Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

sorgularken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sorgularken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2011 Çarşamba

"4.Murat Geri Geldi"


Birileri Ay'a gidiyor, birileri uzayda hayat var mı onu araştırıyor, birileri icatlar yapıyor, birileri Dünya'ya yön veriyor, birileri ekonomide iyi, birileri sanatta yaratıcılıkta sınır tanımıyor, birileri iyi filmler çekiyor, birileri bilim adına güzel işler yapıyor...


Peki biz ne yapıyoruz?

-Genişletiyoruz.-

Neyi?

-İlimi, sanatı, bilimi demek isterdim ama ne yazık ki "yasakları, sansürleri."-


Durum giderek kötüleşiyor, kaygılarımız boyumuzu aştı..

Buyrun habere;


Mutlaka yorumlarınızı bekliyorum,



Artık kır düğünlerinde, nişanlarda, konser ve açılış koktelyelerinde içki servisi yapılamayacak. Yemek şirketlerine, davet, konser, sergi ve açılışlarda içki servisi yasağı geliyor.

Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu'nun yayınladığı yeni yönetmelik belli oldu. İçki satışı ve kullanımına bakkallardan restoranlara, seyir yerlerinden açılışlara kadar kısıtlama geliyor.

Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu'nun yayınladığı yeni yönetmeliğine göre, Catering şirketleri artık davet, organizasyon, konser, sergi ve açılışlara içki satışı yapamayacak. Yeni yönetmelik kır düğünlerini, nişanları ve açık hava davetlerini de etkileyecek.

Yeni yönetmelik restoranlara da yasaklar getiriyor. Artık restoran sahipleri içkileri sergileyemeyecek, yani içkili tanıtım yasaklanacak.

Otoyolardaki tesislerde alköllü içki satışı yapılamayacak. Bu yasak tüm sahil yörelerindeki tesisleri de kapsıyor.

Topkapı Sarayı bahçesinde ve Aya İrini'deki konserlerde şarap servisi yapılamayacak.

24 yaşına kadar gençlerin katıldığı etkinliklerde alkollü içki satışı ve sunumuna yasak geliyor.

Yeni yönetmeliğe göre açık alkollü içki satış belgesi bulunmayan işletmeler, alkollü içki servisi yapamayacak.

DÜNYA BASINI: SİGARA VE İÇKİ TÜRKİYE'DE TABU
İçki yasağı dünya basınında da yankı buldu, New York Times "Türkiye'de alkol kullanımı sınırlandı" ifadesine yer verdi.

Gazete, yeni yönetmelikle süpermarketlerde alkollü içeceklerin çocukların ilgisini çekecek ürünlerin yakınlarına yerleştirilmesinin yasaklandığını belirtti.

İsrail'in Haaretz gazetesi de Türkiye'deki içki ve sigara yasağını değerlendirdiği makalesinde "Sigara ve içki içmek Türkiye'de artık tabu" yorumunu yaptı.

Efes Pilsen'in adını değiştirmek zorunda kalacağının vurgulandığı makalede, içki ve sigaraya getirilen kısıtlamaların sağlıkla ilgili nedenlerden çok siyasi amaç taşıdığına dikkat çekildi. Makalede, "Kısacası, alkolle mücadele Türk hükümetinin yeni politikalarından birini oluşturuyor. Bu mesele, hükümetin yalnızca sağlık ve güvenlik açısından değil siyasi kazanımlar elde edebileceğini düşündüğü yeni bir savaş alanı haline geldi" denildi.

4. MURAT YASAĞI
Tasarı Türkiye medyasında da geniş yankı buldu. Vatan gazetesi, "Kolonyaya bile içki ruhsatı" başlığıyla verdiği haberde, "Eczanelerin kolonya ve pansuman için alkol satışına bile yasak geliyor" diye yazdı.

Sözcü gazetesi "4. Murat Yasağı" başlığını atarken haberin spotunda "Artık davetlerde içki sunulamayacak. Deniz kenarında rakı balık keyfi yapılamayacak. İçki yasağı giderek genişliyor" diye yazdı.

YALÇIN DOĞAN: TÜRKİYE NEREYE?
Hürriyet yazarı Yalçın Doğan, bugünkü köşesine içki yasağını taşıdı. "Oy kullanırken yaş 18, içkide 24" başlığını kullanan Yalçın Doğan, şöyle yazdı:

"Keyfi uygulamalara açık bir yönetmelik. Bu cümle bana ait değil. Bu cümlede adı geçen yönetmelik, tütün ve alkollü içkilerin satışını düzenleyen yönetmelik. Bu cümle, anılan yönetmeliği inceleyen hukukçulara ait.

