Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

Murathan Mungan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murathan Mungan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2011 Perşembe

"Murathan Mungan ve Şairin Romanı"





Murathan Mungan'ın kitaplarını, şiirlerini severim.


Bendeki imzalı kitaplarına gözüm gibi bakarım.


Hemen hemen tüm kitaplarını okumuş, altlarını çizmişliğim vardır. Hala kütüphanemin başına geçip tekrar tekrar altı çizili satırları okuyup da bazı duyguları ve durumları nasıl böylesine güzel öyküleştirebildiğine hayranlıkla bakarım, gözlem yeteneğine hayran kalırım.Hoş, zaten bir yazarın en önemli yeteneklerindendir; gözlemek.


Seneler önce sanırım 2005 yılında okuduğum "50 Parça" kitabında yer alan "Şairin Romanı" tamamlanarak geçtiğimiz ay Metis Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.
Biz kitap kurtlarını bekliyor...




Konusu:




Adı Yerküre olan bir gezegen.


En büyük kara parçası sayılan Anakara'da farklı yerlerden farklı nedenlerle Odragend'e varmak üzere yola çıkan gezginler. Elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair. Yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra, çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir filozofu. Yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren atlı polis ve yardımcısı.


Yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar. Surlarında şiir bayrakları dalganan şehirler. Kanatları göğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar. Sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler... İnsanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri.Batı'nın modern çağ fantazi romanlarıyla Doğu'nun Binbir Gece Masalları'nın özgün bir bileşimi.


"Şairin Romanı", tabiata, emeğe ve şiire bir övgü.




Okuma Parçası:




Açılış bölümü: Koku, s. 9-11.




Açık denizde dev dalgalarla boğuştukları aylarca süren fırtınalı deniz yolculuğunun sonunda o sabah, Anakara'nın güneybatı körfezine özgü yumuşak rüzgârın o tanıdık kokusuyla uyandı. Kendine özgü bu sakız kokusuyla birlikte Bendag'ın kendisinden önce gömülü anılarını uyandırdı körfez rüzgârı; belleğinin kuytu derinliklerini uyandırdı.


Güneybatı körfezinin sezdirmeden insanın içine işleyen meltemiydi bu.


Bunca yıl başka hiçbir denizde, hiçbir körfezde karşılaşmadığı ve ne zamandır unutmuş olduğu belli belirsiz denebilecek bu incecik kokuyu, döndüğünde onu karşılayacak şeyler arasında saymak aklına bile gelmemişti.


Çok uzaklardan erimiş bir tül gibi esen bu uçucu koku, yaşlandıkça iyice hafiflemiş olan uykusunu taze bir çay yaprakçığı gibi usulca açıverdi. Uyanmıştı ama gözlerini açmadan, yüzünde incecik bir tebessümle, kokuyu içine, ta içine derin derin çekti.


Uzun zamandır yaşadığı hiçbir ânı aceleye getirmemeyi öğrenmişti. Gene öyle yaptı. Yaşadığı ânı derinleştirdi, uzattı, tadına vardı.


Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı.


İnsan içinde yaşadığı ânı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu.


Sonra açtı gözlerini. İçi huzur ve mutlulukla dolmuştu. Ne zamandır uyandığı en iyi sabahtı bu. Güneş ufuk çizgisinde uçuk kızıllığıyla kendini göstermeye başlamıştı. Denize vuran incecik altın teller kopkoyu bir lacivertliğin üzerinde kılcal çakımlarla titreşip duruyordu.


Yelkenlerini dolduran cömert ve hafif rüzgârla körfezin durgun denizini yararak ilerliyordu kadırgaları; açık denizdeki nice fırtınaya bu sert mizacıyla dayanan kadırgaları...


Küpeştenin üzeri taze bir çiy örtüsüyle kaplanmıştı, incecik bir cam gibi parlıyordu okyanus tuzuyla aşınmış tahtalar. Az ileride sıkı dokunmuş kalın örtülere sarınmış genç miçolar sırtlarını dayadıkları iri fıçılardan azıcık yana kaykılmış, uykularını sürdürüyorlardı.


Tatlı, huzur veren bir serinlik vardı havada. Belli, güzel bir gün olacaktı.


Usulca yerinden kalktı. Kara henüz görünmüyordu. Ama bu rüzgâr, bu koku, karadan çok uzakta olmadıklarını söylüyordu ona, öğleye kalmadan varırlardı belki; ya da en geç öğle sırasında.


