Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

1 Temmuz 2009 Çarşamba

"Siz şahitlerin huzurunda söz veriyorum!"

Geçen gün dolabımı toplarken eski ajandalarımı buldum, iş yerindeki notlarım sayfalar dolusuydu...Bazı ajandaların arkasına ya da ara sayfalara ufak notlar almışım, bunları gördüm, tekrar tekrar okudum.Zaten yazı yazmaya meraklı olduğumdan yığınla günlüğüm, defterim vardır.
Sene 2005, o dönemki erkek arkadaşımdan ayrılmışım, ayrılığın ardından güvenmek ile ilgili öyle güzel satırlar yazmışım ki, kendime şaşırdım, şu an okuduğumda ne kadar doğru olduğunu gördüm.Hoş, şimdiki ilişkimle kıyas kabul etmeyecek derecede vasat bir ilişkiydi o ayrı konu, ama yine de erkekler-kadınlar farklılıklarını çok iyi dökmüşüm kağıda...
Bugün ise o ajandadaki yazının seneler sonra yeniden okunabilirliğinden feyz alarak son dönemde yaşadıklarımdan dolayı kendi kendime bir anlaşma imzalamaya karar verdim.

Taraflar : Ben ve Hayat!

Açıkçası dün bu kararları almamı gerektirecek bir takım olaylar yaşadım. Ne olduğunu anlatmayacağım ancak artık bir şeyleri geçiştirmemek ve doğrudan "kendim" ve "sağlığım" için yaşamak adına bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm.

Bu gerçeği zaman zaman hepimiz kavrarız ama uygulamaya gelince tembel birçocuğa benzeriz,en ufak olumsuzluklarda gardımız düşer, omuzlarımız çöker,unutur ve vazgeçeriz.
Bende bu sabah kendi adıma aldığım kararları yazıya dökerek siz şahitlerin huzurunda resmileştirmeye karar verdim.
İsteyenler bu kararnameye katılabilirler,

Hayatta bencil olacağım, öncelik her zaman "ben"olmalı : Ben merkezcilikle ya da yardımseverlik karşıtı olmakla alakası yok bunun, yalnızca istemiyorsam hayır demeyi öğreneceğim.

Hayat hakkında olup biten herşey ve herkes hakkında bir konu ya da bir insan
hakkında daima olumlu düşüneceğim.

Bir sıkıntım ya da problemim olduğunda aceleci davranmayacağım, hemen eyleme geçmek yerine durup düşünecek, sakinleşmeye çalışacak böylelikle sonradan bana zarar verecek bir davranışta bulunmamış olacağım.

Karşımdaki herkesi kendim gibi düşünmeyeceğim, farklı karakterler ve farklı bakış açılarında insanlarla karşılaşabileceğimi düşünerek onların açısından da olayları değerlendireceğim.

Ufak sorunları kafama takmayacağım, kendimi oyalayacak, beni mutlu edecek ne varsa onlara yöneleceğim.

Mutlu olmayı beklemeyeceğim, mutluluğun bir yol olduğunu, hayatın ahenginin kaybolmayacağını ve mutluluğun da mutsuzluğun da asla sonsuza dek sürmeyeceğini bilecek ve bunu sık sık tekrarlayacağım.

Kendimi dinlemeyeceğim, düşüncelerle fazla detaya ve derine dalmayacağım.Daha yüzeysel daha basit düşünce ve hayallere sahip olacağım.

Etrafımdaki insanları fazla dinlemeyeceğim, yalnızca yanındayken mutlu olduğum insanlarla birlikte olacağım. Yanında sürekli dert dinleyip beni bunaltan, beni adeta Güzin abla gibi gören insanlardan uzak duracağım.İnsan dostunun derdini dinler elbet ama bunun da bir sınırı olduğunu unutmayacağım, başkalarının dertleriyle uğraşmaya paydos diyeceğim.Kaprisli ve vıdıvıdıcı insan tipinden uzaklaşacağım.

Fikrisabitlerim olmayacak, bir planım varsa ve bu bozulduysa alternatif yollar düşünecek ve omuzlarım düşüp, bütün planım altüst oldu demeye izin vermeyeceğim.

Beni mutlu eden ne varsa, düşünmeden onu yapacağım, insanların ne dediği, ne yaptığı nasıl düşündüğünü önemsemeyeceğim.

Kötü ya da sıkıntılı bir durumla karşılaştığımda olumsuz olanı değil olumluyu görmeye çalışacağım, hayata ve insanlar müdahale etmekten vazgeçeceğim.

İnsanların beni üzmesine yıpratmasına izin vermeyeceğim.

Her ne olursa olsun, gülümsemekten, iyi düşünmekten ve kendimi olumluya yöneltmekten vazgeçmeyeceğim.

İçinde bulunduğum ortamdan hoşnut değilsem, ortama kendimi adapte etmeye çalışıp benlikten çıkıp üzülmek yerine, iyi yanlarını görmeye çalışıp ortamı kendime göre güzelleştirmeyi deneyeceğim.

Düzenli egzersiz yapacağım, beslenmeme dikkat edeceğim ama arada minik
kaçamakları da ihmal etmeyeceğim.

Güleryüzümden, içtenliğimden,neşemden asla ödün vermeyeceğim.

Hayat ne kadar yağmurlu,puslu olursa olsun benim penceremden baktığımda hep güneşli göreceğim, gerekirse ben "güneş"olacağım......


Yukarıdaki maddeleri uygulayacağıma,
Kendimi boş işlerle yorup üzmeyeceğime,
Önceliği kendime ayıracağıma,
Ne olursa olsun hep "güçlü" duracağıma,
Tembellik etmeden kuralları harfi karfine uygulayacağıma dair,
Siz blog dostu şahitler huzurunda,
SÖZ VERİYORUM,


Hadi bakalım Ful,
Ve şahitlik edenler (yorum yazan ya da yazmayan sessiz izleyicilerim)
Hepimize hayırlı uğurlu olsun!

30 Haziran 2009 Salı

"Bir sabırlı bir telaşçı"

Sağlığın önemini anlatmaya gerek var mı bilmem,
Nereniz ağrırsa canınız ordadır, ben de artık kendimi dinlememeye, geçmesi için dua etmeye ve perhize devam etmeye karar verdim.
Doktorlardan nefret ediyorum, niye diyeceksiniz, onlarsız da onlarla da olmuyor çünkü.
Her doktor iyi değil, hemen teşhis koyamıyor, tetkikler,filmler,oradan oray gidip gelmeler..Artık yoruldum, bunaldım, doktora falan gitmek istemiyorum,hasta insanlar görmek istemiyorum, eczaneye girmek istemiyorum, bu yüzden bıraktım akışına.
Alt tarafı mide sorunu dedim, başımı da döndürse, hazımsızlık da çeksem, her doktor aynı şeyleri söylüyor bıktım artık..
En son mide doktoruma demiştim ki "hazımsızlık ve spazmla beraber baş dönmesi sersemlik hissi yaşıyorum" yok dedi alakası yok, başka şeydendir.Ama 100 kere olduysa 100'ün de de böyle oldu,onun dışında başım dönmüyor bu sıkıntıyla başlıyor dediysem de ıhh inanmadı.
Ben de dedim ya gerçekten yıldım artık, geçmişte de yaşadım, geçer bunlar da...
Her bulduğumu yemeden önce düşünecektim:))
İş yerinde ise ilginç gelişmeler yaşıyorum, üstün üstü beni çağırdı, kimseye yapamıyoruz ama size işte şu kadar bi zam yapacağız dedi.Sonra bu sabah da icra kuruşu başkanı çağırdı, dedim ki ben memnun değilim bu maaştan zam da yapıldı ama yine de çok düşük.
Benden çok memnun olduklarını kısa zamanda çok iyi iş çıkardığımı, bu nedenle dönem ortası ya da yeni yıl başlangıcında yine bir zam olabileceğini söyledi.Şaşırdım, benden memnun olmalarını dile getirmeleri ve hiç gerek yokken zam sözü vermeleri çok güzel bir gelişme.
Zaten hepsi birarada olmaz bu güzelliklerin, şimdi gözümde zam yok sağlığım gelsin diyorum, sağlık gelince diyeceğim ki zam nerde...
Öyle yada böyle zaman akıp geçiyor işte, halimize şükretmek gerek diyorum ya boşuna demiyorum mesela bir karıncadan bahsedeyim size, daha 9 yaşında, hastacık olmuş:( 2 kez kemoterapi görmüş, koltuk değnekleriyle yürüyebiliyor, tek gözü ağır kemoterapiler yüzünden görmüyor...
Bir diğeri çölyak hastası, hep diyetle yaşamak zorunda, bir diğeri ise duyma engelli...Daha miniminnacıklar, bu yaşta nelerle baş etmek zorundalar,yine de yüzleri güleç,aydınlık,hayat dolu, sevgi dolu...
Onlara bir sarılmak unutturuyor her şeyi, kocaman sarılayım diyorum geçecek diğer tüm sorunlar, yeter k iiçini rahat tut ful, biraz daha dayanmalısın, bak tatile 3 hafta kaldı diyorum:)
Bu arada tatilim 3 hafta sonra başlayacak, artık izne çıkmadan kendimi iyice toparlamak, sorun yaşamamak,doya doya bir tatil geçirmek istiyorum.
Bol bol dinlenip,fotoğraf çekip,hayattaki minik güzelliklerle avutacağım kendimi,
O minik güzelliklerde gizli zaten hayat, ahengini hiç bozmuyor.
Bir iyi bir kötü, bir sağlıklı bir hasta, bir mutlu bir mutsuz, bir düşünceli bir boşvermiş, bir sabırlı Sonsuz bir uyum var, çark dönüyor, biz savruluyoruz, sonra tekrar yerlerimize geçiyoruz başımıza gelecekleri bekliyoruz.
Hep bir koşturmaca hep bir uğraş, hep bir acele.
Kıyıda köşede bir kaç güzelik bulup tadını çıkarıyoruz, şanslılara, gamsızlara bakıp iç çekiyoruz:)
Bir siyah bir beyazız işte,
Biz değerliyiz ama zamanımız bizden değerli,
Oysa uzaktan bakınca görüyoruz ki öylesine akıp gidiyor...