Bir yönetmelik her türlü keyfi uygulamaya açıksa, o yönetmeliğin öngördüğü uygulamadan her şey beklemek mümkün, hiç beklenmeyen durumlar doğabilir. Bu yorum bana ait.

Geçen hafta Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu tütün ve alkollü içkilerin satışı ve sunumuna ilişkin bir yönetmelik yayınlıyor. Yönetmelik önce sessiz sedasız karşılanıyor.

Hafta sonunda alkollü içki üreten şirketlerin hukukçuları yönetmeliği inceleyince, yeni bir alkollü hayatın başladığı anlaşılıyor.

Zihniyet ve yasak
İçki umurumda değil. Ama, ideolojik yaklaşım nedeniyle içkiyi yasaklamak ya da sınırlamak isteği fazlasıyla umurumda. Çünkü, belli bir siyasal zihniyetin topluma yerleştirilmesi, bu gibi yasak ve sınırlamalarla gerçekleşiyor. Bu sınırlamalar çoğunlukla içmek ve okumak üzerinden.
Yönetmelik, dünkü Hürriyet’te Ekonomi Servisinden Demet Cengiz Bilgin’in haberiyle gün yüzüne çıkıyor. Toplantılara, yollardaki lokantalara, belediye sınırları dışında deniz kenarındaki lokantalara, yılbaşı sepetlerine, vitrinlere, ilanlara içki yasakları geliyor. Çok kapsamlı bir yasak listesi. Neredeyse, içki içme yasağı kural haline geliyor.
Yönetmelikte elbette böyle bir madde yok ama, malum dinimiz içkiyi yasaklıyor. O halde içki yasak.

Sosyal etkinlikler
Dün haberi yazan Demet Cengiz Bilgin’le konuşuyorum. Demet, dünkü haberinde yer almayan, bana farklı bir boyutu daha aktarıyor.
Çeşitli kültür, spor ve sosyal etkinlere katılan insanlar arasında yaşı 24’ün altında bulunan varsa, o etkinliğe içki servisi yapılamayacağı gibi, o etkinliklerde sponsorluklar da yasaklanıyor.
Örneğin, İstanbul Caz Festivali, klasik müzik konseri, dünya basketbol şampiyonası kokteyli, Dünya Ekonomik Forum toplantısı, aklınıza ne geliyorsa.
Bunlara 24 yaş altında insanlar katıldığında ki, katılıyor, buralarda içki yasaklanıyor.
Seçme yaşı 18 değil mi? 18 yaşında bir insan oy kullanabiliyor, ülke kaderi üzerinde rol oynayabiliyor, ama içkiye gelince, yaş sınırı. 24.
Türkiye nereye?"

MEHMET TEZKAN: EVLENME YAŞINI DA 24’E ÇIKARALIM
Milliyet'ten Mehmet Tezkan ise köşe yazısına "Muhafazakar toplum inşası" başlığını attı:

"Birçok kişinin uzun süredir üzerinde hassasiyetle durduğu bir konu var..
Yaşam biçimine müdahale!..
Buna belli bir yaşam biçimini ülkenin her köşesine kabul ettirme çabası da diyebiliriz..
Birileri yok öyle şey diyecektir..
Uydurma..
Ne derlerse desinler; gerçek ortada..
Son çıkarılan içki yönetmeliği bile bu çabanın ürünü..
Bu gelişmenin adına ne diyelim?
Muhafazakârlaşma tehlikesi..
Mutaassıplaşma tehlikesi diyelim mi?
*
Star gazetesi Başyazarı Mehmet Altan da dünkü yazısında bu tehlikeye dikkat çekti..
Dedi ki; “Herkes diğerini kendine benzetmeye kalkışıyor.. Şimdi bu eğilimin muhafazakârlar arasında artmaya başladığını görüyoruz..
O halde Kemalizm’in suçu neydi?(...)
İçki içmeyen..
Kapanan..
Batılı yaşam tarzından hoşlanmayan bir irade.. Kamuya ait ele geçirdiği bir yeri sadece ve sadece kendi anlayışıyla yönetmeye kalkarsa ya da kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan bir bağnazlığı topluma dayatırsa..
Muhafazakârlaşma, demokratikleşmenin önünü kesecek bir tehdide dönüşür. (...) Muhafazakârlaşma, demokratikleşmeyi sollamaya başlayınca, bu, felaketin de başlangıcı olur."
*
Bana göre demokratikleşme paravandı, amaç toplumu muhafazakârlaştırmaktı..
Heykele ucube demenin de altında bu vardır..
Yönetmelik çıkararak içki içilen alanları ortadan kaldırma çabasının da..
Kendi yaşam biçimi ve algılarını topluma dayatma çabasıdır bütün bu olan biten..
*
İçki işine bakalım..
Öyle bir yönetmelik ki istediğin yere çek.. İstediğin gibi yorumla..
Ucu açık.. Yazanların amacı belli..
Ortalık ayağa kalkınca, itirazlar yükselince, yanlış anladınız öyle demek istenmiyor demek..
Uygun zaman ve zemin yaratılınca da yürürlüğe konmak..
Mesela; artık Topkapı Sarayı ve Aya İrini gibi yerlerde içki ikramı yapılamayacak..
Sergi açılışı, film galası gibi organizasyonlarda da yasak..
Kokteyl verme âdeti son buluyor.. Bir kadeh şarap ikram etmeye kalktın mı yandın..
Kır düğününde de yasak, köy düğününde de!..
Yanından karayolu geçen denize nazır restoranda da..
Daha sayayım mı?
*
Hele öyle bir madde var ki; al her yerde, her şeye uygula.. O maddeye dayanarak ülkenin her metre karesine içki yasağı koy!
Yönetmelik, 24 yaşındaki bir kişinin katılma ihtimali olan yerde içki satışı ve ikramı yasaklıyor..
Ne demek, 24 yaşındaki bir kişinin katılma ihtimali!..
*
Fatih’in İstanbul’u 21 yaşında fethetmesiyle övünenlerin, 24 yaşındaki kişiye hâlâ çocuk muamelesi yapması mantıksız gelebilir ama değil..
Amaç ne içki, ne 24 yaşındaki genç.. Amaç kendi gibi olmayana ayar vermek..
Çünkü..
24 yaşındaki kişi hâlâ çocuk sayılıyorsa.. İçkili ortamdan etkilenebileceği düşünülüyorsa..
Evlenme yaşını da 24’e çıkaralım.. Çocuk çocuğa evlilik yasak diyelim..
*
Liberal dostlar hâlâ muhafazakârlaştırma çabası yok diyor mu?"

Kaynak-Alıntı: NTVHABER

29 Mart 2010 Pazartesi

"Aşk kontrol edilebilir mi?"

