Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

20 Ağustos 2010 Cuma

"Her şey sende gizli"


Her şey sende gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..

Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin.


Can YÜCEL

19 Ağustos 2010 Perşembe

"kasiyerlerin işkence teknikleri"


Yer : İstanbul Anadolu Yakasında bir market
Zaman : Bugün-saat 12:30 civarı

Olay 2 kişi arasında geçmektedir.
-Ben ve Markette kasada görevli kız!

Öğle tatilinden istifade caddenin üzerindeki adı sanı duyulmamış ama mahalle marketler zincirlerinden biri olan bir markete gittim. Kendilerine özel kartları bile var yani, öyle düşünün!
Raflarda fiyatlarını göremediğim ama 6 al 5 öde kampanyası olduğuna dair bir yazı bulunduğundan dolayı aldığım- paketin üzerinde "ekonomik 3'lü paket" ibaresini okuduğum- browni intense paketlerim ve soğuk bir soda ile sıcaktan bunalmış kasaya geldim.

Browni intense'in tek fiyatı : 0,50 kr.
Pakette üç tane var ve ekonomik paket yazdığına göre 1,50 Liradan daha uygun olacaktır düşüncesiyle tek değil de ekonomik paketi tercih ettim.

Ben - "Browni paketinin fiyatını öğrenebilir miyim?"

Baygın bakışlı market kasiyeri - Yanında sohbet ettiği 2 kızın sesinden beni duyabildiğini sanmamama rağmen hafifçe kolunu kaldırırak,, browni paketini yürümesi gereken ama yürümeyen banttan aldı - "Hmm, diiittt 1,50 Lira.."

Ben - "Ama orada kampanya yazmışsınız".

Baygın bakışlı market kasiyeri -"O kampanya normal kek browni için geçerli."

Ben - ...ve ben uzmanlık sorusunu merakla soruyorum:
"Hmm peki tekli ambalajla aynı fiyata geliyorsa neden 3'lü pakete ekonomik demişler,fiyatının daha uygun olması gerekmez mi?"

Baygın bakışlı market kasiyeri - Bu sorumun yarısını duydu, diğer yarısını da yanında hiç susmayan 2 görevli kıza bakarak ve sonra bana dönüp derin bir iç geçirerek yanıtlamadan suratıma öyle boş boş baktı.

O bakışı görmenizi isterdim!
Antartikanın yüzölçümünü sormuşum gibi, boş, sen manyak mısın gibi yılgın bir ifadeyle..oysa ben müşteriyim fiyatını sormak en doğal hakkım.

Ben - Fişimi alabilir miyim? (iyice gıcıklaştım)

Baygın bakışlı market kasiyeri - fişi kasadan çıkarırken,içinden bana küfür ediyor!

Ben -
Bir de sodayı açmanızı rica edeceğim.(Bu kadar da kibarım)

Baygın bakışlı market kasiyeri - Sohbeti bırakıp bana doğru döndü, suratıma şişeyi geçirecek ya da kafamı kasanın içine sıkıştırmak suretiyle bana işkence edeceğini sandım ama daha küçük bir hamleyle gözlerimin taa içine bakarak suratıma ofladı, bedgin,bezgin,nereden geldin başıma ben burada sohbet ederken der gibi...derken derin bakışmadan ibaret bu romantik anı bölerek sürekli konuşan kızlardan bir açacak istedi ve lütfedip sodamı açtı.


Marketten çıktım, çıkarken güzel şeyler(!)düşündüm onun için!


....

Sizi seviyorum ben uyuşuk,bilgiye ve meraka olan ilgisi sadece mahalledeki insanların dedikodusundan ibaret olan insanlar!

siz olmasanız ne ile besleneceğim ben ?


"Kadın ve Erkek Vol 2."

kadın:

Bugün üç yıl bitti. onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar mutluyum.
Tanrım, onu ne kadar seviyorum!Mükemmel bir erkek, cazibeli, yakışıklı, anlayışlı,sevecen...Bugün cumartesi, bıraktım arkadaşlarıyla eğlensin,en sevdiği yemek olan pastırmalı kurufasulye ile pilav yapıyorum..pişti, demleniyor..banyo yaptım, en sevdiği kıyafeti giydim. Yemekten sonra, şöminenin karşısına bir şişe kırmızı şarapla uzanacağız.

