Fotoğrafım
Turkey
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

5 Şubat 2015 Perşembe

Yeni Bir Başlangıç...




Ful yapraklarıyım ben, içimdeki pek çok şeyi yazdım yıllarca burada sayfalara,
Okudunuz, yorumladınız, sevdiniz, istediniz, sizinle paylaşırken ben de giderek büyüdüm, yetiştim hayatın içinde yoğruldum, olgunlaştım..
An geldi küstüm, pencereleri kapıları kapadım sımsıkı oturdum..kendimi dinledim yalnızca, iç sesimle uyudum uyandım, dostları bile istemedim yanımda, bazen yarattığım bu yalnızlık yüzünden mutfaktaki kettle ile konuşurken buldum kendimi, an geldi yazmak dahi gelmedi içimden.

Aşklarım oldu, ayrılıklarım..sayfa sayfa paylaştım, sevmek için yaratılmışım dedim hep..güneşi izlemek ve sevmek için..  Günlerden bir gün bambaşka bir umut ışığı doldu kalbime ve evlendim , umutlarımı yeniden yeşerttim, sevdim, uçtum oradan oraya, gözlerim hep güldü. Evlilikten sonra yazmayı bırakmıştım sayfama, ama kitapçılarda bulabileceğiniz 4 kitabım çıktı piyasaya, lakin ben hala kim olduğumu size söylemek istemediğim için ful adında yazmaya devam ettim aralıklarla...
Kimi zaman günah çıkartıp pişman olup yeniden döneceğime dair sinyeller vererek, kimi zaman da saçma bahanelerin ardına sığınarak geçti günler, haftalar ve aylar...

Ta ki kalbim kırılana, bıkana ve yorulana kadar, ta ki zorlu  bir evliliği geride bırakıp boşanana kadar.

İçimde öyle şeyler biriktirdim ki, ilk başlarda hepsini yazmak isteyip de yazamadım, kalemim titredi resmen, ceza verdim sanki kendime, yazarken hatırlayacağımı düşündüm, yeniden ve yeniden yaşamak istemedim, küstüm çocuk gibi.
Gel gitlerim oldu bu arada , suçlayışlarım, öfkelerim, hala içimden atamadığım sorularım…
Ama şimdi buradayım işte, koskocaman şehirde ayakları yere sağlam basan, tek başına, yarasına kendi pansuman yapıp, kendi bantlayan, bazen kabuklarını soyup tekrardan iyileşmesini bekleyen ama hep bir iz kalacağını bilerek yaşayan ve yoluna öylece devam eden bir kadınım.
Gardımı alıp dimdik orada öylece duruyorum ve diyorum ki hayata,
"Merhaba, yeni hayatım…Ben her şeye rağmen pes etmedim ve bak yine burada karşındayım..."





31 Aralık 2013 Salı

Gıcır gıcır bir yıl...




Sanmayın ki yazmaya yazmaya köreldim, buralardayım, izliyordum sadece.
Biriktiriyordum.
Sağlığım daha iyi, güzel bir işim var, 3.kitabım çıktı, çok şükür ki her şey giriyor yoluna.

Ve sayılı saatler kaldı yepyeni bir seneyi çocuk sevinciyle karşılamaya...

Yepyeni, gıcır gıcır, dumanı üzerinde derler ya o kadar taze, sıcacık bir sene geliyor hayatımıza.

Yeni sene bu yazıyı okuyan okumayan herkese olumlu, güzel, iyi, dürüst düşüncelerle gelsin ve hep gülümsetsin bizleri.

Paylaşmayı unutmadığımız hatta çoğalttığımız, sevgi dolu, özgür, içten bir yıl olsun 2014.

Yeni kararlar faydalı adımlara, yeni başlangıçlar ise büyük mutluluklara dönüşşün.

Yüreğinizi sımsıcak tutun ve açın kapılarını herkese, misafir edin gelmek isteyenleri.

Korkmayın, fazla düşünmeyin, sadece "yaşayın."

Herkese selamlar, sevgiler, öpücükler.



1 Ağustos 2013 Perşembe

"Merhaba" desem yanıt alır mıyım bunca aradan sonra...




Utandım yazmaya,
O kadar çok söz vermişim ki.
Ve hiç de adetim olmadığı halde tutamadım onları...
Kitap telaşına dalıp bir de üstüne hayatın çok zor dönemlerinde gezindim durdum.
Aslına bakarsanız bir şeyler hala tam anlamıyla düzelmiş değil ama umudum var, inançlıyım, düzelecek gibi hissediyorum.
Yazmaya,içimi dökmeye, dertleşmeye, belki de hiç tanımadık gözlerden kendimi yeniden görmeye ihtiyacım var epey bir zamandır.
Saçma sapan bir hastalıkla mücadele ediyorum, seneler önce yaşamış ve atlatmıştım ancak yeniden kapımı çaldığında çok da güzel gelişmeler olmadı hayatımda.
Nedir bu hastalık?
Belki de bazılarınızın yaşadığı ya da yakınlarında gördüğü, ismini telaffuz etmesi kolay, yorumlaması basit gibi görünen ama tıpkı bir buz dağı gibi görünmeyen karanlık yüzünü bilinçaltınızda saklayıp size olur olmaz zamanlarda bıyık altından ustaca gülerek merhaba diyen haz etmediğiniz biri gibi..
Uzatmanın alemi yok.
Mücadeleden zaman zaman yıldıran, zorlayan, hayattan bezdiren:
Panik atak.
Bu saçma sapan korkular, endişeler, sokağa yalnız çıkamamalar çarpıntılar, soyutlanmalar, antidepresanlar...
Dışarıdan kimsenin fark etmediği anda bile içimde kopan fırtınalar..
Sebeplerini biliyorum aslında, belki de yazarsam daha iyi olacak ferahlayıp çözüm bulacakmışım gibi geliyor.
Bir gün iyi bir gün kötü,bir an tamamen atlatıp umutla dolmuş, ertesi saat yine bir atakla yıkılmış yaşamak kolay olmasa gerek.
Neyse ki artık sıyrılmaya ve düzelmeye çalıştığım bir dönemdeyim.
Peki nasıl atlatılır bu lanet olası panik atak?
Allah dağına göre kar verir. Sevdiği kullarını sınar. Her gecenin sabahı vardır. gibi sözleri arka arkaya söyler, olumlamalar yapar, kitaplar okur, ilacınızı düzenli alır, beslenmenize dikkat eder, her şeyi iyi yönünden görmeye çalışırsınız.
Zaman geçer her şey düzelir, doktor ilacı bırak artık der, bırakırsınız, sonra pat bir kaç ay sonra kabus geri döner. İşte bu da savunmanızda açılan koskoca bir yaradır.
Benim gibi insanlara mutluluk dersleri yazan, anı yaşayın diyen, bir sürü zor an mailine cevap vererek destek olmaya çalışan, tek başına uçağa binip hiç bilmediği şehirlere giden, özgürlüğüne düşkün, yalnızlığı seven ve kendine güvenli biri için ne kadar ironik bir durum değil mi?
Kâh telkinlerle, kâh ilaçlarla atlatmaya çalışsanız da bütün kontrolün ve ilacın içinizde olduğunu bilmek ve o ilaca ulaşamamak kadar enteresan bir durum da yoktur hani.
Kolunuz ya da bacağınız ağrıdığında, fıtık olduğunuzda, ne bileyim işte herhangi bir hastalıkta görünen bir şeyleri iyileştirmeye çalışmak çok daha kolay şüphesiz. Ama beyniniz, duygularınız.İşte onu iyileştirmek çok daha zaman alıyor inanın bana...
Bu duruma gelmemin suçlusu kim- tabii bir suçlu aramam gerekiyorsa. Yine ben miyim?Yoksa yaradılıştan gelen ve sonradan öğrendiğim bilgiler mi?
Özeleştiri zamanı!
Tamam kabul ediyorum, bunu narsistlik ya da megolomanlık olarak görmeyeceğinizi biliyorum, evet fazla zekiyim..Ne gelirse başıma bu zekadan geliyor, kafam çok çalışıyor, değil leb l demeden lablebiyi algılıyor bir de seziyorum.
Çok kuvvetli bir 6.hissim de var..Evlere şenlik.Böyle röntgen makinası gibiyim.Herkesi her şeyi tahlil ediyor, olayları önceden görüyorum...
Başka neyim var, evet ben haddinden fazla duyarlıyım...Hatta uzun zaman mide doktorum olan çok sevgili bir abimin beni ilk kez görüşünde koyduğu teşhisi de sizinle paylaşmak isterim. Demişti ki "Bu kız, televizyonda evsiz bir sincap görse, oturup onun için üzülüp ağlar." Adam bir kez görmeyle dann! diye teşhisi koydu, ne yazık ki ben böyle bir salağım işte!
Zeki, duyarlı, hisleri kuvvetli, duygusal, hassas, deli dolu, insanları kırmaktan korkan...
Başıma ne geldiyse iyilik yapmaktan, iyi düşünmekten geldi zaten :)
Eskiden böyle değildim ben, özellikle evlendikten sonra çok daha hassas oldum. Kolay değil insanın 29 yıllık evini bırakıp başka bir düzene geçmesi. Evlenmek büyük sorumlulukmuş, bir süre altında ezildim...
Tek çocuk olarak fazla pohpohlanmış ben kocamdan bunları göremeyince kabuğuma çekildim.
Sonra işlerimiz bozuldu, sonra parasız kaldık, sonra ailem başka bir şehire taşındı sonra da işsiz kaldım ve hala iş bulamadım...
İşte tüm bunlar arka arkaya gelince, o yerinde duramayan, özgür ruhlu, sosyal, para harcamaya alışık kadın gidip yerine parasızlığı ve gelecek kaygısını yaşayan, ailesi uzakta sanki yalnız kalmış gibi hisseden bir hatun geldi.
Evde otur tüm gün tek başına..Sonra panik ataktan sonra bir de sokağa çıkama tek başına!
Allahım kabus gibiydi hayatım! Ne çektiğimi kelimeler kitaplar anlatamaz...
İş aradım aylardır , 2. görüşmeler, 3.görüşmeler şunlar bunlar, git gel git gel.
Tık yok..deli oldum, neye elimi atsam kurudu, home office çalışırken bilgisayarım bozuldu, yenisini alamadım hala bekliyor tamir için, para kazanmak için bilgisayara ihtiyacım var, yani uzun lafın kısası ;
Hayat kedi ben de minik savunmasız bir fareyim bir dönemdir...
Önceleri Paxil ile 1 yıl devam eden ve sonlandıktan sonra yeniden hortlayan panik atak tedavim şimdilerde Prozac ile devam etmekte...İlaç almamak için ne kadar direndiğimi bir bilseniz..Ama yok olmadı, ilerledi ve mecbur kaldım.
Şimdi çok daha iyiyim, ilacın yan etkileri zorluyor biraz ama daha da iyi olacak her şey.
Bunca sıkıntının arasında 3.kitabımı da Eylül ayı gibi çıkartıyorum!
Bana dua edin, bundan sonra da güzel ve düzenli yazarak, paylaşarak, sizleri okuyarak daha iyi olmayı hedefliyorum.
Panik atak yaşayanlar ise lütfen yorumlarını esirgemesin.
Herkese yeniden merhaba!
Güneşli, sıcak ve iyi günler gelecek...
Biliyorum çok yakında...