29 Haziran 2009 Pazartesi

"Yakınlardayım, geliyorum"


Uzun zamandır yoktum yine,

Bir görünüp bir kayboluyorum,

Tamam tamam en kısa zamanda buradayım,

Sağlık sorunları, vs.yordu beni biraz,

Çok özledim sizi,

Herkese sevgiler:)

22 Haziran 2009 Pazartesi

"Bir kaç sıkıntılı gün"

Elimi ani bir refleksle asansör kapısının arasına sokma girişimim ertesi gün su ısıtıcısını elimden düşürüp ayak parmağımı morartma macerasıyla devam etti. (Isıtıcı boş olmasaydı neler olurdu artık onu bilemiyorum...)
Bu durumum da, bir gün topallamama ve terlikle işe gelip de herkesin "aaa terlikle gelmiş yasak değil mi?"diye sürekli soru sormasına neden oldu.İnsanlar neden meraklıdır bu kadar çözebilmiş değilim.
Hepsine "sana ne"deyip akabinde dil çıkarmak geçiyor içimden,fazlasıyla mı çocuğum yoksa hak ettikleri davranış bu mudur bileniyorum.
Ondan sonraki 3 gün de midemde dayanılmaz ağrı ve şişkinlikle uykusuz geceler geçirdim, şişkinlik çarpıntı yapıyordu, çarpıntı baş dönmesi, mide ilaçları,uykusuzluk derken..bu arka arkaya gelen aksilikler yüzünden sigortalarım attı, moral bozukluğum da eklendi.
Şükürler olsun şimdi daha iyiyim, kirazlar, dondurmalar, soğuk sular derken gastriti ve ibs'si olan bir bünyem olduğunu unutup kendimi kaybettim.Sonunda da hemen düzelmiyor tabii ki, beklemedeyim...
Bunların dışında sorarsanız nasılsın diye?
İyiyim çok şükür, iş-ev arası mekik dokuyorum.
Tüm olumsuzluklarıma rağmen haftasonu ailemle huzurluydum...Şile'ye gittik ve çok güzel vakit geçirdim.Babamın babalar günü için iyi bir sürpriz olacağını düşünmüştük, iyi de oldu, eğlenceliydi ama alabildiğine sıcaktı!
İş yerinde ise durumlar aynı, son saçmalıklar yüzünden toplantı istedim müdürlerimle.
Toplantıyı açarken, ilk konu olarak üstün üstünün benimle konuştuklarını anlattım.Zam olayını, departmanımı kapatma düşüncelerini,sizden memnunuz ama isterseniz daha iyisini bulup gidebilirsiniz zihniyetini...
Çok şaşırdılar çünkü tahmin ettiğim gibi haberleri yoktu, üzüldüler ama biz seni bırakmayız merak etme dediler.Durumu açığa kavuşturacaklarını söylediler.Meğer geçen hafta genel toplantıda müdürlerim benimle ilgili çok güzel bir örnek vererek benden bahsetmişler, ama "bu kişi" benim nasıl çalıştığımı bildiği ve müdürlerimin de benden çok memnun olduğunu bildiği halde sırf zam vermemek için beni tehdit ediyormuş.Ben bu sonucu çıkardım öncelikli olarak...
Ve ne kadar anti profesyonel olduğunu bir kez daha gösterdi bu davranışıyla, yöneticilik paraya ya da mal varlığına bakmıyor, yetenek,beceri,sağlam karakter ve eğitim istiyor.Ama bunda ne gezer...
Sakarlıklarım, ağrılarım,iş maratonum, gezmelerim ve herşeye rağmen bir şeyleri unutabilmek için farklı mekanlarda bulunma durumum devam ederken bir yandan da asker özlemi var içimde.2 ayı bitirdik, 3.aya geliyoruz.Zaman çok çabuk geçiyor görünürde, ama "özlem" kelimesi öyle derin ve ağır ki tahmin edemezsiniz.Telefonda sesini duymak bambaşka bir şey, çok şükür ki duyabiliyorum, rahat ve iyi.Ama görememek, dokunamamak bambaşka bir şey...
Bu durum rçekten beni yalnız ve kendi içimde bırakıyor bazen..
Tatilimi düşünüyorum, ama en önemlisi sağlığımı düşünüyorum, bol egzersiz gerekiyor biliyorum. Geçirdiğim büyük rahatsızlığın bir takım izleri kaldı hala bunları görüyorum, daha doğrusu ne olsa ağrım ya da sıkıntım rahatsızlık yaşadğım bölgede kendini gösteriyor.Sanırım hassaslaştığım için...
Eeee ne demiş Bülent Ortaçgil "hepsi geçer hayat kalır..."
Aynen öyle, bugün yaşanır bunlar yarın yaşanmaz, önemli olan umudum olsun, güleryüzüm olsun, huzurum olsun.
Daha iyi, daha sağlıklı ve mutlu günlere...

15 Haziran 2009 Pazartesi

"Döndüm!"

