Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

güneşli yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güneşli yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2011 Salı

"Rengarenk"




Ne mi yaptım?

Nişanlımın ben tekrar söylemeden aldığı çiçeği muzip bir keyifle vazoya koydum, gidip gelip bakıp gülümsedim(demek ki zorla da olsa işe yaramış! bkz.
eski yazı.)

Dün akşam markette aldığım viledanın sapını mikrofon gibi kullanarak etrafımdakilere aldırmadan çalan şarkıya bir parça eşlik ettim ve kimse dönüp bana bakmadı bile!Etraf bezgin bekir kaynıyor bunu bir kez daha anladım.

Hiç düşünmeden, direkt dükkana girdim ve sayısını bilmediğim spor ayakkabı koleksiyonuma bir yenisini daha ekledim, hiç suçluluk duymadım aksine diğer yeni modellerde de gözüm kaldı.

Akşam yürüyüşlerine başladım, yürüdükçe kafamın içinde devrim yapmış tilkilerin sıkı safları biraz olsun genişlettiğini hissettim.

Yolda yürürken,her yerde seçim afişlerini ve gökyüzünü görmemizi engelleyen siyasi parti bayraklarını görmekten ne kadar çok sıkıldığımı fark ettim, tüm panolara sadece aynı partini afişlerinin tahsis edilmesi ileri demokrasi midir? dedim.

Yepyeni evimdeki elektrik problemi nedeniyle evi yapan adam başta olmak üzere pek çok kişiye küfür ettim, bir kez daha bu ülkede yaşanmaz! dedim ama yaşamaya devam ettim ve göç etmek için en ufak bir adım atmadım,eşyalarımı toplamadım,balık hafızalı topluma ayak uydurdum.

İstatistik rapolarından yazılarımın her gün giderek çok daha fazla kişiye ulaştığını görerek mutlu oldum, aklımdan geçen, yazmak isteyip de yazamadıklarım neler diye düşünür halde buldum kendimi, içimi dökmeyi ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha hatırladım.

Bazı kitapların zamanı vardır derler, şu an okuduğum pek çok kitabı rölantiye alıp eskiden okuduğum,bana iyi geleceğini düşündüğüm bir kitaba yeniden başladım.

Evin yakınında açılan pideciden pide söyledim kendime, tahminlerimin ötesinde çıktı!Koşturmacalardan verdiğim kiloları nasıl geri alacağıma çözüm bulabildim zira gelinliğin içinde kaybolmak gibi bir hayalimin olmadığını anımsadım.

Çocukluğumda moda olan impulse reklamındaki gibi hiç tanımadığım bir adamın bana verdiği 2 adet gülü masamdaki yeşil soda şişesinin içine koydum.(yok yok yanlış anlamayın işyerinin anlaşmalı çiçekçisi ama gerçekten adamı tanımıyorum.)

Masamın üzerini özenle toparladım, yaklaşık 1 saat sonra yine eski dağınıklığında buldum.Bunu nasıl başardığımı düşündüm ama yine bulamadım.

İnce bir bluz ve yazlık hırkayla geçirilen akşamları çok özlediğimi fark ettim,"bira almalıyım bu akşam, buz gibi bira eşliğinde tadı çıkmalı gecenin" dedim.

Gözlerimin sıkça dalmasını ve uyuklamamın sebebini yine havaya yordum. Gündoğarken'in şarkısı gibi "sıcaklardandır" diye mırıldandım.Bir de hamak olsa şimdi şurada...

Burnumdan nefes alıp biraz tutup yine burnumdan vererek güzel şeyler düşünmeye çalıştım.

Masmavi bir gökyüzü, uzun zamandır beklenen sıcak bir hava, parlak güneş, kafamda tilkiler, önümde işler.

Yine de rengarenk bakmalı her zamanki pencereden..

Yine de her şey güzel dedim, şükürler olsun düne,bugüne.
O halde usanmadan umut etmeli yarına...

14 Mayıs 2010 Cuma

28.yaşım, olgunluk yaşım...

28 yaşım.

Yok,bugün benim doğum günüm değil,
28 yaşımla ben geçen senenin son zamanlarında tanıştık.

Biraz değişik, biraz olgun, biraz diğer yaşlarımdan farklıydı...

Hala da 28 yaşım için değişmedi düşüncem, keskin kararlarıma sahne olan, arayışlarımın had safhada olduğu, enerji aldığım dönemin başlangıçlarına denk gelen, benim için hayatın anlamının tamamen değiştiği yaşım.

Bir kaç sene içinde çok değiştim, eski yazılarımı okuduğumda da değişimin ne kadar fazla olduğunu gözlemleyebiliyorum. Bunu sizlerde gözlemleyebiliyorsunuzdur öyle değil mi?Benimle de paylaşır mısınız gözlemlerinizi?

Eskiden de olgun, kararlı bir insandım ama bu yaşımla birlikte azımsanmayacak bir şiddetle olgunlaştığımı, daha farklı hissetmeye başladığımı duyumsuyorum.

Değer yargılarım, bakış açım, insanlara olan yaklaşımım, hayatla yaptığım ve üzerine artık çok da düşünmediğim dansım, bağlılığım, eskisine oranla incelen duvarlarım, yok olan sınırlarım...

Artık beni üzen insanları umursamıyorum, bu raddeye ne kadar da zor geldiğimi biliyorum, iş yerinde neler oluyor mesela son günlerde bir bilseniz, artık üzerine düşünmüyorum bile, elimden gelen budur diyorum, akışına bırakıyorum. Bakıyorum bana ne kadar değer veriyorlar, "hiç.."bunu açıkça görüyorum. O zaman ben de kendimi heba etmiyorum, buraya olan biten tüm olumsuzlukları yazmıyorum bile. Vaktimi onların oyunlarına harcamıyorum, hayatta kendi oyunumu ve kendi rolumü yazıyorum.

Neleri isteyip neleri istemediğime karar veriyorum, kimler olmalı hayatımda diyorum.

Etrafımda dolaşan adamlara şöyle bir bakıyorum, tartıyorum. Önceklik verdiğim değerler onlarda var mı diye gözlemliyorum...

Egoları yüksekse yanıma bile yaklaştırmıyorum, nasılsa değişir diye boşluktan kimsenin kollarına bırakmıyorum kendimi. Bir anlık istek ya da kıvılcım beni yerimden oynatıp yanlış bir ilişkinin başlangıç hamlelerine sürüklemiyor.

Ayaklarım yere daha sağlam basıyor ve evet daha bencil, bir o kadar da daha duyarlı yaşıyorum. Hiç tanımadığım insanlara yardım ediyorum, ihtiyacı olduğunu hissettiğim insanlara elimi uzatıyorum, onları tanımam gerekmiyor elbette ki.
Ve yıllardır tanıdığım ama vampir gibi enerjimi, iyi niyetimi sömüren insanlara da öylesine gülümseyip geçiyorum, mesafemi koruyorum, vaktimi onlar için harcamıyorum

Sadece anlatanın hayatında olup bitenlerin bana aktarılması için planlanmış ve benim ne yaşadığımın dahi konusunun geçmediği, benim yüzeysel dinlendiğim sohbet ortamlarından uzaklaşıyorum.


Yarın hayatın bitebileceğini düşünerek içimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum.Bunları isterken çok fazla zorlukla karşılaşıyorum ama o zorlukları,duvarları ve insanları aşmak için eskisi kadar olağanüstü çaba göstermiyorum, sadece istiyor, adım atıyor, normal olarak çabalıyor ve akışına bırakıyorum.


Hiç değiştiremeyeceğim insanları ve durumları değiştirmek için kendimi yıpratmıyorum, sonu aynı senaryolardan hızla koşarak kaçıyorum.


Hedeflerimin içinde böylesi zor insanlar ve durumlar varsa hedeflerimi onlar üzerinde değil de etraflarından dolandırarak gerçekleştirmeyi seçiyorum, görüyorum ki daha az üzülüyorum.

Tüm bunlar 28 yaşımla birlikte geldi bana.


Aslında belki de hayatın bana sunduğu en güzel hediyelerden biridir bu olgunluk dönemi, 29.yaşımı kutlamama 6 ay varken, ruhsal anlamda yaşadığım bu değişimi yeniden doğuş olarak adlandırıyorum.

Bir yaş daha yaşlanmadım ben, yeniden doğdum.

Bugünü benim ruhumun olgunluğunun yeniden doğuş günü ilan ediyorum...

Darısı sizin başınıza ;)

19 Nisan 2010 Pazartesi

"günlerin döngüsü"

Pazartesi

İş yerlerinde nohut-pilav günü olma olasılığı yüksek bir gün,
Kimi kadınlar diyete başlamak için takribi 1595.kez söz veriyor,
Kimi erkekler bu sefer aldatmayacağım diyor,
Sigara tiryakileri diyor ki bugünden itibaren bırakacağım şu mereti,
Dersleri iyi olmayan öğrenciler için çalışmaya başlamaya dair iyi bir gün,
Sürekli hata yapanlarımız içinse taze bir başlangıç olabilir,
Umut oyunları oynamak için iyi bir zamanlama,
Sözler vermek için -tutamayacak olsak bile,
Kendinizi kandırmaya başlamak için iyi bir seçim.

