Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

24 Ağustos 2011 Çarşamba

"terapi"




İş yerinde çok ağır bir sorumluluğun altındayım.Ezildim, büzüldüm, karıştım,panikledim.

Öyle ki burada yazsam yok artım dersiniz, pes..Ama yazamıyorum işte detayını.

Sıkıldım epey, suratım allak bullak, isteksizim.Kendi kendimi motive etmeye çalışarak "olduğu kadar" diyorum...

Peki buna inanabiliyor muyum?

İşte onu bilemiyorum.

Saat 11.00 olmuş daha kahvaltımı bile edemedim desem...

Ofisim hala tadilatta ve ben elimde dev bilgisayar kasamla monitör arıyorum!

Her birim arı gibi çalışıyor, kimsenin odası yok doğru dürüst, bilgisayarımı bağladığım yerden sökmüşler..ben de sinirlenip klavyemi de aldım çıktım odadan.

Bir birimin kullanılmayan odasını açtırdım ve kasayı söküp bendeki kasayı bağladım monitöre..

Müdürümün henüz haberi yok buraya bilgisayarımı kurduğumdan, belki de derhal çıkın odadan diyecek ancak bunca hengamede işlerimi nasıl yapmamı bekliyorlar onu anlayamıyorum...

Kendi göbeğimi kendim kesiyorum resmen!

Her iş yeri bana yeni bir cinnet deneyimi.

Sonuç: Bu memlekette adam gibi bir iş yok.

Hayatın ne kadar boş olduğunu düşünürsem eğer şu an istifa edip çantamı alıp çıkasım var, gerçekten çok sıkıldım ve sabretmeye pek de halim kalmadı.

Kendimi yavaş, beceriksiz, asalak bir kaplumbağa gibi hissediyorum.Kafamı kabuğumun içine sokasım ve orada uyuyasım var.

Eğer ofisime geçemezsem ne olacak onu da bilemiyorum.

Sadece hayatın çok kısa ve saçmasapan olduğunu düşünüp bütün bu durumun ne kadar anlamsız ve üzülmek için gereksiz olduğunu hissetmeye ve buna inanmaya çalışıyorum.

Hayat kısa evet, bunu sık sık tekrar etmeli.

Biz koskoca evrende minicik zerreleriz..bunu da şöyle bir gözünün önüne getir.

O halde derin derin nefesler al ful, eğer varsa git hemşireden bir kaşık "atarax" iste bir de..yakında "atarax"şişesini küçük bir şişeye doldurup iç cebimde taşımaya başlarsam şaşmam!

Sonra midenin ağrısı, bulantısı geçerse ve yemekhanede iyi bri yemek varsa iyi bir öğle yemeği ye,şöyle bir 5 dakika dolaş açık havada kendine gel,

Git müdürüne bir odayı işgal ettiğini, başka türlü iş yapamadığını, oturacak bile yer olmadığını anlat ve o odayı alabilmek için onun yüce merhametine sığın (!)

Sonra işlerini yap güzelce, maillerini kontrol et,

Her şeyi yoluna koymaya bak, işlerin hepsini bitir,

Akşam olsun evine dön ve esas hayatına başla.

Şu sürekli sızlayan burnunun direği ve haksızlığa, saçmalığa tahammül edemeyen damarını ise susturmaya bak.



Hayat kısa unutma,

Ve tüm bu olanlar aslında berbat birer anı hepsi bu.

Sen zevk için, mesleğini sevdiğin için ve karıncalar için çalışıyorsun bunu sakın unutma!
Aldığın maaş zaten orta karar, hayatınızı kurtarmıyor.
O yüzden istediğin an bırakıp gitmekte özgürsün...İşte bu son cümleler beni biraz olsun rahatlatıyor...

P.S.
Yazıyı yayınladığım anda kapıda 2 adam belirdi, dediler ki bilgisayarı sökeceksiniz başka sistem kuracağız buraya, bizim çalışmamız lazım..ben de çalışacağım dedim ama gülümsüyorum artık,gözüm seğirecek sinirden.
En sonunda çıkacağım bahçeye, ortaya orturacağım, elime de alacağım bir pankart! İşte çalışacaksam oda ve bilgisayar istiyorum diye:)
Nedir bu rezillik anlamadım ben ya...
Ey "atarax" sana muhtacım,beni ancak sen kurtarırsın!




17 Ağustos 2011 Çarşamba

"Şifa"


Önümüze bir engel yada bir hastalık çıktığında ilk sorumuz, yoğun bir isyan eşliğinde şu oluyor : “Neden ben?”.

Bu soruyu sormadan, durumun içinden nasıl çıkabileceğimize bakmalıyız aslında..

Pek çok engeli aşabilen, güçlü, iradeli insanlar tanıdım, kitaplarını okudum,televizyonda hikayelerini izledim.