3 Aralık 2012 Pazartesi

Nefes Alıyorum


Kaç ay oldu bilemiyorum.
Ama çok zaman geçti farkındayım.
Çok yollardan yürüdüm,
Güzel ilklere imza attım.
Siz beni bilmiyorsunuz, kimim neyim ama.
Kitapçılarda raflarda bir kitabım var artık benim, ikincisi ise yolda:)
Konusu, detayı bende gizli, ne olursa olsun,önemli olan cesaretimi toplamak ve adım atmaktı ben bunu başardım ve kendimi kutluyorum sık sık,iyi ki yaptım diyorum :)
İmza günleri, buluşmalar, yepyeni insanlar ve okurlar.
Ekran önünde de arada görüyorsunuz beni ama kim olduğumu bilmiyorsunuz bu da çok güzel,
Burası benim mekanımdı unutmuşum.
Özgürce, içimden geldiği gibi her şeyi yazdığım ve düşünmeden hareket ettiğim,
Kanatlarımı açabildiğim,içimi dökebildiğim.
Sanırım artık daha fazla burada olmam gerekiyor,

Hepinizi çok özledim,

Sevgiler,



11 Şubat 2012 Cumartesi

"hoşgeldin ful..hoşgeldin."

Uzun zaman geçti...
Neler neler yaşadım şu zamanda.
Hayata bakışım tamamen değişti, geleceğe, insanlara...
Hastalıklar,kayıplar,yaşadığım depresyon,zor geçen geceler geride kaldı çok şükür.
Hayatım o kadar hızla değişiyor ki, sanırım buna ayak uydurmakta zorlandım ben.
Ölüm gerçeğini tam da önüme koydu hayat, bana yepyeni şeyler öğretti.
Acılar çektim,daha da olgunlaştım.
Şimdi sımsıkı kapadığım perdelerimi açıyorum, güneşe çeviriyorum yüzümü.
Yaşamın, nefeslerimin ve sevdiklerimin kıymetini daha da bilerek bakıyorum geleceğe..
Bir çift kuş uçuyor, serin ama temiz bir hava..
İliklerime kadar üşümek bana yaşadığımı hissettiriyor ve gülümsüyorum kendime.
"Hoşgeldin ful.."diyorum.
"Hayata yeniden hoşgeldin..."

Fahir Atakoğlu ~ Dargın değilim ..



2 Ocak 2012 Pazartesi

"Sağlık Olsun"


Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama.
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin...
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin.
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin.
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart.
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine...
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis.
Önce sa na güzel gelsin aynadaki siluetin.
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün
dile.
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden, Hatta daha da eskiden
yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla, Ohhh şöyle bir hafifle...
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de.
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık.
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa...
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak.
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen
yanağından makas al...
Sonra, şöyle bir düşün. Kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken?...
Kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler
kapını tıklattı?..
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?...
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara!...
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor!...
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller
açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun...
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun...
Saklama tabakları, bardakları misafire. Sizden ala misafir mi var bu
dünyada?..
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç
değil.
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik
bıraktıklarını tamamlar gibi.
Tadına var akşamının...
Gece evinde, dostların olsun.
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun...
Arkadaşım, hayat bu. Daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!

Can Yücel

"bir eski resim duvarda"

...
Üç noktalar güzeldir kimi zaman.
Sonsuzluğu temsil eder.
Devamlılığı...
Gelecek cümleleri belki de..ya da söylenmek istenip de söylenemeyenleri barındırır içinde kimbilir.
Benim üç noktamın içinde 3 boğum var.
Artık hastane hastane koşturmacalarım bitti desem..."iyileştiler mi?"diyeceksiniz.
Ne yazık ki kısa bir cümleyle yanıtlayacağım sizi, içi bomboş.
Amcamı kaybettim.
Bir hafta sonra da iyiye doğru giderken, evine çıkmış, yemeğini kendisi yiyebilir durumdayken ve son anına kadar aklı başında konuşabilirken anneannemi yitirdim.
Bir haftada iki cenazeyi görmüş biriyim artık.
Antidepresan kullanıyorum.
Kendimi yeni yeni toparlıyorum.

Ne denir ki artık?

Kelimeler boş,
Bunca acıdan sonra hayat da kelimeler gibi boş görünse de aslında dolu,
Dopdolu,
Acılarımı bıraktım eski senede,
Artık çok daha güçlü ve umutluyum,
Bana ders verdi hayat,
Herşeyin ne kadar kıymetli olduğunu gösterdi,
Sevdiklerime "seni seviyorum" demek için iyi ki beklememişim bugüne kadar,
Bundan sonra da beklemeyeceğim.

Hayat her an bitebilecek,
Her an devam edebilecek,
Yaşanası,
Bir garip,
Değişik,
Herşeye rağmen zevk alarak sürdürülmesi gereken.

Kayıpsız, sağlıklı, mutlu ve iyi nice senelere...

Bir parça da olsa gülümseyebiliyorsam artık, yazma vaktim gelmiştir...



24 Kasım 2011 Perşembe

"kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına"


Bir süredir, her ne kadar yazmak istesem de bir türlü yazamadım.
Zor bir sürecin içindeydim.
Yaşadığım sıkıntılar bedenimde geçmişte geçirdiğim bir hastalığı yeniden alevlendirerek kendini gösterdi ve bu sıralar onları tedavi etmekle uğraşıyorum.
Çok şükür daha iyiyim, hatta daha da iyi olacağımı ve en kısa sürede tamamen iyileşeceğimi biliyorum.
Henüz bir iş bulamadım, eşimin iş yerine gidiyorum ara sıra, biraz tercüme yapıyorum bir akrabamın şirketi için, eşim ve bir dostumuzla birlikte mesleğimle ilgili iyi bir projemiz var, eğer gerçekleşirse o projenin genel koordinatörü olacağım ve bu proje sayesinde ilk kez medya sektörüne adım atacağım. Bu yüzden biraz heyecanlı biraz da meraklıyım, sürecin nasıl işleyeceğini bilemiyorum ama umutlu ve istekliyim.
Güzel işler başaracağıma ve iyi paralar kazanacağıma, hatta bugüne dek yenen hakkımdan artan her türlü parayı misliyle kazanacağıma yürekten inanıyorum.
Hakkımızda hayırlısı neyse o olsun diye dua ediyorum hep...
Bol bol sakinleştirici müzikler, yürüyüşler, aileyle güzel kahvaltılar, dostlarla buluşmalar var hayatımda.
Kendimi eve kapatıp dinlenmek niyetinde değilim, hastalıkları sokağın enerjisiyle aşma taraftarıyım.
Olumlu şeyler var hep, olumsuzlukları uzaklaştırmaya çalışıyorum.
Önce sağlığım diyorum ve öyle demek zorundayım.
Mutluluk derslerimi okuyorum bu aralar, yazdıklarımdan yeni bakış açıları yakalamaya çalışıyorum.
Sizleri okuyorum...
Bir de 30 oldum bir kaç gün önce:))
Yenilenen hayatımda taptaze umutlara ve ışıl ışıl gülücüklere kocaman bir yer açıyorum.
Sağlıkla, huzurla, eğlenceyle nice nice senelere diyorum kendime...
Allah herkese gönlünden geçen güzellikleri versin...

3 Kasım 2011 Perşembe

"ilahi adalet dediğimiz..."