-Bir saat sonra-

Eve geldi sonunda. beni öpüşü biraz soğuktu, aklı başka yerde sanki. aman tanrım, yoksa?
Tüm cilvelerime rağmen, bana yanaşmadı,arkadaşlarıyla ne yaptığını sordum, ağzında bir şeyler geveledi,yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu, ama hala dalgın, hala uzak, hala kabuğuna çekilmiş.

Herhalde ötekini düşünüyor....Benden genç mi acaba? İşyerindeki sarışın pazarlama temsilcisi olmasın? Şöminenin karşısında şarabımızı yudumlarken, artık dayanamadım "neyin var?" diye sordum.

Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu.. "yok birşeyim" diye geçiştirdi.
O gürül gürül yanan aşkın bu kadar çabuk biteceğine inanamıyorum, daha dün bana ebediyete kadar benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün aramızda iletişim kopukluğu başladı bile. Belki de kilo alıyorum,çok mu vır vır yapıyorum?
Elini tuttum. elimi okşadı, ama eller hissiz, parmak uçları soğuk...platese başlasam? çocuk istesem? yalan, yalan, yalan. kendimi kandırmaktan başka bir şey değil bunlar.

Bitti...bittti...bitti.

Tanrım! ölmek istiyorum. kendimi son kez onun kollarına attım. ağlaya ağlaya uykuya dalmışım.

erkek:

öfff be, cimbomdan haybeye 2 gol yedik.. ama, kurufasülye güzeldi.

---


Bu kısa anektod ikili ilişkilerimizin bir aynası aslında,malum erkekler Mars'tan,kadınlar Venüs'ten!

İki bambaşka varlık...

Birbirimizi tamamlıyoruz sözde, ama özde aslında ne kadar da farklıyız...
Biz detay delisi,erkekler ise alabildiğine basit..(bkz.eklenen fotoğraf!)
ben basit olmayı ve sorgulamamayı ve hayata onlar gibi en az %50 bencillikle bakabilmeyi öyle isterdim ki..

Fazla kafa yormadan akışına bırakabilmeyi..



Birinden hoşlanan yakın bir kız arkadaşım var, karşılık görüyor ancak henüz işi resmi anlamda bir beraberliğe dökmeden arkadaşça birbirlerini tanıma durumunda ilerliyorlar.
Birlikte zaman geçiriyorlar,erkek bunu arıyor, mesaj atıyor, minik iltifatlarla gönlünü yapmaya çalışıyor, buraya kadar her şey güzel gidiyor. Yalnız kız arkadaşım iki gün önce bir konuda bir problem yaşıyor,morali bozuk,keyifsiz..beni aradığı gibi onu da arayıp biraz anlatmak istiyor ama erkek telefonu açmıyor,iş yerinde ve oldukça yoğun çalışıyor.
"Buraya kadar da bir sorun yok nedir seni üzen" diyorum arkadaşıma,

Sonrasında aradan abartısız 6-7 saat geçiyor,erkekten hala ses yok, kız arıyor ve öğreniyor ki iş arkadaşlarıyla yemekte, dışarıda,erkek ne zaman kendini uygun hissederse o zaman arayacak arkadaşımı.
Bu durumda aslında gayet de haklı olarak kendini önemsiz hissediyor, ben de bunun çok da iyi bir durum olmadığını düşünüyorum.
Sonra gece oluyor ses yok, arkadaşım sabah telefonunda bir mesaj görüyor, "dün kötü bir gündü canım cicim vs..kusura bakma yarın arayacağım seni."

Şimdi ben kendimi erkeğin yerine koyup empati kurmaya çalışırsam; cebimizde ne var?
Kötü bir gün, bozuk bir moral ve doğla olarak canım bir şey yapmak istemiyor!
Şimdi...eğer kadın olsam paylaşacak birilerini ararım, erkek olsam sanırım topluca yemeğe çıkarım,yakın dostumu alır içerim ya da içime atarım,akışına bırakırım.
Yine karşımda hoşlandığım insan bana moralinin bozuk olduğunu söylüyor, o zaman ne yaparım? bu durumda kadın da olsam erkek de bakış açısı pek fark etmez, ne yapar ne eder bir vakit yaratır, 2 dakika da olsa arar,sesini duyar, gönlünü alıp sorunu öğrenmeye çalışırım, çünkü onu önemser ve merak ederim,benim de moralim bozuk deyip kendime dalıp onu aramamazlık etmem bu bencillik olur,hele bunu sık tekrarlarsam bir şeyleri de tehlikeye atmış olurum.