Geldim geldim burdayım,
Farkındayım çok ara verdim, çok boşladım ama morallenmiş, yenilenmiş, keyiflenmiş olarak döndüm işte:)
Haftasonu tatil için biraz alışveriş yaptım, Moda'ya gittim, deniz havasını soludum, ciğerlerim bayram etti,içim açıldı,yüzüm güldü!
Cumartesi günü nazar değdi yalnız bana, epey bi canım yandı ama daha iyiyim çok şükür.Ne oldu hayırdır diyeceksiniz, tam alışveriş için çıkacağız, annemle asansöre bindik, bizim asansör sensörlü kalın kapılı olanlardan, otomatik kapanıyor.Kapı tam kapanmak üzereyken babam bir şey söyledi ben de süzme salak gibi gittim elimi sensör görür diye kapının arasına soktum.Nasıl böyle bir şey yaptım bilemiyorum ama o kadar yakından kör nokta bir şey göremedi, elim çat!!annem içerden elimi çekerken babam da dışardan kapıyı kanırtıp düğmeye basarak açtı kapıyı ama nasıl canım yanıyor sağ elimde bir parmağın ucunu hissetmiyorum.Hemen buz koydular, bir jel var ondan sürdüler.Ben hala acımdan titriyorum, sonra uzun süre makyaj akmış, elimde buzlar, çanta fırlatılmış bekledik, gitgide daha azaldı acısı, parmağımın ucu kan topladı, zonk zonk zonkladı saatlerce..Kendimi tam anlamıyla iyi hissedince saat geç olmasına rağmen çıktık, zaten alışveriş yaparken de çok dikkat ettim.Ama hala tırnağımdaki acı tam geçmedi,hala hafifi hafif acısı var, böylece böyle ani hareketleri yapmaktan kaçınmayı öğrendim.Ama ilk müdahale buz ve merhem morarmayı engelldi, hiç morarma yok şükür. Bir daha tövbeler olsun elimi kolumu oynatmam o kapı arasında.Korktum artık!
Günün eğlenceli kısmına gelelim, alışveriş istediğim gibi gitti, uygun fiyata indirimden ihtiyacım olanları aldım, öyle çok açılmadım, kredi kartı kullanmadım.Bikinilerim içime sindi, güzel renkli oldular.Pareo niyetine de dün Moda'dan 2 şal aldım.Beğendiğim bir bluzun farklı renklerinden bir kaç tane alarak 10 gün sonra bir daha "ay bunun kumaşı çok güzeldi gidip bundan başka renk alayım" deyip de yeniden dolaşmayı, denemeyi ve bulamama riskini ortadan kaldırdım.
Kısacası güzel bir geçirdim annemle.Pazar günü de ilkokul arkadaşımla Moda'ya gittik, epey sıcaktı, Ali Usta'ya uğrayıp kilolarla geri döndük:)
Bugün de suratsız insanların kalesi olan işyerime geldim.Servis mevzuunda bir şeyler olmuştu hani hatırlarsanız, yazmadıysam kısaca özetlemekte fayda var.Şimdi 2 servis var çıkışta, biri olmazsa diğeriyle gidiyorum ben,ulaşım müdürü bana öyle demişti.Ben diğer servise ne zaman binsem bbir kadın var cadı,bunu alerji tutuyor:) Rahatsız belli, yerinde duramıyor, en sonunda söyledi yanındakine "işte güzergah değiştiği için şoförler ayrılıyor Ful yüzünden" diye..Güzergah değişikliği de benim için gidilen 100 metreden ibaret! Ben de inanmamıştım ne alaka demiştim, sonra bu üsteleyince, ben buna sert çıkınca,yaptığınız ayıp deyince her görüşünde beni selam vermeye, cicim ayakkabın harika, yok bluzun süper, çok güzelsin gibisinden vıcık vıcık iltifatlar yağdırmaya başlamıştı.
Ne yazık ki bu kadınla yine aynı servisteyiz, ama yalanı geçtiğimiz Cuma günü ortaya çıktı.O gün servis yoktu, ulaşım müdür bıraktı bizi eve, dediler ki neden bu kadar sık şoför değişiyor adam dedi ki, "birinin kolunda sorun vardı, biri ücreti az buldu, birini biz beğenmedik,birini de malum hanım beğenmedi"dedi. O zaman dedim ki pes ya! Meğer gizliden gizliye müdüre söylüyormuş bu adamı beğenmiyoruz diye, adamı işten çıkarmışlar, bu da suçu benim üzerime atmaya kalktı! Ful gelince adam fazladan yol gidiyor onu yüzünden diye. Zaten yalanının bir gün ortaya çıkacağını biliyordum da bu kadarını beklemiyordum.Demek ki havadaki bu negatif elektriği hissetmem boşuna değil!Boşuna demiyorlar artık her dört kişiden biri ruh hastası diye!
Beni enterese etmiyor, ben işimi yapar, gider gelirim,askerimin dönüşüne,izin günüme gün sayarım,öyle insanlarla muhattab dahi olmam.
Daha anlatmak istediğim,yazmak istediğim çok şey var ancak parmağım zonkluyor hafiften dinlensem iyi olacak:)
Güzel, sağlıklı bir hafta geçirelim,
Bu arada Ayça'm İstanbul'a hoşgeldin!

9 Haziran 2009 Salı

"ne oldu bana?"

Neler oluyor?
Nerdeyim ben?
Sıcaklar başladı, öyle bir başladı ki sersem tavuk gibi oldum!
Kafam düşük, kollarımı kaldıramıyorum, şiştim resmen ne oluyo bana:)
Hep 46 kiloydum ben, şimdi 50 oldum. Tüm bluzlar XS-S tabi şu an Medium olarak hiç bir şeye giremiyorum tüm pantolonlar 36 idi düğmeler kapanmıyor.
Aldı mı beni bir panik, bir moral bozukluğu...
Ofisimde klima yok, vantilatör yok, camları açmaktan rüzgarda kalıp boynum da tutuldu bi de..
Öyle keyifsiz tatsız tuzsuzum, bol egzersiz ve suya verdim kendimi.
Hani bıraksan bütün gün bir mindere kıvrılır uyurum.
Hafifi yemeye çalışıyorum, bir de bu iş yeri kıyafet konusunda boğuyor beni, çok fazla takıyorlar.En az 5 tane parmak arası terliğim vardır giyemiyorum.
Yazın sürekli bakımlı olma durumu zamanımın çoğunu alıyor zaten, maaşın bir kısmı ona gidiyor maşallah.Bir ayakkabı aldım önü 3 cm açık onla geziyorum habire.Sıkıldım, patladım, şortumu parmak arası terliklerimi askılı bluzumu giymek istiyorum ben:)
Bu aralar pek bi gıcığım, hafiften etliyim, bir de sevgilimi çok özledim...
Eski Ful olana kadar nadastayım,
Sizleri özledim!

3 Haziran 2009 Çarşamba

"Soğuk"

Korkuyorum...
Geceleri geç saatte sokağa çıkmaktan...
çabuk fark ediliyorum biliyorum bu yüzden akşamları yalnızsam fazla makyaj yapmıyorum,üzerime alacak bir şalım var hep çantamda duruyor.
Vapurda karşımda oturan, minibüste yanımdaki adam, belki de durakta otobüs beklerken yanımda oturan kadın tehlikeli midir bilemiyorum?
Kadıköy,Beyoğlu,Beşiktaş;neden giderek çirkinleşmeye başladı buralar, koyu tenli siyah saçlı adamlar, pis bakışları var, ter kokulu, dar pantolonla sivri burun ayakkabı giyiyorlar.
Hep soğuk bakışları, bana mı öyle geliyor yoksa, herkes daha mı duyarsız eskiye oranla, kimse kimseyi umursamıyor mu artık yoksa?
Geçenlerde öyle birini gördüm, yolda yatıyordu, gündüz, herkes yanından geçiyor ama adamın gözleri...gözleri açık, ölmüş, sokak ortasında şehrin göbeğinde bir ceset öylece duruyor.
Kimse bakmıyor, bakamıyor, bakan da var, ambulansı aramışlar mı? Kimdir? Tipine bakılırsa tahmin etmek pek de zor olmaz aslında.
Neden ölmüş?
Sabah gazeteyi okuyorum.Bir cinnet daha.Adam ailesini teker teker doğramış, biri komşusunun minik kızını öldürüp sobada yakmış, birileri gelmiş köyü basmış bebekleri, kadınları 4 tabur insanı katletmiş, doğuda güneydoğuda gencecik insanlar mayın tuzağına düşmüş şehit olmuş.Üniversiteli erkek arkadaşı kızı parçalamış,yeni doğan bebeği öldürmüşler, bir kaçı da çöpe bırakılmış-mış-mış. Mış ekli kullanmak gerçekliğini örter mi tüm bu vahşetin.
Nedir çözüm?
Çıkıp insanları sakinleştirmeli belki de, biraz umut vermeli,yalan da olsa bu insanların umuda ihtiyacı var, biraz imkanlar zorlanmalı, insanlar maddi zorluklardan biraz olsun sıyrılmalı.
Doğum kontrol yöntemleri geliştirilmeli, bunca bebek sahipsiz kalmamalı sokaklarda, ilk nefesten sonra toprağa karışmamalılar.
Sosyalleşmeliyiz, dost edinmeli,güvenmeli, eğitime önem verilmeli, şiddet içerikli pek çok yayın kaldırılmalı bir de, bazı şehirlere vize konulmalı, daha sıkı ama daha düzenli kurallarla yaşamalıyız.
Çocuklara devlet okullarında da psikolojik destek verilmeli, cinsel eğitim en baştan anlatılmalı.
Bilgisiz, cahil, sevgisiz insanlar başkalarına zarar veriyorlar ve hapishaneler adam almıyor artık, mezarlıklar da insan....
Neler oluyor bize?
Nedir bu yaşadıklarımız?
Kötü bir kabus gibi.her an her yerde karşılaşırız gibi.
Yasemin kokan bir bahçede pahalı şezlongunda haftasonundaki avrupa seyahatini düşünerek deniz manzarasına bakmak değil yaşamak,
Bütün bu uçurumlar yaşandığı için buralardayız,ayrımlar olduğu için, gelir adaletsizliği,yaşama en yenik başlamak belki de.
Sevgisizlik, hoşgörüsüzlük, umutsuzluk, umarsızlık, geleceğe dair inançsızlık...
Tüm bu olaylar olurken, sonumuz ne olacak derken en üst kademedekiler televizyona çıkıp insanlara "sen edepsizsin, sen haddini bil" derlerse ne olur bizim sonumuz?
Toplumsal cinnete ramak kaldı.
Herkes şapkasını önüne koysun ve düşünsün,
Ben bu durumu önlemek için ne yapabiliriz?