Aşk ilişkilerinde karşılıklı bir alışma evresi vardır, her iki taraf birbirini tanır, tartar, öğrenir.
Bazılarında çabucak olur tanıma evresi-geçmişte yaşadıklarım gibi-kişi kaptırır kendini, söylenecek her şeyi en başından söyler, tüm güzel sözleri tüketir, takılmış plak gibi eskilerine döner durur, içini açar, kendini hemen tanıtır, o aşk sarhoşluğuyla kendini unutur, böyle olunca iki taraf da heyecanı yitirir, güzelim ilişkiyi çabucak tüketir.
Bazılarında ise daha geç olur bu durum-ki bu da benim hep istediğim ama başaramadığım ilişki biçimidir- kişi adım adım çıkar merdivenleri, yavaş yavaş tanıtır kendini, her görüşünde bir başka yönünü fark eder karşısındakinin, zaman geçtikçe daha da tanımaya başlayarak davranışlarını önceden sezmeye başlar, sözler minik minik çıkar ağızdan, seni seviyorum'ların büyüsü bozulmadan tam da vaktinde söylenir, her şey tam da zamanında yaşanır, akışına bırakarak düşünmeden, planlamadan gelişir her şey. Kişi mutludur,heyecanlıdır ama kontrollüdür, aşk ne kadar kontrolsüzlük de olsa..
Ben bugüne kadar hep ilk anlatılan gruptan oldum, çocukluğum, sevgim,niçtenliğim, aceleciliğim ağır bastı. Oysa önceden fark etmeliydim ki insan aşık olunca kör ve savunmasız olur, fazla bir şey algılayamaz, gerçekleri fark etse bile hasır altı eder,işte bu yüzden bu tehlikeli suda yüzerken kontrolünü elinde tutman gerekir...
Gelgelelim artık akıllandım, kimbilir bugüne kadar bu konuyla ilgili kaç yazı yazdım...
Eskisi gibi değilim artık, elimde telefon sürekli mesaj çekmiyorum, her dakika aramıyorum, aranmıyorum.
Sanırım 30 yaşına gelmeden, olgunluğu çöktü üzerime, hala deli dolu ve çocuksuyum ama geçmiş tecrübelerimden aldığım dersler sonucunda, kendimi teslim etmeden,sakin ve ayaklarımı yere sağlam basarak ilerliyorum.
Aslında tam da istediğim gibi ilerliyor, bazen keşke biraz daha arasa beni diyorum ama biliyorum ki çok yoğun çalışıyor, sonra diyorum ki bu kadar başlangıçtan alışkanlığa dönüşmemek, fazla şeffaflaşmamak en iyisi...
Mesela her sabah günaydın mesajına alışırsam,olmadığında kendimi mutsuz hissediyorum ben..günde 10 kez konuşan bir çiftten farklı olalım istiyorum, çabuk tüketmeyelim istiyorum.
İşlerimiz, sosyal hayatımız, arkadaşlarımız hayatımızın hala bir kısmında duruyor, buna karşın ikimiz de birlikte yürüyoruz,bu da ayrı bi güzel...
Artık gözlerinin önüne çekilen aşk perdesini biraz aralayarak bakıyorum etrafa, midemdeki kelebekleri seviyorum ama esiri olup yemeden içmeden kesilmiyorum ve kanatlarımı takıp uçuyorum özgürce, ama sonra yeniden yere iniyorum,
Hayatın merkezine başkalarını değil kendimi koyuyorum,karşımdakini ne kadar seversem seveyim zamanı geldiğinde "hayır" demesini biliyorum...
Kimbilir belki de yeniden üzülmekten korkuyorum, alışıp da kaybetmekten,
Sahip çıkmak ve özenle işlemek, çok üzerinde durmamak, akışına bırakıp sürüklenmek istiyorum,
Güvenmek,
Çoktan unuttuğum bu duyguyu yeniden kazanmak,
Gözlerimi kapatmak ve arkamda beni tutacağını bilerek kendimi geriye doğru bırakmak ,
Unuttuğum her güzel şeyi yeniden hatırlayarak başlamak istiyorum hayatıma,
Ne de olsa güneş her gün yeniden doğuyor ve her yeni gün aslında yaşamımızın ilk gününü yaşıyoruz,
Yeniden ve yeniden...

25 Mart 2010 Perşembe

"Yapılan her şey affedilebilir mi?"



(Bu yazının şarkısı Comptine d'un Autre Été olmalı,Amélie filminin soundtrack albümünden Yann Tiersen imzasıyla.
Mutlaka bu şarkı eşiliğinde yazıyı okuyun derim... )

30.12.2008 tarihli "Affetmek" yazımdan,

"""

Geçmişte ve şimdiki zamanda beni üzen, kıran ve gelecekte de üzecekler için bir karar alsam mı bugün?Affetmeli miyim affetmemeli mi?
Affetmek ruhumuzu büyük bir külfetten kurtaracaktır orası kesin, ancak herkes ve her şey affedilebilir mi?
Bu konuyla ilgili bilindik ama bir kere daha okunabilecek kısa bir yazı geçti elime;

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen.

"Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin"

Öğrenciler bunu da yaparlar.

"Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" Öğrenciler , bu işten pek bir şey anlamamışlardır.

Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: "Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.

" Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız.Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar."

Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."

"Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık. Hem sıkıldık, hem yorulduk?"

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz.

Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz.

Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

"""
Yazımı yeniden okuduğumda şunu düşündüm, peki yapılan her şey affedilebilir mi?
Çoğunuzun hayır, daha neler artık dediğini duyar gibiyim.
Aldatılan, kandırılan, kırılan, ağlayan, üzülen hatta çok daha büyük sonuçlarla başa çıkmak zorunda bırakılan bizler, bu yaşadıklarımızın mimarı olanları neden affetmeliyiz ki?

Yanıt çok basit: Tabii ki kendimiz için...Kendi mutluluğumuz ve iç huzurumuz için, sürekli eskiye dönüp kin ve nefretle kötü sözler söyleyip kendimizi daha fazla yıpratmamak için,hırsımızı dinlendirmek için...

