Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

25 Mart 2010 Perşembe

"Yapılan her şey affedilebilir mi?"



(Bu yazının şarkısı Comptine d'un Autre Été olmalı,Amélie filminin soundtrack albümünden Yann Tiersen imzasıyla.
Mutlaka bu şarkı eşiliğinde yazıyı okuyun derim... )

30.12.2008 tarihli "Affetmek" yazımdan,

"""

Geçmişte ve şimdiki zamanda beni üzen, kıran ve gelecekte de üzecekler için bir karar alsam mı bugün?Affetmeli miyim affetmemeli mi?
Affetmek ruhumuzu büyük bir külfetten kurtaracaktır orası kesin, ancak herkes ve her şey affedilebilir mi?
Bu konuyla ilgili bilindik ama bir kere daha okunabilecek kısa bir yazı geçti elime;

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen.

"Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin"

Öğrenciler bunu da yaparlar.

"Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" Öğrenciler , bu işten pek bir şey anlamamışlardır.

Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: "Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.

" Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız.Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar."

Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."

"Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık. Hem sıkıldık, hem yorulduk?"

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz.

Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz.

Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

"""
Yazımı yeniden okuduğumda şunu düşündüm, peki yapılan her şey affedilebilir mi?
Çoğunuzun hayır, daha neler artık dediğini duyar gibiyim.
Aldatılan, kandırılan, kırılan, ağlayan, üzülen hatta çok daha büyük sonuçlarla başa çıkmak zorunda bırakılan bizler, bu yaşadıklarımızın mimarı olanları neden affetmeliyiz ki?

Yanıt çok basit: Tabii ki kendimiz için...Kendi mutluluğumuz ve iç huzurumuz için, sürekli eskiye dönüp kin ve nefretle kötü sözler söyleyip kendimizi daha fazla yıpratmamak için,hırsımızı dinlendirmek için...

Yaşanılanların ardından unutmak kadar affetmek çok zor da olsa,eğer gerçekten istenirse her olay ve her kişi insanın içinde affedilebilir.
Affetmek o insanı alıp bağrınıza basmak demek değildir, onu bir kez daha görmek zorunda kalmak demek de dedildir, sadece içinizde, zihninizde onu affederek o durumla gerçekten hem ruhen hem de bedenen vedalaşmak ve kendinizi özgür kılıp kapanan eski kapıların ardından yeni kapılar açmaktır.

Unutmayın, biz eski kapılarımızı kapatmadığımız, aralık bıraktığımız sürece hayat bize yeni kapıları açmaz.

Şimdi bugün, şu an bir karar verin.
Nicedir sizi üzen,kıran, yoran ne varsa, ardında kim varsa onları affedin, özgür bırakın,
Sonsuzluğa doğru bir yolculuğa çıksınlar,
Sizin içinizde daha fazla yaşayıp sizden beslenmesinler artık,
Onlarla ve bıraktığı duygularla vedalaşın,
Derin bir nefes alın,
İçiniz ferahlasın, hafifleyin.
Zor değil,
Bugün herkesi affedin...

22 Mart 2010 Pazartesi

"sıkıntı"


Herkesin içi geçmiş, kurumuşlar, pul pul dökülüyorlar.
Bugüne kadar çalıştığım işyerleri içinde en zor, en soğuk, en hayatından bezmiş insanlar…
Sokağın sonundaki bakkala gitmeye üşeniyorlar, bezgin, lezzetsiz bir tarzları var.
Katlanamıyorum bu duruma, hepsinin birden burada oluşuna.
Üstelik artık bazen pazar,bazen cumartesi etkinliklerim yüzünden bu sıkıcı yere gelmek zorunda olmaktan da hoşnut değilim.
Nasıl olur da hepsi bir araya gelir diye düşünüyorum.
Kendimi gerçekten çok yalnız hissediyorum burada, aslında beyaz duran ama bana gri görünen bu kasvetli binada.
İki laf edebileceğim, oturup bi kahve içebileceğim birkaç kişi var,onlar da keyifleri isterse katılıyorlar bana…
Tamam çok iş yükümüz var, hepimiz zor şartlarda çalışıyoruz, joker muamelesi görüyoruz, yeri geldiğinde üniversite mezunu olmama rağmen vasıfsız adam yerine konulup saçma sapan işleri buyur ediyorum, hiç birimiz şartlardan memnun değiliz ama bu durum 10 dakika mola vererek bir kahve kokusunu içimize çekmeyi engellememeli.
Ne diye kendilerini bu kadar harap ediyorlar anlamıyorum, zorla kollarından tutup dışarı hava almaya götüremem ya!
Masamda sadece işler ve biraz da müziğim var.
Depeche mode çalıyor fonda, blog dünyasına bakınıyorum,çilekli gofretim yanı başımda,
Bazen pencereden güneşe bakıyorum gözlerimi kapatıp, havayı içime çekiyorum uzun uzun,
Ama hepsi bu işte…Tüm molam… insansız geçen saatlerden ibaretim.
İsmen ve cismen var olan ama ruhen var olmayan insanlarla birlikteyim.
Aptal, negatif enerji yüklü ve hayattan zevk almasını zerre kadar bilmeyen bir topluluğun içinde sıkıştım ve yalnızım.
Daha fazla olumsuz cümle bulamıyorum bu bezginliği anlatmaya,
Keşkeleri sevmem ama şöyle can bir arkadaş olsaydı burada,
O zaman iş yükü daha katlanılabilir olurdu, eğlenceli de olurdu,
Birileri işte..hayatın tadını çıkarmayı bilen, küçük mutluluklara tapan birileri..
Hiç de fena olmazdı hani.

"Teşekkür"



"Sevgili Haykırış ,
Kişisel blog ödüllerine beni de layık görmüş,
Çok mutlu oldum ve bu mutluluğumu sizlerle de paylaşmak istedim..."

"uyan"


Belki çocukluktan kalan küçücük bir hikayenin ardından gitmek içindir uykular,
Belki yaşanmamış yaşanacak, onca hayal peşinden koşmak içindir bütün masallar.

Uyan uykundan, çok uyursan herşey geçer yaşanmadan
Uyan güzel uykundan, ne kadar tatlıda olsa hayat uykuyla geçmez..
Yaşanacak o kadar çok şey,anlayacak anlatacak çok hikaye var aklımda,
Ama sen uyursan kime anlatırım?
Sen gözlerin kapalı kalırsan kime ?
Çok uyursan, gözlerin mahmur kalır, güneş ısıtmaz kirpiklerini

Uyan uykundan güzel kız,
içi güzel, yüzü güzel, canı çok şeker...


Bu satırlar- Jehan Barbur'un "uyan" adlı şarkısına aittir.

19 Mart 2010 Cuma

"aşk"


Okuyalı epey bir zaman geçti...
Tekrar okumak istediğim ender kitaplardan biri, Elif Şafak "Aşk"...
Ve işte o meşhur 40 kural.

Biraz soyutlayın kendinizi bulunduğunuz ortamdan,
Azıcık rahatlayın,
Ve sakin sakin okuyun,
Anlayın,
İyilikle dolun ya da olumlu bakın demiyorum,
Herkes istediği gibi yaşar hayatını,
Sadece,
Ruhunuz olduğunu hissedin,
Yaşadığınızın farkına varın..


1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:

Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.

Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.

Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.

Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.

Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !

Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.

Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..

18 Mart 2010 Perşembe

"minnet"

18 Mart Çanakkale Şehitleri Anma ve Deniz Zaferi'nin 95'inci Yıldönümü'nde,
Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve Kahraman Şehitlerimizi,
Minnetle, Saygıyla ve Rahmetle Anıyoruz.

"İyilik hareketi-kendi çapımda ya da sizlerle..."