Ben de 29 yaşımda olmama rağmen yığınla hastalıkla uğraştım bu yaşıma kadar ve hala kronikleşen bir sürü sorunla uğraşıyorum...
Ama insan ne kadar kendini şartlasa da, başına geldiğinde “neden” diye soruyor işte..

Ailemden çok yakın bir akrabam “akciğer kanseri”ne yakalandı ve bir süredir tedavi görüyor.

Beni zamanında pek üzmüş, aileme zor günlerde faydası dokunmamış,çok yakınım olduğu halde hep mesafeli durduğum biri olsa da onu kaybedebileğimi düşünme fikri bile hem beni hem de ailemi derinden sarstı..

Şüphesiz hasta olan kişi kadar, ailesi de yakınları da çok etkilendi bu durumdan, evlerin düzeni tamamen değişti, moralleri yıkılıdı, işleri düzensizleşti, şaşkınlık, gerginlik ve üzüntüyü derinden yaşıyorlar.
Şansı şu ki imkanları çok yerinde, bu nedenle hastalığın tedavisi ve ameliyatlar için yurtdışından ünlü profesörler getirildi, çok iyi imkanlarla bakıldı ve bakım-kontroller hala devam ediyor .

Bu durumu görünce Allah’ım bizi hasta etme, bizim maddi imkanımız bunu kıyısını bile karşılayamaz dedim kendime...Ama onu öyle gördükçe hastalığına,yaşadıklarına,kemoterapinin yan etkilerine, acısına içten içe çok üzüldüm, gece rüyalarıma girdi, nefes alamadım.

Çünkü bir insan bana ne kötülük yaparsa yapsın asla onun ölümünü istemem, benden-sevdiklerimden sonsuza dek uzak olsun isterim ve Allah’ından bulsun derim, o kadar...

Sözüne ettiğim bu yakın akrabamın rahatsızlık haberini aldığım ilk bir kaç hafta boyunca, ölüm gerçeğiyle yüzleşmek istemedim. Tedavi adına iyi haberler alınca sevinsem de, bir anda herşeyin tepetaklak olabileceğin bildiğim için susarak kendimi akışa bırakmaya çalışıyorum.

Hayatın ne kadar kısa, ne kadar dengesiz ve boş olduğunu gördükçe hala hak yiyen, ceplerine para dolduran, yedi sülalesine yetecek miktarı istifleyen, şuursuzca sadece kendisi için alan, yardım etmeden, paylaşmadan yaşayan, cebi doluyken sizin üç kuruşunuza ağzı sulanan,hırs küpü,amaçsız,okumayan, bilmeyen, merak etmeyen, kof insanlara hayretle bakıyorum.

Dünya dönüyor bugün ama yarının garantisi var mı ?Sorarım herkese..

O yüzden kalp kırmadan, hor görmeden yaklaşalım sorunlarımıza ve gülümseyerek karşılayalım hayatımıza giren tüm insanları, yıkıcı değil yapıcı olalım, iyi enerjimizi ve karşılık beklemeden içten sevgimizi sunalım.

Tüm hastalara şifa, güç ve moral diliyorum bolca..

İyi enerji ve kudret daima yanlarında olsun...


16 Ağustos 2011 Salı

"Renklerin Dili : Mavi"


Arapça "ma" su anlamına gelmektedir. Mavi sözcüğü Arapça "su gibi" anlamına gelen Ma'i sözcüğünden Türkçe'ye geçmiştir. Kaşgarlı Mahmut'un 1073 yılında Araplara Türkçe öğretmek için yazdığı sözlük olan Divân-ı Lügati't-Türk adlı yapıtında Mavi sözcüğü Çaqır (çakır) ve Gök (kök) olarak geçer. Yani mavinin Türkçesi olarak Çakır ya da Gök sözcüğü kullanılabilir.


Mavi yeryüzünde en çok karşımıza çıkan renklerden biridir. Gökyüzü ve denizler buna en güzel örnektir. Mavi gökyüzü ve deniz; özgürlüğü, huzuru ve sonsuzluğu ifade eder. Mavi renk durağan ve çok göze batmayan bir renk olduğu için özellikle arka fonlarda kullanılabilir. İnsana rahatlık ve huzur veren, dinlendirici bir renktir. Mavi rengi seven insanlar genellikle sakin, düzenli, güvenilir, sadakat sahibi, barışçıl ve içe dönüktür.
İnsanı sakinleştirici etkileri vardır. Bu nedenle, bazı okullarda mavi renk kullanılmaktadır. Dinlenme mekanları ve yatak odası için de uygundur.
Sakinleştirici etkilerinden dolayı çalışma mekanlarında kullanılmamalıdır.