Yaşanılanların ardından unutmak kadar affetmek çok zor da olsa,eğer gerçekten istenirse her olay ve her kişi insanın içinde affedilebilir.
Affetmek o insanı alıp bağrınıza basmak demek değildir, onu bir kez daha görmek zorunda kalmak demek de dedildir, sadece içinizde, zihninizde onu affederek o durumla gerçekten hem ruhen hem de bedenen vedalaşmak ve kendinizi özgür kılıp kapanan eski kapıların ardından yeni kapılar açmaktır.

Unutmayın, biz eski kapılarımızı kapatmadığımız, aralık bıraktığımız sürece hayat bize yeni kapıları açmaz.

Şimdi bugün, şu an bir karar verin.
Nicedir sizi üzen,kıran, yoran ne varsa, ardında kim varsa onları affedin, özgür bırakın,
Sonsuzluğa doğru bir yolculuğa çıksınlar,
Sizin içinizde daha fazla yaşayıp sizden beslenmesinler artık,
Onlarla ve bıraktığı duygularla vedalaşın,
Derin bir nefes alın,
İçiniz ferahlasın, hafifleyin.
Zor değil,
Bugün herkesi affedin...

22 Mart 2010 Pazartesi

"sıkıntı"


Herkesin içi geçmiş, kurumuşlar, pul pul dökülüyorlar.
Bugüne kadar çalıştığım işyerleri içinde en zor, en soğuk, en hayatından bezmiş insanlar…
Sokağın sonundaki bakkala gitmeye üşeniyorlar, bezgin, lezzetsiz bir tarzları var.
Katlanamıyorum bu duruma, hepsinin birden burada oluşuna.
Üstelik artık bazen pazar,bazen cumartesi etkinliklerim yüzünden bu sıkıcı yere gelmek zorunda olmaktan da hoşnut değilim.
Nasıl olur da hepsi bir araya gelir diye düşünüyorum.
Kendimi gerçekten çok yalnız hissediyorum burada, aslında beyaz duran ama bana gri görünen bu kasvetli binada.
İki laf edebileceğim, oturup bi kahve içebileceğim birkaç kişi var,onlar da keyifleri isterse katılıyorlar bana…
Tamam çok iş yükümüz var, hepimiz zor şartlarda çalışıyoruz, joker muamelesi görüyoruz, yeri geldiğinde üniversite mezunu olmama rağmen vasıfsız adam yerine konulup saçma sapan işleri buyur ediyorum, hiç birimiz şartlardan memnun değiliz ama bu durum 10 dakika mola vererek bir kahve kokusunu içimize çekmeyi engellememeli.
Ne diye kendilerini bu kadar harap ediyorlar anlamıyorum, zorla kollarından tutup dışarı hava almaya götüremem ya!
Masamda sadece işler ve biraz da müziğim var.
Depeche mode çalıyor fonda, blog dünyasına bakınıyorum,çilekli gofretim yanı başımda,
Bazen pencereden güneşe bakıyorum gözlerimi kapatıp, havayı içime çekiyorum uzun uzun,
Ama hepsi bu işte…Tüm molam… insansız geçen saatlerden ibaretim.
İsmen ve cismen var olan ama ruhen var olmayan insanlarla birlikteyim.
Aptal, negatif enerji yüklü ve hayattan zevk almasını zerre kadar bilmeyen bir topluluğun içinde sıkıştım ve yalnızım.
Daha fazla olumsuz cümle bulamıyorum bu bezginliği anlatmaya,
Keşkeleri sevmem ama şöyle can bir arkadaş olsaydı burada,
O zaman iş yükü daha katlanılabilir olurdu, eğlenceli de olurdu,
Birileri işte..hayatın tadını çıkarmayı bilen, küçük mutluluklara tapan birileri..
Hiç de fena olmazdı hani.

14 Ağustos 2009 Cuma

"Neslim tükeniyor!"