Salı - Çarşamba

İş yerlerinde nohut-pilav dışında yine geçen haftalarda gördüğümüz ama daha lezzetli bir şeyler çıkma ihtimali olan günler,
Kadınların diyete kararlılıkla devam ettiği, kalori defterleri elinde dolaştığı günler,
Erkeklerin kendilerini tutabildiği ikinci ve üçüncü gün,
Sigara tiryakilerinin sakızları,şekerleri ve çekirdekleri stokladığı, iradeleri karşısında gizli gizli gülümseyip kendilerine güvendikleri günler,
Öğrenciler için çalışmaya başladıkları, planlar yaptıkları günler,
Sürekli hata yapanlarımızın,artık yaşanılanları tekrar etmeyecekleri konusunda kesin karar verdikleri günler,
Umut oyunlarına devam edilen günler,
Sözleri, arada hatırlayıp unutmamalıyım yapmalıyım ama dur önce şu iş bir bitsin dediğimiz günler,
Kendinizi kandırmaya ufaktan yaklaştığımız günler,

Perşembe

İş yerlerinde ne yediğimizin farkında bile olmadığımız, lokmaları çabuk çabuk yutup işlere devam ettiğimiz gün,
Kadınların diyette kendileri için ufak ödüller vermeye başladıkları, birtane browniden bir şey olmaz dedikleri gün,
Erkeklerin kafam karışık,sorumluluklar ağır geliyor dediği, umursamazlığa doğru yola çıktığı gün,
Sigara tiryakilerinin dayanamıyorum artık bir tane içsem bir şey olmaz canım, ne olacak sadece bir tane dediği ve sigarayı yakıp dumanını özlemle içine çektiği gün,
Öğrenciler için bugün de artık msn başında geçirilsin,kaç gündür çalışıyorum yeter! dedikleri gün,
Sürekli hata yapanlarımız için daha geçen hafta yapılan salaklıkların bile unutularak zihnin resetlendiği gün,
Umut oyunlarının artık sıkmaya başladığı, gerçeklerin görüldüğü gün,
Sözlerin yapılış tarihlerini bırakın, kime ve ne için söz verildiğinin bile unutulduğu gün,
Kendinizi kandırmanın fayda etmeyeceğini anladığımız gün.

Cuma

İş yerlerinde yemeğin bahsinin geçtiği, son çalışma günü olanlar için mutlulukla her şeyin iyi gideceğinine inanılan gün,
Kadınların, amaan bugün cuma, bugün kendime izin veririm diyerek, iskender ve diyet kola ikilisini vicdan azabı duymadan tükettiği gün,
Erkeklerin; sözüm ona erkek erkeğe takılma muhabbetlerini şiddetle istediği, sadakatini ve saygısını bi yerlerde unuttuğu ama nerede unuttuğunu hatırlayamadığı gün ve gece,
Sigara tiryakilerinin bugün cuma bunu şerefine yak bir kaç tane daha dedikleri gün,
Öğrenciler için, çalışmayı tamamen unuttukları, çalışmak bana göre değil, haftasonu dershaneyi kırsak da nereye gitsek mı dedikleri gün,
Geçmiş hatalarımızı unuttuğumuz gibi, geleceğe dair aptal hayaller kurmaya başlayıp yine resetlenen beynimize umutlar yüklediğimiz ve aslında uçurumun kıyısında olduğumuzu görmeden yine de adım atmaya devam ettiğimiz gün,
Umut oyunlarınu cumanın şerefine devam ettirdiğimiz,cumartesiye taşıdığımız gün..
Sözler hala akılda ama şimdi yarın cumartesi hallederiz denilen gün,
Kendinizi kandırdığımız ve cumanın rehavetiyle gerçekleri fark etmediğimiz en çıplak gün.

Cumartesi
İş yerini hatta iş kavramını dahi unuttuğumuz gün,
Kadınların sevgilileriyle romantik bir gün geçirme hayaliyle yanıp tutuştuğu,nasıl diyet iyi gidiyor bak, sence de süzüldüm mü diye erkekleri bayıltan sorular yönelttikleri gün,
Erkeklerin uyandıkları odayı hatırlayamadıkları gün,
Sigara tiryakilerinin ipin ucunu kaçırıp yeniden sigaraya başladıkları gün,
Öğrenciler için okulun hatırlanmadığı gün,
Sürekli hata yapanlar için, yine hatanın tam da göbek deliğinde ikamet ettiklerini düşündükleri gün,
Umut oyunlarının bir işe yaramadığını anladığımız gün,
Sözler.. onlar da neydi, ben söz mü vermiştim?
Kendinizi kandırdığımızın kafamıza dank ettiği gün,

Pazar
Yarın iş var diyerek kendimize zehir ettiğimiz gün,
Kadınların cumartesi günü neyin var senin dedikleri sevgililerinin cuma gecesi yediği haltı öğrendikleri,aptal yerine konduklarını düşünerek kimbilir kaçıncı kez kendilerini gözyaşları içinde bu da mı? diyerek nutellaya verdikleri gün,
Erkeklerin, ne yapalım bu sefer de olmadı, ben ıssız adamım aslında benim karakterimde bu var dediği,çıkıp sahile gezdiği dolaştığı,arkadaşlarıyla halı saha maçına gittiği gün,
Sigara tiryakilerinin yarın yeniden bırakacağım bu sefer olacak dediği gün,
Öğrencilerin ödevlerle başbaşa kaldığı ve son gün olduğu için hiç bir şeyi yetiştiremedikleri gün,
Ben yine hata yaptım, nasıl yaparım bunu yine mi ya?Allah da beni kahretsin dediğimiz gün,
Umut oyunları da neymiş,her şey sahte şu hayatta diyerek dibe çekildiğimiz, zaten pazardan nefret ederim dediğimiz gün,
Sözleri hatırladıkça gerçekleştiremediğimiz ve vakit de kalmadığı için pişman olduğumuz,
Kendimizi kandırdığımız için tüm bu döngüden nefret ettiğimiz gün.


ve yine Pazartesi
İş yerlerinde nohut-pilav günü olma olasılığı yüksek bir gün,
Kimi kadınlar diyete başlamak için takribi 1595.kez söz veriyor,
Kimi erkekler bu sefer aldatmayacağım diyor,
Sigara tiryakileri diyor ki bugünden itibaren bırakacağım şu mereti,
Dersleri iyi olmayan öğrenciler için çalışmaya başlamaya dair iyi bir gün,
Sürekli hata yapanlarımız içinse taze bir başlangıç olabilir,
Umut oyunları oynamak için iyi bir başlangıç,
Sözler vermek için -tutamayacak olsak bile,
Kendinizi kandırmaya başlamak için iyi bir seçim........



Kendi üslubumla günleri anlatmaya çalıştığım bu yazımı okuyan kadınlar kendileriyle alay ettiğimi düşünecek,

Erkekler hepimiz böyle değiliz ne alakası var diyecek,

Öğrencilerin arasından çok başarılılar çıkıp ben düzenli çalışırım herkesi bir tutmayın diyecek,

Verilen sözler, umutlar,ertelenen bir yığın duygu,olay,kişi...

Bugün pazartesi,

Sen, bu aptal döngüye hala devam etmek istiyor musun?

İstesen de istemesen de devam edeceğini söylemek isterim,

Keyfinizi kaçırmak gibi olmasın ama, bunlar sadece çok temel bir kaç örnekti bir kaç alandan ve bir kaç insandan,

Özü de aslında bu kadar basit,

Bunların hiç biri hayat değil aslında,

Bunlar sadece boğuştuklarımız, gözlemlediklerimiz, üzüldüklerimiz, sürekli yerimizde saydıklarımız,

Bayatlayan, içimize fenalıklar getiren,bizi nefes almaktan soğutan bir sürü olay...

Geri kalan her şey "hayat" işte...

Özünde basit ama derinde basit olmayan, iyi, güzel, rutine sarılmamış ne varsa, değişik olan, ilgimizi çeken, bize iyi gelen, kendimizi iyi hissettiren, belki 1 dakikalık bir an ya da bir günlük...

Asıl hayat bu yazılan tüm rutinlerin dışındaki,

Her zaman farklı hissetmeniz ve hep onları yaşamanız dileğiyle,

İyi haftalar...

26 Mart 2010 Cuma

"bir sır vereyim mi?"




Bu sefer yazıma bir illustrasyon değil,bir fotoğraf eşlik edecek..
Fotoğraftaki malum Nil Karaibrahimgil ve bir Mehmet Turgut çalışması.
Bu çılgın kızı hem bana benzettikleri için hem de fotoğraf içimi ısıttığı için sayfada yer alsın istedim.
Bahar , tazelik ve aşk mevsimi ne de olsa...
Bu arada buna ne diyeceksiniz bilemiyorum ama size bir sır vereyim mi?
Kimseye söylemeyeceksiniz ama anlaştık mı?
Ne olur nasıl olur bilemem, başını,sonunu göremem belki...ama...bunları düşünmek istemiyorum şimdilik.
içim aydınlık yine, her bahar olduğu gibi.
toz pembe tüm manzaralar,
şiire dönüşüyor kalbimde tüm düz yazılar...
birden coşup ardından ağlayabiliyorum nedensizce.
Ne oldu diye sormayın işte,
Evet evet doğru tahmin ettiniz.
Dengelerim değişti yine, oradan oraya savrulur buldum kendimi,
Yine aşık oldu bu Ful,
Gözü görmez başka bir şeyi...
aşk..aşk..aşk..
Dünyanın merkezi.

25 Mart 2010 Perşembe

"Yapılan her şey affedilebilir mi?"



(Bu yazının şarkısı Comptine d'un Autre Été olmalı,Amélie filminin soundtrack albümünden Yann Tiersen imzasıyla.
Mutlaka bu şarkı eşiliğinde yazıyı okuyun derim... )

30.12.2008 tarihli "Affetmek" yazımdan,

"""

Geçmişte ve şimdiki zamanda beni üzen, kıran ve gelecekte de üzecekler için bir karar alsam mı bugün?Affetmeli miyim affetmemeli mi?
Affetmek ruhumuzu büyük bir külfetten kurtaracaktır orası kesin, ancak herkes ve her şey affedilebilir mi?
Bu konuyla ilgili bilindik ama bir kere daha okunabilecek kısa bir yazı geçti elime;

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen.

"Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin"

Öğrenciler bunu da yaparlar.

"Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" Öğrenciler , bu işten pek bir şey anlamamışlardır.

Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: "Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.

" Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız.Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar."

Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."

"Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık. Hem sıkıldık, hem yorulduk?"

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz.

Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz.

Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

"""
Yazımı yeniden okuduğumda şunu düşündüm, peki yapılan her şey affedilebilir mi?
Çoğunuzun hayır, daha neler artık dediğini duyar gibiyim.
Aldatılan, kandırılan, kırılan, ağlayan, üzülen hatta çok daha büyük sonuçlarla başa çıkmak zorunda bırakılan bizler, bu yaşadıklarımızın mimarı olanları neden affetmeliyiz ki?

Yanıt çok basit: Tabii ki kendimiz için...Kendi mutluluğumuz ve iç huzurumuz için, sürekli eskiye dönüp kin ve nefretle kötü sözler söyleyip kendimizi daha fazla yıpratmamak için,hırsımızı dinlendirmek için...