Minik bir karınca var, 5 yaşında…
Genellikle sabahları karşılaşıyorum onunla…
Asık suratlı, konuşmayan bir karınca. Her sefer birkaç küçük cümleyle açmaya çalıştım onu, nabzını yokladım ama pek yanıt alamadım,onu sıkmamak ve ürkütmemek adına fazla üstünde durmadım,biraz benimle karşılaşsın, yüzüme ve bana aşina olsun istedim.
Derken bu sabah karşılaştık yine, ikimiz yalnızdık.
Kaçamak bakışlarla beni incelediğini fark ettim ama suratı yine asık.
“Hiç 5 yaşında bir karınca böylesi asık suratlı olur mu, gülümsemeyi öğretmeliyim ona” dedim içimden ve "bu, bugün olmalı..."
"Günaydın" dedim her zaman ki gibi gülümseyerek, baktım ki yanıt yok, ona doğru yaklaştım minimini boyuna doğru eğildim ve ses tonumu biraz da ona yakın tutmaya çalışarak usulca dedim ki "M... günaydın demeyi sevmiyor galiba, ne zaman günaydın desem cevap vermiyor.”
Yine sesi çıkmadı, ama merakla baktığını görebiliyordum.
Devam ettim “Oysa ki sen bilir misin M..., günaydın kelimesi ne anlama geliyor?”
Bu sefer gözlerimin içine bakarak konuştu,ama hiç beklemediğim bir yanıtla karşıladı beni “Annem bana çok vuruyor…”
İçim cız etti, şaşkınlığımı saklamaya çalışarak, belki de o yaşlarda çocukların hayal dünyalarının genişliğini de düşünüp hemen önyargılı bakmamak adına “neden böyle düşünüyorsun …”dedim,
“Çok yaramazlık yapınca vuruyor bana” dedi..
Çaresiz, “sen de daha az yaramazlık yapmaya çalışırsan belki annen de kızamaz sana o zaman” dedim ve konuyu değiştirmek adına ekledim “Sen neden her sabah birbirimize günaydın dediğimizi biliyor musun bakalım?”

Yine konuştu, bu sefer biraz daha rahat çıktı kelimeler ağzından “Yok, bilmiyorum…”
"Biz birbirimize günaydın deriz, çünkü günaydın; günün aydınlık olsun, mutlu olsun, güzel bir gün geçir demektir” dedim ve ekledim “Şimdi ben sana günaydın dedim, senin günün güzel geçecek ama sen bana bir şey söylemedin, şimdi benim de günümün güzel geçmesi için ne yapmamız gerekiyor” dedim.
Kocaman gülümsedi,mini mini pirinç tanesi dişlerini görebildim..
.
“Sen de bana günaydın dersen anlaşırız bence” dedim.
Gülümseyerek biraz da rahat bir tavırla “günaydın” dedi bana,
“Aferin sana ” dedim.."Bundan sonra günaydın kelimesini hep kulacağız dimi dedim,
“Evet” dedi gülümseyerek, biraz daha konuşmak ister gibi bir hali vardı..

Başlangıç için gayet olmulu bularak, devamının geleceğini hissettim.

“Hadi bakalım oyun vakti” deyip onu ders başlayana kadar oyun alanına gönderdim, seke seke gitti…

Sabah asık suratıyla bir köşede oturan bir karıncaydı o, şimdi arkadaşlarıyla oynuyor, olumsuzluklarını belki bir an için belki de uzun bir süreliğine unuttu.

Belki annesi gerçekten ona vuruyor belki de böyle bir durum yok ama yine de onu üzen bir şeyler var. Tüm bunların üstesinden gülümsemeyi öğrenerek gelebileceğini hissetmesi yeterli.
Çocukluğumuz çok önemlidir, iyi ya da kötü ne yaşadıysak o yıllarda içimizde kalır,parçamız haline gelir adeta, kişiliğimize yansır.
Bugün, ben ful yaprakları, bu minik karıncaya yardım ettim.
Onun gülümsemesini sağladım, belki de ileride hep günaydın diyerek insanların gözlerinin içine bakabilmesini öğretmek adına kocaman bir adım attım.
25-30 yaşına geldiğinde; "hiç unutmam insanlara günaydın demesini ve onun anlamını ben daha 5 yaşındayken bir ful yaprağından öğrenmiştim" demesine sebep olamayacağımı kim söyleyebilir?
Sonucu bilemem ama filiz vermesi için toprağa bir tohum ekebilirim,öyle değil mi?

Ne kaybettim bu davranışımla?Hiç bir şey,sadece bir kaç sihirli dakikamı aldı.

Peki ne kazandım? Kocaman bir gülücük, elle tutulamaz ama gözle görülür ve ta içinizde hissedilir...
Bu yazıyı okuyan herkes, lütfen bugün birilerine küçük de olsa bir iyilik yapın,gülümsemelerini sağlayın...

“Amelie” filmini izlediniz mi bilemiyorum ama tıpkı o filmdeki gibi...

Yüreğinizi insanlarla paylaşırsanız ve birilerini mutlu ederseniz, eminim siz de çok mutlu olacaksınız…

Unutmayın ki mutluluk dediğimiz şey uzun süreli bir kavram değil, yalnızca bir yol ve o yol da anları yaşamaktan geçiyor...

Günaydın, günaydın, günaydın...

17 Mart 2010 Çarşamba

"Renkler ve ölüler"


"Gözlerinin içine bakarım insanların, ama artık yürürken ya da konuşurken kimse birbirinin gözlerinin içine bakmıyor, bakamıyor, neden"
------------
Sıradan gelebilecek bir anlatımla yepyeni bir güne uyandım , turuncu çiçekli terliklerimi giydim yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım...
Kırmızı saçlarımı topuz yaptım, çivit mavisi kazağımı giydim, mürdüm moru rujumu sürdüm dudağıma, biraz da mavi kalem gözlerime...
Koşturdum evin içinde, geç kaldım dedim alışkanlıkla, aslında kalmadığımı bilerek.
Mavi arabaya bindim, aç karnına pasif sigara içiciliğiyle başladım güne, ama yine de içimden gelen bir günaydınla ve kısa bir sohbetle devam ettirdim.
İşe geldim, onlarca insan gelip geçti yanımdan, kimi içten bir günaydın savurdu, kimi suratsızca görmezden geldi.
"Gözlerinin içine bakarım insanların, ama artık yürürken ya da konuşurken kimse birbirinin gözlerinin içine bakmıyor, bakamıyor, neden"diye sordum kendime, boşverdim.artık insanlarla ilgili her şeyi boşverdiğim gibi bunu da yuttum.
Odama geldim, ısıtıcıları açtım, gidip sıcak bir çay aldım, arkadaşlarla kırmızı saçlarımın bu sefer sanki daha da mı canlı kırmızı olduğuna dair kısa bir konuşma yaptık, ben değişikliği ne kadar sevdiğimi anlattım,geçen ay yaptırdığım pembe ve turuncu saç tutamlarımı onlar sevmediğini kibarca dile getirse de,o canlı tutamlarımı savundum, klasik kadın sohbetlerine kulak misafiri oldum, çocuklar, eşler, hastalıklar,bitmeyen işler...
"Herkesin nasıl koşuşturduğunu ve hala birbirlerinin gözlerinin içine bakmadıklarını" düşünmeme engel olamadım,yine boşverdim, odama geldim.
Jehan Barbur'un "uyan" albümünü açtım, ses tonuma ne kadar da denk bir sesi olduğunu düşündüm, ben neden buradayım, belki bir şarkı söyleyerek deniz kıyısında yürüyüş yapıyor olabilirdim dedim, "şarkı söylerken ne kadar mutlu olduğumu düşündüm, "buradayken mutlu muyum"dedim, cevap kuşkusuz, bıkkın bir "hayır" oldu, boşverdim, uyan albümüne adını veren şarkıyı gülümseyerek söylemeye başladım, insanların duyabileceğini umursamayarak.
"İnsanların ne düşündüğünü umursamamayı ne kadar da çok sevdiğimi hissedip gülümsedim, herşeye rağmen kendim olabildiğim için ne kadar şanslı olduğumu da biliyordum.."
Kahvaltılık bir şeyler yedim, o anda çayın boğazımdan aşağı inişini hissetmeye çalıştım, nefes aldığımın farkına vardım, pencereden dışarı baktım, arabaların akışını, rüzgarın dalgalandırdığı bayrakları izledim.
Tüm bu koşturmaca içinde yaşayan bir varlık olduğumu, bunu benim hayatım olduğunu, sıradan bir günde olsa bugünün hayatımın bir günü olduğunu düşündüm, bu aptal kaosun içinde ancak detayların farkına vararak mutlu olabileceğimi duyumsadım.
Oysa dün akşamki toplantıda müdürüm onca özenime ve hazırlığıma rağmen küçük bir hata yüzünden "sıfır hatayla çalışacaksınız" diyerek bana Tanrı muamelesi yaptığında,üstüme yıktıkları dev işin altından kalktığımı görerek takdir yerine ikazla yaklaştığında ne kadar kırılmış ama şaşırmamıştım.
Çünkü "onlar", hayattaki hiç bir güzelliği ve hiç bir rengi, hırsları ve kötü niyetleri yüzünden göremeyen gri ,kof insanlardır benim gözümde.
Ben insanların yüzündeki kırmızı ya da mavi ifadeleri seçebiliyorum.
Davranışlardaki samimiyetin pembesini, gözlerdeki iyi niyetin sarısını,
Bir şarkıdaki yeşilin sıcaklığını, aşıktaki yoğun kırmızıyı hissedebiliyorum...
Nefes alıp veriyorum,yaşıyorum,içtenliğimle konuşuyorum ve doğal olarak hata da yapıyorum...
Onlar ise nefes almıyorlar, çoktan ölmüşler,
Gri, pis bir odanın içinde ruhlarının çürüyüşünü hızlandırmak için birbirleriyle yarışıyorlar.
Bana ve benim gibi olanlara bulaştıramadıkları griyi, üstlerine bir ten gibi giydiklerinden hiç bir güzelliğin farkına varamıyorlar,
Oysa bugün hayatımın bir günü, yarını bilemediğimiz hayatımızda kısa ama güzelliğini farketmesi size kalmış bir gün bugün, tıpkı dün gibi.
Bugün,sizin şekil vereceğiniz bir gün,
Boşverip devam edeceğiniz, ya da durup düşüneceğiniz,yorumlarınızla yazıma renk katacağınız,harekete geçeceğiniz bir gün,
"Nasıl görmek istiyorsanız" öyle bir gün,
Benim için "masmavi" bir gün.
Sizin için ne renk?
(Çizim - Usta Turhan Selçuk)