2 Haziran 2009 Salı

"İlk yazı"

Diğer blogum "melodik minör"de ilk yazımı yayınladım!
Henüz başlangıçtayım,
Zamanla değişecek, genişleyecek ve önerilerinizle güzelleşecek:)

"Tepkinizi iletin!"

Tesadüf eseri gördüm,
İyi ki görmüşüm,
Eğitim adına nice insanları okutan adam eden, sağlık adına iyileştiren ve bir vakıf kurarak binlerce gence gelecek veren bir insanın vefatıyla ilgili çirkin bir karikatür fark ettim.
Köy köy demeyip en ücra köşelere kadar gidip şifa dağıtmış, ışık dağıtmış bir insan için yazılanları hayretle okudum,
Türkan Saylan'ın ölümü ile dalga geçecek kadar alçalmış insanlar olduğunu gördüm.
Linkini veriyorum,
Tepki mesajlarımızı yazmak onlara prim verecektir ama bir şikayet mertebesi de olmalıdır,
Kimi kime şikayet edeceğiz.....

1 Haziran 2009 Pazartesi

"Neredesin Ful ?"

Bir kayboldum pir kayboldum, günlerdir tek satır yazamadım farkındayım... Üstün üstüyle maaş ve gelecek meselesini konuştum, yıllık iznim belli oldu,sonra haftasonu işlerim vardı, bir de mezunlar günü yemeği derken bir de baktım koşturmacadan yorgun düşmüşüm.
Tatil için bir şeyler ayarlama derdindeyim, ailemle çıkacağım da, maaş ve tatil fiyatları arasındaki uçurumdan sonra yine Türkan teyzemin tertemiz, klimalı, televizyonlu dairesine talip olacağız gibi geldi. Türkan teyze işletmecidir akrabam değil:) Yalnız çok temiz ve güvenlidir oteli. Senelerdir gideriz artık hangi oda nasıldır, manzarası,mutfağı, balkonu biliriz.
Bugün yine konuştuk geçen seneki fiyattan ayarlarız dedi, akşam bizimkilerle bi konuşup hesap yapalım yarın netleşir herhalde..Şu an beni tek mutlu eden şey tatil.İznimi bol tutmuşlar sağolsunlar, özür mahiyetinde belki de..Çünkü hala ufukta zam yok, sadaka gibi bir tutarı belki ekler belki eklemeyiz, Ağustos sonu yeniden konuşalım,ilk size zam yapacağız farkındayız sizi çok zorluyoruz ama top sizde daha iyi imkanlar bulursanız siz bilirsiniz de dediler.
Üstüne üstlük kurumdan çıkarılan epey arkadaş var ve kendi rızasıyla istifa eden bunalmış, böyle yer görmedim diye kaçanlar da var.
Benimse tek düşündüğüm tatil... O kadar bunaldım ki, artık bu iş olaylarının gerçekten de kısmet ve şans işi olduğunu biliyorum. Bir yakın arkadaşım işte çalışırken başka bir yerden teklif aldı, 2 maaşta bir ikramiye, yakacak yardımı alıyor.
Üstelik servisi de var, öğle yemekleri de resmen lokanta gibi.Bu arkadaşımın durumu da iyiydi, maddi açıdan çok iyidir ama para parayı çeker işte, bu da doğrudur.Ben de eski kurumumda ikramiyeli çalışırdım, ilaç gibi gelirdi ama yolu çok uzaktı ve servis yoktu.
Perişanlığa, trafiğe 2 sene dayanabildim ayrıldım. Neticede iyi maaşlı bir işim olacak mı bilemiyorum artık umudum kalmadı.
Bunları boşverelim de önemli olan yazın gelmesi ve tatil! Tatili düşündükçe mutlu oluyorum, sonra eylülün ortasında sevgilim gelecek... Elbet her şey düzelir, yeter ki sağlık olsun.

Bu arada müzik blogu için çalışmalarım sürüyor:)

(Bu arada kayıtlarımı yayınlıyorum ancak saatler sonra kumanda panelinde izlenilenler arasında görüntüleniyor...Bazen de hiç..Bu durum canımı sıkmaya başladı!)

28 Mayıs 2009 Perşembe

"İvedik soyu ve şehrin kadınları"

Nerelerdeydim?
Bilmiyorum, öylesine günleri geçiriyorum; iş-ev, ev-iş arası gidip geliyorum.
Sabahtan işyerinde dolaplarımı toparladım biraz, evraklarımı, dosyalarımı,masamın üzerini, karıncalarımın dağıttıklarını bir güzel düzenledim.
Şu an fonda Erdem Yener'in "belki" si çalıyor, ben de sakin sakin işlerimi yapıyorum...
Rutine o kadar bıraktım ki kendimi sormayın, gece dışarı çıkmayı pek bi özledim.
Hele konserler, dans, eğlence, festivaller...
Sevgilim askerde olduğu için onsuz bir tadı yok hiçbirinin, zaten gidelim desem de eve dönüş soruınu var. Arkadaşlarımın çoğu benim gibi, arabasız:) Bu nedenle bu koca şehirde bir yerden bir yere gitmek hele ki gece vaktiyse çok zor..Eskiden gece konser çıkışı ya da tiyatro çıkışı dolmuşa atlar eve giderdim, gece 11 ya da 12 fark etmezdi. Çok sorun yaşamazdım, şimdi saat 9 da bile her türlü garip tip etrafta belirmeye başlıyor. Keşi, hapçısı, sapığı,hırsızı..Etrafıma bakıyorum hep garip garip kılıksız tipler, mesela bunlardan sadece biri geçtiğimiz akşam başıma geldi. Geçen akşam 9buçukta dolmuşa bindim yanıma bir adam oturdu, adam demek yanlıştı aslında Recep İvedik gibi bir şey...O sırada cüzdanımdan dolmuş parası çıkarıyordum, önce cüzdanıma baktı,ardından yüzüme yan yan, sonra yine cüzdanıma..ve sonunda bana bir bakışı vardı ki, yerim seni gibilerinden iğrendim..ödüm patladı.bu ne cürret dedim içimden..Baktım gayet rahat davranıyor,ayağını falan ön koltuğa dayanmaya başlayıp yayıldı,o kadar rahatsız oldum ki elimde para verme bahanesiyle kalkarken, utanmaz bir de dedi ki "ben uzatırdım paranızı". Çekilir misiniz dedim sertçe, ağır ağır çekildi de şöföre bir şey sorma bahanesiyle iki koltuk öteye oturdum ama yine de içim rahat gidemedim eve kadar...
Eskiden bunları yaşamıyordum, bu kadar yüzsüzce muhattab olmuyorlardı, şimdi sanki hava karardığında dolmuştaysan potansiyel sarkılacak kadın oluyorsunuz gözlerinde.O kadar iğrenç bir zihniyetleri var ki.
İşte bu yüzden çoğu konseri kaçıracağım bu sene, arabası olan diğer arkadaşlarım da benim tarzımda değildir, Sortie gibi yerlere takılırlar, sarışın hatunlar, yüksek topuklar, jöleli adamlar, aynı ritmde müzikler, ki öyle ortamlardan nefret eden biri olarak onlara da ben takılmam:)
Netice, bu ciddi bir sorun halini almaya başladı, araba alacak param yok, daha ehliyetim bile yok:) Zaten babam da ikinci bir engeldir, bir anı bir anını tutmaz, bazen git gez kızım kalın hatta iki gün der, bazen de akşam 10'da gelince kıyamet kopar 2 gün konuşmaz. Zaten minyon olduğum için yaşımın ilerlediğini de göstermediğimden gözlerinde hala 17 yaşındaki kızları var...
O yüzden süt dökmüş kedi gibi melül bir halim var son günlerde, işimi yapıyorum, spor yapıyorum, bol bol arkadaşlarımla görüşüyorum.
Haftasonu mezun olduğum kolejin mezunlar gününe gideceğim, gelecek hafta bir festivale bir ara takılacağız galiba, sonra da arkadaşlar ada'ya bekliyor beni.
Evde de yapacak epey iş oluyor ama en çok istediğim ayaklarımı uzatıp serin esen balkonda etrafı izlemek, bu bir de soğuk bir bira eşliğinde olursa değmeyin keyfime:)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

"10.000"


10,000. ziyaretçime "hoşgeldin" demek istedim:)
Blog arkadaşlarım iyi ki varsınız!
Sevgiler!

