum konuşmalarından.. Ama adam anlamıyor onu, kadının ne kadar narin olduğunu fark etmiyor, kendini anlatıyor sürekli. Ben bile onun yüksek ses tonuyla kendini bu kadar anlatmasından sıkılıyorum. Keskin yargılarını seziyorum, "ben sadece ben" demesini yadırgıyorum.
Hani bazı insanlar vardır sadece kendi anlatacaklarına sıra gelsin diye dinler sizi, öyle biri işte...
Aslında o kadında biraz da kendimi buluyorum o an, geçmişte yaşadıklarımı düşünüyorum. Orada olup aslında gerçekten de orada olamamanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum.İçinden yüreğine dokunan birini nasıl da istediğini fark ediyorum. Denize karşı uzak dalgın ve yine de gülümsemeyle, umutla dolu bakışlarını kendi bakışlarıma benzetiyorum...
Yakın oturduğumuzdan ve karşımda olduklarından konuştuklarını da büyük ölçüde duyabiliyorum.Kızın hararetle üniversite yıllarını ve ideallerini adeta savunur gibi heyecanla anlatışından ve adamın o başı dik sürekli tez üreten tavrından kızın mesleğini küçümsediğini fark ediyorum, içim cız ediyor. "Siz nesiniz ki koskoca evrende minicik bir zerre..Kendinizi nasıl bu kadar yüksek görebilirsiniz" diye geçiriyorum içimden.Sonra kendime hayret ediyorum, nasıl da çözümledim diyorum.Acaba gerçekten öyleler mi yoksa ben mi öyle görmek istedim, kadını kendi karakterime benzetmek mi istedim diyorum.
Ben de düşünüyorum, kendimi, etrafımdaki onca insanı...
Onlar gibi ya da gözlemlediğim bu kadın gibi olmaktansa, yalnız olmayı yeğlediğimi duyumsuyorum şiddetle.
Kadını çok iyi anlıyorum...
Sıkılgan tavırlarını ve kalkmak için acele edişini de fark ettiğimde, doğru kanaate vardığımı hissediyorum.
Bizler minicik zerreler, hayatta karşındakini dinlemek, onu anlamak, anlayamasak da anlamak için çaba sarf etmek kadar önemli bir şey olmadığını fark etmek için neden bu kadar geç kalıyoruz?
Oysa bilmiyoruz ki, en önemli şey dinlemek, sohbet edebilmek, ortak noktalar hakkında bir şeyler paylaşabilmek...
İlişkilerdeki en önemli sorun da bu noktadan başlayarak ortaya çıkıyor zaten, iletişimsizlik...
Sürekli kendinden bahseden bu adam, bir ara nefes alsa ve kadına baksa onun ne kadar sıkıldığını fark etmemesi için hiç bir neden olmadığını anlayacak ancak durup nefes almaya kimsenin vakti yok bu aralar.
Nefes=hayat.
Bazıları sadece yaşadığını zannediyor...

29 Nisan 2010 Perşembe

"akış"


Son zamanlarda yazacak pek bir şey bulamıyorum,rutinle öyle sarmalandım ki...Akrep burcunun şu tek başına olmaktan dolayı duyduğu aptal memnuniyetsizliğine kapıldım.Ne de olsa doğada da çift gezer akrepler. Aman biri bitti diğeri başladı durumlarının bana ne kadar zarar verdiğini gördükten sonra artık onu da isteyemez oldum.
İçime sinmeyen olayları ve kişileri sırf yalnız olmamak adına kabullenebilecek biri de değilim.
Biraz kendimle kalıp ne istediğimi kavramaya ihtiyacım var.
Benim gibi birisinin bir yerde beni beklediğini biliyorum,
Nerede, ne zaman ve nasıl olacağını bilemesem de onunla bir gün karşılacağımı da biliyorum,
Sadece tatile odaklanıp etrafımda olup bitenleri gözlemliyorum,
Rezervasyonlar tamam, sağlık da olursa iyi bir tatil beni bekliyor.
Bu sefer bugüne kadarkilerden çok daha özgür bir tatil olacak benim için...
Daha epey vaktim olsa da, tatile kadar olumlu enerjimle baharın ve yazın tadını çıkarmayı planlıyorum,
Güneş hazır bizi iyiden iyiye ısıtmaya başlamışken, zamanımızı iyi değerlendirelim, bol bol anı biriktirelim, aşık olalım, kalplerimizi değecek insanlarla dolduralım, iyi şeyler dileyelim doğadan ve evrenden.
Umudu kaybetmeyelim,
Akışına bırakalım...