Bu ay itibariyle işimden ayrıldım.
İstifamı ay ortasında vermiş ve müdürümle karşılıklı anlaşarak Şubat ayında ayrılacağımı konuşmuş olmama rağmen sigortamın 15 gün önce kesildiğini öğrendim.
Bu durumda müdürüm özür diledi,insan kaynakları beni sigorta kesildikten sonra çalıştırdıkları halde paramı vermeyeceklerini söyledi,beni işe alan ama hiç ortalarda görünmeyen ve hep benim müdürlerimin dediklerini yapmamı salık veren ilgisiz koordinatörüm ortalarda görünmedi ve bana hiç destek olmadı.
Ben de üzgün ve kırgın ve biraz da gergin bir şekilde eşyalarımı topladım ve gittim...
Çalışma arkadaşlarıma,koordinatörüme ve müdürüme kısa ama dolu dolu bir mail yazdım, öyle etkileyici oldu ki tüm gün telefonum susmadı.Bugüne kadar kimsenin böylesi bir cesaretle davranmadığını benim bir devrim yaptığımı söylediler.
Ancak ben bu tip yılanlarla çalışmaktan ve hep onların kazandığını görmekten yorgun ve hasta düştüm.
Çeşitli psikolojik problemlerle uğraşadururken siz de biliyorsunuz ki şu son aylarda hep "ah" aldılar benden..
Hep üzüldüm, ah ettim, Allah'a havale ettim.
Bugn öğrendim ki ben gittikten sonra işyerinde ortalık karışmış.
En üst yönetim bu yapılanları, sirk havasındaki anti profesyonel olayları duymuş.
Benim ayrılış sürecimdeki çirkeflik ve haksızlıklar patlamış,
Ve sıkı durun!
Ne olmuş sizce?
Benim koordinatörüm bulunduğu ofisten ayrılmış ve nereye getirilmiş biliyor musunuz?
?
Çok şaşıracaksınız ama;
Benim mevkiime ve benim masama getirilmiş...
İşte ilahi adalet diye buna derim ben!
Hiç kimsenin yaptığı yanına kar kalmıyor.
Bana zerre destek olmayan o adam şimdi benim koltuğumda oturup benim mücadele verdiğim adamlara karşı mücadele vermeye çalışacak.
Ve sıcacık odasını,o imkanlarını, o binayı,emrine gelen çayları,kahveleri bırakmak zorunda kalacak....
Hayat böyle işte dostlar.
Hep bana güç veren ve yanımda olduğunu bildiğim Allah,bana bu adaletin gerçekleştiğini gecikmeden gösterdi ya,içim bi nebze olsun ferahladı.
Umutla bakmak lazım güzel günlere, yarınlara..
Şükürler olsun.
Kimse "ah" almasın bu hayatta..
Kimse kimsenin ekmeğini,hakkını yemesin,gözünden damla düşürmesin, içini acıtmasın, yakmasın.
Bir şekilde hepsi dönüp dolaşıp başladığı yere dönüyor çünkü...

24 Ekim 2011 Pazartesi

"Çalış,şükret senin de olsun!"

Gülse Birsel'i seviyorum.
Bana içten ve samimi geliyor.
Belki de bu yüzden Avrupa Yakası'nı hala en başından başlayıp düzenli izleyip moral kazanabiliyorum.
Beni güldürüyor, yazdıklarını okuduğumda kendimi iyi hissediyorum.
Bu sabah da Internette dolaşırken onun eski bir yazısı çarptı gözüme, okudum ve pek beğendim.

Sizlerle de haftamızın iyi ve güzel geçmesi adına paylaşmak istiyorum.
Şehitlerimiz, deprem, aile içindeki acılar..
Umarım artık güzel, iyi ve sağlıklı haberler alacağımız uzun bir dönemin başlangıcı olur bugün...
Yaralar sarılır, herşey yoluna girer, mucizeler gerçekleşir...

**********

Toplanın, mutluluğun sırrını veriyorum!
Bir kere şu ortaya çıktı: Para, mutluluk getirmiyor kardeşim!
Modern dünya, sadece ’daha zenginlerin’, ’daha az zenginlerden’ biraz daha mesut olduğunu, bu saadetin de ’üstünlük’ hissinden kaynaklandığını ve uzun sürmediğini keşfetti!
Psikologlar ’mutluluk’ konusuna takmış durumdalar.
Temel ihtiyaçları karşılandığı sürece, daha fazla para ekstra bir mutluluk getirmiyor.
Peki kim, niye mutlu oluyor?
Time dergisinin son sayısı, birçok bilim adamının bu konuda yaptığı araştırmalardan çıkan ilginç sonuçları konu alıyor.
Mutluluk, bizim sandığımız etkenlerden çoğuyla hiç bağlantılı değil!
Para? Hiç alakası yok! Eğitim? Hiç etkisi yok! Zekâ? Aynı şekilde! Gençlik? Bilakis! Yaşlıların hayattan gençlere göre daha çok zevk aldıkları ve depresyona daha az meyilli oldukları kanıtlanmış! Evlilik?
Araştırmalara göre, evli insanlar bekârlara göre biraz daha mutlu olsa da, bunun sebebi zaten mutlu olmaya meyilli insanların evlilikleri daha kolay yürütmesiyle ilgili olabilir! Güneşli havalar? Hayır! Amerika’nın bol yağmurlu bölgelerinde yaşayanların Kaliforniyalılara göre daha depresif olmadığı kanıtlanmış!

ARKADAŞLAR EN İYİ İLAÇ

O zaman insanları mutlu eden ne?
Bulgulara göre dini inanç insanların mutluluğunu artıran önemli bir etkenmiş.
İnanan insanlar zorluklara karşı daha kolay göğüs geriyor ve daha iyimser oluyorlarmış.
Arkadaşlar, mutsuzluğa karşı müthiş bir ilaçmış!
Ahbapları, dostları, aileleri ve çevreleriyle daha yakın ve sık ilişki kuran insanlar karamsarlıktan uzak kalmak için en etkili formülü bulmuşlar. Bu arada, mutlu olmak için bir grup psikoloğun kullandığı ’gün inşa etme’ metodundan bahsetmek lazım.
Denekler bir gün önce dakika dakika ne yaptıklarını hatırlayıp, bu aktivitenin onların açısından mutluluk düzeyini birden yediye kadar işaretliyorlar.
Bu test 900 Teksaslı kadında uygulanıyor.
Sonuçlar ilginç... Bu hanımlar için en çok mutluluk veren ilk beş aktivite, seks, arkadaşlarla sosyalleşme, evde yatıp gevşeme, dua etme ve yemek yeme!
Bunları spor yapma ve televizyon seyretme takip ediyor!
Tuhaf ama ’çocuklarla ilgilenmek’ listenin en altlarında, ev işinin bir sıra üstünde yer alıyor! Çoğu insanın hayatında mutluluğunun kaynağı olarak gördüğü çocukların, günlük hayatın mutsuzluk sebeplerinden biri olması ilginç! Demek ki, mutlu ettiğini sandığınız her şey mutlu etmiyor! Ancak, günlük hayatta insanı sinirlendiren, geren, mutsuz eden ufak tefek olaylar, hayatın genelinde mutluluk kaynağı olabilirmiş! Sürekli şikayet ettiğiniz stresli işiniz, hayatınızın en önemli rengi olabilir örneğin.
Psikologların bu konuyla ilgili edindiği farklı bir bulgu da: "Sonların gücü"! Sözgelimi, sizi çok mutlu eden bir ilişki, son bir haftasında berbat kavgalar ve gözyaşı dolu bir ayrılıkla sonlanıyorsa, bütün hayatınız boyunca o ilişkiyi kötü hatırlıyorsunuz! Bu konu, kolonoskopi yaptıran bir grup insan üzerinde test edilmiş.
Biliyorsunuz kolonoskopi, bağırsaklarla ilgili rahatsız edici, biraz acılı bir muayene metodu.
Bir grup hastaya standard kolonoskopi yapılmış.
Diğer grupta ise kolonoskopi aleti, muayeneden sonra 60 saniye hareketsiz bırakılmış. Hastalara acı veren bölüm aletin hareketleri olduğu için, uygulama 60 saniye daha uzun sürdüğü halde, muayenenin sonu 60 saniyelik acısız bir zaman dilimiyle bittiği için, ikinci gruptaki hastalar, uygulamayı, ilk gruba göre daha az rahatsız edici bulmuşlar!
Peki, herkes mutlu olabilir mi? 1996’da yapılan bir araştırmaya göre, bir insanın hayatından memnun olması, yüzde 50 oranında genetik yapısına bağlı!
Genler neşeli, rahat bir kişilik yapısını, stresle başa çıkma kapasitesini, depresyon ve endişeye meyili yönlendiriyor! Eğer bir insan genetik olarak mutluluğa meyilliyse, başına berbat şeyler de gelse, hatta kaza sonucu bir uzvunu bile kaybetse, zaman içinde, eski mutluluk seviyesine ya da ona yakın bir noktaya dönebiliyor!

ÇALIŞ, ŞÜKRET SENİN DE OLSUN

Bütün psikologların üzerinde fikir birliğine vardıkları üç mutluluk formülü var: Şükretmek, iyilik yapmak ve yaptığın işi sevip daha çok konsantre olmak!
Şükretmek, hayattan duyduğun memnuniyeti ifade etmek, hatta bunu düzenli olarak yazmak ve söylemek, sadece insanın keyfini yerine getirmekle kalmıyor.
Kalifornia Üniversitesi’nin araştırmasına göre fiziksel sağlığı düzeltiyor, enerji seviyelerini yükseltiyor, acı ve yorgunluğu azaltıyor! İyilik yapmak, sözgelimi düzenli olarak bir huzurevini ziyaret etmek, bir komşuya yardım etmek, babaanneye mektup yazmak, mutluluk derecesini ani ve dramatik biçimde artırıyor!
Ne para, ne aşk, ne güneş, ne gençlik. Yaptığınız işi sevip, o işe bütün konsantrasyonunuzu ve enerjinizi severek vermek de, mutluluğun formüllerinden biri.
Marangoz olsanız da, doktor olsanız da böyle. O kadar araştırma, kolonoskopide ekstra 60 saniyeye katlanan denekler (!), yazışmalar, toplantılar, istatistikler...
Psikologlar yine bize ana okulunda öğretilenlerle kutsal kitaplarda yazılanları bulmuşlar: Mutlu olmak için çalış, iyilik yap, şükret!