Yaşanılanların ardından unutmak kadar affetmek çok zor da olsa,eğer gerçekten istenirse her olay ve her kişi insanın içinde affedilebilir.
Affetmek o insanı alıp bağrınıza basmak demek değildir, onu bir kez daha görmek zorunda kalmak demek de dedildir, sadece içinizde, zihninizde onu affederek o durumla gerçekten hem ruhen hem de bedenen vedalaşmak ve kendinizi özgür kılıp kapanan eski kapıların ardından yeni kapılar açmaktır.

Unutmayın, biz eski kapılarımızı kapatmadığımız, aralık bıraktığımız sürece hayat bize yeni kapıları açmaz.

Şimdi bugün, şu an bir karar verin.
Nicedir sizi üzen,kıran, yoran ne varsa, ardında kim varsa onları affedin, özgür bırakın,
Sonsuzluğa doğru bir yolculuğa çıksınlar,
Sizin içinizde daha fazla yaşayıp sizden beslenmesinler artık,
Onlarla ve bıraktığı duygularla vedalaşın,
Derin bir nefes alın,
İçiniz ferahlasın, hafifleyin.
Zor değil,
Bugün herkesi affedin...

18 Mart 2010 Perşembe

"İyilik hareketi-kendi çapımda ya da sizlerle..."


Minik bir karınca var, 5 yaşında…
Genellikle sabahları karşılaşıyorum onunla…
Asık suratlı, konuşmayan bir karınca. Her sefer birkaç küçük cümleyle açmaya çalıştım onu, nabzını yokladım ama pek yanıt alamadım,onu sıkmamak ve ürkütmemek adına fazla üstünde durmadım,biraz benimle karşılaşsın, yüzüme ve bana aşina olsun istedim.
Derken bu sabah karşılaştık yine, ikimiz yalnızdık.
Kaçamak bakışlarla beni incelediğini fark ettim ama suratı yine asık.
“Hiç 5 yaşında bir karınca böylesi asık suratlı olur mu, gülümsemeyi öğretmeliyim ona” dedim içimden ve "bu, bugün olmalı..."
"Günaydın" dedim her zaman ki gibi gülümseyerek, baktım ki yanıt yok, ona doğru yaklaştım minimini boyuna doğru eğildim ve ses tonumu biraz da ona yakın tutmaya çalışarak usulca dedim ki "M... günaydın demeyi sevmiyor galiba, ne zaman günaydın desem cevap vermiyor.”
Yine sesi çıkmadı, ama merakla baktığını görebiliyordum.
Devam ettim “Oysa ki sen bilir misin M..., günaydın kelimesi ne anlama geliyor?”
Bu sefer gözlerimin içine bakarak konuştu,ama hiç beklemediğim bir yanıtla karşıladı beni “Annem bana çok vuruyor…”
İçim cız etti, şaşkınlığımı saklamaya çalışarak, belki de o yaşlarda çocukların hayal dünyalarının genişliğini de düşünüp hemen önyargılı bakmamak adına “neden böyle düşünüyorsun …”dedim,
“Çok yaramazlık yapınca vuruyor bana” dedi..
Çaresiz, “sen de daha az yaramazlık yapmaya çalışırsan belki annen de kızamaz sana o zaman” dedim ve konuyu değiştirmek adına ekledim “Sen neden her sabah birbirimize günaydın dediğimizi biliyor musun bakalım?”

Yine konuştu, bu sefer biraz daha rahat çıktı kelimeler ağzından “Yok, bilmiyorum…”
"Biz birbirimize günaydın deriz, çünkü günaydın; günün aydınlık olsun, mutlu olsun, güzel bir gün geçir demektir” dedim ve ekledim “Şimdi ben sana günaydın dedim, senin günün güzel geçecek ama sen bana bir şey söylemedin, şimdi benim de günümün güzel geçmesi için ne yapmamız gerekiyor” dedim.
Kocaman gülümsedi,mini mini pirinç tanesi dişlerini görebildim..
.
“Sen de bana günaydın dersen anlaşırız bence” dedim.
Gülümseyerek biraz da rahat bir tavırla “günaydın” dedi bana,
“Aferin sana ” dedim.."Bundan sonra günaydın kelimesini hep kulacağız dimi dedim,
“Evet” dedi gülümseyerek, biraz daha konuşmak ister gibi bir hali vardı..

Başlangıç için gayet olmulu bularak, devamının geleceğini hissettim.

“Hadi bakalım oyun vakti” deyip onu ders başlayana kadar oyun alanına gönderdim, seke seke gitti…

Sabah asık suratıyla bir köşede oturan bir karıncaydı o, şimdi arkadaşlarıyla oynuyor, olumsuzluklarını belki bir an için belki de uzun bir süreliğine unuttu.

Belki annesi gerçekten ona vuruyor belki de böyle bir durum yok ama yine de onu üzen bir şeyler var. Tüm bunların üstesinden gülümsemeyi öğrenerek gelebileceğini hissetmesi yeterli.
Çocukluğumuz çok önemlidir, iyi ya da kötü ne yaşadıysak o yıllarda içimizde kalır,parçamız haline gelir adeta, kişiliğimize yansır.
Bugün, ben ful yaprakları, bu minik karıncaya yardım ettim.
Onun gülümsemesini sağladım, belki de ileride hep günaydın diyerek insanların gözlerinin içine bakabilmesini öğretmek adına kocaman bir adım attım.
25-30 yaşına geldiğinde; "hiç unutmam insanlara günaydın demesini ve onun anlamını ben daha 5 yaşındayken bir ful yaprağından öğrenmiştim" demesine sebep olamayacağımı kim söyleyebilir?
Sonucu bilemem ama filiz vermesi için toprağa bir tohum ekebilirim,öyle değil mi?

Ne kaybettim bu davranışımla?Hiç bir şey,sadece bir kaç sihirli dakikamı aldı.

Peki ne kazandım? Kocaman bir gülücük, elle tutulamaz ama gözle görülür ve ta içinizde hissedilir...
Bu yazıyı okuyan herkes, lütfen bugün birilerine küçük de olsa bir iyilik yapın,gülümsemelerini sağlayın...

“Amelie” filmini izlediniz mi bilemiyorum ama tıpkı o filmdeki gibi...

Yüreğinizi insanlarla paylaşırsanız ve birilerini mutlu ederseniz, eminim siz de çok mutlu olacaksınız…

Unutmayın ki mutluluk dediğimiz şey uzun süreli bir kavram değil, yalnızca bir yol ve o yol da anları yaşamaktan geçiyor...

Günaydın, günaydın, günaydın...

17 Mart 2010 Çarşamba

"Renkler ve ölüler"


"Gözlerinin içine bakarım insanların, ama artık yürürken ya da konuşurken kimse birbirinin gözlerinin içine bakmıyor, bakamıyor, neden"
------------
Sıradan gelebilecek bir anlatımla yepyeni bir güne uyandım , turuncu çiçekli terliklerimi giydim yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım...
Kırmızı saçlarımı topuz yaptım, çivit mavisi kazağımı giydim, mürdüm moru rujumu sürdüm dudağıma, biraz da mavi kalem gözlerime...
Koşturdum evin içinde, geç kaldım dedim alışkanlıkla, aslında kalmadığımı bilerek.
Mavi arabaya bindim, aç karnına pasif sigara içiciliğiyle başladım güne, ama yine de içimden gelen bir günaydınla ve kısa bir sohbetle devam ettirdim.
İşe geldim, onlarca insan gelip geçti yanımdan, kimi içten bir günaydın savurdu, kimi suratsızca görmezden geldi.
"Gözlerinin içine bakarım insanların, ama artık yürürken ya da konuşurken kimse birbirinin gözlerinin içine bakmıyor, bakamıyor, neden"diye sordum kendime, boşverdim.artık insanlarla ilgili her şeyi boşverdiğim gibi bunu da yuttum.
Odama geldim, ısıtıcıları açtım, gidip sıcak bir çay aldım, arkadaşlarla kırmızı saçlarımın bu sefer sanki daha da mı canlı kırmızı olduğuna dair kısa bir konuşma yaptık, ben değişikliği ne kadar sevdiğimi anlattım,geçen ay yaptırdığım pembe ve turuncu saç tutamlarımı onlar sevmediğini kibarca dile getirse de,o canlı tutamlarımı savundum, klasik kadın sohbetlerine kulak misafiri oldum, çocuklar, eşler, hastalıklar,bitmeyen işler...
"Herkesin nasıl koşuşturduğunu ve hala birbirlerinin gözlerinin içine bakmadıklarını" düşünmeme engel olamadım,yine boşverdim, odama geldim.
Jehan Barbur'un "uyan" albümünü açtım, ses tonuma ne kadar da denk bir sesi olduğunu düşündüm, ben neden buradayım, belki bir şarkı söyleyerek deniz kıyısında yürüyüş yapıyor olabilirdim dedim, "şarkı söylerken ne kadar mutlu olduğumu düşündüm, "buradayken mutlu muyum"dedim, cevap kuşkusuz, bıkkın bir "hayır" oldu, boşverdim, uyan albümüne adını veren şarkıyı gülümseyerek söylemeye başladım, insanların duyabileceğini umursamayarak.
"İnsanların ne düşündüğünü umursamamayı ne kadar da çok sevdiğimi hissedip gülümsedim, herşeye rağmen kendim olabildiğim için ne kadar şanslı olduğumu da biliyordum.."
Kahvaltılık bir şeyler yedim, o anda çayın boğazımdan aşağı inişini hissetmeye çalıştım, nefes aldığımın farkına vardım, pencereden dışarı baktım, arabaların akışını, rüzgarın dalgalandırdığı bayrakları izledim.
Tüm bu koşturmaca içinde yaşayan bir varlık olduğumu, bunu benim hayatım olduğunu, sıradan bir günde olsa bugünün hayatımın bir günü olduğunu düşündüm, bu aptal kaosun içinde ancak detayların farkına vararak mutlu olabileceğimi duyumsadım.
Oysa dün akşamki toplantıda müdürüm onca özenime ve hazırlığıma rağmen küçük bir hata yüzünden "sıfır hatayla çalışacaksınız" diyerek bana Tanrı muamelesi yaptığında,üstüme yıktıkları dev işin altından kalktığımı görerek takdir yerine ikazla yaklaştığında ne kadar kırılmış ama şaşırmamıştım.
Çünkü "onlar", hayattaki hiç bir güzelliği ve hiç bir rengi, hırsları ve kötü niyetleri yüzünden göremeyen gri ,kof insanlardır benim gözümde.
Ben insanların yüzündeki kırmızı ya da mavi ifadeleri seçebiliyorum.
Davranışlardaki samimiyetin pembesini, gözlerdeki iyi niyetin sarısını,
Bir şarkıdaki yeşilin sıcaklığını, aşıktaki yoğun kırmızıyı hissedebiliyorum...
Nefes alıp veriyorum,yaşıyorum,içtenliğimle konuşuyorum ve doğal olarak hata da yapıyorum...
Onlar ise nefes almıyorlar, çoktan ölmüşler,
Gri, pis bir odanın içinde ruhlarının çürüyüşünü hızlandırmak için birbirleriyle yarışıyorlar.
Bana ve benim gibi olanlara bulaştıramadıkları griyi, üstlerine bir ten gibi giydiklerinden hiç bir güzelliğin farkına varamıyorlar,
Oysa bugün hayatımın bir günü, yarını bilemediğimiz hayatımızda kısa ama güzelliğini farketmesi size kalmış bir gün bugün, tıpkı dün gibi.
Bugün,sizin şekil vereceğiniz bir gün,
Boşverip devam edeceğiniz, ya da durup düşüneceğiniz,yorumlarınızla yazıma renk katacağınız,harekete geçeceğiniz bir gün,
"Nasıl görmek istiyorsanız" öyle bir gün,
Benim için "masmavi" bir gün.
Sizin için ne renk?
(Çizim - Usta Turhan Selçuk)