P.S
Özellikle bu ara çok ihtiyacım olan bir şeyler var ya, işte onu bir hikayede buldum,
Sizlerin de okumasını isterim,
burayı tıklamanız yeterli.

26 Nisan 2010 Pazartesi

"birisi tatil mi dedi?"


Enerjiyle iyi bir iş ve iyi bir ilişkiyi çağırıyorum...

Aşk adına yazmayacağım demiştim artık doğrudur:)

Kelimelerim var ama henüz onlara değecek insanlar çıkmadı karşıma, çıkacaktır, yakındır ama çıkınca da içimi bloga dökmeyeceğim bu sefer..yenilgilerimden dersler alacağım..

İş yerimdeki negatiflik, karaktersiz insanlar, egodan mamul bedenler o kadar yordu ki beni, en kısa zamanda iyi bir iş bulup buradan gitmek istiyorum.

Yıllık izin tarihim belli oldu, iyi bir iznim var ve ben onu değerlendirmek için bütçeme uygun seçenekler arıyorum bir kaç haftadır.

Arıyorum,tarıyorum,bakınıyorum,soruşturuyorum. Temiz, iyi,uygun fiyatlı apart dairelerden birini seçtim, diğerini de artık nihayet bu akşam seçiyorum.

Bu sene tatile hem ruhen, hem bedenen öyle çok ihtiyacım var ki...

Diyeceksiniz ki tatile kimin ihtiyacı olmaz, evet doğru, hepimiz yıpranıyoruz, her sene daha da yoruluyoruz.Ama bu seneki kadar da yorulmamıştım hiç, kısacık dönemlere bir sürü ilişki sığdırmamıştım, bu kadar çok terk edilmemiştim, bu kadar uyumsuz insanlarla bir arada çalışmamıştım,iş yerinde buradaki gibi ağır bir yükün altına girmemiştim, beklentilerim böylesi yoğun bir hayal kırıklığının altında ezilmemişti..

O nedenle, kumlara uzanıp güneşi kucaklamak, akşam balkonda oturup saatlerce yıldızları izleyip ağustos böceklerinin sesini dinlemek istiyorum.

Gece çıkıp özgürce dolaşıp kumsalda sabahlamak istiyorum.

Gecenin bir yarısı lunaparka gidip dönme dolaba binmek(ki yapmışlığım vardır bunu),içimden geldiği gibi gezmek dolaşmak,yeni yerler keşfetmek,yeni insanlar tanımak istiyorum,yeni heyecanlara bırakmak istiyorum kendimi...

Uzun lafın kısası, tatile odaklandım, varsa yoksa tatil, onca borç harç, biliyorum zor işler, maaşım ne ki?ama yine de hak ettiğim tatili yapmak istiyorum bu sene, kendimi doğanın kollarına bırakmak istiyorum.

şu an ağrıyan başımın,
her hafta yeniden yaşanılan pazartesi sendromunun bir sonu olacak elbet...