Kimseyi uyandırmamaya özen göstererek parmaklarının ucuna basa basa kadırganın burnuna kadar gitti. Hep gölge gibi yürürdü zaten. Bulunduğu her yerde varlığını silmeye çalışanlardandı. Sağlam çatırtılarla denizi yaran güçlü kadırganın iki yana savurduğu bembeyaz köpüklerin seyrine daldı. Binlerce kez seyrettiği, ama her seferinde yeniden hayranlık duyduğu bir manzaraydı bu. Doğanın mucizeleri hiç eskimiyordu.Doğa her zaman yeniydi. Bu sabah gibi, bu rüzgâr gibi, şu köpükler gibi. Doğaya ilişkin, kanıksadığımızı sandığımız en tanıdık imgeler bile her an yepyeni bir mucizeyle yenilenebilir; yepyeni bir görünüş, derinlik ve anlam kazanır; her şey birdenbire yerkürenin var olduğu ilk günkü kadar taze ve kullanılmamış oluverirdi. Doğa hiç bıkkınlık vermiyor, hiç usandırmıyor, her seferinde şaşırtmayı sürdürüyordu.


"İyi şiir doğa gibidir," derdi ilk ustası, "en çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır." Onu şu aralar çok sık anımsıyordu. İnceden inceye ölmeye yaklaştığını hissettiğinden midir nedir, sık sık ilk ustasını düşünürken yakalıyordu kendini; ilk ustalar ilk aşklar gibidir, hiç unutulmazlar. Her yaşta hatırlanacak güzel deyişler, derin sözler bırakırlar ardındakilere, yetiştirmelerine. Her yeni deneyim, her yeni aydınlanma ânı, her önemli dönemeç onların çok eskiden söylemiş oldukları bir sözün yeniden günışığına çıkmasını sağlar. Yeniden görülmesini, görünmesini. Yeniden anlamlandırılmasını. Tıpkı toprak altından çıkan eski paralar gibi yeniden ışırlar. Su altından çıkan eski batıklar gibi çıkarıldıkları zamanın ruhuyla dolar, yeni anlamlar kazanırlar. Yıllara yayılmış deneyimlerin zenginleştirdiği bu çeşit düşünceler baktığı köpükler gibi hızla parlayıp sönerek geçiyordu aklından.Sabahın serinliği içine işliyordu; şalına sarındı iyice. Dinginlik veren bir ürperti dolduruyordu içini. Haz veren, güzel bir üşümeydi bu. Dönüp uyuyanlara baktı yeniden. Körfezin sakız kokan meltemiyle tanıştığında şu miçoların yaşlarında olmalıydı. Denizi görmek için, deniz ikliminde yaşamak için inmişti Anakara'nın kuzeydoğusundan güneybatısına aylarca süren bir yolculukla...


Koskoca Anakara'yı bir ucundan diğer ucuna çaprazlamasına katetmişti.


İlk Yolculuk şiirlerini o zaman yazmıştı. Çocuk denecek yaştaydı. Denizi görmeden büyümek istemiyordu. O zamanki ustası öyle istemiş, onu güneybatı körfezindeki o zamanlar küçücük, şirin bir kasaba olan, şimdiyse ünü denizaşırı ülkelerde bile sıkça anılan bu zengin liman şehrine, bir başka ustanın yanına göndermişti.








25 Mart 2009 Çarşamba

"Şimdi değilse ne zaman?"

Önce evlendiğimizde hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.
Evlendikten sonra, bir çocuğumuz doğduktan hatta ardından bir tane daha olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.
Sonra çocuklar yeterince büyük olmadıkları için kızar, onlar büyüyünce daha mutlu olacağımıza inanırız.
Bundan sonra, ergenlik dönemlerinde çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz. Kendimize, çocuklarımız bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı, yeni biraraba alınca, güzel bir tatile çıkınca, emekli olunca, yaşantımızın dört dörtlük olacağını söyleriz.
Gerçek ise su andan daha iyi bir zaman olmadığıdır.
Eğer şimdi değil ise ne zaman?...
Hayatiniz her zaman mücadelelerle dolu olacaktır.
En iyisi bunu kabul edip her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir.
En sevdiğim sözlerden biri Alfred D. Souza'ya aittir.
Der ki; "Uzun zamandan beridir hayatin -gerçek hayatin- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım.
Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı.
Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatimdi."
Bu görüş açısı, mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi.
Mutluluk yoldur, öyleyse sahip olduğunuz her anin kıymetini bilin ve mutluluğu, vaktinizi harcayacak kadar özel biriyle paylaştığınız için, ona daha fazla değer verin.
Unutmayın, zaman hiç kimse için beklemez.
Öyleyse; okulu bitirene kadar, 100 milyar kazanana kadar, çocuklarınız olana kadar, çocuklarınız evden ayrılana kadar, işe başlayana kadar, evlenene kadar, Cuma gecesine kadar, Pazar sabahına kadar, Yeni bir araba, ya da ev alana kadar, borçları ödeyene kadar, ilkbahara kadar, Yaza kadar, Sonbahara kadar, kışa kadar, maaş gününe kadar, şarkınız söylenene kadar, emekli olana kadar, ölene kadar....