16 Mart 2010 Salı

"Biraz ben, biraz madonna"

Uzun zamandır yoktum ortalarda, ama siz alışıksınız ne de olsa ful bir görünür bir kaybolur...
Merak eden herkese çok teşekkür ediyorum, sevilmek güzel bir duygu =)

Mesajlar almak, "neredesin"leri duymak gerçekten insanı mutlu ediyor...
İşlerimin yoğunluğunda bir oraya bir buraya koşturuyorum.

Üç kişilik işi yapıyorum, yoruluyorum ama yaz tatilimi düşünüp mutlu oluyorum.
Havaların dengesizliği beni ve etrafımdaki herkesi bu aralar hasta etse de, baharın yaklaştığını, adım adım güneşe koştuğumuzu düşünmek beni rahatlatıyor...
Beni yaralayan zat-ı muhteremi anmıyorum artık, öylesi unuttum ki sormayın, aynı yerde yazı yazıyoruz hala (müzik ve kitaplar adına yazdığım bir başka ınternet platformu..) ve ben, o benim eski, öylesine bir arkadaşımmış gibi onun yazdıklarını okuyorum sakince, bazen hala bana bir şeyler söylemeye çalışmasını izliyorum,pişmanlığında kavruluşunu akabinde toparlanışını ama hepsi bu..
Helal olsun sana ful diyorum aferin!
Bu sakinliğimde yeniden rengarenk kelebeklerin beni ziyaret etmesinin bir payı var mıdır, vardır kuşkusuz...ama uzun vadeli, kısa vadeli, iyi ya da kötü hiç bir şey düşünmeden kelebekleri izliyorum sadece...uzaktan izliyorum...

Henüz onlarla pek sıkı arkadaş değilim, hafiften korkar oluyorum, bir adım geri atıp iki adım ileri gidiyorum ama hayallere kapılmadan akışta süzülüyorum.
Uçuşlarını, manevralarını, rengarenk kanat çırpışlarının güzelliğini, beni aydınlatmalarını izliyorum.En son bir kaç gün önce öyle aydınlattılar ki beni, ruhuma minik simler serpildi sanki.
Ama simlere, pırıltılara inat yavaş yavaş çıkıyorum basamakları, kendimi ateşe atmadan önce iki kez düşünüyorum artık...
Öte yandan, kelebeklerin dışında da kitaplarıma,dergilerime iyice gömüldüm, işlerim çok, vaktim, hayatım akıp gidiyor bir şekilde...
İyi bir şeyler okumak, derinlerde dolaşmak isteyenlere iyi bir önerim var.
Size şahane bir klasiği "Kürk Mantolu Madonna"yı tavsiye ediyorum.
Üşenmeyin, en yakın kitapçıdan alın mutlaka, Raif efendinin hayatını okuyun, Sabahattin Ali'nin, lezzetli insan ve durum tasvirlerini tadın...
Tadı damağınızda kalacak, benden söylemesi...

1 Mart 2010 Pazartesi

"Değişim"


artık kısa cümleler kuruyorum,
sevdiklerim, sevmediklerim yanımda,
kabullendim her şeyi olduğu gibi,
yola çıktım yarınlara...
Evet, etrafımdaki insanlardan hoşnut olduğumu söyleyemem,sadece konuşumaktan ibaret varlıkları. Bende mesafe koydum araya.
Baktım ki iş çıkışı beni kahve içmeye çağırma nedenleri facebook'ta fotoğraf yarıştırmak..o zaman hayır diyebiliyorum artık.
Anlam veremediğim her şeye cevabım hayır bundan sonra..kalabalıklar içinde yalnız kalmak böyle olsa gerek...
Evet ben ful yapraklarıyım,benim dış görünüşüm parlak, epey güzel ve gösterişli..
Bunu övünmek için söylemiyorum, siz yazdıklarımı ve beni daha iyi tanıyın yorumlayın diye söylüyorum.
Hal böyle olunca ben içimdeki güzelliğin yüzüme yansıdığını, esas içimin daha parlak olduğunu anlatmaya çabalamaktan yorgun düştüm işte.
Beni "ben" olarak görebilecek arkadaşlar, dostlar istiyorum...
Düşüncelerime değer veren, sadece anlatmayacak aynı zamanda da beni dinleyebilecek dostlar.
Sadece menfaati için bir kaç söz edip bir şeyler isteyip sonrasında sizi gördüğünde suratınıza bakmayan insanlarla dolu etrafım...
Bunlar etrafımı sararken,bir yandan da iş yerimin satılma ihtimali olduğunu haber aldım, hatta belki de satıldı bile...
Üst düzey yöneticimin aniden işi bırakışını duydum, bu satışa karşı çıktığını da...
Neler olacağını bilememenin getirdiği sıkıntıyı da duydum içimde, ama daha iyi olabileceğini hissettim, daha profesyonel insanlar olacak belki de.
Bir sürü deneyim, bir sürü insan, bir sürü olay-durum..
Yorgunluktan yoruldum artık,
O nedenle artık her şeyi olduğu gibi kabullenmeye karar verdim.
Neden böyle yada neden böyle değil demek yerine,demek ki öyle olması gerek deyip sorgulamaktan vazgeçmenin benim yararıma olacağını gördüm.

Bekliyorum bu ara,
Etrafım dopdolu,
Korkağım hala, hala güvensizim ama,
Hayatın devam ettiğini de biliyorum,
Daha fazla detayım yok şimdilik ama her şey bir değişimden geçiyor bu ara,

Ben istersem kelebekler de yeniden uçacak, çiçekler de açacak,
Sadece küllerimi denize dökmem gerekiyor,
Ki yeniden doğabileyim...


26 Şubat 2010 Cuma

"Gülümsemek"