19 Nisan 2010 Pazartesi

"günlerin döngüsü"

Pazartesi

İş yerlerinde nohut-pilav günü olma olasılığı yüksek bir gün,
Kimi kadınlar diyete başlamak için takribi 1595.kez söz veriyor,
Kimi erkekler bu sefer aldatmayacağım diyor,
Sigara tiryakileri diyor ki bugünden itibaren bırakacağım şu mereti,
Dersleri iyi olmayan öğrenciler için çalışmaya başlamaya dair iyi bir gün,
Sürekli hata yapanlarımız içinse taze bir başlangıç olabilir,
Umut oyunları oynamak için iyi bir zamanlama,
Sözler vermek için -tutamayacak olsak bile,
Kendinizi kandırmaya başlamak için iyi bir seçim.

Salı - Çarşamba

İş yerlerinde nohut-pilav dışında yine geçen haftalarda gördüğümüz ama daha lezzetli bir şeyler çıkma ihtimali olan günler,
Kadınların diyete kararlılıkla devam ettiği, kalori defterleri elinde dolaştığı günler,
Erkeklerin kendilerini tutabildiği ikinci ve üçüncü gün,
Sigara tiryakilerinin sakızları,şekerleri ve çekirdekleri stokladığı, iradeleri karşısında gizli gizli gülümseyip kendilerine güvendikleri günler,
Öğrenciler için çalışmaya başladıkları, planlar yaptıkları günler,
Sürekli hata yapanlarımızın,artık yaşanılanları tekrar etmeyecekleri konusunda kesin karar verdikleri günler,
Umut oyunlarına devam edilen günler,
Sözleri, arada hatırlayıp unutmamalıyım yapmalıyım ama dur önce şu iş bir bitsin dediğimiz günler,
Kendinizi kandırmaya ufaktan yaklaştığımız günler,

Perşembe

İş yerlerinde ne yediğimizin farkında bile olmadığımız, lokmaları çabuk çabuk yutup işlere devam ettiğimiz gün,
Kadınların diyette kendileri için ufak ödüller vermeye başladıkları, birtane browniden bir şey olmaz dedikleri gün,
Erkeklerin kafam karışık,sorumluluklar ağır geliyor dediği, umursamazlığa doğru yola çıktığı gün,
Sigara tiryakilerinin dayanamıyorum artık bir tane içsem bir şey olmaz canım, ne olacak sadece bir tane dediği ve sigarayı yakıp dumanını özlemle içine çektiği gün,
Öğrenciler için bugün de artık msn başında geçirilsin,kaç gündür çalışıyorum yeter! dedikleri gün,
Sürekli hata yapanlarımız için daha geçen hafta yapılan salaklıkların bile unutularak zihnin resetlendiği gün,
Umut oyunlarının artık sıkmaya başladığı, gerçeklerin görüldüğü gün,
Sözlerin yapılış tarihlerini bırakın, kime ve ne için söz verildiğinin bile unutulduğu gün,
Kendinizi kandırmanın fayda etmeyeceğini anladığımız gün.

Cuma

İş yerlerinde yemeğin bahsinin geçtiği, son çalışma günü olanlar için mutlulukla her şeyin iyi gideceğinine inanılan gün,
Kadınların, amaan bugün cuma, bugün kendime izin veririm diyerek, iskender ve diyet kola ikilisini vicdan azabı duymadan tükettiği gün,
Erkeklerin; sözüm ona erkek erkeğe takılma muhabbetlerini şiddetle istediği, sadakatini ve saygısını bi yerlerde unuttuğu ama nerede unuttuğunu hatırlayamadığı gün ve gece,
Sigara tiryakilerinin bugün cuma bunu şerefine yak bir kaç tane daha dedikleri gün,
Öğrenciler için, çalışmayı tamamen unuttukları, çalışmak bana göre değil, haftasonu dershaneyi kırsak da nereye gitsek mı dedikleri gün,
Geçmiş hatalarımızı unuttuğumuz gibi, geleceğe dair aptal hayaller kurmaya başlayıp yine resetlenen beynimize umutlar yüklediğimiz ve aslında uçurumun kıyısında olduğumuzu görmeden yine de adım atmaya devam ettiğimiz gün,
Umut oyunlarınu cumanın şerefine devam ettirdiğimiz,cumartesiye taşıdığımız gün..
Sözler hala akılda ama şimdi yarın cumartesi hallederiz denilen gün,
Kendinizi kandırdığımız ve cumanın rehavetiyle gerçekleri fark etmediğimiz en çıplak gün.