Mavi renk, gözleri ve sinirleri rahatlatır. Göz hastalıklarına ve stres, sinirsel baş ağrısı ve migrene karşı faydalıdır. Guatr, boğaz ve bademcik ağrısı gibi boğaz hastalıklarında mavi renk tedaviyi destekler. Kızamık, boğmaca gibi çocuk hastalıklarında etkilidir. Diş çıkaran çocukları rahatlatmaya yardımcı olur.
Sakinleştirici ve kan akışını yavaşlatıcı etkileri ile tansiyonu düşürür. Bu özelliğinden dolayı yüksek tansiyonda ve ateşli hastalıklarda faydalıdır. Mavi çok yoğun olarak ya da koyu tonlarda kullanılırsa insana sıkıntı verebilir. Açık mavi ise buzu çağrıştırır ve insanda soğukluk ve yalnızlık hissi uyandırabilir. Mavi güvensizliğe, aşırı duygusallığa ve tembelliğe neden olabilir. Bundan dolayı, karamsar kişiler için uygun bir renk değildir.

Mavinin Şifası

Zihinsel ve Duygusal Özellikleri (Tamamlayıcı rengi: Turuncu)

Mavi renk,derin ruh dünyasını ve sonsuzluğu ifade ederken sakinliği,güven ve sadakat duygusunu sembolize eder.Yeteneğin,güzelliğin,barışın,sevginin,şifanın ve görev bilincinin rengidir.Mavi tedavi edicidir.Onur ve gurur yükler.
Diğer taraftan mavi, sürekli bir arayış içerisindedir.Şüphe,güvensizlik ve yetenek eksikliği bu rengin olumsuz yönleridir.Kozmosun rengi olan mavi,insanı gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallere de sürükleyebilir.Bu sebepten ötürü kendi özgüveni olmayan,aşırı duygusal karakterler de yaratır.Mavi insanlar,tekdüzeliğe alıştırabilecek özelliğe sahiptir.Mavi durgun, ağır ve soğuk bir kişilik de oluşturabilir.
Mavinin sakinleştirici ve dinlendirici özelliği olduğu gibi yüksek nabız,hipertansiyon ve ateşli hastalıklarda tedavi için kullanıldığında iyi bir şifacıdır.Bir başka deyimle kırmızının panzehiridir.Adet kanamaları ve adet sonlarında hanımlar bu rengi denge için kullanabilirler.

Giyimde Mavi

İç huzuru bulmak ve sakinleşmek istediğiniz zamanlarda kıyafetlerinizde mavi rengi tercih etmelisiniz. Psikolojik sıkıntıları olan kişiler ve iletişim sorunları yaşayanlar kıyafetlerinde mavi renkten faydalanmalılar. Strese ve içsel sıkıntılara çok iyi gelen mavi renk çevredeki insanların üzerinde de sakinleştirici etki yapacaktır. Psikolojik sıkıntıları olan kişiler ve iletişim sorunları yaşayanlar kıyafetlerinde mavi renkten faydalanmalılar. Strese ve içsel sıkıntılara çok iyi gelen mavi renk çevredeki insanların üzerinde de sakinleştirici etki yapacaktır.

Kültürde Mavi

Azurro, İtalya'nın ulusal rengidir. Açık mavi bir rengi vardır.

Mavi, Hindistan'ın ulusal spor rengidir. Laikliği temsil eder

Mavi rengi, çevresi okyanusla veya denizle çevrili ülkelerin bayraklarında kullanılır (örn. Avusturalya).

Mavi, beyaz ile birlikte Somali, İskoçya, Finlandiya, Guatemala, Honduras, Yunanistan, İsrail, Nikaragua gibi ülkelerin ve Birleşmiş Milletler'in bayraklarında barışı temsil etmek amacıyla kullanılır.

Mavi, sarı ile birlikte İsveç, Kazakistan, Ukrayna, ve Barbados ülkelerinin, yeşil ile birlikte Brezilya'nın, kırmızı ile birlikte Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Çad, Romanya, ve Moldova ülkelerinin bayraklarında kullanılır.

Türkler genellikle bayraklarında mavi ve mavinin tonlarını kullanmışlardır. Göktürk bayrağı, Gagavuz bayrağı, Azerbaycan bayrağı, Kazakistan bayrağı, Doğu Türkistan bayrağı, Irak Türkmenleri (Türkmeneli) bayrağı, Hazar Devleti bayrağı, Büyük Selçuklu Devleti bayrağı, Karamanoğulları bayrağı, Akkoyunlular bayrağı, Kazak Hanlığı bayrağı, Türkistan Milli Devleti bayrağı İdil Ural Devleti, Altay, Balkar, Başkurdistan, Karaçay, Kalpakistan, Taymir, Tuva, Yakutistan gibi tarihi ve çağdaş Türk devletlerinin bayraklarında mavi ve mavinin değişik tonlarının olduğu görülmektedir.