19 Ekim 2011 Çarşamba

"Kumdan Kaleler"


Siz de izlediniz.

Ilk ve tek izleyen ben degilim, biliyorum.
Ama içinde bir ders var ki hepimiz gözden kaçirmis olabiliriz.
Sahilde bir takim çocuklar var.
Oynuyorlar ve gülüsüyorlar ve kumdan kaleler yapiyorlar.
Projeleri üzerine çok odaklanmis görünüyorlar.

Kolayca ufalanan köselerle ve kulelerle ne kadar titiz ve dikkatli ugrastiklarini görüp egleniyorsunuz.

Agizlarini saga sola yamulturken ve dillerini çikartirken yüzlerindeki bakislar sizi gülümsetiyor...

Ve sonra büyük bir dalga olusmaya ve sahile gelmeye basliyor. Ama çocuklar panik olmuyorlar. Tam tersine en garip seyi yapiyorlar. Hoplamaya ziplamaya, zevkle çiglik atmaya basliyor ve su selinin yarattiklarini silip süpürmesini izliyorlar. Panik yok. Üzüntü yok. Aci durumu yok. Çocuklar bile kumdan kalelerin önlenemez sonunu biliyorlar. Sasirmiyorlar veya olanla ilgilli kizgnlik duymuyorlar.

Siz ve ben çok akilli olmaliyiz. Bu dünyanin malzemeleri hemen hemen çocuklarin sahildeki kumdan kaleleri kadar dayanikli ve ayakta kaliyor. Ama biz büyükler ona çok fazla kendimizi kaptirip, onu savunuyor ve kaybedince de depresyona giriyoruz.

Tanri sizi meshur olun, zengin olun, en büyük evde yasayin veya en havali arabayi sürün diye yaratmadi. O sizi ihtisami için yaratti. Sizi dünyaya insanlari sevin ve kutsal seyler yapin diye koydu.


Kaderiniz fiziksel seylere bagli degil. Dolayisi ile 100 yasina kadar yasamak, daha kisa süre ama iyi yasamaktan çok daha az önemli. Vücudunuzu güzellestirmek ruhunuzu arindirmanizdan çok daha az önemli.

Çoçuklar kumdan kalelerinin gelecek bir dalga ile kaybolmaya mahkum kisa süreli bir sevinç oldugunu bilirler. Dolayisi ile dalgalar gelirken endiselenmezler. Yarattiklarinin silinip süpürülüsünü gözlerinde yaslar olmadan izlerler. Yine, biz çok akilli olmaliyiz.

Bu hayatla ilgili hersey geçici ve yokolucu.

Insan ölümlülügünün gelen dalgasi hepsini silip süpürecek. Kum kaleleri gibi, bu dünya için yapilmis hiç bir sey sonuza kadar kalamaz. Sadece bizim sonsuzluk için yaptiklarimiz ayakta kalip dayanacak.

Isinizi kaybetmeniz size ne yapar? Ya yangin veya kasirga ile evinizi kaybetseniz? Peki ya tuhaf bir aci ile doktorunuza gitseniz ve sadece birkac hafta yasayacaginizi ögrenseniz? Bunlar insanlarin gerçekten baslarina geliyor, biliyorsunuz. Bizler, kum kaleleri kadar savunmasiz ve kirliganiz.

Hayat Tanri'ni armaganidir. Her güzel seyden zevk alin. Ama kumda yarattiklarinizin zevkini çikartirken onlara fazla baglanmamaya dikkat edin.

Alıntı: www.sifacemberi.com
Kaynak: Bilinmiyor
Çeviri: Lale Külahlı




18 Ekim 2011 Salı

"Anneannem..."

Anneannem...
Doğduğu şehirde, lisede Fen Bölümünde okuyan tek kızmış.
Matematik zekası çok yüksektir, çok zekidir, hafızası da pek iyidir...
Haftalardır hastanede olan o güçsüz kadın, hala tüm yorgunluğuna rağmen eski şiirleri teklemeden söyleyebiliyor..ama benim içim nasıl parça parça işte orası bilinmiyor.
Dün iyi bir haber almadık.
Maalesef diğer akrabamdan sonra anneannemin de göğüs kanseri olduğunu öğrendik.
Diğer akrabamı açıklamamanın bir sebebi yoktu, o halde onun da "amcam" olduğunu söyleyebilirim.
Netice ailede aynı anda 2 kanser var.
Biri artık sonlarına doğru ilerliyor, diğeri ise 80 küsur yaşındaki bir kadının ameliyata nasıl dayanacağı ve sonrasındaki tedavilere nasıl katlanacağı sorularıyla karmakarışık bir hal alıyor.
Değerler şu anki haliyle çok riskli ve anesteziye girmesi mümkün gibi değil.
Ama doktorlar güçlendirip, takviye yapıp öyle ameliyat edebileceklerini söylüyorlar.
Dün müdürümle konuşamadım,
Haberi alır almaz izin aldım, annemin yanına gittim, oradan da hastaneye.
Anneannem göğsünde bir şeyin olduğunu ve ameliyat olması gerektiğini biliyor ama kanser olduğunu bilmiyor. Hatta "ne kanserli insanlar kurtuluyor, ben mi kurtulamayacağım" dediğinde gözlerimden akamayan yaşların içime aktığını hissettim.
Bir sakinlik geldi bana.
Normalde moralim bozukken kabına sığmayan, sokaklara koşan ful yerine sakin bir kadın geldi.
Hayata bakışımı son yıllarda epey değiştirmiştim ama dün çok daha farklı bir şekilde değişti.
Artık "sadece" iyilik yapmak, paylaşmak ve tadını çıkarmak için yaşayacağım.
Yardım edeceğim ve işleri kolaylaştıracağım.
Dert etmek ise geçmişte kaldı.
Hayat öylesine acımasız ve hızlı ki..
Bu ara hep bu hastalığa dair haberler duyuyorum etrafımdan, öyle çok yaygınlaştı ki, sanki grip gibi kanser oluyor insanlar.
Hastanalerde minik çocuklar görüyorum, göğsü alınmış kadınlar, bekleyen hasta yakınları...Yürüteçle yürümeye, yakınlarının kolunda adım atmaya çalışan gencecik insanlar..
Hastaneler adam almıyor..o kadar dolu, belki milyonlarca evde acı var.
Ama perdeler ve kapılar kapanınca görünmez oluyorlar sanki.
Oysa hayat en keskin ve tek gerçeğini sunuyor bize.
Bizler ölümlüyüz.
30 yaşıma 1 yaklaşık 1 ay kala, ölümün nefesini sevdiklerinin üzerinde hisseden ben, yeni yaşıma çok daha farklı olarak gireceğim.
Hayat bize çok ağır tokatlar atıyor, aslında fark etmemizi sağlıyor, gerçeği..ölümlülüğü.
Belki de bunu fark edenler bu sınavdan başarıyla çıkacaklar.
Zor dönemler kapıda...
Evet bu ara bizim için her şey zor..ama dayanmak zorundayız.ben, eşim ve ailem için, annem benim ve babam için, babam da annem ve benim için..
Hepimiz dayanmak zorundayız...
Zira hayatın parolası "güçlü durmak"...


17 Ekim 2011 Pazartesi

"Özgürlüğe adım adım"


Geçen hafta müdürüm beni yanına çağırdı.
Verdikleri görevi yerine getirmezsem açıkça benimle çalışmayacaklarını söyledi.
Benim gibi haftasonu çalışmayan, haftaiçi 17:30'da mesai bitiren bir personel istemiyorlarmış...
İyi de bu şartları işe girerken siz koydunuz!
Ne kadar yorulduğumu, evimin işini yapacak halimin dahi kalmadığını, hastalandığımı, bloga bie yazacak vakit bulamadığımı biliyorsunuz.
İşte tüm bunlara karşın bu yaşadıklarımı ve maruz kaldığım bu durumu hak etmediğimi düşünüyorum.
Bir yıldan az çalıştığım için, küçük bir tazminat uğruna beni işten atma süreçlerini ve süründürme safhalarını beklemek istemiyorum.
Bugün kendilerine kararımı açıklayıp, bu şekilde meslek onurumu zedeleyen bir kurumla birlikte olamayacağımı söyleyip istifa dilekçemi uzatmayı planlıyorum.
Bir an önce yürürlüğe konulsun diye de eklemeyi ihmal etmiyorum.
Çalıştığım her kurum bir öncekinden daha berbat oluyor.
Buraya girerken benimle iş görülmesi yapan herkes benim lisanımdan, yaptıklarımdna, tecrübemden bahsetti, kimse bana bu felaket ek işten bahsetmedi.
Bu şekilde işe giriyorsunuz ve ta taaam süprizzz yeni bir göreviniz var, üstelik sizin pozisyonunuzdan aşağıda ve haftasonu mesaisini de ek bonus paketi olarak kazandınız. Böyle saçma sapan bir şeyi kabullenmek yerine burada çalışmayı sonlandırırım hepsi bu.
Özgür olmayı ve dinlenmeyi çok istiyorum.
Sonra yeniden bomba gibi devam edeceğim iş hayatına.
Yeter ki sağlığımız olsun...
Zira yakınımdan iyi haberler alamadım bu haftasonu,4.evre hızla ilerliyor ve iç organlara yayılıyor..şu üç günlük hayatta her şeyin sağlık olduğunu, bir kez daha anladım.
Kimbilir kaç ay ömrü kaldı, kaç gün... daha çok erken.......