Cumartesi
İş yerini hatta iş kavramını dahi unuttuğumuz gün,
Kadınların sevgilileriyle romantik bir gün geçirme hayaliyle yanıp tutuştuğu,nasıl diyet iyi gidiyor bak, sence de süzüldüm mü diye erkekleri bayıltan sorular yönelttikleri gün,
Erkeklerin uyandıkları odayı hatırlayamadıkları gün,
Sigara tiryakilerinin ipin ucunu kaçırıp yeniden sigaraya başladıkları gün,
Öğrenciler için okulun hatırlanmadığı gün,
Sürekli hata yapanlar için, yine hatanın tam da göbek deliğinde ikamet ettiklerini düşündükleri gün,
Umut oyunlarının bir işe yaramadığını anladığımız gün,
Sözler.. onlar da neydi, ben söz mü vermiştim?
Kendinizi kandırdığımızın kafamıza dank ettiği gün,

Pazar
Yarın iş var diyerek kendimize zehir ettiğimiz gün,
Kadınların cumartesi günü neyin var senin dedikleri sevgililerinin cuma gecesi yediği haltı öğrendikleri,aptal yerine konduklarını düşünerek kimbilir kaçıncı kez kendilerini gözyaşları içinde bu da mı? diyerek nutellaya verdikleri gün,
Erkeklerin, ne yapalım bu sefer de olmadı, ben ıssız adamım aslında benim karakterimde bu var dediği,çıkıp sahile gezdiği dolaştığı,arkadaşlarıyla halı saha maçına gittiği gün,
Sigara tiryakilerinin yarın yeniden bırakacağım bu sefer olacak dediği gün,
Öğrencilerin ödevlerle başbaşa kaldığı ve son gün olduğu için hiç bir şeyi yetiştiremedikleri gün,
Ben yine hata yaptım, nasıl yaparım bunu yine mi ya?Allah da beni kahretsin dediğimiz gün,
Umut oyunları da neymiş,her şey sahte şu hayatta diyerek dibe çekildiğimiz, zaten pazardan nefret ederim dediğimiz gün,
Sözleri hatırladıkça gerçekleştiremediğimiz ve vakit de kalmadığı için pişman olduğumuz,
Kendimizi kandırdığımız için tüm bu döngüden nefret ettiğimiz gün.


ve yine Pazartesi
İş yerlerinde nohut-pilav günü olma olasılığı yüksek bir gün,
Kimi kadınlar diyete başlamak için takribi 1595.kez söz veriyor,
Kimi erkekler bu sefer aldatmayacağım diyor,
Sigara tiryakileri diyor ki bugünden itibaren bırakacağım şu mereti,
Dersleri iyi olmayan öğrenciler için çalışmaya başlamaya dair iyi bir gün,
Sürekli hata yapanlarımız içinse taze bir başlangıç olabilir,
Umut oyunları oynamak için iyi bir başlangıç,
Sözler vermek için -tutamayacak olsak bile,
Kendinizi kandırmaya başlamak için iyi bir seçim........



Kendi üslubumla günleri anlatmaya çalıştığım bu yazımı okuyan kadınlar kendileriyle alay ettiğimi düşünecek,

Erkekler hepimiz böyle değiliz ne alakası var diyecek,

Öğrencilerin arasından çok başarılılar çıkıp ben düzenli çalışırım herkesi bir tutmayın diyecek,

Verilen sözler, umutlar,ertelenen bir yığın duygu,olay,kişi...