Yahudilik'te mavi; mavi gök ve denizin rengi olduğundan tanrısallık vasfını simgeler.






"Ev işleri kabus mudur?"





Farklı bir gözle bakıyorum hayata.
Ruh halim, bedenim, bakışlarım, duruşum, kısacası hayatım kökten değişiyor.
Son bir yıla baktığımda çok fazla yol katettiğimi görüyorum.
İliklerimde hissettiğim duygu artık bambaşka.
Hele ki eski yazılarımı dönüp yeniden okumaya başladığımda daha da fazla değişime uğradığımı fark ediyorum.
Gelişiyorum, büyüyorum, dönüşüyorum, tanımaya çalışıyorum yeni ben’i.

6 ay once 3 senedir çalıştığım işyerimden ayrılıp başka bir işyerinde çalışmaya başladım. İş ortamım, arkadaşlarım, mekanım tamamen değişti.Yeni bir alan, yeni bir başlangıç ve yeni deneyimleri getirdi beraberinde.

Ardından 1,5 ay once evlendim sevdiğim adamla…

Evim aileme yakın oldu.
Bu benim taşınma, yerleşme ve evime uyum sürecimi büyük ölçüde kolaylaştırdı.
Onların bana yakın olduğunu hissetmek, 29 senelik alışkanlığımı nasıl bırakacağım korkusunu sindirdi, anne şefkatiyle saçım okşandı sanki, sakinleştim.


Evimi severek kiraladım, odalarını, mutfağını, banyosunu çok sevdim ve şimdi daha da çok seviyorum.
Sıcak (yazın fazlasıyla), keyifli ve büyük bir ev.
İstediğime yakın şekilde döşedim ama eksiklerim var hala. Onları da zamanla karşıma çıktıkça almayı planlıyorum.
Ruh halimi sorarsanız genelde çok mutlu ve huzurlu, bazen de yorgun-gergin ama istekli bir “ben” de gidip geliyorum.

Bekarken yaşadığınız hayattan çok daha farklı bir şey evli olmak.

İlk başta sırtınıza binen ağır sorumlulukla yüzleşiyorsunuz, sonrasında da düzeni sağlamak, devam ettirmek ve öylece muhafaza etmek durumunda kaldığınız gördükçe ufaktan panikliyorsunuz.


Evin akışı, akşam ne yiyeceğiniz, dolapta kalan yiyeceklerin akıbeti, temizlik, kirlenen çamaşırlar, ütü isteyen pantolonlar, içinde yemek pişeceği için bir an once yıkanması gereken tencereler, kirlenen lavabolar, ovulması gereken küvet, astığınız ve toplanması için vaktinin gelmesini beklemekten kuruyup katur kutur olmuş çamaşırlar, dağılan salon, kirli bardaklar, ortada duran bir notebook, yerlerde saçılı giysiler :)

Eğer bir kaç gün eve bakamaz durumda olursanız ev aynen bu hale geliyor..ben henüz bu kadar vahim duruma getirmeden kıyısından köşesinden döndüm ama yine de kıyıdan döndürmek bile çok çaba istiyor ve yoruyor beni..

Bekarken ev işleriyle aramın hiç iyi olmaması, annemin çok düzenli ve temiz bir kadın olmasının payı bunda büyük elbette.Ev işlerinde ve yemeklerde teori var ama pratik yok işte, o da yaşadıkça olacak diye düşünüyorum.

Mesela dün bir ıspanaklı tepsi böreği yaptım, bir çerkez tavuğu yaptım parmaklarınızı da yersiniz o kadar iyi oldu, pişirdiğim diğer yemekler de mutfakta yeni olmama rağmen çok iyi oluyor, tuzunu –şekerini az ya da çok koyarım altını yakarım, içini çiğ bırakırım diye korkularım vardı ama hiçbirini yaşamadım henüz çok şükür!

15 günde bir gelen bir yardımcımız var, evimi köşe bucak iyive temizliyor, ütümü yapıyor sağolsun, ben de yemek, çamaşır, bulaşık kısmıyla ilgileniyorum ama inanın o bile benim mini mini vücudumu yormaya yetiyor.

Yani işyerinden yorgun gelip üzerine ev işi de yapınca bu bedeninizin canına okuyor(muş) bunu da fark etmeye başlıyorum ve Ruh halinime de yansıyor kuşkusuz…
Tüm bunlara eşiniz de tanıklık ediyor, her anınız, her davranışınız, her mimiğiniz gözler önünde.. Kendinizi de tanıyorsunuz, eşinizi de, eşiniz de sizi tanıyor doğal olarak. Bu çok keyifli ve iyi bir süreç ama karşılıklı anlayış da istiyor.