Arkadaşıma moralini bozacak bir şey olmadığını, henüz daha çok erken olduğunu,tanıma ve hataları görme aşamasında bunu yaşamasının çok iyi olduğunu anlatmaya çalıştım.
Bunlar ilişkinin içinde çok daha zor ve bazen görmezden gelinen ve aylar sonra patlak veren hadiseler..bu nedenle erken teşhis pek önemli bence ve içimden geçen de bu durumu karşılıklı konuşarak aşacakları..
Sonra kendimi düşündüm, ne kadar benzer şeyler yaşadığımı, ama bu durumun ilişkinin içindeyken olduğunu ve ilgisizliğin ilişkiyi bitirme sebebi olduğunu...
Netice, erkek ben böyleyim derse arkadaşımın mutsuz bir ilişkiye girmesi onun adına pek iyi olmaz heralde.

Yine de ben ikisinin arasına girmeden sadece dinleyerek ve minik tavsiyelerde bulunarak mevkimi koruyorum,karar onlarındır, umarım sağlam bir temel atarlar ve bu küçük sorunlar tuz biber olur sadece.
Fakat şu bir gerçek ki hem kendi adıma hem de etrafımdaki insanlar adına rahatlıkla söyleyebilirim, bir ilişkiyi kurmak ve sağlam bir şekilde taşımak hayattaki çoğu meşgaleden çok daha zor ve zahmetli bir şeymiş.

Bu koskoca evrenin en büyük sorunu "aşk"ve "birbirini yanlış anlamak-iletişim kopukluğu" imiş!

Kabul ediyorum kadınlar ve erkekler birbirlerinden hem fiziksel hem de ruhsal açıdan çok farklı,karmakarışık varlıklar.

Kadınların detaycılığı,romantizmi,kurgulaması,sorgulaması erkekte neredeyse yok denilecek kadar az ama iki tarafında anlayışlı olup bu farklılıkları elinden geldiğince kapatabilmesi gerek diye düşünüyorum.




Bizler sürekli şikayet halindeyiz, irdelemekten vazgeçmiyoruz,netice
ne olursa olsun,ne yaşarsak yaşayalım sonunda aşka teslim oluyoruz, ve o klişe cümle dökülüyor dudaklarımızdan: "Aşkla da yaşanmıyor, aşksız da..."


18 Ağustos 2010 Çarşamba

"bir çiftleşme mevsimi daha bitiyor!"


Evet sayın seyirciler bir çiftleşme mevsiminin daha sonuna yaklaştığımız şu günlerde, bekâr ve yalnız olan tüm vatandaşlarımızın içindeki sıkılganlık yerini umuda ve huzura bırakmakta!

Nedir bu? Düğün davetiyeleri, sözler,nişanlar,"biliyor musun fulll bana evlenme teklif etti"ler, doğacak çocuklar, büyüyenler...

Yaz mevsimini severim ama düğünleri sevmem..

28 yaşımdayım hayatımda 4 kez düğüne gittim. Biri çok sevdiğim bir arkadaşımındı,diğer tüm düğünler de zaten şu an 3.evliliğini yapan bir başka arkadaşımındı:)

Çok şükür tüm düğünleri kokteyl tadında ve iyi mekanlarda olduğu için yabancılık çekmemiştim ama 2.nikahına ayağımda yüksek tabanlı palyaço pabuçları ve bol bir pantolonla gayet salaş gittiğimi,insanların bana garip bakışlar fırlattığını net olarak hatırlıyorum.

Düğün deyince aklıma hep geleneksel bir şeyler geliyor, diyeceksiniz ki ful,sen gitmeye gitmeye ne olduğunu unutmuşsun, artık şaşalı lüks salonlarda ünlü sanatçıların konserleri eşliğinde düğünler yapılıyor. Boğaz manzarası veya şahane bir cadillac içinde gelin ve damadın fotoğrafları çekiliyor,menüler günler öncesinden belirleniyor, dudak uçuklatıcı paralar akıtılıyor, o gün için kıyafetiniz yoksa gidiliyor iyi bir yerden bir gece elbisesi alınıyor, hele benim gibi dolabındaki tüm ayakkabıları düz ve spor olan biri için topuklu ayakkabı gereksinimi ortaya çıkıyor, ona uygun çanta derdi başlıyor, yalnız gidecek haliniz yok tabii bir de bir yerlerden bir kavalye bulmalısınız ve o durum ayakkabı almaya pek benzemiyor,"eski sevgilimle şu an ayrı olmasaydık böyle bir derdim olmayacaktı bak millet evleniyor sen ne haldesin" diye alt dudağınız aşağı doğru otomatik olarak bükülmeye başlıyor !