Bugün pazartesi,

Sen, bu aptal döngüye hala devam etmek istiyor musun?

İstesen de istemesen de devam edeceğini söylemek isterim,

Keyfinizi kaçırmak gibi olmasın ama, bunlar sadece çok temel bir kaç örnekti bir kaç alandan ve bir kaç insandan,

Özü de aslında bu kadar basit,

Bunların hiç biri hayat değil aslında,

Bunlar sadece boğuştuklarımız, gözlemlediklerimiz, üzüldüklerimiz, sürekli yerimizde saydıklarımız,

Bayatlayan, içimize fenalıklar getiren,bizi nefes almaktan soğutan bir sürü olay...

Geri kalan her şey "hayat" işte...

Özünde basit ama derinde basit olmayan, iyi, güzel, rutine sarılmamış ne varsa, değişik olan, ilgimizi çeken, bize iyi gelen, kendimizi iyi hissettiren, belki 1 dakikalık bir an ya da bir günlük...

Asıl hayat bu yazılan tüm rutinlerin dışındaki,

Her zaman farklı hissetmeniz ve hep onları yaşamanız dileğiyle,

İyi haftalar...

13 Nisan 2010 Salı

"gidiyorum"


Tik tak tik tak tik tak...
Akıp gidiyor zaman,
Koşmuyorum artık biliyorum ki yetişemiyorum,
Her şeyin bir zamanı var, doğrusu, olması gerekeni,
Fazla zorlamıyorum,
Bir şeyler karıştırıyorum,
Hayatı alıyorum avucuma
Bakınıyorum, tartıyorum, ölçüp biçiyorum,
İstiyorum, ona doğru yürüyorum,
Bazen koşuyorum,
Konuşuyorum,
Kokluyorum, dokunuyorum...
Ne yapıyorum bilmiyorum, iyi mi kötü mü?
Ya batabileceğim kadar dibe batacağım ya da çok mutlu olacağım,
Kimine göre yanlış kimine göre doğru,
Bıraktım kendimi rüzgarına,bir ufacık umut uğruna..
Öyle akıyor günler,
Konuşanlar var,hepsine kulaklarım tıkalı,
Her konuda bir fikirleri var onların,aptal fikir fabrikaları...
Yolum var önümde beni bekleyen uzun upuzun,
Yazasım yok, yazacak vaktim yok,
İşlerim o kadar yoğun ki kendimi unutuyorum bazen bir yerlerde,
Bekliyorum alsınlar beni evime götürsünler,
Kimse gelmiyor,unutuluyorum,alışıyorum.
İş yerimden nefret etsem de, gerçekten iyi bir iş bulana kadar burada olacağımı da biliyorum,
Mesleğimle ilgili, kendimle ilgili, her şeyle ilgili sorularım var; cevaplarım yok,
Çok olumlu gelişmelerim var, hayret ettiğim,
Bir yandan da olumsuzluklara bakıyorum öylece,
Tepki verecek halim kalmamış ama hala güleçim,
İçimdeki hep aynı çocuk, heyecanımı yitirmedim,
Özgürlüğe attığım kocaman adımlar var,
Yanımda hiç bir şey götürmüyorum sadece pembe gözlüklerim..
Sonun ya da sonumun ne olacağını bilmiyorum.
Öylece gidiyorum...

9 Nisan 2010 Cuma

"Bu aralar..."


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.