Su katılmamış süzmelerle çalışmak zorunda olmak bazen beni çıldırma noktasına getiriyor.
Diyeceksin ki ful onlar da Allah'ın bir kulu neden böyle söylüyorsun?Ama öyle işte...
Şu hoparlör fatihi vardı ya benim, kıran yenisini almayan ve benim gibi meleğe
deve gibi kin güttüren kişi, aylarca bekledim söyledim yok,müziksiz hayat geçer mi,hele kalitesiz bir ses sistemiyle hayat geçermi? Yok tabii çare yok,gittim yenisini aldım,süper kalite ses ama kablo kısa geldi bari dedim hoparlör almadın bi kablo bul bana ya da bi adaptör al! Yok yüzsüzlük dizboyu ya hiç bir tepki yok.
Ne kadar bilirsen bil anlatacakların karşındakinin anlayacağı kadardır demiş ya Mevlana, ne güzel söylemiş yüreğine sağlık!Ben ne dersem diyeyim,ne kadar anlayış, hoşgörü, merhamet, iyi niyet dersem diyeyim neticede salak yerine konduğumun farkındayım ve bu insanlarla tüm gün yüzyüze bakma zorunluluğun var ki adamın aklını alır cinsten bu!Kafa göz haydaaa sen misin bunları yapan diye saldırmak istiyorsun bazen...
Bir yanda para içinde yüzüp de bir şeyleri bedavaya getirmeye çalışan sevgili yöneticilerimle çalıştığım dostlarımın arasında kalan ben, diğer yanda karıncalarıma olan özlemim(masaüstü resmi yaptım onları sürekli bıcır bıcır seviyorum..)bir başka yanda da kendine koyduğum ve uygularken gerçekten de kendime "aferin" dediğim kurallarım var...
Kurallarımı uygulamaya devam edeceğim kesin, ama arada bir de alnımın ortasındaki damar şişmiyor değil, 1..2..3..4..sakin sakin nefes al nefes verrr:))
Ben tatil dönüşlerinde minik süprizler alırım, öyle insan kayırmam işte, arkadaşlara, işyerlerindekilere, müdürüme falan..ufak tefek şeylerdir ama maksat anmaktır.Hiç düşünmem parayı pulu, hatta bu sene annem alırken beni frenlemeseydi ne büyük salak durumuna düşeceğimi de söylemeden geçmek istemem.Maaşın ne ki neler alıyorsun müdürün senin neredeyse 4 mislin alıyor o sana alsın dedi gülerek orada kendime geldim:)Sonra herkese verdim hediyelerini,bir de baktım ki aaaaa bu hoparlör fatihine de verdim hediyeyi!!!Ne aptalca bir durum Allahım, sonradan dedim ki Ful sen gerçekten brezilya dizilerindenki saf kızlar gibi davranıyorsun bu kadar mı şuursuz olunur ya!!Adam seni salak yerine koydu niye gidip de ona hediye veriyorsun???50kere teşekkür etti, ay ne düşüncelisin sen biz odun gibiyiz falan dedi..hay diyecektim doğru söze ne denir...İnanın ki o an aklıma gelmedi bu davranışı,her tatil dönüşü insanlara hediye vermeyi severim sadece gaflete düştüm o ayrı!!Bu arada bana burdan kimse hediye falan almaz,ben de bir şey beklemiyorum zaten,hayatta her şey karşılıklı diyenleri sevmem..Zaten bu garip işyerinde 2-3 kişi dışında pozitif enerjiyle çalışan normal bir insan yok, hepsi ruhsuz makineler gibi:))O 2-3 kişi de olmasa ne yaparım bilmiyorum!
İşte böyle bi insandır Ful, nesli tükenmek üzere olan, tüm bu şapşallıklarına gülümseyen ve yine muhtemelen aynı iyilik oyununa yenik düşecek bir minik kedi :))

9 Haziran 2009 Salı

"ne oldu bana?"

Neler oluyor?
Nerdeyim ben?
Sıcaklar başladı, öyle bir başladı ki sersem tavuk gibi oldum!
Kafam düşük, kollarımı kaldıramıyorum, şiştim resmen ne oluyo bana:)
Hep 46 kiloydum ben, şimdi 50 oldum. Tüm bluzlar XS-S tabi şu an Medium olarak hiç bir şeye giremiyorum tüm pantolonlar 36 idi düğmeler kapanmıyor.
Aldı mı beni bir panik, bir moral bozukluğu...
Ofisimde klima yok, vantilatör yok, camları açmaktan rüzgarda kalıp boynum da tutuldu bi de..
Öyle keyifsiz tatsız tuzsuzum, bol egzersiz ve suya verdim kendimi.
Hani bıraksan bütün gün bir mindere kıvrılır uyurum.
Hafifi yemeye çalışıyorum, bir de bu iş yeri kıyafet konusunda boğuyor beni, çok fazla takıyorlar.En az 5 tane parmak arası terliğim vardır giyemiyorum.
Yazın sürekli bakımlı olma durumu zamanımın çoğunu alıyor zaten, maaşın bir kısmı ona gidiyor maşallah.Bir ayakkabı aldım önü 3 cm açık onla geziyorum habire.Sıkıldım, patladım, şortumu parmak arası terliklerimi askılı bluzumu giymek istiyorum ben:)
Bu aralar pek bi gıcığım, hafiften etliyim, bir de sevgilimi çok özledim...
Eski Ful olana kadar nadastayım,
Sizleri özledim!