22 Mayıs 2009 Cuma

"Yaratıcılık"

Blogda kendi sayfamı açamıyorum bir türlü, dün akşamdan beri peşpeşe sorunlar devam ediyor.
Sayfa açılmıyor ama yazı yazıp yayınlayabiliyorum bu da ayrı bir konu:)

Bu iki resmi paylaşmak istedim.
Sanat çok yüce bir kavram..Elinizde ne varsa onunla bir şeyler yaratabilmek ne kadar da müthiş bir şey!Kimsenin göremediklerini görmek ve uygulamak.
Bu yüzden tozlu arabaların üzerine bizdeki gibi "beni yıka" yazmak yerine güzel resimler çizenleri, yollarda duvarlara "seni seviyorum Selma beni affet" yazmak yerine graffiti yapanları, bir sürü malzemeyi çöpe atmak yerine onları değerlendirerek yeni eşyalar üretenleri çok takdir ediyorum.
Buyrun bakalım, biz bu rubik küplerle oynayarak aynı renkleri biraraya getirirdik, peki sanatçılar ne yapıyor:)

Bir diğer resim de tabaktaki kremaya dikkat,o da ne Edvard Munch'ın çığlık tablosu değil mi?

[Ressam düzeltmesi için teşekkürler, yalnız blog sayfama giremiyorum yalnızca düzeltme yapabiliyorum, nezaman bitecek bu :(( ]

21 Mayıs 2009 Perşembe

"2.blogum müzik üzerine..."


Dedim ki Ful, madem ki müzikle ilgili yazmayı çok seviyorsun o halde sana 2. bir blog lazım!
İsmi de "Melodik Minor" olsun...

Daha bir saatlik bu bebek,
Sanatçı-grup-albüm değerlendirmesi yapacağım,müzik yazıları yazacağım ve konser duyuruları ekleyeceğim bu blog henüz tamamlanmadı ancak,

Pek yakında açılıyor:)

Heyecanımı paylaşayım istedim, herkese sevgiler,

http://melodikminor.blogspot.com/

"Şimdi yazabilirim"

Eurovision şarkı yarışması geçtiğmiz günlerde çok konuşuldu, Hadise'nin kostümü,etekli erkek dansçı,ingilizce mi Türkçe şarkı mı derken birde baktık ki herkes bir anda koreograg bir anda stilist kesildi başımıza..Herkesin bir yorumu vardı, durmadan konuştular, yazdılar, çizdiler.
Bloglarda da öncesi ve sonrası epey tartışıldı,bu yüzden bu konuyu sıcağı sıcağına yazmadım.Biraz nefes alalım istedim.
Son bir kaç yıldır Eurovision Şarkı yarışmasını yeniden izlemeye başladım.
Benim amacım sadece farklı ülkelerden ezgiler duymak ve sahne şovlarını izlemek.
Yarışma öncesi çok fazla bilmek istemediğim şeyler vardır, mesela favoriler kimdir, hangi ülkeden kim yarışacak, bahisler kaça kaç veriyor gibi. Çünkü bu önyargıyla bakmama neden olduğu gibi müzikten aldığım keyfi de engeller.
Gerçi diyeceksiniz ki bu yarışma müzikalitesi yüksek bir yarışmamıdır?Bence kesinlikle hayır, %50 belki..kalan %50'i şov ve politika..
Geçtiğimiz yıllarda ilginç kostümler giyenler, hatta adeta soytarılık yapanlar üst sıralarda yer almıştı, hangi ülke hatırlamıyorum ama kadın kılığına giren bir avuç erkek vardı, lay lay lom gibi bir şarkısı vardı ve çok oy toplamıştı, şaşırıp kalmıştım.
Puanlamaya gelince : Kuzey ülkesi komşu kuzey ülkelere, Avrupa kendi komşularınaa, Balkanlar diğer Balkan komşulara,Yunanistan Kıbrıs'a Kıbrıs Yunanistan'a şeklinde bir oylama şekli vardır. Yıllardır sürer gider bu durum ve bu politikaya rağmen 2003 yılında Sertab Erener nasıl birinci olabilmiştir ben hala bunu düşünürüm.
Bu sene Eurovision Moskova'da yapıldı. Sansasyonlardan uzak, soytarıların olmadığı, şov ve şarkının bir arada olduğu gösteriler bütünüydü. Türkiye adına epey hadiseler çıkaran "Hadise" ülkemiz adına yarıştı biliyorsunuz. Her şey olay oldu, Türkçe mi katılmalıydık yok kostümü dansöz kıyafeti gibi dediler..Bu hep böyledir aslında, herkes konuşur, her zaman konuşur, insanları susturamazsınız.Karşılarına ne çıkarırsanız çıkarın kusur bulurlar acımasızca eleştirirler.
Ben kendi adıma eleştirdim tabii, hem olumlu hem de olumsuz olarak..Bir bütün olarak görmeye çalıştım sahne şovunu ve yarışma olduğu için diğer rakip ülkelerle kıyasladım izlerken.
Öncelikle fazla detay göremedik sahnede çünkü yönetmen yemin etmiş gibi uzak çekim yaptı hep,uzak çekimde arka fon kırmızıydı ve kostümlerde kırmızı olunca sahnedekiler adeta kayboldular.Arada ufaktan yakın çekimler yapıldı ama tam anlamıyla ayrıntıları seçemediğimiz bir şovdu.Kadın dansçıların ve Hadise'nin kostümünü sevmedim, Hadise'nin saçları güzel olmuştu sadece.Neden Türkiye denince hep akla dansözler ve fesli adamlar gelir?Neden dansöz kıyafetiyle sahneye çıkılır bilemiyorum, şarkı aşırı bir oryantallik de içemiyordu, bildiğimiz ritimlerdi işte.Daha farklı daha uçuşan hafif, etnik bir kostüm seçilebilirdi.Biz doğu mistikliğini ve etnikliğimizi kırmızı dansöz kıyafetiyle pekiştiremedik bence.
Şarkı başladığında sesin çok yetersiz olduğunu gördüm, arkadaki erkek vokal epey destek oldu ancak önemli olan solistin sesiydi.Yarışma öncesi konserlerde sanki çok yormuşlar ve bir çok eleştiriyle yıpratmışlar gibi geldi bana Hadise'yi. Biz de şimdi eleştiriyoruz ama fark şurada ; yarışma bittikten sonra yapılan eleştiri farklıdır, yarışma öncesi yoğun eleştiri bir şeyleri değiştirmez yalnızca moral ve konsantrasyon bozar.
Sahneye çıktıkları andan erkek dansçının havada taklalar atarak sahneye çıktığı ana kadar bir kopma noktası göremedim, akılda kalıcı bir ritm olduğunun hakkını veriyorum tabii, ama dediğim gibi kıpkırmızılar arasında boğulmuştu sahnedekiler..Erkek dansçıya hayran olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim, zira kostümü, duruşu, sahneye gelişi o durağanlığı sildi, biraz coşkulu ve şaşırtıcı bir hava yakaladı, ancak şarkının o kısmının daha uzun olup o şovla beraber seyirciyi daha çok avucunun içine almasını dilerdim.
Neticede ritmik, kulakta yer edici, ses açısından doyurucu olmayan ancak güzel,özenli ve erkek dansçının şovuyla ilk beşte,kaza olursa en fazla 6.lıkta yer alcağımızı düşündüm.
Rakiplerimeize gelince, komşu komşu puan sistemi sayesinde bir çok iyi ülke de arada kaynadı gitti.Koskoca Patricia Kaas Fransa adına yarıştı mesela, Moldovya oldukça etnik ezgilerle sahneye çıktı, İngiltere senelerdir sonunculuğa yakın yerlerde dans ettiği için bu yıl neredeyse hiç es'i olmayan bir şarkı söyleyen ve sesine vay be dediğimiz bir solistle çıktı sahneye,Ermenistan sanki bizlerden bir ezgi söyledi gibi geldi ve değişik bir sahne şovu vardı,Rusya'nın şarkısını beğenmedim, Bosna Hersek'in şovu ve şarkısı hoşuma gitti ve Sırplardan puan almalarına çok şaşırdım, Yunanistan çok sıradandı kaslı erkek vücudu göstermek her zaman işe yaramıyor bunu görmüş oldular,Azerbaycan 3.oldu ancak şarkısı bana sıradan geldi,Almanya sahnede stiriptiz yaparak Betty Boop'u sahneye çıkardı ancak bana solistin sesi olmadığından şova yönelmişler gibi geldi,Norveç 4 yaşından beri keman çalıp beste yapan henüz çocuk diyebileceğimiz bir delikanlıyla sahneye çıktı, adeta bir masal(zaten şarkının peri masalıydı)ezgisi taşıyordu, ilk ezgi harikaydı ancak sonrasında şarkıya geçişlerde hafif kopukluklar vardı bence, ritm birden düşüyordu ama yine de sahne şovlarını ve ezgilerini beğendim,sade ama eğlenceli bir şarkıydı,bu derece alır dedim.Yarışma öncesi favoriymiş zaten, ama ben dediğim gibi favorileri bilmek istemem ki nötr değerlendirebileyim.Norveç'li sempatik çocuk açık ara önde 1.lik koltuğuna oturdu.Hadiseyle ülkemiz 4.oldu.
Yalnız daha iyi sonuçlar için komşu komşu puan sistemini kaldırmaları gerekiyor, bu yüzden Kuzey ülkelerinden hiç puan alamadık.
Yine de her şye rağmen iyi bir sonuç bu tabii ki, umarım gelecek sene daha da iyi bir yarışma izleriz.
Herkese bol melodili, güzel bir gün diliyorum.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