Ben bu aralar biraz huysuzum mesela, duygusal gelgitler yaşıyorum, sinirlerim zayıf, izin alamadığım için yorgunluğum zorluyor beni, üzerine evde de yorulunca arıza çıkartabiliyorum. Bu yüzden dün biraz fazla arıza yaptım, gergindim, sanırım eşimi biraz üzdüm ama sağolsun beni anlayışla karşıladı,yarın da o bunu yaşayabilir ve ben ona aynı anlayışı göstermeliyim yoksa mutsuz oluruz.

İnce çizgilerimizden çıkmamalıyız asla..bunun farkına vardığımız sürece işler yolunda gider zaten.

Yepyeni bir hayatım var artık benim, evlendiğim için de mutluyum..Bunu laf olsun diye söylemiyorum gerçekten çok mutluyum..

Alışma sürecini de başarıyla atlatırsam iyi bir not almaya hak kazanacağım sanırım :)

Yemek tarifleri yayınlamaya başlarsam şaşırmayın ve ev işlerini pratik hale getirmeyle ilgili deneyimlerinizi ve tavsiyelerinizi lütfen benimle paylaşın, şiddetle ihtiyacım var bunlara.

Pratik yemekler, püf noktaları, ev işlerinde kolaylık sağlayan ne varsa hepsiyle ilgili yeni şeyler duymaya açığım…



15 Ağustos 2011 Pazartesi

"Bu takılar yenmiyor!"


Sabah ntvmsnbc'nin Internet sayfasında dolaşırken gözüme çarpan bu harika tasarım takıları paylaşmak istedim.


Herbirinden birer ısırık alasınız geliyor :)










10 Ağustos 2011 Çarşamba

"S.O.S."


Herkesin hayatta şanslı olduğu konular vardır.
Kiminin işte, kiminin aşkta, kiminin sağlıkta şansı boldur…
Çok şükür genel anlamda şanslı olduğumu söyleyebilirim ama konu iş olunca üzülerek aynı şeyi söyleyemiyorum.

Üniversiteden dereceyle mezun olduğumdan beri sürekli çalıştım, sadece 1 sene rahatsızlık ve tedavi süreci nedeniyle zorunlu olarak işten uzak kaldım o kadar.
Bugüne kadar çalıştığım bu süre zarfında hep düşük maaşlara talim ettim, tutulmayan vaadlere maruz kaldım,sene sonunda zam alma umuduyla –sonradan fark ettiğim üzere oldukça “gereksiz”- yüksek performans gösterdim, işimi çok iyi yaptığımı fark eden amirlerim düzenli olarak kanımı emdiler, üst üste farklı işler yüklendi sırtıma, ağarlıkları altında ezildim, büzüldüm, kurudum…

Geçtiğimiz aylarda burada da okuduğunuz üzere, yaşadığım bu zorlu şartlara dur diyecek daha iyice bir teklifle farklı bir yerde çalışmaya başladım "herşeyin güzel olacağını umarak".

Kurumda çalışanların söylediğine göre önceki senelerde çok iyi bir yönetici varmış, senelerdir gelen herkes rahat ve iyiymiş..Herkesin keyfi yerindeymiş. Oradan ve onun yerine gelen adam ise kök söktüren cinsten biri diyorlardı,bende karşılaştım ne yazık ki..

Neden canımdan bezmek durumunda bırakıldığımı bilemiyorum. Yine anlamsız detaylara kafa yoran, karşısındakini dinlemeyen, lafla peynir gemisini yürüttüğüne inanan, ruhsal çöküntüsünü başkalarının üzerinde diriltmeye çabalayan insanlarla muhattab oluyorum ? Bu iş hayatım boyunca hep böyle oldu ve olmasını istemiyorum artık…Böyle insanlara ve durumlara ihtiyacım yok benim!

En nefret ettiğim davranışlardan biri, siz bir şey açıklamaya çalıştığınızda ya da anlattığınızda sizi anlamak istemediği için dinlemeyen ve papağan gibi her türlü açıklamaya karşı size yine aynı şeyi söyleyen insanların tutumudur. Ne anlatırsanız anlatın, o sadece kendi anlatacağına sıra gelsin diye sizi dinlermiş gibi görünür ve siz boşuna kürek çekersiniz, onca çabaya,uğraşa rağmen hala kıyıda öylece beklediğinizi görürsünüz ya, ben bu aralar aynen bunu yaşıyorum işte!

Bana her konuda destek vereceğini söyleyen biri, başıma bir şey geldiğinde geri adım atarsa bundan da son derece rahatsız olurum. Sözler verilmek için değil, tutulmak içindir. Ama sanırım iş hayatı söz konusu olduğunda bu durum tamamen değişiyor. Sözler hiyerarşik yapıya göre unutuluyor, dağ gibi iş yığınının arasında bir anda dımdızlak ortada bırakılıyorsunuz...