16 Mart 2010 Salı

"Biraz ben, biraz madonna"

Uzun zamandır yoktum ortalarda, ama siz alışıksınız ne de olsa ful bir görünür bir kaybolur...
Merak eden herkese çok teşekkür ediyorum, sevilmek güzel bir duygu =)

Mesajlar almak, "neredesin"leri duymak gerçekten insanı mutlu ediyor...
İşlerimin yoğunluğunda bir oraya bir buraya koşturuyorum.

Üç kişilik işi yapıyorum, yoruluyorum ama yaz tatilimi düşünüp mutlu oluyorum.
Havaların dengesizliği beni ve etrafımdaki herkesi bu aralar hasta etse de, baharın yaklaştığını, adım adım güneşe koştuğumuzu düşünmek beni rahatlatıyor...
Beni yaralayan zat-ı muhteremi anmıyorum artık, öylesi unuttum ki sormayın, aynı yerde yazı yazıyoruz hala (müzik ve kitaplar adına yazdığım bir başka ınternet platformu..) ve ben, o benim eski, öylesine bir arkadaşımmış gibi onun yazdıklarını okuyorum sakince, bazen hala bana bir şeyler söylemeye çalışmasını izliyorum,pişmanlığında kavruluşunu akabinde toparlanışını ama hepsi bu..
Helal olsun sana ful diyorum aferin!
Bu sakinliğimde yeniden rengarenk kelebeklerin beni ziyaret etmesinin bir payı var mıdır, vardır kuşkusuz...ama uzun vadeli, kısa vadeli, iyi ya da kötü hiç bir şey düşünmeden kelebekleri izliyorum sadece...uzaktan izliyorum...

Henüz onlarla pek sıkı arkadaş değilim, hafiften korkar oluyorum, bir adım geri atıp iki adım ileri gidiyorum ama hayallere kapılmadan akışta süzülüyorum.
Uçuşlarını, manevralarını, rengarenk kanat çırpışlarının güzelliğini, beni aydınlatmalarını izliyorum.En son bir kaç gün önce öyle aydınlattılar ki beni, ruhuma minik simler serpildi sanki.
Ama simlere, pırıltılara inat yavaş yavaş çıkıyorum basamakları, kendimi ateşe atmadan önce iki kez düşünüyorum artık...
Öte yandan, kelebeklerin dışında da kitaplarıma,dergilerime iyice gömüldüm, işlerim çok, vaktim, hayatım akıp gidiyor bir şekilde...
İyi bir şeyler okumak, derinlerde dolaşmak isteyenlere iyi bir önerim var.
Size şahane bir klasiği "Kürk Mantolu Madonna"yı tavsiye ediyorum.
Üşenmeyin, en yakın kitapçıdan alın mutlaka, Raif efendinin hayatını okuyun, Sabahattin Ali'nin, lezzetli insan ve durum tasvirlerini tadın...
Tadı damağınızda kalacak, benden söylemesi...

1 Mart 2010 Pazartesi

"Değişim"


artık kısa cümleler kuruyorum,
sevdiklerim, sevmediklerim yanımda,
kabullendim her şeyi olduğu gibi,
yola çıktım yarınlara...
Evet, etrafımdaki insanlardan hoşnut olduğumu söyleyemem,sadece konuşumaktan ibaret varlıkları. Bende mesafe koydum araya.
Baktım ki iş çıkışı beni kahve içmeye çağırma nedenleri facebook'ta fotoğraf yarıştırmak..o zaman hayır diyebiliyorum artık.
Anlam veremediğim her şeye cevabım hayır bundan sonra..kalabalıklar içinde yalnız kalmak böyle olsa gerek...
Evet ben ful yapraklarıyım,benim dış görünüşüm parlak, epey güzel ve gösterişli..
Bunu övünmek için söylemiyorum, siz yazdıklarımı ve beni daha iyi tanıyın yorumlayın diye söylüyorum.
Hal böyle olunca ben içimdeki güzelliğin yüzüme yansıdığını, esas içimin daha parlak olduğunu anlatmaya çabalamaktan yorgun düştüm işte.
Beni "ben" olarak görebilecek arkadaşlar, dostlar istiyorum...
Düşüncelerime değer veren, sadece anlatmayacak aynı zamanda da beni dinleyebilecek dostlar.
Sadece menfaati için bir kaç söz edip bir şeyler isteyip sonrasında sizi gördüğünde suratınıza bakmayan insanlarla dolu etrafım...
Bunlar etrafımı sararken,bir yandan da iş yerimin satılma ihtimali olduğunu haber aldım, hatta belki de satıldı bile...
Üst düzey yöneticimin aniden işi bırakışını duydum, bu satışa karşı çıktığını da...
Neler olacağını bilememenin getirdiği sıkıntıyı da duydum içimde, ama daha iyi olabileceğini hissettim, daha profesyonel insanlar olacak belki de.
Bir sürü deneyim, bir sürü insan, bir sürü olay-durum..
Yorgunluktan yoruldum artık,
O nedenle artık her şeyi olduğu gibi kabullenmeye karar verdim.
Neden böyle yada neden böyle değil demek yerine,demek ki öyle olması gerek deyip sorgulamaktan vazgeçmenin benim yararıma olacağını gördüm.