Hal böyle olunca hayatın kısalığı ve boşluğunu görünce gözünüz daha da kara oluyor.

Bugün konuşabilmeyi ve artık noktayı koyabilmeyi diliyorum.

Şans melekleri eksik olmasın yanımızdan.
İyi haftalar herkese...


İllüstrasyon:
http://i-am-oksancia.livejournal.com/28527.html


11 Ekim 2011 Salı

"Yağmurun düşündürdükleri"

İliklerime işliyor yağmur...
Özlemişim.
Islanmayı, yerdeki birikintilerde zıplamayı, koşmayı...
Çocuklar gibi üşüyerek ama gülümseyerek karşıladım sonbahar'ı.
Tüm kargaşaya ve kötü niyetlere rağmen mevsim döngüsünün hala tıkır tıkır işliyor oluşu beni mutlu etti.
Demek ki hala bir şeyler yolunda öyle değil mi?
Özlemişim.
Uzun kollu giysileri çekmeceden çıkarıp giymeyi, akşamları televizyon izlerken polar battaniyenin altına girmeyi, bir fincan sıcak bitki çayının kokusunu duymayı, çizmelerimi.
Yağmuru, hatta şemsiyemi ters döndüren rüzgarı bile.
Özlemişim.
Toprak kokusunu, yağmurun camlara vuruşunu, pencereyi açıp da elimi uzatarak mutlulukla gökyüzüne bakışımı.
Gözlerimi kapayışımı,aldığım o derin, huzurlu nefesi...
Küçük şeylerle mutlu olmayalı biraz zaman geçmiş gibi sanki.
Yeniden oyuna dahil olduğumu bilmek sevindirici.
Yolunda gitmeyen ne varsa tabaktan sıyırmalı artık.
Günler öyle hızlı geçiyor ki..yakında 30 sonra 40 bir bakmışsın 50 yaşındasın.Yaşayamadan gitmemek için elinde imkan varken yaşamalı insan.
Yağmurda gidecek yeri olmayan ve üşüyen insanları düşünüyorum hala, ben eski benim değişmedim, sadece biraz mutluluk oyunu oynamaya ihtiyacım var.
Yağmurda kısa bir yürüyüşe, bir parça gülümsemeye, haylazlığa...
Umarsızlığa...
Güzel bir gün bugün, biraz yağmur, biraz romantizm, biraz sukûnet.
Hava serin ama bizim hayallerimiz her daim sıcacık olsun...
Sorunlara çözümlerimiz, dertlere devalarımız olsun,
Sevgimiz, bereketimiz, güleryüzümüz olsun.
Sıcacık ve umut yüklü karşılayalım bu yeni mevsimi

Yaşama isteğimiz ve sevdiklerimiz hep yanımızda olsun...


10 Ekim 2011 Pazartesi

"Yeni şeyler söylemek lazım"

Anneannemin durumu pek iyi değil, bulunduğu hastaneden çıkardık ve başka bir hastaneye yatırdık. Durumunu gördükçe içim cız ediyor, mümkün olduğunca onun yanında olup ona yardım etmek, onunla vakit geçirmek istiyorum.

Diğer akrabam ise 4.evreye devam ediyor, ağrıları arttı, yürüme güçlüğü çekiyor.
Ailede hastalık olduğunda herkes bir yerlere dağılıyor, yüzler endişeli, asık, mutsuz.
İnsanlar hastanelerde, acillerde sabahlamaktan yorgun düşmüş, sabırsız, umutsuz.

Tüm bunlara yakinen tanık olup metin olmaya çalışırken mesaimle ilgili görüşmeyi nihayet bu sabah gerçekleştirmenin verdiği rahatlık var üzerimde.
Aslında rahatlık sayılmaz, berbat bir görüşmeydi ama en azından belirsizliklerim bitti ve ne yazık ki yine haklı çıktım.

Görüşmede benim yöneticim ve diğer büyük yönetici kadın vardı. Bir an kadınının masasının altından bir sopa çıkarıp beni döveceğini zannettim.
Bana verdikleri ek görevleri kabul edemeyeceğimi, üniversitede ihtisas alanımın bu olmadığını, böylesi bir göreve fazla geleceğimi, lisanım olduğunu ve iyi bir kariyerim olduğunu,üstelik haftasonları gelip de bu işi yapmamın mümkün olamayacağını, iş anlaşmamın böyle olmadığını söyledim.

Kadına bügune kadar kimse "hayır" dememiş sanırsam, bu yüzden çok sinirlendi, ne yapacağını şaşırdı,morardı, gözlerinden alevler fışkırdı adeta.
Yüzüme söyleyemediği "sen bana nasıl hayır dersin ha?" cümlesini, mimikleriyle ve hareketleriyle belli etti.
Üstelik bunu ben öyle davranıyormuşum gibi lanse ettirerek..Yani bana "siz çok gerginsiniz, yüzünüz asık, enerjiniz düşük..böyle değildiniz, eski siz değilsiniz" diyerek aslında kendini tarif ederek, öfkesini ve hırsını kustu,kustu,kustu.

Bir kaplan gibi üzerime atlayacağını düşündüm ya da uçan tekme savuracağını..
Beni üzmek için hakarete kadar götürdü işi, çok sert, çok ağır, sanki ruhu şırıngayla çekilmiş boş bir bedende konuşuyormuş gibi keskince konuştu. Ezdi beni, daha doğrusu ezdiğini zannetti.

Benden daha iyi çalışırmış herkes isteseymiş, utanmadan bunu bile söyledi. Ona 2 haftada 2 kilo verdiğimi, reflümün azdığını, hayatımın hastane ziyaretleriyle geçtiğini, doğru dürüst yemek yeme isteğimin bile olmadığını söyleyemedim tabii. Söylesem de umrunda olur muydu ki?
En son son kararımı sordu, ben yine hayır deyince, "artık çıkın siz, departmanınız boş kalmasın diyerek", kendinden beklenen "defol" kabalığında bir lafı kibarlaştırarak beni şaşırttı.

Allahından bulsun dedim.

Bu kadar katı ve ruhsuz, karşısındaki ona hayır dedi diye aşağılayan bir insanla aynı oksijeni solumak bile başlı başına bir felaket.
Beni işten atacakmış gibi konuştu, atsın..o atana kadar buradayım ben.Tazminatım ne kadardır bilemiyorum ama versin ve atsın.

Allah her şeyi görüyor, bana ve diğerlerine bu yaptıklarını, bu hor görmeyi, koltuğunun sarhoşluğunu er ya da geç bir şekilde hayattan ders olarak alacağını düşünüyorum.
İnsanlar olarak her şeye sahip olabiliriz, milyarlaca dolarlık servetimiz, malımız mülkümüz, güzelliğimiz yada yakışıklılığımız olabilir ama sağlık olmayınca neye yarar?

Koskoca apple'ın yaratıcısı 56 yaşında pankreas kanserine yenik düşebiliyor ve tedavi olup hayatına devam edemiyorsa yarının garantisi yoksa bu kadar ezmenin, bağırmanın,kalp kırmanın ne hükmü vardır Dünyada sorarım onlara?
İster çıkarsınlar işimden ister çıkarmasınlar, ben yolumda yürümeye devam ediyorum.
Hayır diyebildiğim için, dik durduğum için de çok mutluyum,kendimle de gurur duyuyorum.

Tatlı dille söylenseydi eğer belki bir kaç hafta idare edebilirdim, eğer adam yerine konduğumu görseydim yapabilirdim, güleryüz ve iyi niyet görseydim yardım edebilirdim..ama şu an şu durumda hiç bir şekilde benden iyilik beklemesinler.

Ben sevdiklerim ve kendi sağlığım için dua ediyorum bu aralar.

Şu yağmur, şiddetli, gürül gürül yağmur, akıtsın, götürsün tüm kötü niyetleri ve düşünceleri...

Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi

Her gün bir yere
Konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş

Dünle beraber
Gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa
Düne ait

Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım ...