"Türkan Saylan"

Türkan Saylan'ı kaybettik, haberi duyduğumda tüylerim diken diken oldu, boğazımda kocaman bir yumru,gözlerim dolu dolu...
Türkan Saylan bir gönüllüydü; eğitim gönüllüsü, şifa gönüllüsü..
Ömrünü Türkiye'deki çocukların eğitimine,sağlığına adadı, mesafe, imkansızlık, parasızlık, olanaksızlık, hastalık demeden yapabileceğinin en mükemmelini yaptı.
Cüzzamla savaştı, hastalarla tek tek ilgilendi, Türkiye'de bu hastalığı neredeyse yok etti.
Binlerce çocuğa umut oldu, ışık oldu, okutmuş, imkan sağladı.Şimdi büyüttüğü kız çocuklar hayata karşı dimdik ayakta duran bilgili, eğitimli,çağdaş kadınlar oldu.
Uğur Dündar'ın güzel bir yazısı var Türkan Saylan'la ilgili, çok güzel kaleme alınmış.
Mutlaka okumalısınız.
Ve yazımı da o yazının sonundaki cümlelerle bitiriyorum ;
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”nde neler yaptığını, ne denli büyük başarılara imza attığını belirtmeye hiç gerek duymuyorum.
Ama gelin görün ki, fazilet cellatları, eli öpülesi, anıtı dikilesi bu çağdaş Türk kadınına şeytanın bile akıl edemeyeceği iftiraları yağdırmakta yarış ettiler…
Ama ne oldu?
Türkan Hoca bir efsane oldu.
Bir Türkan saylan ölür, bin Türkan Saylan doğar…
Başımız sağ olsun…

14 Mayıs 2009 Perşembe

"gimme hope joanna"

Dinleyici ve arşivci olarak müzikle çok yakından ilgili bir aileyiz, öyle ki, devasal bir plak, cd, kaset arşivimiz var. Bir ara özel radyolara şarkı doldurup gönderiyorduk o kadar yani:) Çocukken daha doğrusu daha 2 yaşında bir portakal vitaminiyken elimde mikrofonla Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Barış Manço şarkıları söyleyerdim.
Şarkılarım kasede kaydedilirdi, üstelik asla detone olmayan, her türlü şarkı, reklam, japonca çizgi film müziği gibi çeşitleri de repertuarında barındıran bir vitaminmişim ben:) Şimdi dinliyorum ve şaşırıyorum..
Babam yurtdşından müzik setleri getirtirdi, akşamları gelir arkadaşıyla bakarız bir set daha gelmiş, yeni hoparlörler, yeni bir amfi...Bir gün de bir CD player getirdi, daha kimselerde yok, Türkiye'de de tek tük bazı şarkıcılar cd formatında albüm yapıyordu.
En büyük zevkim o diskleri dinlemekti.Çok ilginç geliyordu, kaset gibi değil, üstelik gökkuşağı gibi üzeri! Ancak çeşit yoktu, piyasada CD dediğinizde yüzünüze garip garip bakıyorlardı, sonradan çeşitler artmaya CD çalarlar gelişmeye başladı. Evde sürekli müzik çalardı, hiç durmadan, müzikle uyanır müzikle uyurduk,yemek müziği ayrı, sabah müziği ayrı, akşam ayrı, dinlenmek için ayrı..Hala da böyledir..
Tıpkı bir dj edasıyla babam her gün setlerin başındaydı, en büyük zevki buydu.
Ben de ondan kaptım işi, kulağım da çok iyi olunca müzik dinleyiciliğine iyiden iyiye merak saldım.Öylesine dinlemek değil ama, albümü alırdım elime, kimler ne yapmış, beste-söz, geri vokaller, hangi enstrümanı kim çalmış..Sonra dinlerdim tek tek müzisyenlerin tarzlarını anlamaya çalışırdım.
Hala da öyleyim, albüm satın almak ve dinlemek benim için özel bir şeydir...
Çocukken bir akşam salondan gelen güzel bir melodi duymuştum, çok eğlenceli gelmişti bana, o günden sonra o şarkıyı duyduğumda hoplayıp zıplamaya dans etmeye başladım, garip bir etkisi vardı bende:)) üzüntülü olduğumda babama "babacım o güneşli diski çalar mısın?" derdim..Güneşli disk dememin sebebi de CD kapağında güneşli bir gün resminin olmasıydı..
Şarkı başlayınca kendimi kumsalda yada tatilde hayal eder, herşeyi anında unutur dans ederdim:) İşte o güneşli disk Eddy Grant'ın "gimme hope joanna"sıydı...
Bu ara kumsala, tatile,dansa, mutluluk şarkıları söylemeye çok ihtiyacım var,
Her şeyi bir kenara bırakıp nadasa gitmeye de..
Güneşli diskim arşivden çıkartıldı ve başucumda duruyor,
Çocukluğuma, yalın dünyama yeniden dönmek ve gülümsemek için.

12 Mayıs 2009 Salı

"Hayallerim..."

Öykü'cüm mimlemiş beni, "Hayal Listemi" yapacağım...
Hayal kurmayı ne zaman bıraktım ben?
Gerçeklerle kötü yüzleşmelerimi her geride bırakışımda mı?
Aslında hayal ettiği müddetçe yaşarmış insan, öyle derler. Öyle hayallerim var ki, kimine güler geçersiniz, kimini sıradan kimini ise çok marjinal bulabilirsiniz.
Hepsini yazaman buraya kuşkusuz, ama içimden geçen ilkleri derleyebilirim.
Bol bol sağlık isterim.
Öncelikle neden daha önce seçmedim diye hayıflandığım konservatuarı okumak isterim, her an müzikle iç içe yaşamak ve bu alanda kariyer yapmak..
Bir de tasarım yönümü geliştirmek isterim,renklerle, yaratıcılıkla ortaya yepyeni objeler çıkarmak ve kendi döşediğim bir dükkanda bunları sergileyip insanlarla paylaşmak...
Tüm dünyayı gezmek isterim, her yerini karış karış.. Yepyeni kültürler öğrenmek, farklı insanlarla tanışmak,ufak ufak hatıralar toplamak,müziklerini dinlemek ve gezdiğim her yeri yazmak...
Şili'deki paskalya adasını ve Küba'yı merak ederim bir de..Tek başıma değil ama sevdiklerimle gezmek isterim ve en beğendiğim ülkede de yaşamak...
Yemyeşil, çeşit çeşit meyve ağaçlarının olduğu iki katlı bir ev isterim. Bahçesinde bir sürü hayvan beslemek, onlarca bitki, sebze ve meyve yetiştirmek.
Sonsuz aşkla sevdiğim insanla bir ömür paylaşmayı isterim, benim gibi kocaman yeşil gözleri olan çocuklarım olsun :) Onlarla hayatın tadını çıkarmak, doğayla baş başa iç içe olmak..
Çok fazla para-pul, mal-mülk istemem, olursa da başkalarıyla paylaşmak isterim.
Benim gibi düşünen dostlar, arkadaşlar isterim ama en hakikisinden:)
Bir yandan da çocuk öykülerim kitap olsun isterim, öğrencilerle söyleşeyim, imza günlerim olsun, yeni öyküler yaratayım, yeni karakterler..Hepsi benim dünyamdan, doğadan beslensin..
Dünyanın her yerinde müzik festivalleri, tiyatrolar, konserler, yeni ve farklı tadlar yaşayayım, sınırsızca gezeyim ve dinleyeyim, ruhumu geliştireyim..
Sade, lezzetli ama bir o kadar da renkli ve yoğun yaşayayım...
Yanımda hep sevdiklerim olsun isterim , benden bir parça olsun, saf doğada katkısız ve huzurlu olmak...
Bir de bu mim isteyen herkese gitsin isterim!