Bekliyorum bu ara,
Etrafım dopdolu,
Korkağım hala, hala güvensizim ama,
Hayatın devam ettiğini de biliyorum,
Daha fazla detayım yok şimdilik ama her şey bir değişimden geçiyor bu ara,

Ben istersem kelebekler de yeniden uçacak, çiçekler de açacak,
Sadece küllerimi denize dökmem gerekiyor,
Ki yeniden doğabileyim...


26 Şubat 2010 Cuma

"Gülümsemek"

Onun ilk gülüşünün üstünden çağlar geçti sanki. ‘Bak, gülme taklidi yapıyor’ diyorduk önceleri, daha birkaç günlük yüzünde patlak veren ışıklı kasılmalara. Yaşadığının, yaşayacağının kanıtıydı, o bir ışık çakımı hızıyla belirip yok oluveren gülücükler. Bize birisi olduğunu hissettirdiği anlardı. Antik kaynaklara göre doğumu izleyen dördüncü ya da kırkıncı günde gelen mucize. Bebeğin yaşamının sonsuza dek ruhla dolduğuna inanılan o ilk gülüş anı. Aristoteles’in insanı ‘animal ridens (gülen hayvan)’ olarak adlandırmasına neden olan, dünyanın diğer canlılarından kopuş anı. Ruhsal yolculuğun başlangıcı. Gülmeye, kahkahalar savurmaya bayılan bebeğimin büyümeye başladığını fark edişim de farklı bir gülüşünü, daha çok gülümseme denilebilecek bir ifadesini yakalamamla oldu. Yorgun bir günümde pek de coşkuyla katılamadığım oyun içinde besbelli zayıf bulduğu soytarılıklarım karşısında sanki mahcubiyetle gölgelenmiş bir gülümsemeyle yüzüme baktı. Çabalarını takdir ediyorum ama sen de biliyorsun ki pek de komik değil şu halin, der gibiydi. Şefkatli, incelikli, basbayağı sosyal bir gülüş.
Gülmenin hazla beslenen, otoriteyi sorgulayan bozguncu niteliği, insanlık tarihi boyunca bu insanı diğer canlılardan ayırt eden yegâne özelliğin etrafında hep sorunlu bir alan oluşmasına neden olmuş. Ciddiyetin tevazu ile eşleştirildiği semavi dinlerin ilk yasaklarından biri denetlenemeyen kahkahalar. (Oysa İ.Ö. üçüncü yüzyılda yazılmış bir Mısır papirüsünde ilk Mısır tanrısının dünyayı otoriteryan sözcüklerle değil kahkahayla yarattığını okuyoruz. Tanrı kaosla yüzleşiyor ve onu kahkahasıyla uzaklaştırıyor. Işığın içine sevinç ve coşku dolu bir dünya salıyor. “Tanrı güldüğünde, dünyaya hükmedecek yedi tanrı dünyaya geldi... İkinci kez kahkahaya boğulduğunda sular oluştu, yedinci kahkahasında ruh doğdu.”)
İnsanın eğitimi gülme dürtüsünü denetleyebilmeyi öğrenmesi üstüne kurulu. Kişinin gelişmesi, uygar dünyada sorumlu bir birey olarak yerini alması, neşesini, coşkusunu, onu apansız dürtüveren mizah sinirlerini yatıştırmayı, evcilleştirmeyi öğrenmesini şart koşuyor. Büyüğüne boyun eğmenin, disiplinli bir köle olmanın göstergesi mümkünse hazırolda durup iyice nötr, anlamından boşaltılmış bir ifadeyle karşısındakinin ötesinde belirsiz bir yere gözlerini dikip emirleri beklemektir.
Kahkahanın muhteşem müridi Mark Twain ‘Dünyadan Mektuplar’da şöyle diyor: “Çünkü soyunuz, bütün o yoksulluğuna karşın, tartışmasız olarak gerçekten etkili bir silaha sahiptir: Gülme. Güç, para, inandırma, destek toplama, baskı yapma bütün bunlar yüzyılların çabasıyla devasa bir dalavereyi kaldırabilir, biraz yerinden oynatabilir, biraz zayıflatabilir; ama
onu bir darbede paramparça edecek olan şey gülmedir.”
Bebeğimin her anımızı kuşatan otoriteryan imlâyla yüzleştiğinde neler çekeceğini düşünmek arada gölgeliyordu elbet kahkahalarının bana verdiği mutluluğu. Hayatım boyunca ‘dalaksız’ olduğum için katlanmam gereken otorite durakları karşısında morarıp tıkanarak kahkahamı bastırmaya çalıştım. İlkokuldan başlayarak derslerde öğretmenlerimin suratına bir kahkaha patlatmamak için çektiklerimi hâlâ midemde kasılmalarla hatırlarım. İkide bir bizim bataryayı karşısına dizip engin hayat dersleri veren yüzbaşı karşısında başım ciddi bir belaya girmesin diye boğulmanın eşiğinde tıkanışımı, çalıştığım birkaç işyerinde amirlerimin gülünç
otorite takıntıları karşısında yaşadığım acılı kramplarımı da hiç unutmadım. ‘Gülme!’, bütün çocukluk ve ilk gençliğimin en zor uyduğum yasağı oldu.
Daha çocukken bize gülmeyi yasaklayan, zekânın en önemli çıkışını tıkayarak beslenmemizi kısıtlayan otorite, insan olmanın hazzına düşman. Mikhail Bakhtin’in sözünü ettiği tehlikeyi hissediyor elbet:
“Gülmenin olağanüstü bir gücü vardır. Nesneyi yakına getirir, onu parmağın bildik bir hareketle her yanına dokunabileceği somut temas bölgesine çeker, baş aşağı döndürür, içini dışına çıkarır, ona yukarıdan ve aşağıdan bakar, dış kabuğunu kırar, merkezine bakar, ondan kuşkulanır, onu böler, parçalarına ayırır, soyup sergiler, özgürce inceler ve onunla deneyler yapar. Gülme bir nesne karşısındaki, bir dünya karşısındaki korkuyu ve acıma duygusunu ortadan kaldırır, onu tanınan bir nesneye dönüştürür, böylece özgürce araştırılması için zemin hazırlamış olur. Gülme, korkusuzluk gibi bir önkoşulun gerçekleştirilmesinde yaşamsal bir etmendir; bu önkoşul olmaksızın dünyaya gerçekçi olarak yaklaşmak olanaksızdır. Gülme bir nesneyi kendine çekip bildik kılarak, onu gerek bilimsel, gerek sanatsal sorgulayıcı deneyin ve özgür deneysel düşgücünün korkusuz ellerine teslim eder.”
Evet. Gülmek, düşgücünün korkusuz ellerinden tutar. Dünyayı zekâ ve neşeyle yıkıp yeniden kurar. Otorite tarafından yalnız sorumluluk özürlüsü olarak görülen kadın ve çocuklara yakıştırılır. Çünkü bozguncudur. İşte bu yüzden çocukların karşısına geçip ‘gülmeyin’ diye tepinen öğretmen, bize hayat diye vaat edilen hücrenin ilk habercisidir.