5 Ekim 2011 Çarşamba

"Stresle baş etmenin yolları"

ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampusu - Öğrenci Gelişim ve Psikolojik Danışma Merkezi’nin “STRES VE STRESLE BAŞETME YOLLARI” çalışmasını paylaşmak istiyorum sizlerle.
Çok güzel ve anlaşılır olmuş.
Hepimize faydası olacaktır…

Günümüzde stresle yapıcı bir şekilde baş etmek ruh sağlımızı korumanın başı çeken yöntemlerinden birisidir. Bu sebeple, bu broşürde öncelikle stres ve stres etkenleri açıklandıktan sonra stresle başa çıkma yöntemleri üzerinde durulacaktır.
Stresi, vücudumuzun, yeni bir uyum gerektiren içsel veya dışsal bir uyarana verdiği tepki olarak tanımlayabiliriz. Stres tepkisinin ortaya çıkmasına yol açan bu uyaranlara ise stres etkeni diyoruz.
Stresi, zihnimizin ve vücudumuzun değişimlere uyum sağlama şekli olarak tanımladığımızda aslında hayatımızın vazgeçilmez ve gerekli bir parçası olduğunu da ifade etmiş oluyoruz.
Peki, stres, vücudumuzun yaşamını sürdürmek için verdiği doğal bir tepki ise ne oluyor da zaman zaman oldukça sıkıntılı, fiziksel ve/veya ruhsal olarak çökkün, enerjisiz hissedebiliyoruz? Stres etkenlerinin yoğunluğu artıkça, bu etkenler peş peşe geldiklerinde veya uzun süredir hayatımızın içindelerse ve baş etme becerilerimizi aşıyorsa vücudumuz ve zihnimiz yıpranmaya, fiziksel ve ruhsal olarak dengemiz bozulmaya başlayabilir. Hayatımızdaki stres etkenlerinin bizi nasıl etkilediği saydığımız bu değişkenlerin yanı sıra bizim onları nasıl algıladığımızla da ilgilidir. Örn.; bir derste sunum yapmak, bir kişi için çok büyük bir stres kaynağı olurken bir diğer kişi için o kadar da büyük bir stres kaynağı olmayabilir. Sunum, yapılan çalışmanın arkadaşlarla sınıf ortamında paylaşımı olarak algılanabileceği gibi tüm sınıfın ve hocanın önünde değerlendirilmek olarak da algılanabilir ve doğal olarak bu iki düşüncenin üzerimizde yarattığı etki farklı olacaktır.
Sözün kısası, hepimiz farklı yaşantılardan gelen farklı davranış örüntülerine sahip ve hayatla farklı baş etme becerileri olan biricik bireyleriz ve işte bu biricikliğimiz aynı olaylara verebileceğimiz farklı tepkilerin altında yatan temel faktörlerden birini oluşturuyor. Bu sebeple aşağıda bahsedeceğim baş etme yöntemlerinden bazıları bize diğerlerinden daha fazla hitap edebilir.


STRESLE NASIL DAHA İYİ BAŞEDEBİLİRİZ?

Stresle baş etmek 4 temel beceriyi içerir:

1. Stres belirtilerini fark etme ve anlama
2. Stres kaynaklarını (etkenlerini) tanımlama ve anlama
3. Kontrol edilebilir stres kaynaklarını kontrol altına alma
4. Kaynakların kontrol edilemeyeceği durumlarda kendinizi desteklemeyi öğrenme


STRES VE STRESLE BAŞETME YOLLARI

1. Stres belirtilerini 4 temel başlık altında verebiliriz:

Fiziksel belirtiler; kalp çarpıntısı, titreme, ellerde terleme, çeşitli bölgelerdeki kaslarda gerginlik ve fiziksel ağrılar (baş, boyun, sırt, bel), sindirim ve boşaltım sisteminde rahatsızlıklar (mide ağrısı, spazmı, ishal, kabızlık), yorgun ve halsiz hissetme, uyku düzeninde bozulmalar, vb.

Duygusal belirtiler; huzursuzluk, endişeli olma, çökkünlük, sinirlilik, vb.

Zihinsel belirtiler; dikkati toplamada güçlük, unutkanlık, aklın karışık olması, olumsuz düşüncüler üzerine odaklanma, vb.

Davranışsal belirtiler; sosyal ilişkilerde uzaklaşma (arkadaşlar, aile), normal gösterilen
davranışın daha yoğun olarak gösterilmesi (çok çalışanların işkolik halini alması, sessiz sakin kişilerindaha da içine kapanması), çevredeki kişilerle sürekli olarak olumsuz içerikli konuşmalar, yapılanetkinliklerden eskisi kadar keyif almama, vb.


Bahsedilen belirtiler size tanıdık geliyorsa son zamanlarda üzerinizdeki stres etkenlerinin yoğunluğunufazlaca yaşıyor olabilirsiniz.

2. Hepimizin için stres kaynakları farklılık ve çeşitlilik gösterebilmektedir. Hayatımızdaki geçiş
dönemleri pek çok uyum yapmamız gereken değişimi de beraberinde getirdiği için hayatımızdaki önemli stres kaynaklarını oluşturabilir.


Örn; üniversite yaşamına başlama, iş hayatına atılma, evlilik,çocuk sahibi olma, bir arkadaşı, aile bireyini veya hayvanımızı kaybetme, vb. Geçiş dönemlerinin yanısıra hayatımızda farklı stres kaynakları da olabilir; bir sınava hazırlanma veya ödev hazırlama, üzerineçok fazla görev ve sorumluluk alma, hastalık, arkadaşımızla ve sevgilimizle yaşadığımız tartışma gibi.

Hayatımızdaki bazı stres kaynakları kontrol edilebilir bazıları ise kontrol edilemeyebilir. Örn.;
hayatımızdaki bazı sorumluluklar seçimize bağlıdır. Bir dönemde kaç ders alabileceğimiz, hangi sosyaletkinliklerde ne kadar rol alacağımız seçimlerimize bağlı iken zorunlu bir dersi almama, hiç hasta olmama ya da bizim için önemli olan birinin kaybı bizim seçimlerimize bağlı değildir.
Yoğun stresle baş etmenin yolu öncelikle kontrol altına alabileceğimiz etkenleri kontrol altına alarak etkilerini azaltma ve/veya onları ortadan kaldırmaktan geçer.


3. Bu amaçla stres kaynak(larını) fark ettikten sonra kendimize bu kaynakların neden bizim için bir stres kaynağı oluşturduğunu sorabiliriz. Diyelim ki oldukça yoğun bir ders programımız var,
üniversitedeki birkaç tane toplulukta aktif görev alıyoruz ve aynı zamanda da çalışıyoruz. Eğer tüm bu sorumlulukların üzerimize üstesinden gelebileceğimizden daha fazla yük ve baskı getirdiğine karar verdiysek bu sorumluklarımızdan bir ya da birkaçını azaltma yoluna gidebiliriz (topluluklardan birinde daha az etkin olan bir rol alma, bırakabiliyorsak derslerimizden birini bırakma veya çalışma saatlerimizi düşürme). Böyle bir durumda kendimizden beklentilerimizi (ne kadar gerçekçi olduğunu) gözden geçirme ve neye, ne kadar zaman ayıracağımızı planlama için bir öncelikler listesi yaparak zamanı olabildiğince etkili kullanma yolunda bir adım atabiliriz.
Bir başka örnek de 2 gün sonra bir sınavımız varsa ve o gün çalışmazsak ertesi gün çok sıkışıp
panikleyeceğimizi biliyorsak o gün bize yapılan keyifli bir davete hayır deyip (her ne kadar zor da olsa) daveti başka bir zamana erteleyerek daha sonra yaşayacağımız sıkıntıyı kontrol etmiş oluruz.

Peki, tüm stres etkenlerini kontrol edemeyeceğimize göre bu etkenlere karşı daha dinç durmak ve baş etmek için acaba nelere dikkat etmeliyiz?

4. Stresle baş etmede kendinizi destekleme:

*Dengeli beslenmeye, uykumuza ve düzenli spor yapmaya özen gösterme vücudumuzun stres
etkenlerine olan direncini arttırmaya yarayacaktır.


*Doğru nefes alıp verme ve gevşeme teknikleri, rahatlatıcı müzik dinleme vb. etkinlikler
gerginliğin azalmasına ve kaslarınızın gevşemesine yardımcı olacaktır. Gelin şimdi sizinle bir
nefes egzersizi yapalım.

Bu egzersizi dik bir şekilde oturarak ya da uzanarak yapabilirsiniz.
Vücudunuzun daha gevşemiş bir durumda olması için yatarak yapmanız daha faydalı olabilir.
Bir battaniyenin ya da kilimin üzerine bacaklarınız birbirinizden hafifçe ayrık dik olarak uzanın,
elleriniz avuç içleriniz yukarıya bakacak şekilde uzanın.

Gözlerinizi kapatın ve vücudunuzu rahatlatmak için burnunuzdan nefes alın ve aldığınız nefesi ağzınızdan hafifçe verin.
Nefes alırken ağzınızın kapalı olmasına özen gösterin. Nefes alırken karnınız ve göğsünüzün birlikte hareket ettiğine dikkat edin.
Nefes aldığınızda karnınızın yükseldiğini hissedin.
Hareketi doğru yapıp yapmadığınızı anlamak için bir elinizi göğsünüzün üstüne diğerini karın bölgenize koyun ve nefes aldıkça özelikle karın bölgenizdeki elinizin yükseldiğini ve verdikçe de indiğini göreceksiniz.
Bu egzersize her gün 10-15 dakika ayırabilirsiniz.

*Bazen olaylara bakış açımız stres etkenlerinin düzeyini arttırabilir ya da azaltabilir. “Ben bunu
kesinlikle yapamam” diye düşünmek yerine “bunun üzerinde yavaş yavaş çalışıp ilerlersem yapabilirim” şeklinde düşünmek işimize yarayabilir. Negatif düşünceleri gerçekçi pozitif
düşüncelerle değiştirmek pek çok konuda işimizi kolaylaştırabilir.

*Keyif alacağınız, sizi eğlendiren ve/veya dinlendiren etkinliklere mutlaka zaman ayırmaya
özen gösterin. Hepimizin nefes almaya ihtiyacı var öyle değil mi?