"Mmmmm!"

Tam bir dondurma canavarıyımdır :)
Nerede hangi dondurmacı var, iyi midir değil midir, ne çeşit yapar.
Bu sene hangi çeşitler yeni çıkmış vs vs...
Bu sene de ilk denediğim yeni çeşitlerden birini sizlerle paylaşmak ve tavsiye etmek istedim.
Magnum double serisininin en yeni dondurması "Karadut&Böğürtlen"... Bilen bilir magnum double 2 kat çıtır çikolatadır, bir de bunun içine karadut ve böğürtlen meyve sosu eklenince varın siz düşünün:)
Şiddetle tavsiye olunur, yalnız paketin üzerindeki kalori miktarını görünce sersemledim bu nedenle kilo problemi olan arkadaşlar lütfen dikkatli tüketiniz, zira ben bu konudaki şanslı bünyelerdenim ve her sene karnım ağrıyana kadar çocuklar gibi dondurmalara saldırıyorum:)

Bu arada etrafımızda dondurma alamayacak durumda olan çocuklar mutlaka vardır, onlara da bir külah dondurma hediye etmek onları da bizi de mutlu edecektir, çocukluğunu yaşayamayan çocukları da düşünelim.
Afiyetler olsun!

"Kadın ve erkek Vol.1"

Kadınlar detaycıdır, planlayıcıdır, sürekli düşünür, kurar, hassastır.
Erkekler ise sadece "an"ı yaşar.
Bununla ilgili çok şey yaşarız, görürüz ve okuruz.
Son zamanlarda düşünüyorum da belki de en güzeli aslında "an" ı yaşamak...
Sizce bu bir kaç gündür ortalarda olamayışımın nedeni olabilir mi bu?
Günlerdir "..ben olsaydım.. "diye cümleler geçiriyorum içimden, devamında ise "..öyle değil de şöyle yapardım böyle yapardım.."
Sanırım pek güvenim kalmadı kimselere, bakıyorum ki aslında hayat tamamen "şans"a dayalı bir çekiliş,zaten şans oyunlarında zerre kısmetim yoktur benim!
Kendimi üzdüğüm ya da sıktığım yok, yalnızca düşünüyorum. Çoğu kadının yaptığı gibi..İsteklerim var bir sepetin içinde bekliyor, hep erkeklerin engellerine takılı.Bir düzen kurulmuş, bir protokol imzalanmış sanki, "hep kazıman gerekiyor ful" diyor, "hep tırnaklarınla kazımalısın yoksa senin olamaz hiç bir şey,bir adım ilerleyemezsin."
Kolay zaferler peşinde değilim elbet, ama istiyorum ki arada bir de sütü sağmak yerine kaymağını yesem hiç fena olmaz:)
Sevgilim mide fıtığından muzdarip, perhizi var, ya ameliyat ya da sürekli ilaç dediler.Tabii askerde yemeklerden ve sıkıntıdan midesi kötü oldu, her gün doktorda, hastanede, acilde.İlaçlar, sıkıntılar..eğitimlere katılamadı, hep istirahat vs..Tabii tüm bunlar beni de üzdü.O orada ne sıkıntılar çekiyor benim elimden bir şey gelemiyor..Ama şunu da görmüş oldum ki çok dayanıklı değil hayata karşı, direnci hep düşük.İstemediği bir durumla karşılaştığında kalıp savaşmak yerine kaçmayı tercih ediyor, ilginç bir mantığı var. Ben kendimi amazon ilan etmedim ama koşullarım hep amazonluk gerektirdi, annelik var henüz tadamadıysam da içimde, kadın dediğin savaşçı olmalı zaten, yoksa nasıl başa çıkılır o kadar zorlukla?
Dün gece de telefonda bunları söylerken durdum, üzüldüm, düşündüm. Sonra farketti ki heralde, "sen beni merak etme, burada iyiyim, bana iyi bakıyorlar, doktorlar iyi, arkadaşlarım iyi,günler çabuk geçiyor" dedi..O kadar sözden sonra birazcık olsun ferahladım, ama sadece "birazcık..."
İstiyorum ki karşı taraf bazen de benden daha güçlü olsun, ben zaten yeterince, yettiğince güçlüyüm.Biraz bıraksam insanların arkasını toparlamayı, çekip çevirmeyi, baksam ki olgunlukla yürüse işler..Bazen diyorum ki ben olsaydım tüm bu hastalıkları bu kadar sıkıntılı bu kadar şikayetle anlatmazdım telefonun ucundan, üzmek istemezdim. Çünkü elinden bir şey gelememesidir asıl üzen..Ama sonra dedim ki birbirimize ne kadar aşık olsakda biz farklı karakterleriz.
Askerliğin ardından daha olgun daha güçlü olarak karşıma çıkacağını bekliyorken tüm bu sıkıntılar biraz tedirgin etti beni, dilerim daha iyidir bugün, sağlıklıdır, morali yerindedir, mutludur..
Eskisinden daha farklıyım artık, beni yeni tanıyanlar hala 23 yaşında gibi göründüğümü söylese de, kişiliğimin renkgarenkliğini her şeye yansıtsam da, içim daha ağır hareket eder oldu.
Zaman su gibi aktıkça sanki hiç yetişemeyecekmişim gibi geliyor iyi günlere, güleryüzlere..
Tamam umutsuzluk ettiğimden değil de, açık denizde uzun zamandır yolculuk eden bir ful olarak, artık bir kara parçası arıyorum ben, uzakta da olsa dinlenebileceğim ve beni umuda taşıyacak bir kara parçası, hepsi bu..

8 Mayıs 2009 Cuma

"Aşk-ı memnu "

Baktım ki herkes ilgiyle izliyor bu aşk karmaşasını, bana gelen bir şemayı paylaşayım istedim:)
Herkese güzel bir gün diliyorum!


6 Mayıs 2009 Çarşamba

"Gecikirse geciksin..."

Dün pek bir sıkılgandım, içimden bir şeyler yazmak gelmedi.
Sabah uyandığımdan beri mutsuz gibi, kasvetli, sıkıntılı...Nedenini anlamadım zaten geçti gitti.
Dün dünde kaldı tabii, artık bugünden bahsetmek lazım,yoksa yaşayamaz insan.
Bu sabah ise uyandığımda güneş ışığı giriyordu odama, perdeleri bir açtım ki pırıl pırıl gökyüzü!
Bugün faaliyet de var işyerinde, karıncalarım cıvıl cıvıl her yerde, son 2 saat yarışmaları var diye benimle olacaklar, kalem kutularınızla gelin dedim güzel etkinlikler yaptırma peşindeyim.
Onlarla olmak beni mutlu ediyor, esas işimi yapmaktan keyif alıyorum.
Burada başka işleri o kadar kolay yaptırıyorlar ve yapıştırıyorlar ki üstünüze sormayın gitsin, maaş zammı için daha konuşamadım, aklımdan konuşma metni için habire pratik yapıp duruyorum da görüşeceğim kişinin sağı solu belli olmadığı için erteliyorum.
Şu gergin günlerim bitsin, biraz huzurum yerine gelsin konuşmayı yapıp sonuçları yazacağım size.Bir sürü safsata var başımda, 50-60 adet karıncayla işiniz var diyorlar,işi kakalıyorlar sonra bir bakıyorum en az 150 tane var.Hayatları yalan dolan başka birşey değil...
Etkinlik var bahçemizde ama daha maaşlarımızı alamadığımız için bakıyorum öyle kedinin ciğerci dükkanına baktığı gibi, bir şeye katılamıyorum.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen güzel tohumlar ekiyorum, su veriyorum, bekliyorum ki çiçekler filiz versin, sonra da rengarenk açsınlar.Umut etmek de böyle bir şey, bir şeyler yapmadan salt beklemekle olmaz,adım atmalısın ki öyle beklemelisin mucizeleri...
Arada etkinlik bahanesiyle bahçeye çıkıp bu güzel güneşli günün tadını çıkarıyorum, az da olsa iş başvurularım var belki bir şeyler çıkar diye umut ediyorum.
Gerçi geçen haftalarda bir yerden çağırdılar gittim harika geçti de iş şartları uygun düşmedi bana, bakalım kısmet, inşallah iyi hayırlı bir şeyler olur..bekliyorum yani, daha huzurlu olabilmek ve ekonomik anlamda rahata erebilmek için...
Rengarenk çiçeklerin açacağına dair umudum tam, sadece bu ara bahar biraz gecikti hepsi bu.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

"Bunları yemek yasak!"