Kaynak :Yıldırım Türker'in 17/10/2009 tarihli "Kahkahalarla" yazısı.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=959625&Yazar=YILDIRIM

24 Şubat 2010 Çarşamba

"boktan bir yazı..güneşli de olabilir.."




ful, geçmişte de bir dönem yaşadığı anksiyeteyle uğraşadursun,
içindeki bir parlayıp bir sönen güneşe teslim olmak istiyor sonsuza dek,
bir yandan da müzik blogu için şiddetli çalışmalar içinde,
bu sefer müzisyen arkadaşlarını da katmayı planlıyor içine,
hatta kasarsa, epeyce iyi müzisyenlerin bir kaç menajeri eski arkadaşı olduğundan onlarla da ropörtaj koparabilir mi diye düşünüyor ileride..
arada ilginç ropörtajlar da olmalı diyor,
konser haberleri de..
ama öyle hemen olmaz,
birikmeli yazılar,izleyiciler,
şimdilik fotoğraf toparlıyor,özgeçmiş biyografi albüm kapakları uçuşuyor etrafta,
babasının arşivine dalıp eski plaklarını karıştırıyor,
zero'ya gidip orayı da karıştırıyor,
hayran hayran benim de böyle bir dükkanım olsa,
orada nefes alsam keşke diyor,
keşkelere küfür ediyor,
yepyeni müzikler keşfediyor,
albümlerin arasında kendini arıyor,
her şeye ağlamak istiyor,
kendini buna mı teslim etmek istiyor,
sevdiği ve onu terk etmeyen yeganelerden olmasın bu müzik denilen şey..
ful, aslında dağıttığı kafasını toparlamaya çalışıyor,
ya da çok topludur kafası onu dağıtması gerekiyor,
fizana gitmek ve çıkmaz ayın son çarşambasına kadar içerek dans etmek istiyor,
kendini kaybetme isteği de olabilir bu,
insanlardan çok sıkılması ana neden,
iş yerinde nefret ediyor bu da ikinci neden olabilir mi?
başının tepesinde saçma sapan bir sıkıntı ve yanma var,
biliyor ki panikten..
ama ilaçları sevmiyor,
enerjiye daha sık gitmeli..
bunu da biliyor ki herşey beyninin içinde,
böyle durumlarda bir gün lay lay lom,bir gün kahretsin diyor.
belirsizlikten nefret ettikçe gelip çöküveriyor yanına,
imdat dese kimse onu duyar mı?
şu güneş bi çıksa artık,çıplak ayak çimlerde koştursak,
iç huzuruna erişsek bu ahmakları bir kenara atıp diyor,
yanına yanaşanları itip
bırakıp
koşmak koşmak istiyor ful.....

18 Şubat 2010 Perşembe

"Kim söylemiş, kim görmüş?"

Sevgili Öykü'nün yazısı'nı okudum bu sabah,dün de aklımda bu konuyla ilgili yazmak vardı, tam üstüne geldi,çok iyi oldu...
Aşk ilişkilerimizde bir gariplik var son yıllarda. Hepimiz farkında olsak da, durumun daha da kötüye gitmesine engel olamıyoruz.
O kadar hızlı tüketiyoruz ki birliktelikleri aklım almıyor, mantığım kabullenmiyor artık.
Biriyle birlikteyken bir başkasını yedekte tutuyor insanlar, hatta yedekte tutmayıp ikinciyi de idare ediyorlar, tek gecelik kaçamaklar, saklanan sırlar, maillerin şifreleri kırıp kıskançlık yapmalar, mesajları okumalar,çocukça davranışlar...
Bu ara etrafımda ne yalan rüzgarları, ne cesur ve güzeller dönüyor haberiniz yok.
Uzun zamandır gözlemleyip hayretle izliyorum olan bitenleri.
Çok da yakın olmadığım bir arkadaşım, bir dargın bir barışık ama genelde kendini aşka kaptırmış bir birliktelik yaşarken adamın etrafında ikisinin birlikte olduğunu bildiği halde birisinin dolaşmaya başladığını fark etti. Bu hatun kişinin arkadaşımın sevgilisine olan tavırlarını bende gördüm ve çok şaşırdım, üstelik henüz miniminicik yaşta olan bu kızımız bir akşam hafif alkollüyken, benim de gözümüzün önünde adama bir de öpücük konduruverdi, aman şükür ki yanağına!
Olay gözümün önünde olmasa abartıldığını düşünebilirdim.
Bu tip ilişkiler, bu saçma durumlar beni rahatsız eder, mümkün olduğunca uzağında durmaya, etrafından dolanmaya çalışırım.
Ama şahit olduğum için örnek olarak göstermekte de bir sakınca görmedim.
Netice arkadaşım o adamdan ayrıldı geçen günlerde, sebep adamın facebook ve msn şifrelerini isteyip tek tek mesajlarını okumasıymış ve şüphelenmesiymiş. Şifrelerin birbirine verilmesi, bu kadar açık her şeyin ortaya dökülmesi, güvensizlik, bahaneler...O kadar midemi bulandırdı ki.
İnsan biriyle birlikte olabilir ama bu durum tüm şifrelerini ona vermeyi asla ve asla gerektirmez, her zaman bir özeli bir mahremiyeti olmalı kişinin. Zaten arkandan iş çevirecek insan sana bir yandan şifresini verir diğer yandan tüm gönderilen/gelen mesajları da siler, senin haberin olmaz, hatta senden farklı bir hesap açar ruhun duymaz.
Demek istemem o ki insanın içinde varsa kandırma dürtüsü,ona teslim olmak çok kolaydır. Güven yoksa, şüphe varsa, beni tanımamıştır der geçer giderim.
Ne demek şifre vermek, hesap vermek...
Bu kadar güvensizliği aklım almadı benim.
Daha bir kaç ayda bu kadar birbirlerini kollamaları, kıskançlık yapmaları da komik geldi.
Netice ayrıldılar ve dün o minimini kızı adamın arabasına binerken gördük...
Daha ilişkinin külleri soğumadan onu yanına yaklaştıran adamda mıdır suç yoksa üstüne atlayan kızda mı bilemiyorum, zaten kim haklı kim haksız onu da merak etmiyorum.
Tek bildiğim onlar gibi olmadığım için mutlu olduğum..
Bu kadar yozlaşan duygunun ve davranışın arasından nasıl sıyrılıp kendimizi kurtaracağız bilemiyorum.
Bu yaşananların aşkla uzaktan yakından alakası olmadığını, aşk'a haksızlık ettiklerini düşünüyorum.
Sezen'in şarkısında dediği gibi olmalı aşk.
Tutkulu, masalsı, güven dolu ve huzurlu...

"Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk..."

"Aşk'a düşersen"



Aşka gönül ile düşersen yanarsın.
Zeka ile düşersen kavrulursun.
Akıl ile düşersen çıldırırsın.
Duygu ile düşersen gülünç olursun.
Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin.
Sersem sersem bakınıp durma bir yol seç.


Özdemir Asaf (Yuvarlağın köşeleri...)

17 Şubat 2010 Çarşamba

"içimde güneş..."

Herkese günaydın,
Pencerenin dışındaki değil de içimdeki güneşle beraberim bugün,
Acı çekmem gerekiyordu, çektim,
Hepsi di'li geçmiş zamanda kaldı,
Hani diyordum ya gelse önce boynuna sarılır sonra suratına bir tokat patlatırım diye,
Şimdi gelse yüzüne bile bakmam, o kadar nötr bakıyorum artık,
Benim binde birimi bile hak etmiyor o,
Yepyeni bir sayfaya açıyorum kapımı,
Aklım temiz, kalbim temiz, yaralarımı sardım,çoktan kabuk bağladı...
Baharın erken geleceğini hissediyorum bu sene,
Ve tüm çiçeklerin benim yolumda açacağını...

9 Şubat 2010 Salı

"Kalp durur, akıl unutur"

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını,zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanin içindeiyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için
önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadarönemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken,
günaha elsürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...

Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da“lezzet” kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.

O ne durur, ne de unutur ...