Netice düğün düğündür..Lüks ya da değil, basit ya da şatafatlı...hepsini görüyorum,biliyorum.
Benim derdim halen çevremizde varolan, insanların düğün diyerek eğlendiği o ortamlar...

Kalabalık, badana tadında makyaja bürünmüş kadınlar, yüksek ökçeler, heyecanlı suratı karmakarışık bir gelin, onu sakinleştirmeye çalışan bir damat, gözleri dolan aileler, kız tarafı mı oğlan tarafı mı diye birbirlerini süzen, süzerken de sahte gülücükler atan insanlar,ayağınıza basıp oradan oraya koşturan fırfırlı etekli,papyonlu çocuklar, kim olduğunu bilmediğimiz ama işleri organize eden teleşlı bir kaç insan, alkış kıyamet..

Derken imza sonrası eğlence zamanı,limonata ve pasta ikilisi,kulağı tırmalayan müzikler, abartıp davul-zurna eşliğinde gelenleri sağır etmeye yeminli insanlar, piste fırlayıp gerdan kıranlar,terden yapış yapış olup ceketini atıp kasap havasında kendinden geçen adamlar, pistte ayaklara dolaşan çocuklar, giderek ağırlaşan hava, artan korkunç gürültü...

Ve bitiş...
Yorgunluktan canları çıkmış,kafaları dönen iki garip insan; gelin ve damat...

İki insan birbirini seviyor, evlenmeye karar veriyor, çok güzel buna bir diyeceğim yok, ama ülkemin hemen hemen her yerinde görülen bu düğün manzaralarına bir anlam veremiyorum. İki kişi evleniyor diye kendini piste atıp gerdan kırmanın ne manası var ki?

Bir şampanya patlatırsın, yemek yersin, sohbet edersin, dans edersin, sevdiklerini-mutluluğuna ortak olmanı istediklerini ağırlarsın ve bu mutlu gününde sana eşlik ettikleri için teşekkür edersin.

Kafanda "acaba nasıl gidecek, organizasyonda bir aksaklık oalcak mı?Bu insanlar da kim, nasıl görünüyorum, çok kalabalık..."gibisinden sorular olmadan o günün tadına yaraşır şekilde heyecanlı ama eğlenceli bir gün geçirirsin.

Ardından en iyi arkadaşları da yanına alarak bir kulübe gider dağıtırsın !

Bu kadar eziyete, zahmete,kalabalığa,gürültüye değer mi? Fazla mı aykırı geldim?Ama gelenekçi değilim :(

Benimle evlenecek adam her kimsen, şimdiden şanslı olduğunu söyleyebilirim bence..masrafsız, sade ve kafa şişirmeyen bir düğün olacak!

Hep böyle şeylerle dalga geçen, deli dolu biriyim ben, ancak arada kendimi,"benim davetiyem nasıl olur acaba" sorusuyla başbaşayken de yakalamıyor değilim...

Ne de olsa hayat sürprizlerle dolu, gelecek yaz belki de ful'un düğününe davetli olursunuz ve sizlerle tanışmak orada kısmet olur kim bilir ?

17 Ağustos 2010 Salı

"unutturmayalım"

17 Ağustos 1999
İçimize ateşin düştüğü,
şiddetli sarsıntıyla uyanıp kıyametin koptuğunu sandığımız o kara gece...

Hayatını kaybeden 15.000'den fazla insanımız...
Hepsi için bugün 5 dakikanızı ayırın ve dua edin.
Tanıdıklarınız ve tanımadıklarınız için...

O günü unutturmayalım, en azından bir yazı ya da bir fotoğrafla bloglarımızda yayınlayalım...

Depremle ilgili çok çarpıcı bir yazıyı
bu linkten paylaşmak istiyorum.


"İçimde bir hesaplaşma..."


Bazıları hayatı boyunca hep mükemmel olmak zorundadır.
Hata yapma şansını bir kenara bırakın ihtimali dahi gözünü korkutur.
En ufak bir hata yaptığında horlanır, aşağılanır, reddedilir,eski yaptıkları unutulur.
İşte bu yüzden hep tetikte, hep mükemmel,hep kusursuz olmak zorundadır.
Oysa dünyanın var olduğu günden bugüne kadar bilinen en iyi gerçek şudur ki : Kusursuz insan yoktur...