S.O.S. veriyorum S.O.S.
Umarım birileri beni kısa sürede kurtarır!




29 Temmuz 2011 Cuma

"hu huu"


İznim yok, tatilim yok, şehirdeyim, işteyim…
Evliliğe adapte oluyorum..
Ama sıcaklarla aram hiç iyi değil, sürekli tansiyonum düşüyor, kendimi iyi hissetmiyorum.
Biraz bulut, bir parça yağmur istiyor canım!
İşyerimde ofisim tadilatta, farklı bir yerdeyim ve orada da nete girme şansım yok.
O yüzden bir süre beni affetmenizi rica edeceğim.
Beni merak etmeyin,
En kısa zamanda yanınızda olacağım.

Sevgiler,



21 Temmuz 2011 Perşembe

"fitne fücur"




Yanındaki insan gittiğinde sizin yüzünüze o insanla ilgili kötü şeyler söyleyen biri,

O insan yeniden yanına geldiğinde ona öyle güzel mimikler yapar, öyle içten gülücükler dağıtır ki nasıl bu kadar ikiyüzlü olabildiğine şaşırır kalırsınız.

"Hiç mi utanması yok?" dersiniz...

Yine size şikayet ettiği insana öyle değer verir görünür ki, siz onun yanında ondan bir şey isterseniz o yapamayacağını söyleyerek kibarca arkasından konuştuğu insanın yanında olmak istediğini söyler.

Zavallı arkasından konuşulduğunu bilmeyen ise kendini bir şey zanneder...

Üstelik bunları yapan insan 60 yaşına merdiven dayamıştır.

Bir de utanmadan hacca gideceğini falan söyler durur.

Oysa dedikodu, arkadan konuşma, ikiyüzlülük, fitnelik, yalancılık batağına saplanan insan ne kadar arınır? Onu Tanrı bilir elbet ben bir şey söyleyemem...

Ama bu aralar yine üst üste karşılaştığım bazı insanlar ve durumlar ciddi şekilde midemi bulandırır oldu,

Daha neler göreceğim bakalım...

19 Temmuz 2011 Salı

"Eğlence"

Pazar günü her yıl düzenli olarak katıldığım Rock’n Coke festivalindeydim, tek gün gittim ve eşimle birlikte :)
Ramazan nedeniyle festival tarihinin erkene çekilmesiyle çöl sıcağı altında bir festival yaşadık. Resmen çöl gibi kuru, yakıcı ve kuvvetli bir hava vardı.

Saçlarımı sürekli ıslattığım bandanayla bağlayarak ve gölgelerde gezinerek güneşe karşı önlem alsam da sanırım pek yeterli olmadı..Zira o gün ve ertesi gün boyunca resmen suratımdan ateşler çıktı, bir üşüdüm bir terledim, hatta ateşim de çıktı biraz…sıcak çarpmasının hafif halini yaşadım…

Festivalde “Vodafone Freezone Sahnesi “çok iyiydi, hatta oradaki pek çok grubun anasahneyi hak ettiğini ve ana sahnedeki bazı grupların da orayı hak etmediğini düşündük.

Hayran olduğumuz güzel ülke İzlanda’dan gelen grup “Fmbelfast”la hayatımızın en çılgın ve en eğlenceli dakikalarını yaşadık :)

Ben böyle eğlenceli, bu kadar deli-dolu ve sempatik elemanlardan oluşan bir grup görmedim! Böylesi muhteşem bir sahne şovu görmedim!
Çadır 40 dereceydi ve öyle bir dans ettik ki t-shirtlerimizi sıkarak suyunu çıkarttık, bayılacaktık ama durmadık, resmen danstan kendimizi kaybettik!
Grup elemanları da terden sırılsıklam oldu ve şovun sonlarına doğru erkek elemanlar pantolonlarını çıkartarak şovun sonuna imza attı !

Bir diğer şahane isim ise festival sayesinde tanıştığım “gaslampkiller” idi.
Sadece dj’lik yapmıyor aynı zamanda da dans ediyor çalarken ve çok ilginç, çok farklı biri. Sempatik tavırlarıyla da hepimizin gönlünde taht kurdu..ne yazık ki diğer sahnede olduğumuz için performansın sonlarına doğru kendisini izledik ama büyükbabası Tekirdağ’lı olan bu deli adam Türkiye’ye en kısa zamanda yeniden geleceği müjdesini verdi ve konser sonrası sahnenin civarında dolaşıp hayranlarıyla sohbet edip fotoğraf çektirdi.