MEVLANA

8 Şubat 2010 Pazartesi

"Her son bir başlangıçtır"


Mesajlar, mailler sıkıldım artık,
Bir son vermeli bu işe dedim,
Nefesimi tuttum, aradım...
Neden yaptım bilemiyorum, sesini duyduğumda paramparça olacağımı sezdiğim halde.
Duydum, evet dağıldım, parçalarım hava uçuştu.
Dayanamadım,
Ama o ses ona ait değildi sanki,
O kadar bezgin, yorgun, bitkin, mahçup, ağlamaklı.
Bitmişti.
Pişmanlıktan, acıdan.
Beni her istediğinde göremeyecek olmak, aramızadaki mesafe, Amerika..bir de çok uyumlu olmamız imiş sorunlar.
Güldüm,
Komikti gerçekten de.
Uyumluyuz biz fazla uyumlu,
Kavga mı etmeliydik dedim.
En yakın ağabeyine benden bahsetmişti, şimdi de neler yaptığını anlatmış.
Adam onunla o günden beri konuşmuyormuş.Anladığım kadarıyla etrafındaki herkes kararını yanlış bulmuş.
Haklılar dedim.
Aynaya bile bakamıyorum ben ne yaptım diye diyor, nasıl mahvettim diye, sadece bu daha iyi olur dedim, sana sonradan ben gidiyorum demektense baştan seni daha da üzmemek için böyle söylemek istedim ama çok yanlış yaptım, korktum, beceremedim, seni oyalayan biri olmayayım diye uğraşırken neler yaptım ben dedi...
Kokusunu özlediğimi fark ettim, onu da..ağladım biraz ama o duymadı,
sustum,
Sonra çok yüzeysel olarak geçmişte geçirdiğim rahatsızlığı ve bu gelgitlerin üzüntülerin onu tetikleyebileceğinden bahsettim,
Daha da yıkıldı,
Hayır gerçekten yıkıldığını hissettim,
Senin için en iyisi uzak durmam ve duracağım dedi.
Pişmanlık, utanç, mahcubiyet hepsi bende var dedi.
Farkındaydım, benden beter durumdaydı.
Ben acı çekiyorum ama geçecek,
O ise acı çektirdi, vicdan azabı, utancı çok daha fazla.
Yine de kızamıyorum ona, canıma okusa da kızamıyorum, hala seviyorum çünkü.
Biri karşıma çıkıncaya, kalbim yeniden acıdan vazgeçip mutluluk için çarpmaya başlayıncaya kadar üzüleceğim biraz..
İçim biraz olsun daha rahat.
Dağılsam da artık aramayacağını ve haberleşmeyeceğimi biliyorum.
Bu gelgitler olmadan, onu hatırlamadan daha kolay atlatılacak bir durum olacak.
Paramparçayım ama ölmedim daha =)
Eski bir Gündoğarken şarkısındaki gibi,

Güzel günler bitmedi
Güneş hala parlıyor
Herşey eskisi gibi
Ancak sensiz sürüyor
Farketmiyor yokluğun
Aynı sesler duyduğum
Sensizlik bir başka tat
Sensizde sürer hayat
Sevgiler hiç bitmiyor
Bu demek değil ayrılık
Bu demek değil herşey bitti
Bu demek değil güneş yok artık
Buluta girdi
Herşey eskisi gibi
Ancak sensiz sürüyor
Sevgiler hiç bitmiyor

"Şans diliyorum"

Koluma yaptırmak istediğim dövme figürüne yakın bir resim ekledim yazıma.
Hepimizin ihtiyacı olan şansı belki de derime işletirsem işler yoluna girer diye mi düşünüyorum bilemiyorum.
Belki de ben gerçekten şanslıyım ki başından atlatıyorum.
Nasıl geçiyor diye merak edenler için söylüyorum, biraz dengesiz ama iyiye doğru bir akışım var.
Cuma akşamı benim gibi kafası karışmış bir arkadaşımla alkol ve sohbet ikilisini yanımıza alarak biraz yaramızı temizlemeye çalıştık, neden insan alkole ya da başka bir şeye başvurur bilemiyorum ama beyindeki düşünce uyuşmasına iyi geldiğine eminim.
Ardından haftasonu iyi bir enerji seansıyla üzerimdeki sıkıntıyı, onu, bana yaşattıklarından doğan bedensel sıkıntıları atmaya çalıştım.
Neden diye sormaktan vazgeçtim mesela,
Hala içimde bir yerlerde bu soru ben buradayım dese de sormamak için kendimi tuttum,
Daha önce 2,5 sene ilişki yaşadığım insanı nasıl kırmamaya çalışarak, samimiyetle, hazırlayarak ona durumu anlatmaya çalıştığımı, bir de en son yaşadıklarımı düşündüm,üslubu düşündüm.
Pazar günü attığı sonuçsuz boş sözcükler ve neden böyle yaptım ben sana, ne olursa olsun düşüncem değişmedi ama seni hep seveceğim mesajlarına "Ben seni son görüştüğümüz gün Amerika uçağına bindirdim, artık sesini duymak istemiyorum" diyerek cevap verdim.
Bir de utanmadan yakında arayacağım, dayanamam ben, sesini özledim demesine şaşırıp kızdım, iyi ki kurtuldum böylesi gizli kalmış bir dengesizlikten dedim...

Sonuç olarak her geçen gün daha da iyi olacağımı biliyorum,
Tüm bu yaşananların midemde sıkıntı ve kalbimde kuvvetli çarpıntı olarak bana gelmesinden de hoşnut değilim.
Farklı uğraşlar, gezintiler, arkadaşlarla sohbetler, yeni insanlarla tanışmalar olacak elbet.
Blog dostlarımın mesajları, yardımları, tavsiyeleri bana güç verecek,
Bunları yaşadıkça daha da törpüleneceğim,
Karıncalarım yeni ders dönemine başladı bugün, onları severim, koklarım, bir de sarılırım, o enerjiyle bir şeyim kalmaz.
Geçmişi düşünmemek, şu an ve gelecek için umutlanmak lazım,
Madem dipteyiz, artık yukarı çıkmaktan başka çare de yok,o halde gülümsemeliyim.
Kendimi her şeyin iyi olacağına inandırmalı ve bu duruma keskin bir son vermeliyim.
Her şey iyi olacak.
Olmalı.
Sözleri umut yüklü, güzel bir şarkı da eşlik etmeli tüm bunlara,
Pink Martini - Hang on Little Tomato.
Şarkıyı bulduğunuzda sesi açın ve en iyi yerlerinde eşlik edin bana,

"You gotta hold on, hold on through the night
Hang on, things will be all right
Even when it's dark
And not a bit of sparkling
Sing-song sunshine from above
Spreading rays of sunny love

And so I hold on to his advice
When change is hard and not so nice
You listen to your heart the whole night through
Your sunny someday will come one day soon to you..."

5 Şubat 2010 Cuma

"Karışık"


Daha iyiyim gibi, belki de değilim bilemiyorum.
Aşık olmuşum ben, uzun zamandır ilk kez aşık olmuştum,sanırım tutunmaya çok ihtiyacım vardı, o yüzden fazlasıyla saçıldım etrafa, pembe gözlükleri çıkaramadım.
"seviyorum ama gidince üzmek istemiyorum ne yapayım, hiç başlamamam gerekirdi biliyorum ama tutamadım kendimi sana aşık oldum..."
Karmaşadan yazdım mı hatırlamıyorum, İstanbul'a 2,5 saat mesafede bir şehirde oturuyor.Nedir ki 2.5 saat.Her özlediğinde beni göremeyeceğini düşünmek bile zor geliyormuş ona.Bir de fazla uyumluymuşuz biz..fazla ortak yanımız varmış...
Mesaj, mail, tek tük onlar da.
Bu kadar acı çektirmesine rağmen onu özlediğime inanamıyorum, hala ona sarılmak istediğime de..bir yandan da şiddetli bir tokat patlatmak istiyorum suratında..
Ne istediğimi ben biliyor muyum acaba...
Pişmanlığını hissediyorum,gerçekten çok pişman,çok mutsuz bunu da hissediyorum.
Enerjiye başlamadan öncesinde ve sonrasında daha da şiddetlenen 6.hissim bunu söylüyor.
Peki o 6.hissim, öyle kolay kolay yanılmayan 6.hissim neden hala bitmediğini söylüyor, neden sonucun böyle olduğunu da kavrayamıyor.
Netice bahane işte bahane.
Kafa karışıklığı.
İnkarlar, öyle olduğuna inanmalar.
Saçma sapan bir durum.
Sevgili Peren ; Jehan Barbur'un varlığını getirdi aklıma,
O tınılarda gezinmeliyim şimdi.
İşlerin başına dönmeliyim.
Nasılsa mutluluk yok, sadece bir yol o, ya da bir an.
Arada kalmışlık ve kabullenememek duygusu bıraksın yakamı artık,
Eski ful yaprağı olmak istiyorum ben,
Bir an önce...