Onun ilk gülüşünün üstünden çağlar geçti sanki. ‘Bak, gülme taklidi yapıyor’ diyorduk önceleri, daha birkaç günlük yüzünde patlak veren ışıklı kasılmalara. Yaşadığının, yaşayacağının kanıtıydı, o bir ışık çakımı hızıyla belirip yok oluveren gülücükler. Bize birisi olduğunu hissettirdiği anlardı. Antik kaynaklara göre doğumu izleyen dördüncü ya da kırkıncı günde gelen mucize. Bebeğin yaşamının sonsuza dek ruhla dolduğuna inanılan o ilk gülüş anı. Aristoteles’in insanı ‘animal ridens (gülen hayvan)’ olarak adlandırmasına neden olan, dünyanın diğer canlılarından kopuş anı. Ruhsal yolculuğun başlangıcı. Gülmeye, kahkahalar savurmaya bayılan bebeğimin büyümeye başladığını fark edişim de farklı bir gülüşünü, daha çok gülümseme denilebilecek bir ifadesini yakalamamla oldu. Yorgun bir günümde pek de coşkuyla katılamadığım oyun içinde besbelli zayıf bulduğu soytarılıklarım karşısında sanki mahcubiyetle gölgelenmiş bir gülümsemeyle yüzüme baktı. Çabalarını takdir ediyorum ama sen de biliyorsun ki pek de komik değil şu halin, der gibiydi. Şefkatli, incelikli, basbayağı sosyal bir gülüş.
Gülmenin hazla beslenen, otoriteyi sorgulayan bozguncu niteliği, insanlık tarihi boyunca bu insanı diğer canlılardan ayırt eden yegâne özelliğin etrafında hep sorunlu bir alan oluşmasına neden olmuş. Ciddiyetin tevazu ile eşleştirildiği semavi dinlerin ilk yasaklarından biri denetlenemeyen kahkahalar. (Oysa İ.Ö. üçüncü yüzyılda yazılmış bir Mısır papirüsünde ilk Mısır tanrısının dünyayı otoriteryan sözcüklerle değil kahkahayla yarattığını okuyoruz. Tanrı kaosla yüzleşiyor ve onu kahkahasıyla uzaklaştırıyor. Işığın içine sevinç ve coşku dolu bir dünya salıyor. “Tanrı güldüğünde, dünyaya hükmedecek yedi tanrı dünyaya geldi... İkinci kez kahkahaya boğulduğunda sular oluştu, yedinci kahkahasında ruh doğdu.”)
İnsanın eğitimi gülme dürtüsünü denetleyebilmeyi öğrenmesi üstüne kurulu. Kişinin gelişmesi, uygar dünyada sorumlu bir birey olarak yerini alması, neşesini, coşkusunu, onu apansız dürtüveren mizah sinirlerini yatıştırmayı, evcilleştirmeyi öğrenmesini şart koşuyor. Büyüğüne boyun eğmenin, disiplinli bir köle olmanın göstergesi mümkünse hazırolda durup iyice nötr, anlamından boşaltılmış bir ifadeyle karşısındakinin ötesinde belirsiz bir yere gözlerini dikip emirleri beklemektir.
Kahkahanın muhteşem müridi Mark Twain ‘Dünyadan Mektuplar’da şöyle diyor: “Çünkü soyunuz, bütün o yoksulluğuna karşın, tartışmasız olarak gerçekten etkili bir silaha sahiptir: Gülme. Güç, para, inandırma, destek toplama, baskı yapma bütün bunlar yüzyılların çabasıyla devasa bir dalavereyi kaldırabilir, biraz yerinden oynatabilir, biraz zayıflatabilir; ama
onu bir darbede paramparça edecek olan şey gülmedir.”
Bebeğimin her anımızı kuşatan otoriteryan imlâyla yüzleştiğinde neler çekeceğini düşünmek arada gölgeliyordu elbet kahkahalarının bana verdiği mutluluğu. Hayatım boyunca ‘dalaksız’ olduğum için katlanmam gereken otorite durakları karşısında morarıp tıkanarak kahkahamı bastırmaya çalıştım. İlkokuldan başlayarak derslerde öğretmenlerimin suratına bir kahkaha patlatmamak için çektiklerimi hâlâ midemde kasılmalarla hatırlarım. İkide bir bizim bataryayı karşısına dizip engin hayat dersleri veren yüzbaşı karşısında başım ciddi bir belaya girmesin diye boğulmanın eşiğinde tıkanışımı, çalıştığım birkaç işyerinde amirlerimin gülünç
otorite takıntıları karşısında yaşadığım acılı kramplarımı da hiç unutmadım. ‘Gülme!’, bütün çocukluk ve ilk gençliğimin en zor uyduğum yasağı oldu.
Daha çocukken bize gülmeyi yasaklayan, zekânın en önemli çıkışını tıkayarak beslenmemizi kısıtlayan otorite, insan olmanın hazzına düşman. Mikhail Bakhtin’in sözünü ettiği tehlikeyi hissediyor elbet:
“Gülmenin olağanüstü bir gücü vardır. Nesneyi yakına getirir, onu parmağın bildik bir hareketle her yanına dokunabileceği somut temas bölgesine çeker, baş aşağı döndürür, içini dışına çıkarır, ona yukarıdan ve aşağıdan bakar, dış kabuğunu kırar, merkezine bakar, ondan kuşkulanır, onu böler, parçalarına ayırır, soyup sergiler, özgürce inceler ve onunla deneyler yapar. Gülme bir nesne karşısındaki, bir dünya karşısındaki korkuyu ve acıma duygusunu ortadan kaldırır, onu tanınan bir nesneye dönüştürür, böylece özgürce araştırılması için zemin hazırlamış olur. Gülme, korkusuzluk gibi bir önkoşulun gerçekleştirilmesinde yaşamsal bir etmendir; bu önkoşul olmaksızın dünyaya gerçekçi olarak yaklaşmak olanaksızdır. Gülme bir nesneyi kendine çekip bildik kılarak, onu gerek bilimsel, gerek sanatsal sorgulayıcı deneyin ve özgür deneysel düşgücünün korkusuz ellerine teslim eder.”
Evet. Gülmek, düşgücünün korkusuz ellerinden tutar. Dünyayı zekâ ve neşeyle yıkıp yeniden kurar. Otorite tarafından yalnız sorumluluk özürlüsü olarak görülen kadın ve çocuklara yakıştırılır. Çünkü bozguncudur. İşte bu yüzden çocukların karşısına geçip ‘gülmeyin’ diye tepinen öğretmen, bize hayat diye vaat edilen hücrenin ilk habercisidir.


Kaynak :Yıldırım Türker'in 17/10/2009 tarihli "Kahkahalarla" yazısı.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=959625&Yazar=YILDIRIM

17 Şubat 2010 Çarşamba

"içimde güneş..."

Herkese günaydın,
Pencerenin dışındaki değil de içimdeki güneşle beraberim bugün,
Acı çekmem gerekiyordu, çektim,
Hepsi di'li geçmiş zamanda kaldı,
Hani diyordum ya gelse önce boynuna sarılır sonra suratına bir tokat patlatırım diye,
Şimdi gelse yüzüne bile bakmam, o kadar nötr bakıyorum artık,
Benim binde birimi bile hak etmiyor o,
Yepyeni bir sayfaya açıyorum kapımı,
Aklım temiz, kalbim temiz, yaralarımı sardım,çoktan kabuk bağladı...
Baharın erken geleceğini hissediyorum bu sene,
Ve tüm çiçeklerin benim yolumda açacağını...

18 Ocak 2010 Pazartesi

"Birdenbire"


John Lennon der ki " Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenlerin toplamıdır..."

Bu kısacık yazıyı okurken oğlu Sean Lennon'un "Parachute" şarkısını dinlemenizi öneririm şiddetle!

Öyledir işte her anı süprizlerle doludur hayatın,

Tıpkı ;

birdenbire hayatıma girişi,

birdenbire içimi aydınlatışı,

birdenbire tüm olumsuzlukları bana unutturuşu gibi,

"birdenbire" tuttu elimden,birdenbire kocaman gülümseyerek gözlerime baktı...

Bu davranışı karşısında o kadar şaşkın, o kadar mutlu ve o kadar şükranla baktım ki ona...Belki de anlıktı mutluluğum belki de uzun zaman sürecek bilemedim...ama evet dedim bu masalı denemeye değer...

Aklımda yoktu hiç böyle bir şey,

Her şey birdenbire oldu, Orhan Veli'nin şiirindeki gibi...

Halen var olan ama üstesinden gelmek için çırpınıp durduğum olumsuzlukları, hastalıkları, yoğunlukları, her türlü negatif enerjiyi bana unutturup yepyeni bir sayfa açtı...

Onu ben çağırdım biliyorum, tüm enerjimle istedim onu, gelsin beni sarsın sımsıkı diye..

Geldi ve beni buldu işte...

Daha minicik, daha bebek, daha yepyeni, daha taptaze, ışıl ışıl...

Hep böyle kalsın ister yüreğim...

Berrak, sade ve alabildiğine güzel...

Her şey zaten güzel, çok daha güzel olacak!

5 Ocak 2010 Salı

"Taptaze bir sene"



Yepyeni bir sene,
Yepyeni bir blog tasarımı,
Ve yepyeni bir hayat demiştim!


Yeni yılın ilk günü,
Mini mini bir kıvılcım geldi çaktı, oturdu yüreğime,
Sonunun ne olacağını düşünmeden baktım ki kıvılcım büyüyebilir biz isteyince!

Yılın ilk gününe, bugüne dek yaşamadığım bir şekilde başlangıç yaptım.
Harika bir gün geçirdim, öyle ki tüm hatırlamak istemediğim anılarımı gölgede bırakıp içimi kıpır kıpır edecek bir gün...
Fazla detaylandırmak ve anlatmak istemiyorum büyüsü bozulmasın diye ama şunu söyleyebilirim merakta bırakmamak için; olumlu enerjilerimi evrene gönderdiğimde bana bu sefer "evet" cevabıyla karşılık verdi.

Sonunun ne olacağını bilemem ama ne olursa olsun özlemişim bu kelebekleri ben,hepsini özgür bıraktım, rengarenk, mutlu mutlu uçuşsunlar midemde!
Herkese şahane bir "ilk hafta" diliyorum,
Yeni senenin ilk haftasının çok önemli olduğunu unutmayın sakın!
Tüm olumlu enerjinizi ve dileklerinizi sıralayın!
Yeni senede daha çok yazacağım ve müzik blogumu ihmal etmeyeceğim biliyorsunuz..
Bu sene ve bundan sonraki seneler artık "benim" :)
Herkese sevgiler, öpücükler!

9 Aralık 2009 Çarşamba

"Değişim"

2008'in Aralık ayında blog yazmaya başlamıştım.
Blog sayfam tam "1" yaşında...
İlk başlarda çekingen ve yalnız ardından daha cesaretli ve kalabalık:)
Klasik ama içten bir şeyler söylemek isterim, çok güzel dostlar edindim, herkese çok teşekür ederim.
Bir sene içinde "339" izleyiciye ve "20900" görüntülenmeye ulaştığım için çok çok mutlu ve geleceğimden daha da umutluyum:)
Son zamanlarda hayatımda yaşadığım pek çok problemden ötürü yazılarıma eski şiddetiyle devam edemesem de en kısa zamanda daha iyi olacağımı biliyorum.
Pek çok blog arkadaşım mail ya da blog yoluyla bana ulaşmış,merak etmiş, nasıl olduğumu sormuş.
"Ben iyiyim, çok iyiyim", sağlık sorunları ufak tefek yaşanıyor malum hepimizin öyle, ama kalbim çok iyi.
Sanki üzerimden büyük bir acı kalktı, büyük bir kırgınlık kalktı.
O ise bu zaman aralığında bana mesajlarla, mailllerle ya da telefonla ulaştı, bir şeyler söyledi, bir şeyler yazdı,kendini savunmak adına belki,ama kalan son kırıntıları da süpürdü gitti.
Kırıldım yine yazıklarına ve söylediklerine ve artık uzun bir süre haberleşmeyelim dedim.
Bir takım tahminlerim vardı, yine haklı çıktığımı üzülerek de olsa gördüm.
Kendim için en iyi ve en doğru kararı vermenin huzuruyla yaşıyorum artık. Aslında birbirimize ne kadar zıt temel taşlarımız varmış diyorum, enerji uzmanıma çok teşekkür ediyorum, kendime dönmemi içimi görmemi ve zihnimi bedenimi hayata açmamı sağladığı için,farklı bir gözden hayatım için gerekli olanları ve olmayanları görmemde bana yardımcı olduğu için.
Yaşadıklarımı anlatmaya yönelik kelimeler bulamıyorum aslında, aldığım enerji, akabindeki değişimler, gördüklerim,duyduklarım,hayatımdaki köklü değişim, yıkılan hayallerim, geleceğimin yön değiştirmesi,bambaşka bir yola çıkmam, yalnızlığım ve tüm bu olumsuzluklara,benim telaşlı ve çabuk demoralize olan benliğime karşın soğukkanlılığım, iç huzurum ve umudum...
Kelimlerle anlatamadığım şeyler oluyor işte...
Özüme dönüyorum.
Her seferinde içim acıya acıya nasır tuttum belki de..belki de gerçekten kendimi buldum. Kendimi üzenlerden kaçıp iyiliklere ve güzel olanlara yol açıyorum.
İyiydi,güzeldi,sevimliydi, yaşandı ve bitti diye bakıyorum.
Sonsuz kırgınlıklarımı, üzüntülerimi,ağıtlarımı görmek ve duymak istemiyorum.
Niye bitti dersem altından kalkamayacağını bildiğim için sorulardan kaçınıyorum.
Büyük beklentiler içine girmemeliyim diye düşünüyorum ve şu an tamamen kendi yağımla kavruluyorum.
Dostlarım, ailem, arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmıyor, eskisinden çok daha yakınız birbirimize.Ben mutlu oldukça onlar benim adıma mutlu oluyorlar.
Ben de mutluyum, henüz farkına varamadığım kadar büyük değişimler içine giriyorum.
Günden güne daha da büyüyorum,
O eski umutlu, neşeli ful geri geliyor,

Yeni yılda ;

taptaze bir kalple,

yepyeni tasarlanmış "ikinci yılına girmiş" bir blog sayfasıyla,

parlak umutlarla,
yeni aşklarla,

yeni yazılarla,

yeni mutluluklarımla burada olacağım...