Athena fena değildi, eğlendik ama sahne şovu yoktu, bol bol sıcaktan şikayet ettiler.Hatta Gökhan bir ara gölgede şarkı söyledi, kafasına havlu koydu ve altında çıkmadı. Oysa onu izleyen onbinler güneşin altında kavrulurken daha farklı bir şov bekliyordum ben. Coca Cola için yaptıkları “My Way” cover’ı söylerken etrafa savrulan dev balonlarla çok güzel bir görüntü oluştu ve tüm şarkıları hep bir ağızdan eğlenerek söyledik ama fmbelfast’ın o küçücük sahnedeki harika şovunu izledikten sonra Athena’nın performansı bana pek yavan geldi doğrusu, sadece çıktılar ve çaldılar.

Travis ise daha once Parkorman’da izlediğim gibiydi..Masal gibi..sanki 1 saat boyunca bir masalın içindeydim ve kahraman ben oldum. Tüm şarkılara eşlik ederken yüzümden gülümsemem ve huzurum eksik olmadı. Sonlarda ise grup elemanları hep beraber sahnenin önüne geldi ve gitar eşliğinde “flowers in the window”u söyledi. Masal da böyle bitti :)

Kırmızı olan saçlarımda mavi bir kaç tutamım var artık, aklıma esti ve yaptırdım!

Deliliğimizden ve bize anı yaşatan güzel kararlardan bir şey kaybetmeyelim hiç.

Hayatın her anını dolu dolu değerlendirmeniz dileğimle

Keyifli günler …

15 Temmuz 2011 Cuma

"Ne yazılır ki böyle bir günde?"

Ne yazılır ki böyle bir günde?

İnsanın içinden bir şeyler yazmak gelir mi?

Ne yeni model ayakkabılar, ne evime aldığım eşyalar, ne tatil, ne güneş, ne de yaşadıklarımızdan bir parça bir şeyler...

Aslında tüm bunlar ne kadar da boş öyle değil mi?

Hayatın gerçekleri ne kadar acı, ne kadar keskin.

Biz masallarla avutmaya çalışırken kendimizi, asıl gerçeklikler nasıl da vuruyor yüzümüze.

Bugün yazmayız, yarın iç çekeriz, ertesi gün unuturuz,hayata devam ederiz.

Oysa acıyı yaşayanlar için ne kadar zordur kimbilir onu atlatmak, Allah göstermesin kimseye...

Hayat bir pamuk ipliği işte, bazen ecel ile, bazen pisi pisine, bazen de göz göre göre.

13 gencecik insan hain bir pusuda şehit edildi dün.

Daha yaşayacakları uzun bir hayat önlerindeyken...

13 eve ateş düştü.

13 ana-baba'nın yüreği dağlandı evlat acısıyla.

Kimbilir kaç evladımız evliydi, kaçının çocuğu vardı, kaçının sevgilisi...

Kaç gözü yaşlı insan bıraktılar ardlarında?



Kaç yetim evlat ve zorlu bir hayatı tek başına sırtlayacak acılı eş bıraktılar yuvalarında?



13 değil yüz binlerce, milyonlarca eve ateş düştü..


13 gencecik fidan..ömrünün daha başında,onlardan önceki binlerce şehit gibi,bir türlü bitmek bilmeyen terör yüzünden cennet'e uğurlandı.


Allah rahmet eylesin.



Kalanlara sabırlar versin...Dayanma gücü versin...


Yattıkları yerde rahat, huzurlu uyusunlar.




14 Temmuz 2011 Perşembe

"Ben çocukken vol.1"



Ben 80'lerde çocuktum.

Belki de Dünyanın en şanslı nesillerinden biriyim!

Şu anki kaosla, ınternet çılgınlığıyla ve sanal hayatlarla karşılaştırıldığında bizim ne kadar harika bir çocukluk geçirdiğimizi görebiliyorum :)

Anadolu Liseleri giriş sınavında çalınan soruları saymazsak hayatımızda her şey muhteşemdi!

Bundan sonra ara ara "ben çocukken" diyeceğim burada ve derken de o günlerden belleğimde kalan bir çizgi film, bir dizi ya da bir oyuncağı buradan paylaşacağım sizlerle.

Söz konusu çocukluğum olduğunda saatlerce kouşabilirim,bıkmadan usanmadan,gözlerim ışıl ışıl,32 diş hep meydanda.


Yakari de onlardan biri.

Ekranın karşısına geçip merakla beklediğimiz o dönem çizgi filmlerinden biri.

Bilmeyen yeni nesil için kısa bir özet geçebiliriz, kimdir Yakari?

Yakari adlı Kızılderili bir çocuğun maceralarını anlatan, Job tarafından yazılan ve çizimini de Derib'in yaptığı bir Franko-Belçikalı çizgi roman serisidir.
Yakari ilk olarak 1983 yılında çizgi filme uyarlanarak televizyonlarda yayınlanmıştır. Hayvanlarla konuşabilen Yakari'nin en iyi dostu kabilesindeki Rainbow adlı kızdır. Rainbow dışındaki dostları ise atı Little Thunder (Şimşek) ve gerektiğinde ona akıl verip yol gösteren kartalı Great Eagle'dır.
1980lerin sonunda Türkiye'de de gösterilmiştir.