İşte ben bu kategoriye sıkıştırılmış,istemeyerek bu misyonu üstlenmiş, bugüne kadar da taşımış biriyim, benden beklenilen bugünden sonra da taşımak...ama ben yapabilir miyim işte onu bilmiyorum.

Beni düzenli takip edenler bilirler,yine de adres göstermekte fayda var,biri "O",diğeri ise hala okuduğumda içimdekileri ne kadar iyi anlatabilmişim sizlere dediğim "Neden"...bu yazıları okuduğunuzda giriş kısmını anlayabileceksiniz bir parça da olsa.

Ben ful yaprakları, hayatta her şeye bir çıkış yolu buldum da, yıllardır eksikliğini hissettiğim şevkati ve desteği -ona sonsuza dek sevgimle ve fedakarlığımla minnettar kalacağım bir kişi dışında- kimselerde bulamadım.

Şevkat ne kadar da gerekli bir şey hayatta..desteklenmek, anlatacaklarını dinleyecek birini bulmak,sen yaparsan ne yap seni bağrına basacak,teselli edecek birilerini hayatının merkezine koymak.
Kocaman bir aile olabilmek...

Bazı insanlar var ki, sadece kendilerinin doğruları bildiklerini zanneder.Sürekli ağır takılır, böbürlenir, pohpohlanmazsa iğnesini batırır,ilk ve öncelikli kendisi olmazsa sizi yerin dibine sokar, huzurunuzu kaçırarak cezalandırır,erkek egemenliğine inanır.

Siz ne derseniz deyin o haklıdır, son sözü daima o söyler,oysa siz gözünün içine bakarsınız, çocukluğunuzdan beri bir küçük destek,bir minik ışık görmek isterseniz onun o kapkaranlık tünelinin sonunda..göremezsiniz. Çünkü görmenize izin vermez, sizi maymuna çevirir, dengesizlikler diyarında bir o yana bir bu yana gezdirir durur, iyi niyetinize lanet edene kadar bekletir sizi orada.

Siz onun için iyi bir şeyler yaparken o 5 yaşında bir çocuğa dile getirilse, onun bile içerleyeceği bir durumu sizin yüzünüze vurup saatlerce aynı konuda içinde ne varsa kusana, boğulana,siz çantanızı alıp çıkıp sokakta derin bir nefes almaya çalışıncaya kadar konuşur...hatta siz gittikten sonra bile devam ettiğini hissedersiniz, kulaklarınızda çınlar her şey.

-Bu yüzdendir belki de sokakların enerjisinde mutlu oluşum, bacaklarım kasılana kadar yürümeyi sevişim,deniz kıyısında ufka bakarak huzur içinde yalnızca sevdiklerimle birlikte sağlıklı ve mutlu yaşamak isteğim.-

Bir insan aynı hatayı kaç kez tekrarlar?
Hayatın ne kadar kısa olduğunu fark etmek için illa ki birini mi kaybetmek gerekir?

Üç günlük hayatta o kocaman çeneler sussa biraz, onca sorun,onca açlık, onca zorluk ve pislik varken "ben neden ortada sebep yokken iki günde bir nefret kusup da yok yere birini ağlatıyorum, dayanma sınırını zorluyorum, geçirdiği hastalıkları bile bile bunu yapıyorum,yazıklar olsun bana" dese o insan?.........

İmreniyorum...

Bazı resimlere çok imreniyorum, elinden tutulan, destek olunan,gurur duyuldukları yüzlerine söylenen,imkan verilen,şefket ve sevgi gösterilen insanları kıskanıyorum.
Bizim konumumuzda olup da güzel şeyler paylaşan,birlikte vakit geçirenlere öykünüyorum.

Kendime bakıyorum, başarılı okul hayatıma, istikrarlı özel hayatıma, iş hayatıma, kimseye yük olmadan senelerdir kendi ayaklarım üzerinde duruşuma, hastalıklara karşı mücadeleme, zaferlerime..sürekli diken üzerinde mükemmel olmaya çabalamama,en ufacık bir hatada hemen savunmasız kapıların önüne konmaya...bir de bunlara rağmen aldığım olumsuz eleştiriye, kötü bakışa, sürekli rahatsız, huysuz tavrını sürdürerek bir vampir gibi enerjimi çekene bakıyorum.
Yaptıklarınızın karşılığında bir güzel söz,bir teşekkür almak istersiniz ya, işte onu alamamanın tatminsizliğini yaşıyorum.