4 Şubat 2010 Perşembe

"Panzehir"



Şu olan biten var ya boş ver ona
Taş yağsın isterse çok sürmez
Dakka şaşma dakka yaşamaya bak
Ne geçmişi düşün, ne gelecekten kork!

Ömer Hayyam

3 Şubat 2010 Çarşamba

"çiçeğim nerede?"



Yazının üst kısmındaki fotoğraf "küçük prens"ten...
Hani şu "çiçeğim olmadan asla "diyen küçük sevimli adam...
"İnsanın bir çiçeği olmalı, uzakta olsa bile yıldızlara baktığında onun varlığını düşünmesi ona ne kadar mutluluk verir öyle değil mi?"felsefesini bana sevdiren küçük prens...
Bu yazının bir de şarkısı var,
şarkısını dinlemeden sakın okumayın derim ben,
Eğer şarkısı eşliğinde okuyacaksanız daha da bir anlam kazanır,işte linki ,
Youtube'u izleyemeyenler olur diye künyesini de vereyim şarkının,
Devics - Blue Miss Sunday.
Son zamanlarda duyduğum en iç acıtan,yürek kanatan şarkısı,
Hele şu günlerde duyar duymaz gözyaşlarına boğuyor beni,
Şarkıyı edindiyseniz ve play tuşuna bastıysanız o halde başlayabilirim anlatmaya...

Ne oldu bu ful'e böyle?
Acıdan mı bahsetti, biz alışık değiliz dediğinizi duyar gibiyim.
En azından son zamanlarda...
Ne kadar da mutluydum, enerji doluydum...
Ful, bir vardı bir yoktu işte,masala dahil olduğunu sandı ama değilmiş şükür ki çabuk anladı...
Birdenbire ellerinden tutan bir şeyler söyledi, çok fazla şey söyledi...
Özetini anlatmak gerekirse dedi ki "seni seviyorum ben, hayatımda hiç kimseyi bu kadar sevmedim, öyle bağlandım ki sana bu beni korkutuyor..."ve dedi ki "yazın Amerika'ya gideceğim ben, işlerimi halletmek zorundayım, seni burada bırakırsam olmaz, içim öyle acıyor ki..O zamana kadar sana delice bağlanacağım daha da fazla, seni görmeden yapamayacağım..Sen fazla harikasın, çok mutluydum ben ama bunu sana yapamam"dedi...

"Bunları önceden bile bile neden başladın,neden işyerime geldin, neden sürprizler yaptın, neden defalarca aradın, neden ufak hediyeler aldın bana neden anılar biriktirdin,neden aşktan bahsettin o zaman" dedim.Bunlardan çok daha da fazlasını söyledim aslında.

"Tutamadım kendimi, sana öyle kapıldım ki, bunları düşünmem bile çok saçma aslında akışına bırakmalıyım ama öyle hassasın ki seni üzmek istemiyorum,korktum evet , kaçıyorum"dedi.

Bitti...
Düşündüm, ne kadar gereksiz bir hamle olduğunu, her şeyi bombok ettiğini...
Önce biraz ağladım şokun ve sinirimin etkisiyle, ertesi gün açıldım...
Ne kadar saygısız, bencil olduğunu, sevgi laflarının palavrasına, bu bahanesine asla inanmadığımı herşeyi söyledim...Söylerken öyle sakindim ki ben bile şaşırdım.
"..." dedi,
"İnsan mutluluğu yakaladığını bile bile neden kaçar?" dedim,
"Korkuyorum , çok bağlanıyorum sana. Senin gibisini hiç görmedim hala seviyorum seni hala ama çok acı çekeceğimi hissediyorum senden uzakta olunca "dedi.
"Mutlu olmaktan korkan bir insanı ilk kez görüyorum" dedim.
Sakinlikle hatta alaycılıkla her şeyi söyledim ben de içimdeki herşeyi,
Güldüm, kahkaha bile attım, artık sinirimden mi kederimden mi onu bilemiyorum,
Tesellim baştan her şeyi görebilmek, yolun başından dönebilmek.
Yine yeniden hayata başlarım elbet ama her seferinde içimden bir şeyler kopuyor..Sonunda hiç bir şey kalmayacak gibi geliyor şu minicik kalbimde...
Kendimi aptal gibi hissediyorum.

Onun için özel baskısını arayıp bulduğum, aldığım ama vermediğim -hatta iyi ki vermediğim-hediyesinin içinde yazdığı gibi,

"okursan eğlenirsin, inanırsan hayatın kayar..."

Ben inandım...
Hepsi bu.

26 Ocak 2010 Salı

"Sanat yasak tanır mı?"

Sabah gazetede aşağıdaki haberi okudum:

Sağlık Bakanlığı’nın Öteki Tiyatro’ya, Oğuz Atay’ın, “Korkuyu Beklerken” adlı oyununda, başrol oyuncusunun “sahnede sigara içtiği” gerekçesiyle uyarı cezası vermesi tiyatrocuların tepkisine neden oldu.
Tiyatrocular, başta Devlet tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin olmak üzere uygulamayı saçma ve abartılı buldular.Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin, sigaranın zararlarının tiyatro oyunlarında da anlatıldığını belirterek, “Kulis, fuaye gibi yerlerde sigara içirmiyoruz. İkisini birbirinden iyi ayırmak gerekiyor. Sağlık Bakanlığı’na bu konuda hassas olmaları için yazı göndereceğiz” dedi.Sahnede sigaraya ceza kesilmesine tiyatro sanatçıları tepki gösterdi ve uygulamanın çok saçma olduğunu dile getirdi.

Sağlık Bakanlığı’nın denetçileri Tuğrul Demir ve A. İhsan Mermer, iki sezondur sahnelenen “Korkuyu Beklerken” oyununun 15 Ocak’taki gösterimini, seyirci gibi bilet alarak izlediler. İki denetçi, oyundan sonra sahnede sigara içildiği gerekçesiyle başrol oyuncusu Fatih Al hakkında tutanak tutmak istedi. Tiyatronun kurucusu ve oyunun yönetmeni Murat Karahüseyinoğlu’nun itirazıyla ceza tiyatroya kesildi. Denetim elemanları, bir daha sahnede sigara içilmesi durumunda ağır ceza verileceği uyarısında da bulundular. Ceza kesildikten iki gün sonra da Çankaya Belediyesi zabıta ekipleri kontrole geldi...

Şimdi bu habere ağlanır mı evet ağlanır...
Sigara kullanıyor musunuz?
Ben kullanmıyorum,kısa bir dönem kullandım o da ara ara, evet ama içmiyorum epeydir, sağlığıma dikkat ediyorum çünkü zaten yeterince derdim var, canım isterse o kadar kimyasal zehiri içime çekeceğime direk pipoya tütün koyar içerim...
Ama bu benim tercihimdir, ben içmem ama "sen" içebilirsin,"o" içebilir.
Benim yanımda içersen buna laf edebilme hakkım vardır, senin içine çekip de dışarı attığını solumak zorunda değilim derim, üstüm başım kokmaz, alerjim tutmaz, öksürmeden gözlerim yaşarmadan kafede oturabilirim.Sen dışarıda içip gelirsin ama bu sefer de sen içtiğinin tadını alamazsın, kışın bir içeri girer içkini içersin, sonra dıları çıkar sigaranı içer yine içeri girersin.İkisi bir arada olmaz.Sen kendince haklısındır ama bende haklıyımdır.Bu da böyle olmamalıdır buna da başka bir çözüm bulunmalıdır bence o da apayrı bir konu...
Ama tiyatro sahnesinde bir sigara yasağını ise ilk kez duyuyorum.Müjdat Gezen güzel söylemiş, " Tiyatroya önerim, oyunu tiyatronun damını açıp oynasınlar. Rahat rahat sigara içip, sonra kapatabilirler. Doğru olduğuna inanmak istemiyorum. Oyun olduğunu anlamıyorlar mı? Tam bir sigara düşmanıyım, hayatımda hiç sigara içmedim, ama bu rol gereği yapılan birşey. Oyunda katil de olursun, içki de içersin. O zaman içki ruhsatı mı isteyecekler? Buna Aziz Nesin bile cevap bulamazdı. Bu durumda Hamlet artık oynanamaz. Çünkü içinde 9 cinayet var. O zaman Cinayet Masası ekipleri gelip, oyunu basabilir. Daha neler göreceğiz kim bilir?"diye...