13 Ekim 2009 Salı

"başlıksız"

Sanatçıyı düşün,
Didinip uğraşan bir sanatçı karşısında eserini görmek ister, heykel,portre,cam bir vazo belki de ya da beste..
Eser bir türlü ortaya çıkmıyosa, o eserin üzerinde çalışmayı bırakır yeni bir eser yaratmaya bakar...

Bu satırlar az önce içimden geldi,
Uzun zaman oldu farkındayım arkadaşlarım,
Sizleri özledim hem de çok,
Enerji almaya başladım, bir uzmana gidiyordum bir kaç haftadır,
Sağlık sorunlarımla cebelleşmekten yılmıştım,
Çok faydasını gördüm,
Meğer o ağrıların,sızıların içinde ne duygular ne birikimler varmış da haberim yokmuş,hepsinden kurtuldum çok şükür.
Ara ara yine gitmeye devam edeceğim, hassas insan olmak zor zanaat.Adeta kemikleşmiş duygularım var,hepsini-tüm negatifliği alıyor bende uzmanım...
Karıncalarım çok fazla bu sene, onlarla tüm gün uğraşmak zaten tüm zamanımı alıyor,
Bir de sevgilim var malum, o da ayrı bir bebek, ilgi istiyor sevgi istiyor,askerden döndü döneli zaten kavga gürültü gidiyor sebebini anlayamıyorum,
İş bulma durumları var şimdi, o amaçsız gibi, yeni gelmiş olmanın bir getirisi var tabii, bunu inkar etmiyorum.
Sadece sorumluluğunu bilsin ve yapsın istiyorum,günde 1 saat ayırmak...yapmayınca da soru işaretlerim artıyor,
Evlilik zor iş, her şeyi ben yapacaksam,dürtüklemeyle yürüteceksem bu işlerin altından kalkamam gibi geliyor,paylaşım lazım.
Geçicek diye umud ediyorum bilemiyorum ama bir izleme sürecindeyim şu an,
Evlilik ciddi iş..
Yazının ilk başındaki kelimleri yazan bir sanatçı oldum ben de, izliyorum şu an,
Sonsuz sevgim, çabam, desteğim, ilgim için...

Metin Rengi

12 Ağustos 2009 Çarşamba

"Geri dönüş hikayesi"

Uzun zaman oldu değil mi?Amma da tembellik yaptım, yazmadım, gıdım gıdım bir şeyler, minicik satırlar, kısa yorumlar..Neredeydi o ful? TATİLDEYDİ.
Ful uzun zaman boyunca tüm karmaşadan sıyrıldı, kendini yepyeni diyarların içine kattı..Gitti,gezdi,gördü,tanıdı,sevdi...

Mis kokan zeytin ağaçlarının gölgesinde oturdu, nar ağaçlarında açan nar çiçeklerinin fotoğraflarını çekti,sahil kıyısında dolaşan kedileri sevdi, balıkçı teknelerinin isimlerini ezberledi, taş kahvede oturup uzun uzun ufku seyretti.Ardında olup bitenleri umursamadı, içinde olanları sorgulamadı, ne geçmiş ne de gelecek dedi, olması gereken "o" andı...İç geçirdi, dua etti, seyretti. Sağlık problemleri biraz olsun hafifledi, tam anlamıyla geçtiği gün gelecek diye keyiflendi, lunaparka gitti çocuklar gibi eğlendi, yeni yeni gelişen yükseklik korkusunun farkına vardı gözlerini sımsıkı kapayıp inadına devam etti!Sahilde deniz kabukları topladı,ne kadar soğuk da olsa bu sene deniz umursamadı,kıyıdan bakmadı içine daldı...denizin içine kendini bıraktı, hiç bir şeyi duymadı o an,ya da görmedi..Güneşin kollarında dans etti, teni renk değiştirdi, pek de yakıştı hani, daha da güzelleşti. Mavi ojelerini sürdü, rangarenk elbiselerini giydi,güneş kırmızı saçlarına vurdukça keyiflendi...Zeytinyağlı kekiğe ekmek banıp kahvaltı etti, ametist taşının yaydığı huzura erişti, karşı kıyıdan gelen türkü sesleriyle neşelendi,şeftaliyi dalından yedi, domatesin kokusuna hayran kaldı, bol bol ıhlamurt,adaçayı,kekik ve nane aldı. Geceleri tezgahlarda sergilenenlere bayıldı, el işlerine hayran kaldı, bol bol kitap ve kolyeyle doldurdu çantasını...

Taş evlerin olduğu dar sokaklarda gezdi, yeni yerler keşfetti, sakızlı dondurma yedi, begonvillerin önünde fotoğraflar çektirdi, şeytan tepesine gidip orada yapılan evleri,siteleri gördü üzüldü,içi acıdı, güzelim ağaçları yerinde göremeyince canı yandı.
Merkez'e, Sarımsaklı'ya,Cunda'ya, Badavut koyuna gitti, ormanla denizin birleştiği uçsuz bucaksız sahili izledi saatlerce.
Her sene olduğundan daha da fazla tüketti enerjisini gezmek için, gezdikçe mutlu oldu, yorgunluk geceleri huzurlu bir uykuya dönüştü,sabah yine aynı enerjiyle güne merhaba dedi.
Yürüdü,yürüdü,yürüdü...
Sonunda o kadar gezdi ki yoruldu:)
Sakin bir kıyıya gitti, oturdu,ayaklarını uzattı, gözlerini kapattı, sadece dinledi...
"Başka bir yaza görüşmek üzere Ayvalık ve Cunda "dedi ve valizini toplayıp mecburen bu keşmekeşe geldi!
Şu an burada olsam da ruhum oralarda bir yerlerde...
Burnuma zeytin kokuları geliyor, güneş hala yakıyor beni, çiçekler parlak, gökyüzü bulutsuz...
Hoşgeldim, hoşbuldum, herkese mutlu keyifli bir akşamüstü diliyorum!

1 Temmuz 2009 Çarşamba

"Siz şahitlerin huzurunda söz veriyorum!"

Geçen gün dolabımı toplarken eski ajandalarımı buldum, iş yerindeki notlarım sayfalar dolusuydu...Bazı ajandaların arkasına ya da ara sayfalara ufak notlar almışım, bunları gördüm, tekrar tekrar okudum.Zaten yazı yazmaya meraklı olduğumdan yığınla günlüğüm, defterim vardır.
Sene 2005, o dönemki erkek arkadaşımdan ayrılmışım, ayrılığın ardından güvenmek ile ilgili öyle güzel satırlar yazmışım ki, kendime şaşırdım, şu an okuduğumda ne kadar doğru olduğunu gördüm.Hoş, şimdiki ilişkimle kıyas kabul etmeyecek derecede vasat bir ilişkiydi o ayrı konu, ama yine de erkekler-kadınlar farklılıklarını çok iyi dökmüşüm kağıda...
Bugün ise o ajandadaki yazının seneler sonra yeniden okunabilirliğinden feyz alarak son dönemde yaşadıklarımdan dolayı kendi kendime bir anlaşma imzalamaya karar verdim.

Taraflar : Ben ve Hayat!

Açıkçası dün bu kararları almamı gerektirecek bir takım olaylar yaşadım. Ne olduğunu anlatmayacağım ancak artık bir şeyleri geçiştirmemek ve doğrudan "kendim" ve "sağlığım" için yaşamak adına bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm.

Bu gerçeği zaman zaman hepimiz kavrarız ama uygulamaya gelince tembel birçocuğa benzeriz,en ufak olumsuzluklarda gardımız düşer, omuzlarımız çöker,unutur ve vazgeçeriz.
Bende bu sabah kendi adıma aldığım kararları yazıya dökerek siz şahitlerin huzurunda resmileştirmeye karar verdim.
İsteyenler bu kararnameye katılabilirler,

Hayatta bencil olacağım, öncelik her zaman "ben"olmalı : Ben merkezcilikle ya da yardımseverlik karşıtı olmakla alakası yok bunun, yalnızca istemiyorsam hayır demeyi öğreneceğim.

Hayat hakkında olup biten herşey ve herkes hakkında bir konu ya da bir insan
hakkında daima olumlu düşüneceğim.

Bir sıkıntım ya da problemim olduğunda aceleci davranmayacağım, hemen eyleme geçmek yerine durup düşünecek, sakinleşmeye çalışacak böylelikle sonradan bana zarar verecek bir davranışta bulunmamış olacağım.

Karşımdaki herkesi kendim gibi düşünmeyeceğim, farklı karakterler ve farklı bakış açılarında insanlarla karşılaşabileceğimi düşünerek onların açısından da olayları değerlendireceğim.

Ufak sorunları kafama takmayacağım, kendimi oyalayacak, beni mutlu edecek ne varsa onlara yöneleceğim.