Aslında acıyorum, üzülüyorum..hayattan zevk almasını bilemediği için, sürekli olumsuzlukları gördüği için, etrafındakileri sürekli kırdığı için, onları incitip canlarını yaktığı için.bir iyi bir kötü davranarak gerçek niyetinin ve kişiliğinin ne olduğunu karşısındakine anlatamadığı için, herkesin ondan çekinmesini bir maharet saydığı için...

Bu yazdıklarımı aslında yazmak istemezdim, ama pişmanlığım yok içimde,bana yaptığı onca şeye rağmen hep sevdim onu, hep mutlu etmek istedim, hala başına bir şey gelirse maddi-manevi desteğim yanında olur,elini tutarım ne gerekiyorsa yaparım,bir umut görsem bir an düşünmeden birikmiş,bugüne dek içimde patlattığı tüm sevgimi veririm ona.. Ama durum düzeldikten sonra o benim elimi tutmaya devam eder mi işte onu bilemiyorum, zaten asıl sorun da bu...

Bir ışık yaksa bileceğim ki bir hafta sonra o ışık yine karanlığa gömülecek, yine kendi istedi gibi bir insan yaratmak isteyecek benden,onun istediği gibi, onun gibi, ona sürekli tapınan, o ne derse doğru diyen, idareci,samimayetsiz biri.
Netice,insanlar, hayatlar,durumlar..değişir..gelir geçer...
yarın beni çok mutlu eder ve ben her şeyi unuturum ertesi gün yine dalarım uzağa..hayatın böyle olduğunu biliyorum.

Tüm olanlara rağmen ben hep şeffaftım,hala da şeffafım, içim dışım bir, yanlışa yanlış,doğruya doğru dedim.İçim acısa da, zaman zaman sıkıntıya düşsem de,kimseyi mutlu etmek için yalanlar söylemedim...

Peki ben mutlu muyum ?
Evet.
Sevgi ve şevkate şiddetle ihtiyacım olsa da mutluyum,şevkatin yeri doldurulamaz belki ama başka duygularla amorte etmeye çalışıyorum.bazen kötü bazen iyi ama mutluyum.

Çünkü biliyorum ki ben "benim", bir başkası değil...neye inanıyorsam oyum ben..beni böyle kabul edenler buyursun dünyama,diğerlerine zaten yerim yok...onlar kendilerine yer bulabilmek için içimi acıtmaya tam gaz devam etsinler...ben bunca yıl üzülüp bu kadar parçalandıktan sonra tüm çabaları boşuna...

hepsi boşuna...


9 Ağustos 2010 Pazartesi

"İşte geldim burdayım!"

Sayılı gün çabuk geçer derler, gerçekten de öyleymiş.
Mümkünse yılın sonuna kadar bitmesin dediğim tatilimin 22.gününde bu nem dolu,gürültünün başkenti şehir İstanbul'a geri döndüm.Ama bu aşırı nem, suratsız insanlar bile moralimi bozmuyor,bozamıyor!
Çünkü hayatımın en uzun tatilini yapmış olmanın verdiği huzur, dinginlik ve zindelik var üzerimde.
Bolca spor, güneş, deniz, eğlence ve gezintiyle yoğurduğum, her anını değerlendirdiğim, şahane bir tatil geçirdim.
Kafamın içindeki tüm sorulara yanıtlar buldum, ruhumu dinlendirdim, zihnimi arındırdım, bana ayakbağı olanların bağlarını kesip aşağı bıraktım,benimle birlikte yola devam edenleri sıkıca sarmaladım, keskin kararlar verdim, özgürlüğün tadına vardım.
Gündüz ve gece gezmeleri, canlı müzik keyfi, kadehlerin attırdığı güzel kahkahalar, yeni umutlar, hafifleyen bedenler, dostlar, yıldızlar...
Ayvalık, cunda, bodrum, turgutreis, yalıkavak, orktakent ve yahşi yalısı'nın o muhteşem sahillerinde güneşin kollarına bıraktım kendimi, beyaz tenimi kahverengiye dönüştüren güneş ruhumu da capcanlı mutlu ve umutlu kılmamı sağladı.
Bağışıklık sistemimi güçlendirdim, meditasyon yaptım, enerjimi tüm vücuduma yaydım, kötü düşünceleri ruhumdan ve bedenimden uzaklaştırıp sonsuzluğa, özgürlüğe bıraktım.
Bolca fotoğraf çektim, bolca gülümsedim, yeni insanlar tanıdım, güzel sohbetlere katıldım, denizin kokusunu ciğerlerime derin derin çektim ve her anı beynimin derinliklerine kazıdım.
Tatil beldeleri, çarşılar, pazarlar, insanlar, sahiller..anlatacaklarım uzun!
Fotoğraflarımı ve gezi notlarımı büyük bir mutlulukla sizlerle paylaşacağım, en kısa zamanda buradayım!
Herkese sevgiler...