Kaynaklar:
Mullen, K.D., McDermott, R.J., Gold, R.S. ve Belcastro, P.A. (1996). Connections for health. Boston:McGraw-Hill.
Managing Stres. Brooklyn College, Counseling Services, http://pc.brooklyn.cuny.edu/STRFLYER.HTM
Breathing Techniques. University of South Florida Lakeland,
http://www.lklnd.usf.edu/Counseling_Center/relax_breathe_tech.html
Cartoon (Humor Infusion), www.helpatnursingspectrum.com/ezine/cartoons
Hazırlayan: Uzm. Psi. Dan. Z. Eda Sun Selışık ÖGPDM: 661 (2187)-(2188)
ODTÜ


4 Ekim 2011 Salı

"canavarlara karşı"

Sıcak savaş devam ediyor.
Nihayet her işi yoluna koydum,yorgunluktan hasta oldum ama değdi, artık yeni ofisin kaymağını yiyeceğim, işlerime konsantre olup huzur içinde çalışabileceğim, yeni projeler üretebileceğim derken müdürüm benimle görüşmek istediğini söyledi.
Sadece kendisi değil onun da bir üstü olan diğer müdürle birlikte..
Peki "konu nedir?" dediğimde bana "mesai saatleriniz.." dedi.
"Allah!..geçmiş olsun ful!"dedim içimden..dışımdansa "peki" diyerek odadan çıktım.
Hiç bir amir sizi yanına mesai saatlerinizi kısalttığını söylemek için çağırmaz kuşkusuz.
İzne ayrılan bazı kişiler var ve onların yerini doldurmak için ekstra çalışın hatta haftasonu da gelin diyecek muhtemel,başka ne söyleyecek ki?
İşin kısası yine sıkıntı, yine gerginlik.
Beni bir bıraksalar, huzurla çalışsam, işimi zaten gayet iyi yapıyorum ben.
Sorumluluk sahibiyim, fazla mükemmelliyetçiyim, her iş inci gibi çıkıyor, herkes memnun ve bunun farkındalar ne yazık ki.
Nedir bu kara bahtım kör talihim bilemiyorum.
Her iş yeri aynı..aynı..aynı...
Üstelik çağıracağız demelerinin ardından dün ses çıkmadı, gergin gergin bekledim, işi geyiğe vurdum,bir güldüm deli gibi, bir ağladım, sinirlerim boşaldı,takmıyorum dedim ama pek bi taktım kafaya,bilinç altım harıl harıl işledi beni..
Bu mesai olayında işin özü şudur ki bana ekstra çalış derlerse net bir "hayır" yanıtıyla karşılacaklar, benim gibisini bir iş için daha arıyorlar ama üç aydır hala bulamadılar o yüzden terazinin kefesi benim lehime basıyor.
Ben işe girerken mesai saatlerimi konuştum önce,hatta bu konuda 2 ayrı toplantı yapıldı ve net yanıt almadan sözleşme imzalamadım, cumartesi de çalışmam diyerek ayrıca teyit aldım.
Fazla mesai ücreti vermezler o kesin ama verseler de onu bile istemiyorum, sağlığım daha önemli, yoğun çalışmak beni hasta ediyor,haftasonumu kendime ayırmak istiyorum.
Zaten bir dolu stresim var,
Yakın akrabamın kanseri 4.evreye ilerledi, bir yandan canım anneannem hastaneye yatırıldı..
Ne ile uğraşacağımı şaşırdım ben.
Evime girdiğimde şeker'in yanına gidip onunla oynuyor kendimi iyi hissetmeye çalışıyorum, eşim işten geldiğinde de ona bir sarılıyorum, dertler bir süre çin erteleniyor ve o yanımdayken mutluyum, huzur içinde bir gece geçiriyorum.
Ancak sabah olunca kabus yeniden başlıyor...
Gergin bir dönemdeyim ve aşırı yorgunum biliyorsunuz...
O yüzden "hayır" yanıtıma onlar da "hayır" derse, "gereğini yapın" diyeceğim...
Koordinatörüm "sizi neden bu kadar yoruyorlar,zaten çok iyi çalışıyorsunuz,nedir dertleri,burası olmasza ben başka bir yer ayarlayacağım size, bu cv ile açıkta kalmanız mümkün değil.." dedi, biraz olsun içime sular serpildi.ama dediğim gibi işte bu sürekli uğraşlardan ve belirsizlikten nefret ediyorum.
Ful, tatsızlıklardan bıktı usandı, hastalıklardan ve üzüntülerden yıldı, ne 2012 imiş kardeşim, gelmeden darma duman etti be!
Hakkımda hayırlısını dilemekten başka şansım var mı?
Bugün konuşsalar da bitse bu işkence...
Dua edin bana olur mu?

(bu arada bir soru:blogumun sağ duvarındaki yazıları, fotoğrafları görebiliyor musunuz? Bilgisayarımı değiştirdim de bir türlü göremiyorum, acaba blogda mı bir sorun var yoksa bende mi?
Sanırım kimse göremiyor, ben de uğraşıyorum ama sağ ya da sol sütuna kesinlikle eklediğim hiç bir şey görünmüyor.Firefox ile de denedim ama olmuyor,bu konuda teknik bilgisi olan arkadaşlarımdan acil yardım bekliyorum)

29 Eylül 2011 Perşembe

"Papağanıma isim aranıyor!"

Stresli geçen günler ve evde yalnız kalamamaktan kaynaklı sıkıntılarım bana bir arkadaş gerektiği fikrine dönüştü.
Çok çok sevmeme rağmen kediyi tüm gün evde yalnız bırakmak zorunda kalmak yanlış geldi, köpeklerin bakımı zor, balık istemedim çabucak ölüyorlar çok üzülüyorum sonra, iguana istiyordum eşim de ondan nefret ediyor, dedik ki muhabbet kuşu alalım.

Yavru alırsak alıştırır, konuştururuz dedik.
Bu niyetle geçtiğimiz Pazar günü pet shop'a muhabbet kuşu almak için girdik,sonrasında kocaman bir kafes ve sultan papağanıyla çıktık :)
Papağanım henüz 1 yaşında.
Fotoğraftaki benim papağanım değil ancak %90 benziyor renkleri.
Bizimki pet shop'un sahibinin papağanı, bebekleri olunca evden dükkana getirmek zorunda kalmış. Bir kaç kelime biliyormuş ve oldukça evcilmiş.
Evin baş köşesine koyduk, bebek gibi her gün yeni aksesuarlar alıyoruz, gözünün içine bakıyoruz, kafesini temizliyoruz.
Dün digiturk'te yoga zone'u açtığımızda televizyondan gelen kuş sesleri eşliğinde ıslık, melodi kıyamet öttüğünü duyduk..yine dün akşam işten geldiğimde de beni pek bi neşelendirdi, 3-4 dakika şarkılar söyledi resmen,ıslıklar çaldı. Henüz "babacık" diyebiliyor ve kafesinden daha çıkaramadık.Alışsın istedik.
Şimdi sorunumuz papağanımıza isim bulmak!
Erkek, pek meraklı ve şaşkın!
Ama her ismi beğenmeyen ben, bir türlü isim koyamadım,içime sinmedi,bulurum dedim ama günler geçtikçe daha da sıkıştım.
Sizlerden yardım bekliyorum,
Haydi bakalım nedir önerileriniz?

"Affetmek"



Bu aralar yaşadığımız iç sıkıntıları, geçmişe özlem ya da pişmanlık,depresyon, yorgunluk hali, nedensiz bunalımlar, artan anksiyatik durumlar var..

Bunların nedenleri arasında mevsim değişikliğinin yanısıra 2012 yılı yaklaştıkça değişen ve dönüşen kuvvetli enerjilerin de payı var.

2012 enteresan bir yıl olacak, özellikle benim gibi 6.hissi aşırı yüksek ve aşırı hassas biriyseniz şu an yaşadığım durumların benzerini yaşıyor olabilirsiniz.

Huzursuz ruh halinizi dindirmek ve nedensiz sıkıntılarınıza çare aramak için kendinizi fazla dinlememeyi ve geçmişi fazla masaya yatırmamayı önerebilirim sizlere.

Ben de affetme tekniğiyle zihnimi ve bedenimi iknaya çalışacağım bu sabah..

-------------

Tüm eski sevgililerim, aşklarım, eski arkadaşlarım, kırdıklarım-kırıldıklarım, aldatılışlarım, kanışlarım, çaresizliğe duruşlarım,yaşadığım haksızlıklarım.

Geçmişe ait pişmanlık duyduğum ya da özlediğim her şey..

Beni yoran, üzen, geren,sevimsizleştiren, tatsızlaştıran her türlü kişi, olay ve durumlarım.

İşte şimdi, bugüne dek üzüntüyle sonuçlanan gerşekleşmiş her türlü olay ve durumu, sebepleri,sonuçları, hastalıkları, kırılganlıkları,zor zamanları ve tüm bunlara sebep olan herkesi ve her şeyi affediyorum,kendimi de affediyorum.Bugüne kadar isteyerek ya da istemeden yaptığım her şey için...

Affediyorum, hem de inanarak,isteyerek,içimden gelerek sonsuza dek affediyorum...

Sebep ya da sonuç ne olursa olsun, bitmiş, yaşanmış her şeyi sonlandırıp tüm defterlerimi kapatıp yakıyorum.

Şu andaki hayatım, şu andaki ben, şu andaki halimle yepyeni bi başlangıç yaratıyorum kendime.

Beni yoran tüm insanlar, beni endişeye sevk edenler, günlerce ağlatanlar dahil..

Herkesi ve herşeyi affediyorum, hiçbirini kalbimde, sırtımda, omuzlarımda ya da bedenimin herhangi bir yerinde taşımak istemiyorum, hiçbirine ihtiyacım yok.

Hepsi sonsuzluğa özgür bir şekilde karışsın, yayılsın, dağılsın...

Ruhum ve bedenim hafiflesin, tazelensin...

Affetmenin huzurunu duyayım iliklerimde...