15 Aralık 2008 Pazartesi

Neresindeyim?


Bütün sesleri susturdum, ardından düşündüm...
"Neresindeyim?"
Fincanın dibinde bir yerlerdeyim,önümde bir yol var uzun mu kısa mı belli değil, ben ortalarında bir yerlerdeyim, hayat diyorlar galiba buna.Herkese göre değişir aslında adı, ben pek bir şey demiyorum.Sadece vakit geçirmek için dünyaya gönderildik gibime geliyor, nasıl geldik, neredeyiz, nereye gidiyoruz, neden her şey bu kadar zor ve rutin?Sanki tekerleğin içinde dönüp dönüp yine aynı yere varan salak bir fareyim, ya da labirente koymuşlar beni, bul peyniri bulabilirsen!
Birileri iplerimizi tutmuş, bırakmıyor,birileri bizi yoruyor, koşturuyor, üzüyor, ağlatıyor.Peki sonunda ödül var mı?Onu da bilemiyoruz, sadece koşuyoruz ve döngü değişmiyor yine rutine yakalanıyoruz.
Okuyoruz, harıl harıl okuyoruz, seviyoruz, aşık oluyoruz, deliler gibi çalışıyoruz, ruhumuz boşalıyor, büyük işyerlerinde pahalı kıyafetler içinde birer çöp yığınlarıyız aslında,gerçeğimizi sadece kral çıplak diyebilecek kadar cesurlar görüyor.
Beyaz atlı prensi bekliyoruz, şanslı olanlar ata atlayıp gidiyor, olmayanlar her seferde attan düşüp kafasını yarıyor!Bazılarımız bu prensten çocuklar doğuruyor, onlara da bulaştırıyor aynı rutini.Kendimize benzeyen küçük insacıklardan ordular kuruyoruz, hepimiz ruhsuz, gözlerimizin ışığı uçmuş, zaman zaman neşeli, zaman zaman mutlu ama kısa zaman, mutsuz,yılgın ve düşünceli uzun zaman...
Hep bir şeyler çıkıyor mücadele için, biri bitiyorsa biri başlıyor, ne demişler Allah bitirmesin!Mücadele bitince beyaz bayraklar görünüyorsa ufukta heveslenmeyin, bir yenisi bekliyordur kapınızda,bir yenisi yoksa geçmiş olsun dünyayla hesabınız bitmiş demektir!
Hayat güzel, hayat yaşanmalı,hayata tutunmalı falan filan derler, derler de lafla yürümez bu peynir gemisi.
Hayat dedikleri şu şeyden tad almak lazım, tam başardım derken yeniden pes etmekten sıkılmamak.Beceremiyorum ben pollyanna olmayı,bazen iyi duruyor üzerimde bazen sırıtıyor,tam sinmiyor işte içime..
Öyleyse neresindeymişim? Boşlukta bir yerlerde, fırtına varmış tutunmalı, sıkı sıkı..
Neye direniyorum onu da bilmiyorum ama derinlerden bir ses ne olursa olsun devam diyor,
Bir yerde bir dilek perisi bulabilir seni,eğer şanslıysan...
3 dilek hakkın da olsa bir şeyler değişebilir belki, belki demek bile bazen güç verebiliyor, galiba bunun adı güçten farklı bir şey buna "umut" diyorlar,
Durmak yok, dinlenmek yok, devam devam devam...