İşte el sanatı ve yaratıcılık budur!

"yeniden susam sokağı"

Sevgili Gülcan ve İlknur annelerin başlattığı muazzam bir "Susam Sokağı Geri Dönsün Kampanyası"nı duyurmak istedim sizlere.
Tevellütü benimle eş ya da benzer arkadaşlarım bilir ki bizler msn,cep telefonu, çok kanallı televizyon, bilgisayar, Internet gibi kavramlardan uzak kendi halimizde çocuk gibi çocukluk geçirdik:)
Oysa şimdiki çocukların etrafı tuzak dolu, radyasyon dolu, zararlı ışınlar dolu...
Susam Sokağı'nın "gün güneşli insanlar neşeli.." diye başlayan melodisini duyar duymaz çılgın gibi koşup televizyonun karşısına geçerdim, bir de akşamüstü tekrarı olurdu onu da izlerdim!

Susam Sokağındaki Hakan abi, Zeynep Abla, Tahsin Amca, Kırpık, Minik kuş ve esas bayıldığım kadrosu kurbağacık, kurabiye canavarı, kont dracula, açıkgöz, edi-büdü benim en sevdiğim karakterlerin başında gelirdi.
Açıkgöz'ün burnu ve kulağı olmadığı halde kurbağacık'a gözlük satmaya çalışması, edi'nin "ama büdü ben çoook susadım" repliği, dağdan döne döne inen kızın melodisini, sevdiğim sayı 6, 1*2*3 sayalım'ı, tırtıllar asla asla asla kahverengi bot giymez'i, 11,12 hi hi hi hi hi hiii'yi hala hatırlıyorum ben :))

Halaaa hoop tereyağlı ballı ekmek dediğimizde ve kendi etrafımızda döndüğümde poff diye kaybolacağını zanneden "saf" çocuklardık biz, çocuk gibi çocuk yani...
Sayıları, renkleri, şekilleri,kavramları çok iyi anlatırlardı. Görgü kurallarını, sevgi-saygı, sağlık-çevre kavramlarını da işlerlerdi.

O kadar eğlenceliydi ki, şimdiki çocukların da susam sokağını yeniden izlemesi taraftarıyım ben,
Yeni bölümleri satın almak masraflı vs ise arşivden çıkarabilir pekala TRT Çocuk kanalı...
Saçma sapan şiddet içerikli çizgi film yerine, eğitici ve öğretici aynı zamanda da biz 80 kuşağı çocuklarının kalplerini çelici bir şeyler lazım!
Eğer hala izlemek, anılarını canlandırmak ve çocukların gelişimine olumlu katkı sağlamak
istiyorsanız lütfen bir tık buraya!

"evlilik"

Ben çocukken hayat çok daha kolaydı, bir külah dondurmaya dünyaları değişir, ufacık bir karın ağrısını aşk zanneder, tüm gün salıncakta sallanmak için parka koşar hayatı oyun zannederdim. Herkes güzeldi, herkes güleryüzlü, iyi niyetli:)
Büyüdükçe dünyanın çok daha farklı yönlerini keşfetmeye başladım, 18'e gelince kendimi Avrupa'da zannederek her şeyin istediğim gibi olacağını özgür olacağımı kendi kararlarımı alacağımı düşündüm;ataerkil bir toplumda bunun imkanı varmış gibi..Sonraları gördüm ki bazı savaşlar sonlandırılamıyor, sadece savaştığınla kalıyorsun.Özgürlük için mücadele, iş için mücadele, para kazanmak adına mücadele, ayakta kalmak adına mücadele, sahiplenmek adına mücadele...Bir de bakıyorum ki 20 yaşına gelmişim, zaten sonrasını hatırlamıyorum, ne zaman 27 oldum, nasıl oldu bilemiyorum:)
Baktım ki arkadaşlarımın parmaklarında yüzükler, kucaklarında bebekler, her hafta biri evlenir ya da nişanlanır oldu, doğum tebrikleri ard arda.. Cumartesi eski bir arkadaşımla buluştum, benden bir yaş büyüktür, üniversite arkadaşım.Erkek arkadaşıyla bir senedir beraberler, son 2 ay sürekli evleneceğiz şöyle olur böyle olur, yaza nişan , kışa düğün demeye başlamış, kız da umutlanmış tabii, aileler devreye girmiş, derken adam demiş ki "ya ben 30'uma kadar evlenmeyi düşünmüyorum, motor alacağım onun taksitleri olacak şimdi,bir de tüm arkadaşlarım bekar ben evlenirsem evimize gelemezler görüşemeyiz.. seni boşuna bekletmeyeyim, senin için en doğrusu budur, ayrılalım" demiş...yani kısacası bahane etmiş..arkadaşımı da çok severim, çok zor bir ayrılık yaşamış:(
Şimdi bu duruma bakarak bekarlığımdan kendime ders çıkartmalı en azından askerde olan sevgilimle bu planlarımızın olduğuna dair içime soğuk sular serpmeliyim.Ama arkadaşım adına da üzülmedim değil, erken evlenmek gibi bir isteğim olmadı hiç bir zaman ama çocuk sahibi olmak için artık bir şeyler yapmam gerek diye düşünmeye başladım.Zira son bir yıldır çocuklara olan yoğun ilgim aşırı yoğun bir hal almaya başladı ve vitrinlerde çocuk elbiseleri gördüğümde benim de olsun artık, olacak mı acaba diye gözlerimin dolmasına neden olmaya başladı.Dün arkadaşım dedi ki "ben birini tanıyacağım 2 sene geçecek anlaşarak evlilik kararı ardından evlilik hazırlıkları zaten 31 olurum, sonrasında hemen çocuk yapmamak lazım, biraz evliliğin tadını çıkaralım dersen vakit kalıyor mu?35'inden sonra doğum tehlikeli derler,hadi onu geçtim o yaştan sonra çocuk bakacak enerjin kalır mı?Böyle plan yapmak adetim değil ama düşündükçe ister istemez çok üzülüyorum" dedi.. Haklı gerçekten de bir an düşündüm, askerliğin bizim için
büyük bir engel olduğunu hatırladım ve onun askere gitmemek istemediğini, ertelediğini, sonradan hayatın akışına karşı koyamayışını, her şeyin yoluna girmeye başladığını...
Döndüğünde bu krize rağmen bir iş bulursa ve bir yerlerden başlasa artık planları hayata geçiririz diye düşünüyorum, bu düşünce beni mutlu ediyor.
Bu kararlarda kadınlar ısrarcı olur derler aksine, çoğu kadın babalarının baskısıyla evliliğe yöneliyor, 2 sene oldu hala ne geziyorsunuz nedir niyetli gibilerinden sözlerden, askerden gelsin yüzük takılsın biz senin iyiliğini düşünüyoruzlardan sıkıldım, kulaklarımı tıkıyor ve futbolculaırn meşhur tabiriyle önümüze bakıyorum:)
Önemli olan benim ne istediğim..
Bu konuları bir yana bırakıyor ve gerçeklere dönüyorum, evliliği bir yana bırakalım, çalışanlar için 3 günlük tatilin arkasından zor bir gün olacağa benziyor.
Pazartesi sendromundan uzak bir gün diliyorum herkese...

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!