Mutlu olmayı beklemeyeceğim, mutluluğun bir yol olduğunu, hayatın ahenginin kaybolmayacağını ve mutluluğun da mutsuzluğun da asla sonsuza dek sürmeyeceğini bilecek ve bunu sık sık tekrarlayacağım.

Kendimi dinlemeyeceğim, düşüncelerle fazla detaya ve derine dalmayacağım.Daha yüzeysel daha basit düşünce ve hayallere sahip olacağım.

Etrafımdaki insanları fazla dinlemeyeceğim, yalnızca yanındayken mutlu olduğum insanlarla birlikte olacağım. Yanında sürekli dert dinleyip beni bunaltan, beni adeta Güzin abla gibi gören insanlardan uzak duracağım.İnsan dostunun derdini dinler elbet ama bunun da bir sınırı olduğunu unutmayacağım, başkalarının dertleriyle uğraşmaya paydos diyeceğim.Kaprisli ve vıdıvıdıcı insan tipinden uzaklaşacağım.

Fikrisabitlerim olmayacak, bir planım varsa ve bu bozulduysa alternatif yollar düşünecek ve omuzlarım düşüp, bütün planım altüst oldu demeye izin vermeyeceğim.

Beni mutlu eden ne varsa, düşünmeden onu yapacağım, insanların ne dediği, ne yaptığı nasıl düşündüğünü önemsemeyeceğim.

Kötü ya da sıkıntılı bir durumla karşılaştığımda olumsuz olanı değil olumluyu görmeye çalışacağım, hayata ve insanlar müdahale etmekten vazgeçeceğim.

İnsanların beni üzmesine yıpratmasına izin vermeyeceğim.

Her ne olursa olsun, gülümsemekten, iyi düşünmekten ve kendimi olumluya yöneltmekten vazgeçmeyeceğim.

İçinde bulunduğum ortamdan hoşnut değilsem, ortama kendimi adapte etmeye çalışıp benlikten çıkıp üzülmek yerine, iyi yanlarını görmeye çalışıp ortamı kendime göre güzelleştirmeyi deneyeceğim.

Düzenli egzersiz yapacağım, beslenmeme dikkat edeceğim ama arada minik
kaçamakları da ihmal etmeyeceğim.

Güleryüzümden, içtenliğimden,neşemden asla ödün vermeyeceğim.

Hayat ne kadar yağmurlu,puslu olursa olsun benim penceremden baktığımda hep güneşli göreceğim, gerekirse ben "güneş"olacağım......


Yukarıdaki maddeleri uygulayacağıma,
Kendimi boş işlerle yorup üzmeyeceğime,
Önceliği kendime ayıracağıma,
Ne olursa olsun hep "güçlü" duracağıma,
Tembellik etmeden kuralları harfi karfine uygulayacağıma dair,
Siz blog dostu şahitler huzurunda,
SÖZ VERİYORUM,


Hadi bakalım Ful,
Ve şahitlik edenler (yorum yazan ya da yazmayan sessiz izleyicilerim)
Hepimize hayırlı uğurlu olsun!

30 Nisan 2009 Perşembe

"Herkes 2.şansı hak eder..."

Kimi insanlar vardır elektriğiniz tutmaz, yanyanayken havada kıvılcımlar uçar adeta, dokunsanız "çat" diye çarpacak olursunuz-ki benim böyle bir huyum vardır, bazen kapı kolları ve insanları çat diye çarparım karşımdaki irkilir ne oldu diye:)Geçen bir karıncamı çarptım "aaa o neydi acıdı ama" dedi!
Neyse ben ne yazıyordum konuma geri döneyim, böyle olumsuz elektrik aldığım çok fazla insan var burada, samimiyetsiz ve yapay bulduğum, kıskanıldığımı şiddetle hissettiğim, bu nedenle nazar boncuklarıyla gezmeme ve dualar okumama sebep olanlar..
Yazılarımı okuyanlar bilir, çok dost canlısıyım ve her işyerinde can dostlar edinirim, iyi vakit geçirmekle kalmaz senelerdir de görüşürüm, ama burda demiştim ya size de kimsecikler yok...Etrafa bakarsanız hacmen dolu ama "insan" ararsanız yok!
Santralde görevli bir kız var, yaşça benden küçük.İlk gördüğümde suratsızlığını tersliğini fark etmiştim ama demiştim ki her insan 2.ve kimi zaman 3. şansları hak eder,çünkü içinde bulundukları durumu bilemeyiz. Bir kaç kez suratına soru sorup da yanıt alamayınca dedim ki 2.şans bitti ama belki zor bir dönemden geçiyordur hayatında. Bak sen Ful, ne kadar da iyi niyetlisin bu denlisi iyi değil bence:)
Sonra ne zaman ki telefon bağlatmak için aradığımda bir kaç kez "ufff ne var"diye telefonu açtı (benim olduğumu bilerek) o zaman insanı insan yapan değerlerden uzak olan bu "zat" benden puanını aldı...Adetimdir bilirsiniz, sabahları günaydın demek, hatır sormak, kolay gelsin demek...Bunlar ufak şeyler gibi görünür oysa kocamandır aslında.Nezakettir, hürmettir, içtenliktir, sevgidir tabii anlayana.
Kişisel telefonumu dış hatlara aranabilir hale getirdiklerinden beri muhattab olmuyorum çok şükür, kargo geldiğinde haber veriyor, konuklarım geldiğinde haber veriyor, bir de akşam serviste karşılaşıyoruz hepsi bu. Diğer insanlar da soğuk burada sebebini bilemiyorum güneş görmeyen memlekette mi yetiştiler diyeceğim ama yok, bu katılığın sebebi bir başka herhalde kötü bir tesadüf belki de hepsinin buraya toplanması.
Dün akşam servis gelmiş, binmeden önce bunu gördüm orada "bilmem kim hanım gelecek mi bekleyecek miyiz onu da" dedim ses vermedi, bir şey daha sordum mıy mıy bişi dedi ağzının içinde yine anlamadım,dün zaten üstümde bir yorgunluk, gerginlik vardı,"ben en iyisi bineyim dedim kavga çıkmasın.."Kız yokmuşum gibi davranıyor hayatta en nefret ettiğim davranış biçimlerinden biri..Neyse servise bindik, yolum yakın çok şükür, inmeden önce bunun yanında oturan aynı zamanda santralde ona eşlik eden kadın ona şunu dedi: Ful buralarda mı oturuyor, aman Allah aşkına burda otursan ne olur ya!" dediğini duydum, o an çok şey söylemek geçti içimden ama ben kibar ve asil bir Ful'um, Allah'a havale ettim.
Ben semtimi burada yazmam, ama söyleyebileceğim şey şudur 20 sene erenköy ve bağdat caddesinde oturdum, şu an ki semtimde gayet güzel, huzurlu, adeta yazlık bir kasaba gibi.
Evim yepyeni bir bina, geniş ferah pencereleri yerlere kadar, Allah olmayana da versin inşallah ama bunun kıskançlık amacıyla söylendiğini öyle sezdim ki bunu açıklama gereği hissettim.Kendime kızdım bu insanlar değil 2.şans benim ufacık bir sözümü dahi hak etmiyor dedim.
Önemli olan evinizin nasıl olduğu, hangi semtte olduğu, kaç odalı olduğu değildir, önemli olan o evin içindeki "huzur"dur.Bugüne kadar oturduğum hiç bir evde böylesi ferah bir manzaram olmamıştı, güneşin batışını seyredememiştim binaların sıkışıklığından, rüzgarı hissedememiştim yüksek katlı onca beton yığınından, oysa şimdi öyle ferahım ki, komşularım da iyi çok şükür, apartman görevlimiz de çok iyi niyetli yardımsever bir adam,bugüne kadarki evlerde hep dedikoducu pis komşulara,çalışmayan apartman görevlilerine denk gelmiştik, çok çektik onlardan, yani ben burada oturmayı seviyorum...Önemli olan da huzur zaten,bütün bu saydıklarımı bir yana koyun, o zaman dört duvarın önemi kalıyor mu ?
Ne olursa olsun, nereye gidersek gidelim şu üç günlük dünyada böyle insanlarla her yerde bol bol karşılaşacağız, dün 2.şansa pişman olsam da bugün diyorum ki herkes ek bir kaç şansı hak eder.Bu kişiler artık beni kaybetti ancak bu ve bunlar gibi kişiler asla hayat felsefemi değiştiremez benim;
Ne demişler "iyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı..." Böyle insanlarla mutahhab olmamak sanırım en iyisi...
Herkese mutlu-umutlu sabahlar diliyorum,İstanbul'da yine serin ve yağmurlu bir hava olsa da, biliyoruz yaz geliyor, güzel günler çok yakında...

20 Nisan 2009 Pazartesi

"Dersimi aldım..."