9 Temmuz 2010 Cuma

"Yolculuk vakti"






Kolumdan saatimi, cebimden telefonumu, kucağımdan bilgisayarımı kaldırıp atıyorum.

Hazırlıklarımı tamamlamaya uğraşıyorum,

Sadece bedenimi değil, zihnimi ve ruhumu da dinlendirmek için gidiyorum...

Dilerim tatil boyunca da, sonrasında da hep güneş içinde aydınlık,sağlıklı ve güleryüzlü olurum.

Herkese eğlenceli ve mutlu tatiller!





5 Temmuz 2010 Pazartesi

"sorular"

Uyarı : Bu yazı bol miktarda soru işareti, eser miktarda soru eki içermektedir.
Hayatla ilgili kafası karışık olanların yazıyı "Pearl Jam -World Wide Suicide"eşliğinde okumaları tavsiye edilir :)


"İnsanlar, dünya düşmüş üstlerine kıpırdayamıyorlar...denemiyorlar bile!"
Bu sözler bir şarkının içinde geçer, o şarkı da tam hayatın ortasından geçer, hayatın ortası ise nereye denk gelir işte onu bilemiyorum...
Kuşku var, umut var ama inanç o kadar derinde ki erişilemiyor.
Bir kıvılcıma ihtiyaç vardır belki de, onu ateşlemeye ihtiyaç vardır, herkesin inancını, hayatını sorguladığı dönemler olmuştur elbet. Yaşama sevincini yeniden kazanabilmek için sıyrılmak zorunda olduğumuz kuşkulardan doğan..sürekli içimizde konuşup duran gevezeleri kaynak alan..
"Bile bile rotayı olmayacak yönlere çevirirsem gemim er ya da geç bir yerlere çarpmayacak mı? Nedir peki doğru rota?"diye kendime sorduran.
Çocukken hayatın bu kadar zor olabileceğini aklımın ucundan geçirmezdim, 18 yaşıma girersem her şey düzelecek sanardım..yok ben şimdiki çocuklardan bahsetmiyorum, kendi çocukluğumdan bahsediyorum size. ben çocukken çocuktum!
şimdi çocuklar çocuk değil, erken olgunlaşmış bedenleri, her şeyi bilen zihinleri var.oysa ben berjer koltukta kendimi uzay mekiğini kullanan kaptan pilot gibi hissedebiliyor, kolçaktaki görünmeyen renkli düğmelere basarak uzay mekiğimi ay'a gönderebiliyordum..bu hayalimi şimdikilere söylesem aptal bir çocukmuşsun sen derler bana, ama ben aptal değildim sadece çocuktum...
Hala çocuğum aslında, bu kadar kırılgan olmaz yetişkinler. Biraz sağlam durur, kaya gibi.öyle her şeye takılmaz, inat etmez fazla, bir yerde durmasını bilir, çekilir.Ben ne yapıyorum? Ne yaptığımı bilmiyorum ki öylece savruluyorum, aptal umutlar uğruna bir ordayım bir hayal dünyasında..
tatilde de hayal dünyasında olmak istiyorum, hatta mümkünse bir elektrik süpürgesinin tozları yuttuğu gibi benim de zihnimdeki tüm kuruntularımı yutsa tatil,deniz,huzur..
huzur=zenginlik..dünyada elle tutulamayan, gözle görülemeyen,paranın satın alamadığı (artık alabiliyor galiba..)herkesin yanına kolay kolay uğramayan kavram!
Huzura tutunsam, dolaşsak biraz, şehrin üzerinden uçsak, beni gezdirse,dinlese, cevaplasa, algılarım açılsa. yere indiğimde afallamasam, her şeye umutla devam etsem kaldığım yerden..Kurabiye ve çay ikilisinin basitliğinden keyif alan başka insanlar tanısam, hırsları olmayan, karşısındakini kırmayan, incelemeyen, bencil olmayan,sahiplenen insanlar! Bunun için hayal dünyamda yaşamaya devam mı etmeliyim? Tüm bu soruları kim yanıtlayacak? Ben mi ?