3 Aralık 2008 Çarşamba

"Farkındalık"

Anadolunun ücra köyünde bir kız çocuğu.
Okula gitmek için, ilk zil zamanından saatler öncesi ayakta,
Kulağında ezan sesi, uykulu gözlerle bakıyor doğacak olan yeni güne.
Bir şeyler yiyecek vakti yok, elindeki çantada yenmeyi bekleyen 2 dilim ekmek,
Soğukta yola çıkıyor, saatlerce yürüyor, karlar diz boyu,
Bata çıka, bata çıka, düşe kalka, düşe kalka...
Nihayet okula geliyor saatler sonra, yorgun ama şikayetsiz.
Biliyor ki çelimsiz bacakları her geçen gün güçlenecek,
Bir harf için, bir kelime için,
Damlayan okul çatısı, yakacağı olmayan okul sobası, ayağını buz kestiren siyah lastik ayakkabılarına rağmen...
Pür dikkat,
Öğretmenini dinliyor,
Elinde bir kalem, kirlenmiş eski bir defter,
Bir yerlerde daha iyi imkanların olduğunun farkında değil,
Yazmaya çabalıyor, öğrenmeye, okumak için kitaplar bulacağı bir okulda öğretmen olmak için belki de...
Okumak ve hayatını kurtarmak için...


Şehirde bir genç kız,
Radyodaki en sevdiği sabah programının başlangıcına kurulmuş saati,
Bezginlikle kalkıyor çalan müziğin kendisini ayıltacağını umarak,
İçeriden sesler geliyor,
Üzerine giyinip hazırlanan kahvaltı masasına yöneliyor,
Bir yandan elinde cep telefonu, uyurken gelen mesajlarını okuyor,
Sofrada annesi, babası, kardeşi...
Kısa bir sohbetin ardından okul servisinin kornasıyla kalkıyor masadan,
Ceketini alıyor, ipod'un kulaklığını kulağına takıyor, telefonunu cebine koyuyor,
Akşam çıkışta yüzmeye gideceğini söylüyor annesine, yemeğe beklemeyin diyor,
Servisine biniyor,
25 dakika sonra okulunda,
Sıcacık okuluna giriş yapıyor,
Tıpkı bi iş merkezi gibi burası,
Her yer parlak, dekoratif, iyi döşenmiş, sıcak...
Kapıdaki güvenliği selamlıyor,
Arkadaşlarıyla dün gece gittikleri filmin tartışmasını yaparlarken ders zili çalıyor,
O, aklında bir sürü soruyla derse giriyor,
Karşısında iyi giyimli, güleryüzlü bir öğretmen,
Anlatıyor...
Elinde bir şey yok, önünde şık bir kalın kapaklı telli defter,
Bir yerlerde daha kötü imkanların olduğunun farkında değil,
Kulağında hala müzik...
Zihninde ninni...
Uyumuyor ama dinlemiyor da.
Şehirde,
Bir yerlerde,
Bazıları...

2 Aralık 2008 Salı

"Her daim telkin! "


Kuzgun!
Bu dünyada üzgün olmaya değer ne var?
Hiç birşey aslında...
Her şey olacağına varmıyor mu, söylesene...
Boşu boşuna savrulup duruyorum içi boş başaklar gibi, aklım var oysa benim, fikrim de.
Savrulmaya izin vermemeli insan, güçlü olmalı, dik durmalı, ne olursa olsun çelik gibi olup inancını kaybetmemeli.
Biraz daha umut, biraz daha inanç.
Didiklemeden, ayrıştırmadan bütünüyle kabul etmeliyim gerçekleri.
Kendimi yatıştırmalıyım, derin nefesler, ciğerlere dolan 10 saniyelik hava, her şey döner mi normale?
Dönmeli, her şey iyi olacak, kaderini değiştiremezsin dedikleri şey bu yaşadıklarımız olsa gerek.Her şeye rağmen dünya dönecek ve gece ve güneş ve bir ve iki...
Ne sayılar yer değiştirecek ne de gündüz ve gece, her şey yerli yerinde.
Sen sadece bakacaksın etrafına ve umudu yükleyeceksin sırtına, çok sarsıyorlar beni farkındayım, biliyorum her şey yere düşüyor, ceplerini sıkı korusan da zorla gelip alıyor birileri, olsun daha fazla önlem daha çok telkin etmeliyim ruhumu.
Yetişemiyorum, daha mı hızlı koşmalıyım?
Uzanamıyorum, parmaklarımın ucuna mı yükselmeliyim?
Erişemiyorum, daha fazla mı istemeliyim?
Üzülüyorum, görmezden mi gelmeliyim?

Sorularım var kuzgun,
Söyle bana,

Bu dünyada üzgün olmaya değer ne var?

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!