20 Eylül 2011 Salı

"Trajikomik"

Öyle yorgun ve bitkinim ki, değil yazı yazmaya ınternete bakmaya bile vaktim olmuyor. Dünyalar Savaşı filminde hani böyle insanların kanlarını emiyordu ya dev tripodlar, sanki öyle bir filmin içinde gibiyim.
Vampir kapitalist uzaylı patronlar; zavallı, kanaatkâr,sefil dünyalılara karşı!
Koltukta oturup, gak demeyle su, guk demeyle ekmek getirtmeye alışmış şımarık tiplerin stres topu oldum.
Empatinin yakınından geçmemiş bu yaratıklara ne desem boş ne desem angarya..onlar hep aynı, hep bır bır bır konuşup, bol keseden savuranlar familyası, biz de "kekekeke kökökökö" diye laf edecekken onların arkasını dönüp gitmesine şahit talihsiz civciv calimero pozundayız.
Ne yaparsan yap değişmiyor hiç bir şey,tecrübeyle sabit, kanıtlandı, hatta tarafımdan tescillendi.
Ofisimin ve eşyalarımın peşine düştüm, ek görevim yüzünden resmen insanüstü performans sergiledim, paçam da söküldü, elime cam da battı, ojelerim,ellerim mahvoldu, manikür neydi onu unuttum, kendi alanımda maaşlı çalışıyordum ben ne zaman görev tanımıma ameleliği ekledim onu anımsamaya çalıştım, yoksa vardı da ben mi kaçırıp kek gibi altına imzamı attım?
Yerleşeyim derken toza pisliğe bulandım.Ne bitmez tadilatmış, ne biçim yönetimmiş, artık kime ne söveceğimi şaşırdım...
Sene sonuna kadar bekleyip istifa edeyim dedim, sonra dedim ki manyak mısın?
Sen bütün tozu pisliği çek, canın çıksın,işleri kolayla sonra git! Daha neler...her şey yerleşsin sefasını sür, eğer bir daha böyle bir şey yapacaklarsa da o an istifa et,ortada kalsınlar :)
Uçağa binmek, uzak mesafelerden bir sahil kıyısına gitmek, orada hiç lisanını bilmediğim insanların arasında kaybolmak, mayomu, havlumu, terliğimi ve çantamı yanıma alıp şezlongda,şemsiyenin hemen altında püfür püfür rüzgar eşliğinde günler boyu oturmak, uyumak, denize girmek ve dinlenmek istiyorum.
Bir şezlongda da yaşayabilirim hatta. Gece üstüme bir battaniye verin ben orada kalırım, sabah devam ederim yine güneşin tadını çıkarmaya..
Yazın kısa bir balayı ve izinsiz bir dönemin ardından çok yoğun bir tempoyla işe başlamak işkencelerin en beteriymiş meğer...
Durup durup ağlıyorum, yorgunluktan hassaslaştım, burnumun direği her daim sızım sızım..her lafı yanlış anlıyorum, yorgunum, halsizim,mecalsizim ve kimse beni anlamıyor...
Ama az kaldı, işleri bu hafta içinde artık yoluna koymayı planlıyorum.,
Sonrasında daha düzenli yazacağım ve eskisi gibi sizin yazılarınızı da daha düzenli okuyup yorumlayacağım,
Ha gayret ful! son bir hafta...
Hollywood'da istila filmlerinin sonu hep dalgalanan amerikan bayrağı ya da uzaylılara kafa tutan amerikan başkanının zaferi eşliğinde biter ya, işte o yüzden umutluyum ben, benim bu filmim de iyi son ile bitecek!

Film Adı: Kapitalist uzaylı patronlar; zavallı, kanaatkâr,sefil dünyalılara karşı
Tür: Gerçeğin ta kendisi, trajikomedi!
Gösterim Tarihi : Bu kışa yetiştirmeye çalışıyorum...

İyi haftalar, sevgiler herkese...

12 Eylül 2011 Pazartesi

"Evliliğe alışma turları"




İşyeri tadilatı, masamın,bilgisayarımın olmayışı, iğreti gibi köşe bucak bir yer arayıp öylece durduğum aylara rağmen ful yaprakları olarak hala delirmediğimi ve ayakta olduğumu söylemek istedim.
Bu işkence ne zaman bitecek inanın bilemiyorum.
Sabah ofisime çıktım, karşıdan bir parça denizin göründüğünü fark ettim, eşyalarım taşınırken masamı denizin yönüne doğru çevirmek istediğimi düşündüm, tabii kablolar, ınternet çıkışları bilmem neler izin verirse ve plana uyarsa "dışarıyı izleyerek çalışmak" en iyisi dedim kendime...
Hoş daha ortada hiç bir şey olmasa da, benimkisi sadece mekana bakıp hayal kurmak işte o kadar, öylesine kendimi avutuyorum usul usul...

Öte yandan hayatın diğer kısmını soracak olursanız evliliğe, ev işlerine alışmaya çalışmakla geçiyor.
Erken kalkılıyor, yarım yamalak bir kahvaltı ediliyor, nesquikli süt ve mikrodalgaya varlığı için dua ediliyor, işyerindeki stresten vakit kaldığında "akşama ne pişirsem" sorusu kulakları tırmalıyor, işten çıkılıyor, eve dönüş başlıyor, servisten iniliyor, markete uğranıyor alınacaklar alınıyor, eve gidiliyor yemek yapılıyor, bir şeyleri doğrarken aklınıza "aa çamaşırlar!" diye bir fikir çalınıyor, sonra gidip çamaşırlar ayrıştırılıp makineye konuluyor, sonra gidip yemeğe devam ediliyor, yemek pişerken 2.çeşit varsa o da yapılıyor, sonrasında ev toparlanıyor, bulaşık makinesi dolu oluyor ve onu boşaltıyorsunuz, kapıcı geliyor çöpü veriyorsunuz, bir iki dakika televizyona bakmaya fırsatınız oluyor..
Home TV'deki yemek tariflerine "vay be ne güzel, bizde de bu kristal zencefilden satılır mı acep?" diye bakarken gerçek dünyayla yüzleşiyorsunuz, çamaşır makinası bitiyor, çamaşır asıyorsunuz, öncekileri topluyorsunuz, kapı çalınıyor, yemek pişiyor, eşiniz geliyor, yemek yeniyor, bitiyor, sofra toplanıyor, bulaşık makinesi dolduruluyor, meyve-çay neyse yapılıyor, ya da cuma-cumartesiyse dışarı çıkılıyor, haftaiçiyse belki kısa bir yürüyüş ya da parkta bir gezinti, televizyona en fazla 1,5 saat zaman ayrılıyor, o da gelende DVD...
Sonra gözler kapanıyor, bir de bakmışsınız uykuya direnemez hale gelmişsiniz ve ertesi sabah bu döngüye devam etmek üzere bedeninizi dinlendiriyorsunuz.

Okurken yoruluyor insan değil mi? :)

Bunların dışında evlilik çok güzel, hayatın kendisi bu döngü çünkü, bekarken sorumluluğunuz çok daha az, evlendiğinizde ise bu olgu çok ciddi biçimde artıyor sadece...
Sorumluluktan korkmuyorsanız mesele yok ama itiraf edeyim bazen yorgunluktan ağladığım oluyor..Şimdilerde daha alışkınım herşeye. 2 ay önce daha zorlandığım yemekleri daha çabuk yapıyorum, artık evi daha çabuk toparlıyorum, pratikleşmeye başladıkça işleri daha kolay yoluna koyuyorum ve bu da yorgunluğumu bir parça azaltıyor. Küçük molalar veriyorum kendime, sevdiğim programları izlemek için, dışarı çıkmak için, yürüyüş yapmak için...
Eşimin anlayışlı ve hiç titiz olmamasının iyi bir şey olduğunu görüyorum :) Zira titiz biriyle yapamam ben..hoş ben de titiz ve temizimdir, herşey topludur,temizdir ama normal ölçülerde, bunu hastalık haline getirenleri ve eşlerini tanıyorum, tam bir kabus yaşıyorlar!

Eşimi çok seviyorum ve bazen sadece onunla olmak için bile bu kadar fazla sorumluluk altına girmeye değer diyorum, benim eşim sabah 9 akşam 6 çalışan bir adam değil, işi epey zor ve sektörü hayatımızdaki pek çok şeyin kalbi neredeyse.. o yüzden yetişmesi gereken işleri için gerektiğinde sabahlaması da gerekiyor, onların mesleğinde düzen ve uyku pek yok..hal böyle olunca, sorumluluk çok daha fazla oluyor benim için, istiyorum ki işten geldiğinde karnı doysun, yüzü gülsün, yorgunlupunu atsın..

Yorgunluk ve yeni ortama alışma kaynaklı olduğunu düşündüğüm sağlık sorunlarım arada kendini gösterse de, kendimi iyi hissetmek için elimden gelen herşeyi yapıyorum, kendimi sürekli iyi şekilde telkin ediyorum.

Bekarlıktan, evinizden,ailenizden ve alışkanlıklarınızdan ayrılıp kocaman bir evi sırtlamak ve bambaşka bir hayata başlamak kolay olmasa gerek, işte bunu söylüyorum kendime. Bir de işyerimde düzenimi sağlamak istiyorum bir an önce.Hayatınızın büyük bir kısmı orada geçiyor çünkü ve ne kadar huzurlu olursanız o kadar iyi oluyor hayat sizin için.

Sözün kısası evlilik neymiş onu anladım ben :)

Mutlu, yorgun ve aşık bir savaşçıyım !


EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!