Ataol Behramoğlu

4 Nisan 2010 Pazar

"bıraktım"



Üzüldüm evet,
Ama hiç bir detay anlatmayacağım artık, yorgunum çünkü,kendimle kalacağım,ne istediğime karar vereceğim, görünmez bir duvar öreceğim etrafıma ve içten olmayan kimseyi yaklaştırmayacağım.
Öyle planlar yaparak da kendimi kandırdığımın farkındaydım bakmayın siz,
Ama bu aralar yazıya tutunuyorum,arkadaşım oldu yazmak.
Mesela dün akşam, öylece sessiz ağlıyordum, bir şeyler yazmaya başladım bloga, durmadım baktım ki kısa bir hikaye olmuş, masal gibi...güvendiğim birine okuttum çok beğendi, "değerlendirsene" dedi.
Ama yayınlamak istemedim, kopyalansın istemedim.
Hatta kısa film çekmek isteyen ve senaryo arayan bir arkadaşıma mı versem diye düşündüm.
Onun gibi daha neler neler birikiyor.
İçimde ne varsa aktarıyorum sayfalara...
Üzüldüm evet yine, ama bir bir içimden çıkıp gidiyor hepsi.
artık tek kelime yok aşkla ilgili.
ama dostların da dediği gibi yaşam aşkıyla, doğa aşkıyla,binbir güzellikteki aşkla ilgili yazacak çok şeyim var.
Tüm mutluluk oyunlarıma rağmen bu ara gözlerim sürekli dolsa da, biliyorum ki bu kişisel değil genele karşı bir serzeniş.
Boktan,çürümüş düzene, garip insanlara, dalkavuklara, kalp dolandırıcılarına sesleniş.
Kendimi dinleyeceğim bir süre, etrafıma bakınacağım,aramayacağım hiç bir şey, ne aşk, ne meşk, ne mutluluk...
Gelecekse gelsin, ne gelecekse.
İyi olan herşeyi karşılarım.
Ben ipin ucunu bıraktım...

3 Nisan 2010 Cumartesi

"hayal kırıklığı vol.9.999 "


Ben kimim?

Fiziksel özelliklerimi bir tarafa bırakın benim, içime bakın, taa ruhuma doğru..derinden, şöyle iyice kavrayarak, görmek için bakın, tartın, anlamaya çalışın...
İnceleyin beni, araştırın, detaylarıma takılın, ölçün ,değiştirmeye çalışmadan hayatınızın içine katın...
Kimim ben?
Ruhumu görmek isteyen, sesimi duymak isteyen var mı?
Rengarenk dünyamda neler olup bittiğini az çok takip eden, yazılarımı okuyan,sizler..
Beni merak ettiniz mi hiç?
Neye benziyorum?
Bu kadar hayal kırıklığı yaşamış biri neye benzer?
Kağıda resmetmeye kalksanız, beni nasıl çizersiniz?
Şu an içinde bulunduğunuz durumu, mekanı, detayları nasıl çizersiniz?
Bazen resmetmek iyidir, kusmaya benzer...İçinizdeki tüm hazmedemediklerinizi dökersiniz ortaya, rahatlarsınız, ya da şarkı söylersiniz, çiçek ekersiniz, yürüyüş yaparsınız, boncuk dizersiniz, yazı yazarsınız...
Bir şekilde içinizde olan biteni atarsınız dışarı, rahatlarsınız...
Bugün, kocaman bir hayalkırıklığını resmetmek isterim duvara,
İnsan ilişkileri adına, aşk adına, içtenlik adına siyah, boğucu ve iğrenç bir resim çizmek isterim.
Etrafında çirkin böcekler olsun mesela,(ama onlara da haksızlık etmeyelim,böceklerin bile yeryüzüne gönderilmesinin bir amacı var değil mi?)
Uzun lafın kısası bugün burada bir karar aldım ben, ful yaprakları,
Artık "Aşk" adına bir daha bir şeyler yazmak istemiyorum...
Bitmiştir,aşk adına ne varsa, yazıya dökülmeyecek bundan sonra...
Sabrıma ve sukûnetime hayran olanlar,bilirler ve görürler ki onca hayalkırıklığının ardından ben her seferinde "yeniden" başlarım...
çünkü ben ful yapraklarıyım...
benim dünyam rengarenktir,
düşüncelerim ışıl ışıl içtenlik yüklüdür,
ve ruhum bana sadace "kalbiyle" bakanlara görünür...

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!