Sanatta yasak olur mu, sanat yasak tanır mı?
Oyuncu sahnede sigara içti diye ceza kesilir mi?
Bunu yapanların emir kulu olduğunu düşünürsek emir verenleri de düşünebilir miyiz?
Bence düşünmeliyiz,
Bu sefer ağlanacak halimize de gülmemeliyiz artık,
Ağlamalıyız.
Bize neler oluyor diye,
Günden güne ne kadar kötüye gittiğimize...

18 Ocak 2010 Pazartesi

"Birdenbire"


John Lennon der ki " Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenlerin toplamıdır..."

Bu kısacık yazıyı okurken oğlu Sean Lennon'un "Parachute" şarkısını dinlemenizi öneririm şiddetle!

Öyledir işte her anı süprizlerle doludur hayatın,

Tıpkı ;

birdenbire hayatıma girişi,

birdenbire içimi aydınlatışı,

birdenbire tüm olumsuzlukları bana unutturuşu gibi,

"birdenbire" tuttu elimden,birdenbire kocaman gülümseyerek gözlerime baktı...

Bu davranışı karşısında o kadar şaşkın, o kadar mutlu ve o kadar şükranla baktım ki ona...Belki de anlıktı mutluluğum belki de uzun zaman sürecek bilemedim...ama evet dedim bu masalı denemeye değer...

Aklımda yoktu hiç böyle bir şey,

Her şey birdenbire oldu, Orhan Veli'nin şiirindeki gibi...

Halen var olan ama üstesinden gelmek için çırpınıp durduğum olumsuzlukları, hastalıkları, yoğunlukları, her türlü negatif enerjiyi bana unutturup yepyeni bir sayfa açtı...

Onu ben çağırdım biliyorum, tüm enerjimle istedim onu, gelsin beni sarsın sımsıkı diye..

Geldi ve beni buldu işte...

Daha minicik, daha bebek, daha yepyeni, daha taptaze, ışıl ışıl...

Hep böyle kalsın ister yüreğim...

Berrak, sade ve alabildiğine güzel...

Her şey zaten güzel, çok daha güzel olacak!

7 Ocak 2010 Perşembe

"Koyunlar cinnet geçirir mi?"

Bir çoklarının keyfi yerinde, durmadan harcıyorlar gözlemliyoruz, son model arabalar, villalar,nereden geliyor bu değirmenin suyu bilemiyoruz..
Biz ise 3 sene önce aldığımız maaşa talim, kimimiz işsizlikten kırılarak, emekli maaşlarıyla geçinmeye çabalayarak, onu buna denkleştirerek, zevklerimizden kısarak, kemerleri sıkarak yaşamaya çalışıyoruz.
Geldikleri günden beri sırtımızdan zamları eksik etmeyenler yılbaşında yaptıkları rekor zamlarla canımıza okumaya son sürat devam ediyorlar.
Posamızı çıktı artık, ne olacak bilemiyorum.
Sevgili Başak blogunda bu sorunu dile getirmiş, sürekli düşürülen ücretlerimiz ve acımasızca yapılan zamlar sayesinde hayatımız yakında yaşanılmaz kılınacak ve toplumca cinnet geçireceğiz gibime geliyor.Son yıllardaki suç oranı artışından,işlenen feci cinayetlerden,hırsızlıklardan bahsetmeye gerek yok sanırım...
Düz mantıkla sürekli artan gider ve azalan gelirin getirisi olaylar zincirine hepimiz günden güne dahil olmaktayız.
Vergilerimiz yüksek, dünyanın en pahalı benzinin kullanıyoruz, cep telefonu konuşmaları, ınternet ateş pahası...Mutfak masrafımıza duyurulmadan yeni zamlarla yeni yükler getiriyorlar.
Üstüne üstlük hala da her şeye zam yağıyor...
Doğalgaz - % 15
Elektrik -% 1,32
Tütün Ürünleri - % 40
Özel Öğretim -% 10 ila 25

Benzin-3,64 TL'ye ulaştı..
Köprü,otoyol, ulaşım ücretleri,
Ulşaıma zam demek her şeye zam demek...
İnsanımıza soruyorlar televizyonlarda vatandaşım gülerek "ne yapalım alıştık artık sıkacağız kemerleri" diyor.
Ses çıkarmak yok, sorgulamak yok, koyun sürüsü güdülüyor sanki..
İçimize atıyoruz, dişimizi sıkıyoruz, bütçemizden artırmaya çalışıyoruz, ayın ortasına tek kuruş kalmıyor...
Alacağımız kitap, yiyeceğimiz yemek ya da o güzel kaban bir kaç ay sonraya sarkıyor çoğu zaman...
Hep bir şeylerden ödün vermek zorunda kalıyoruz, deli gibi çalışıyoruz ama aldığımızı kısıyor da kısıyoruz, yetiştiemeye uğraşıyoruz.
Bir zaman radyo programcısı Nihat Sırdar'ın başlattığı bir kampanya vardı her gün aynı saatte kornalar çalınıyordu benzin zammını protesto etmek için,işe de yaramıştı hani, benzin fiyatları gerilemişti bir dönem.

Yine bir şeyler yapılabilir bence,
düşünmeliyiz, fikir üretmeliyiz...
Hayat standardımız giderek düşüyor...
Yorumlarınızı, fikirlerinizi bekliyor, bu konuyu sizlerin de bloglarınızda duyurmanızı diliyorum...

5 Ocak 2010 Salı

"Taptaze bir sene"



Yepyeni bir sene,
Yepyeni bir blog tasarımı,
Ve yepyeni bir hayat demiştim!


Yeni yılın ilk günü,
Mini mini bir kıvılcım geldi çaktı, oturdu yüreğime,
Sonunun ne olacağını düşünmeden baktım ki kıvılcım büyüyebilir biz isteyince!

Yılın ilk gününe, bugüne dek yaşamadığım bir şekilde başlangıç yaptım.
Harika bir gün geçirdim, öyle ki tüm hatırlamak istemediğim anılarımı gölgede bırakıp içimi kıpır kıpır edecek bir gün...
Fazla detaylandırmak ve anlatmak istemiyorum büyüsü bozulmasın diye ama şunu söyleyebilirim merakta bırakmamak için; olumlu enerjilerimi evrene gönderdiğimde bana bu sefer "evet" cevabıyla karşılık verdi.

Sonunun ne olacağını bilemem ama ne olursa olsun özlemişim bu kelebekleri ben,hepsini özgür bıraktım, rengarenk, mutlu mutlu uçuşsunlar midemde!
Herkese şahane bir "ilk hafta" diliyorum,
Yeni senenin ilk haftasının çok önemli olduğunu unutmayın sakın!
Tüm olumlu enerjinizi ve dileklerinizi sıralayın!
Yeni senede daha çok yazacağım ve müzik blogumu ihmal etmeyeceğim biliyorsunuz..
Bu sene ve bundan sonraki seneler artık "benim" :)
Herkese sevgiler, öpücükler!

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!