Televizyonla pek aram yoktur, ancak dün gece televizyon sayesinde hayattan büyük bir ders aldım.Son zamanlarda böyleyim ben, izlediğim,duyduğum,gördüğüm ya da tanıklık ettiğim pek çok olayın sonundan iyi bir netice çıkarıyorum, hepsinin tesadüf olmadığını bana bir şey kattığını, ne olursa olsun mutlaka benim adıma er yada geç iyi bir nedeni olacağına inanıyorum.Kadercilikle karıştırılmasın sakın, ama beni daha dingin yapıyor, asiliğimi yavaştan eliyorum ve arta kalanları edinmeye çalışıyorum.
Dün gece de hayattan güzel bir ders aldım.Nasıl mı?
Var mısın yok musun programını izleyen annemin yanına geldim, baktım televizyonda çok hoş, güleryüzlü bir kız yarışıyor, mavilerin neredeyse büyük bir kısmını açtırmış, kırmızı kutular çoğunlukta.Baktım ki banka 75.000 TL teklif verdi, kız da o ara benim gözüme (bana neyse?) pek bir şımarık göründü, baktım ki ayağında pahalı ugg botlar, dedim ki önyargıyla"ayağındaki botlar kaç lira,hala da bu yarışmaya katılıyorlar, ihtiyacı olan birileri katılsa keşke de yerine ulaşsa para dedim, baksana 75.000 TL'yı beğenmiyor."
O an yarışmacı Tuğba, dışardan baktığımda böyle göründü gözüme, ta ki Acun Ilıcalı'ya hikayesini anlatana kadar...
Hikayesini anlatmaya başlıyor;
Sene 1999; 12 yaşında, babasının işi yüzünden Yalovaya taşınıyorlar.Taşındıkları yaz 17 Ağustos kıyametine yakalanıyorlar.Oturdukları evi yapan şerefsiz,binayı bataklığa inşaa etmiş.Bu nedenle yarışmacı Tuğba'nın oturdukları kat binanın temeline gömülüyor.Bina dışardan bakıldığında iki kat eksik duruyor düşünün. (Deprem bölgesinde bataklığa ev yapabilecek kadar vicdansız o adam ve ona izin verenler nerede acaba,ve şu an ne yapıyor çok merak ediyorum.)
Tuğba o gece odasında uyumuyor, annnesi ve babası da yatakodasında değil Tuğba'nın uyuduğu odada uyuyorlar, Tuğba depremden sonra evin yere gömüldüğünü söylüyor, başına aldığı darbelerle bayılıyor, enkazda kalıyor, uyandığında fark ediyor ki kıpırdıyamıyor, öyle ki tek bir boşluğu yok, nefesi dahi sınırlı alıyor, saatlerce, dayısına bağırıyor sesini duyuruyor, çabalıyor,ona su veriyor, bayılmaması için devamlı konuşuyor, nihayet bir üst katın zeminini delerek kurtarıyor, Bursa'daki hastaneye helikopterle götürüyorlar, hastane tıklım tıklım hemen ameliyata alıyorlar, ama ameliyat sonrası öğreniyorlar ki kolu ve bacağı kangren olmuş; O an annemle fark ediyoruz ki "yarışmacının sol kolu ve bacağı protez." Tüylerim diken diken oluyor, iki dakika önce söylediklerim aklıma geliyor, benim önyargıyla yaklaştığım o kızın başından geçenleri dinledikçe hem yaşadıkları yüzünden hem de cesaretine hayranlığımdan gözlerim doluyor.
Haftalarca hastanede kalıyor,taburcu olduğunda annesi ve babası hastanede deniyor, ağlıyor görmek istiyorum diyor ve bir akrabası 12 yaşındaki kızı sarsarak söylüyor gerçeği;annesi ile babası onun uyuduğu odada sonsuzluğa uyuyorlar.Kendi yatak odalarında hiç hasar yok, kurtulma olasılıkları çok fazla...
Akrabaları ve aile dostları sahip çıkıyorlar Tuğba'ya...
Ne kadar zor, ne kadar acı, ne kadar keskin bir hayat geçirmiş yarışmafcı Tuğba meğerse, oysa dışardan bakıldığında o kadar güzel ve neşeli ki, gözlerinin içi gülüyor adeta!
Bu güzel kız bana kendisi kadar güzel bir ders verdi dün gece,
Onun hayat hikayesini öğrendikten sonra dedim ki, asla ama as-la kimseyi dışardan göründüğü gibi değerlendirmeyceksin,böyle bir huyum yoktur ama arada istemeden de olsa önyargıya kapılıveriyor insan.
Meğer en eğlenceli görüntünün içinde bile sonsuz acı yatarmış...
Yarışmanın sonlarında 201.000TL'lik teklifi geri çevirerek kutusuna gidip rekor kırmayı arzuladı Tuğba, ancak kutusundan 100.000 TL çıkıyor, yine de onun için, geleceği için oldukça iyi bir miktarla ayrılıyor yarışmadan.
Onun adına çok sevindim ve onun cesaretine, neşesine, yaşam mücadelesine hayran kaldım. Bana hayatta ne olursa olsun yola devam etmek gerektiğini bir kez daha gösteren o güleryüzlü güzel kıza çok teşekkür ediyorum.
Dilerim hayatta daima şu andaki gibi güleryüzlü, mutlu ve huzurlu olsun...

13 Nisan 2009 Pazartesi

"Penceremdeki manzara"

Hayatımız bu pencerenin ardında gördüğümüz manzaralardan ibaret...
Bazen yağmur damlaları vuruyor cama, bazen kar kıyamet gök görünmüyor, bazen güneş sızıyor içeri pırıl pırıl sıcacık..ama er ama geç bir hüzün bir mutluluk devri daim geziniyor sırtlarımızda.
Elif Şafak'ın aşk romanında da altını çizdiğim Mevlana'nın yüreğinden bir satır gibi :
"Ellerinize dikkat edin. Sürekli açılıp kapanır parmaklarımız.Tutar ve bırakır,bırakır ve tutarız.Bir içe bir dışa.Yumruğumuzu sıktıktan sonra mutluka açarız.Öyle olmasaydık felçli olurduk.Varlığımız da böyledir.Bir an gelir açılır, bir an gelir kapanır.Kâh sıkışır yüreğimiz, kâh ferahlar.Bu tezat gibi görünen haller varlığın özüdür.Kanat çırpan kuşlara bakın.Kanatlarının nasıl hareket ettiğine dikkat buyurun, bir aşağı bir yukarı.Bir hüzün bir saadet.Böyledir hayat.Hoş bir kararda, ahenk içinde, dengede."
Gerçekten de böyle hayat, bir mutluyum bir hüzünlü.
Sevgilimi askere uğurladım, cumartesi günü geldi ailemle vedalaştı ardından güzel bir gün geçirdik,ışıl ışıldık,her şey veda anına kadar iyiydi ama günün sonuna yaklaştıkça sönmeye başladık, gözyaşlarımızı gizleyemedik, derin sarılmalar, öpüşmeler,yüzünün her detayını hafızaya yerleştirmeler - hoş albümler dolusu fotoğraf da olsa elimizde bu detayları anımsamak bambaşka bir şey...
Dün teslim olmadan aradı vardığını söyledi, ardından akşam 8 gibi aradı teslim olmuş ve hâlâ işlemlerini yapıyorlarmış uzun sürecekmiş dedi.Telefonu açtığımda ilk sözü "seni çok özledim" oldu.Sesini duymak bana ferahlık verdi ancak acemi askerlikte her an her dakika araması mümkün değil.Kimbilir ne iştimalar yapacaklar, ne kadar yorulacak ya da verilen görev zor olacak, belki nöbet tutacaklar, belki üşüyecek belki aç kalacak bilemiyorum ama arama sıklığı da az olacak elbetteki.Cep telefonuyla haşır neşir olmayı sevmeyen ben nereye gitsem elimde telefonumu götürüyorum ararsa beni bulamaz bir daha armaya fırsatı olmaz diye, daha bugün sesini duyamadım.Arada gözlerim doluyor, dün gece de pek uyuyamadım.Sanırım bir kaç gün alışma dönemi sürecek, böyle kalbim kafesteki bir kuş gibi pır pır atacak, midem biraz ağrıyacak, biraz panik biraz sakinleşmeye telkinli bir hal sergileyeceğim.
Bunu aşmak için arkadaşlarım var çok şükür, her haftasonu bir program yaparız dedik, bir yerlere gideriz hiç olmadı Moda'ya iner birer çay içeriz.Annemle boğaz turuna çıkarız, grubumuzla büyük ada'ya gideriz.Şimdi bir boşlukta olmam doğal, hele ki benim gibi çok hassas yapıda bir insan için zor günler bunlar.İyi bir yere düşmesi, kısa dönem olması, havacı olması mucize!En azından havaların ısınmasını bekliyorum dört gözle, daha çok gezmek daha çok aktivite yapmak için, sevgilimin benden istediği de bu.Gez, mutlu ol, tatile git,sen mutlu olursan ben de mutluyum demişti.Çok doğru,artık sıyrılmalıyım bu halden,bu kadar zor bir dönemden geçiyorsak demek ki mutluluk çok yakın, güzel günler çok yakın demektir.
Tek eksiğim işyerimde kafa dengi arkadaş bulamamak.Bugüne kadar 5 işyeri değiştirdim ve herbirinde bugüne dek görüştüğüm çok çok iyi arkadaşlıklar edindim.Ancak burda anlaşabileceğim kimse yok.Herkes fazlasıyla yaşlı benden, epeyce alaturka, kimi evlenmiş ayrılmış, kimi evli çoluk çocuğa karışmış, kimi çok patavatsız, kimi görgüsüz... Oturup da sohbet edeceğim kimsecikler yok.Bir kişi dahi...Tamam havadan sudan konuşacak çok insan var ama odaya girdiğimde baştan aşağı süzüyorlar beni, kıyafetime bakılıyor, onlara ilginç geliyorum herhalde, ya da tam tersi selam verilmiyor.Bir şey söylüyorum ve cevaplara bakıyorum ki umut yok biz bambaşka dünyalarda yaşıyoruz...
Cuma günü tüm kurum neredeyse akşam eğlenmek için program yapmışlar, sağır sultan ve uçan kuş dahil herkes biliyordu, ben hariç! Kimse söylemedi, ben gidip de rakıları devirip eller havaya yapacak biri değilim zaten tarz itibariyle ben alternatif mekan, açık hava, festival insanıyım, fazlasıyla farklı kalıyorum onlara göre ama usulen de olsa söylenmeliydi bence...
Her neyse hiç bir şey belli olmaz, belki de kafa dengi bir arkadaş gelir işe, yeni işe alırlar belki.Birlikte yemek yeriz, çay molalarında dertleşiriz akşam eve dönerken bazen program yapar bir yerlerde yemeğe gideriz.Hep eskiden alıştığım buydu, ama burada nedense böyle bir durum var,koca gün yalnız kalmak da sıkıyor beni, neyse ki karıncalarım var...
Neyse olan biten ne olursa olsun,ben umutla penceremdeki manzaraya bakayım, işimi yapayım, mutlu olmaya çalışayım, eski arkadaşlarımla buluşayım, etkinliklere katılayım,aileme daha fazla vakit ayırayım.
İçimdeki çocuğu daha da fazla dışarı çıkarayım ve kabarık kırmızı saçlı, içi dışı rengarenk, herkesin gülümsemesine hayran olduğu bildik "ful" gibi davranmaya devam edeyim.
Ne olursa olsun olumlu enerjimi ve neşemi kaybetmeyeyim,
Çünkü hayat ahenk içindedir eğer bir hüzün varsa ardı muhakkak mutluluktur, yeter ki biz bu gerçeğe yürekten inanalım...

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!