O günlere geri dönmek isteyenler için bir tık lütfen...


Çocukluğunuzu sakın ola hiç kaybetmeyin olur mu?



13 Temmuz 2011 Çarşamba

"Haddinden fazla değer vermek geçici duygu kaybına neden olabilir"

Pek çok şeyi aştım hayatımda…
Son bir kaç yılda epey değiştim, epey yol aldım.
Yalnız beceremediğim bir konu var...

Ne kadar uğraşsam da, istesem de olmuyor!
Ne yazık ki "insanlara hak ettiklerinden daha fazla değer veriyorum" ben…
Bu zaafımın farkında olsam, çaba göstermek için istek duysam da bu kör merhameti bir türlü aşamıyorum.

Ne kadar kazık yersem yiyeyim, ne kadar kandırılırsam kandırılayım, hala karşımdakini kendim gibi düşünüp onu fazla önemseyip kapılarımı açabiliyorum samimiyetle.
Oysa o samimiyeti gerçekten hak edip etmediklerini göremiyorum bazen. Beklentilerimi fazla tuttuğum için mi yoksa insanların genelinin böyle olduğunu kabul etmek istemediğim için mi bilinmez, düzenli aralıklarla belli dozlarda kazık yemeye devam etmek bende alışkanlık halini almaya başladı.


Hayal kırıklıkları ve sorgulamayla geçirdim şu haftayı..hayır neyi sorguluyorum ki, toplumun genelinde yaşadığımız bir durum bu! İnsanlar artık bencillik konusunda yüksek lisansı bitirip
doktoraya geçmiş. Nezaket, görgü, ince düşünce, duyarlılık çoktan müfredattan kalkmış da benim haberim yok! Milyonuncu kez dile getirsem de değiştiremiyorum işte, zaten kim değiştirebilmiş ki?

Biri vardı tanıdığım, yaşça benden büyük, saygı gösterdiğim,sevdiğim, değer verdiğim. Ancak bir kaç konuda beni büyük hayalkırıklığına uğrattı ve ben de içime atmayarak yüzüne karşı nazikçe kırıldığımı ifade ederek cümleleri döktüm ortaya… O kadar üzeri kapalı ama bir o kadar da çırılçıplaktı ki ifadem anlamamasıına imkan yoktu, dudağını bükerek gülümsedi işte o kadar.

Ben olsaydım kırmazdım,hayatta en çok dikkat ettiğim konudur kalp kırmamak ama insanım olur ya kırsaydım ve bunu fark etseydim yada daha kötüsü "fark ettirilseydim"içtenlikle özür dilerdim. Kusura bakma lütfen diyerek bir yolunu bulup gönlünü almaya çalışırdım. Ama bana karşı tek bir kusura bakma da yok işte..sorun da burada zaten.
Herkes hata yapar, yanlış anlar, unutur, savurur ama öyle bir şekilde kapatır ki bu açığı ipler hiç kopmaz, düğümlere gerek olmaz..Görgü işte bu da bir nevi..nezaket ve ince düşünce...

Hal böyle olunca insan o kişiye samimiyet gösterdiği andaki hallerinin fotoğraf karelerini hatırlayıp kendini aptal gibi,kek gibi hissediyor.

Bir insana haddinden fazla değer vermek, ilgi göstermek, hayatınızın güzel bir yerine oturtup oradan iyi manzarayla sizi izlemesini sağlamak, kapıları minik de olsa açmak hiç de iyi bir şey değilmiş. Sonu iyi olmuyormuş, kırılan kalbinizin hasarı neticesinde geçici duygu kaybına maruz kalıyormuşsunuz. Bu da başkalarına karşı duyduğunuz güveni azaltmaya ve biraz kabuğa çekilme etkisine neden oluyor önceden biliyorum. Bu etkinin sonrası ise zaman ilacıyla atlatılıyor ve tamamen geçtiğinde benim gibi sazanlar yeniden tuzağa düşüp yine yeniden hayal kırıklıklarıyla başa çıkılıyor..

Kimseye fazla değer verme artık ful!Yeter yediğin kazıklar...

Vay be baksana meğer umrunda değilmişsin, sende cebi dar gönlü bol, maddi-manevi savurdun yine kendi kendine, bu kaçıncı hayalkırıklığı yavrum :)

Söyler misin bana sen ne zaman ders alacaksın?


12 Temmuz 2011 Salı

"Dolgu topuk ayakkabılar"

Bu yılın ve her yılın yaz modası "dolgu topuk" ayakkabıların yurtdışından derlediğim ilgi çekici modelleri...
(modelleri büyütmek için resimlerin üzerine tıklayınız.)
























EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!