MUTLU OLMAK İÇİN İÇİNDE BULUNDUĞUNUZ 'AN' DAN DAHA İYİ BİR ZAMAN OLDUĞUNA KARAR VERMEK İÇİN BEKLEMEKTEN VAZGEÇİN.

MUTLULUK BİR VARIŞ DEĞİL, BİR YOLCULUKTUR.

"PEK ÇOKLARI MUTLULUĞU İNSANDAN DAHA YÜKSEKTE ARARLAR, BAZILARI DA DAHA ALÇAKTA. OYSA MUTLULUK İNSANIN BOYU HİZASINDADIR."

Unutmayın "YARIN KIMSEYE VAAD EDİLMEMİŞTİR"

MURATHAN MUNGAN

21 Ocak 2009 Çarşamba

"kimse"




zamanı yıllarla tartanlar
yanılırlar
hiçbir şey tartılmaz başka bir şeyle
hatta çoğu zaman kendiyle bile yaşanır,
içini tohuma bırakır
geçer gider
geçmez sandıkların bile

hiçbir geçen tartılmaz kalanla
neyin kaldığını çoğu kez kendi de bilmezken insan
kimse kimse kimse sahi
kimse ya da hiç kimse
söylediklerimden çok
sustuklarım
seçtiklerimden çok
reddedilmek için
ne kadar varsam
o kadar kimseyim kendime

güç kötü bir şey
kaderken de
kaldıramazken de
güç kötü bir şey
güçlüyken de
güçsüzken de
kaldığın yerden devam etmenin karanlığı
benzemiyor hiçbir çaresizliğe
kimin kaldığı yer var ki dünyada
kaldım sandığın yer
bizden geçendir çoğunlukla
içimizi parçalaya çoğalta
hâlâ gittiğim sona aceleci adımlarla
bütün iş birinin dediği gibi,
yavaşça acele etmek aslında

ölene kadar yavaşla işte
ölene kadar yavaşla
ne başkalaştırırsan o kadarsın
başkalarının imtihanlarından büyük gelecekler umma

çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez
bize biçilmiş döngüye katlanırız yalnızca
bir bakıma hiçbir yerdeyiz
bir bakıma yalnızca buradayız
var oluşumuzun ağırlığı altında ezilirken yapayalnız
ait olduğunu sandığın bütün grupların içinde yapayalnız
reddin imkânları sayım kayıpları yoklama kaçakları
sanma ki hayat bizi bekler başka kıyılarda
oysa biz buradayız
halsiz, kanıtsız
yılların neyi tarttığını bile bilmeden
kendi gücümüzün altında azala azala

kollarımız kadar kulaç kalplerimiz kadar sahil
hiçbir adanın almadığı yalnızlarız,
tamamlanmamış haritasında
define ve varlık
geleceğin tarihe dağıttığı kayıplar
bir gün birbirini bulmanın umuduyla

gölgemizle barışmanın uzun yolculuğu: büyümek
kendiyle tanışmayı erteler insan çoğu zaman
hayat yanlışlarla kısalır
başka biri olarak girdiğimiz bir kapıdan
bir diğeri olarak çıkarız
gündeliğe katlanmak için başkalarını kandırırken kendimizi yanıltırız
içimizi denerken yüzeriz farklı yüzlerle kendi içimizde bile
bu yüzden aşk yalnızca bir fikirdir
bu sefer gerçekleştirdiğini sandığın bir fikir
hep öyle oldu bende
hep saklı kaldı içimdeki anahtar
ve hep aynı kilitte kırıldı

fikirler de zamanla değişir
kırıldıkları yerde
kırıldıkları yer her şeyi değiştirir

zamanla bir şey söylemez artık kırılmak bile
sonra başka bir başlangıcın kapısında
aynı korkularla kalakalırız
daha önce de söylemiştim:
kimse yoktur kimsenin kimsesizliğine
her şiirin gizi başka bir şiirle
açıklar kendini
demiştim ya, hep öyle oldu bende
böyle katlandım kimsesizliğe o birini ararken bile biliyordum
hiç kimse hiç kimse hiç kimse...
Şiir : Murathan Mungan
Görsel : www.flickr.com
Şarkı : The Starsailor - Some of us

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!