Alice'deki tavşan gibi sürekli geç kaldım demenin, hep bir yerlere yetişmenin yorgunluğu ve dalgınlığı var üzerimde. Bekleyenim var bundan hoşnut olmalıyım aslında!öyle mi, olmalı mıyım?insan dediğin yetinmeli mi, daha fazlasını mı istemeli ?...ah benim yanımdan ayırmadığım kocaman yıpranmış pembe gözlüklerim! her şeye rağmen sizi seviyorum demek geldi içinden,demeli miyim?
soruları bir yana bıraksam, yok yok bırakmasam..cevapları sorular olmadan alamam ki...
umutlu muyum ? biraz evet, biraz temkinli. o halde birazcık da olsa evet varsa cümlemde, doğrulup devam etmeliyim. aldığım onca karar var, hepsini uygulamalıyım önce!(mi demeliyim?) Sanırım 30 yaşına yaklaşan ve hayatta henüz hiç bir isteğini gerçekleştirememiş, kendisini rutinin içinde kaybolup yitecekmiş gibi hisseden tek ben değilim.
Bakıyorsunuz zaman hızla akıyor, herkes bu hıza ayak uydurmuş son sürat gidiyor..Sizin istekleriniz uzakta, taa karşı kıyıda, onların yanına gidebilmek için bir salınız olması lazım. Etrafınızdaki kimilerinin teknesi var kimilerinin katamaranı! siz sal için bile uğraşıp didiniyorsunuz, alamıyorsunuz, peki kendim yapayım diyorsunuz! Sanıyorsunuz ki herkes hayatı yakaladı,isteklerini gerçekleştirdi, maddi imkanları iyi, özgürlüğünü kazanmış, aile kurmuş, işleri tıkırında,mevkileri iyi..sizin görünüşte ve eğitim adına fazlanız var ama şansınız yok gibi görünüyor, bu da sizi sal yapmak yerine isteklerinize karşı kıyıdan bakıp iç geçirmeye itiyor...
Aslında gerçekten onlar gibi mi yaşamak istiyorsunuz ?bir de bu soru var kaya gibi ağır...peki onlar gibi değilse nasıl?Bir karar vermelisin artık, tik tak tik tak...
Sahi yalnız değilim değil mi?Siz de böyle duygular yaşadınız mı?
Zaman ilerledikçe, yetiştiremeyeceğim, başaramayacağım, olmayacak dediniz mi?
Oysa ben hayat sürprizlerle doludur sözünü çok severim, ne zamandır bana sürprizli yanını göstermese de o günler yakındır diye geçirmekteyim içimden..(yıpransa da hala tedavülde olan pembe gözlüklerim)
Karşı kıyıdaki isteklerime bakıp ağlamak istemiyorum, belki bir piyango çıkar ve oradan bir tekne kazanırım, sadece karşı kıyıdaki isteklerimi değil tüm kıyıları dolaşırım...
Yalnız olmadığımı bilmek istiyorum sadece...


28 Haziran 2010 Pazartesi

"Ful bir var bir yok"


Kabul ediyorum, yaz aylarında benim performansım düşüyor, yazma isteğim azalıyor, tatile hazırlıyorum kendimi.
O yüzden ikinci bloguma bu aralar çok daha fazla zaman ayırıyorum, yeni çıkanlar, sevdiklerim, tavsiyelerim adına daha bir üretken davranıyorum.
Sanırım beni daha fazla oyalıyor çünkü kendimi değil başkalarının müziklerini ve albümlerini irdeliyorum :)
Sakinim, nadastayım, bekliyorum, tatil gelsin hayatım düzene girsin diye, yoksa anlatmaya başlarsam yine olumsuzlarla yüzleşeceğim diye korkuyorum.
Düşüncelerden arınmaya çalışıyorum.

O nedenle bu aralar bu bloguma bir süre ara veriyorum,

Diğer blogumu takip etmenizi öneriyorum, zira bu blogdan daha üretkenim.


Tatilden gelince çok daha fazla yazacağım söz;)



Tatil öncesi vedalaşmak için burada olacağım,ama öncesinde yeni yazılar için;

http://melodik-minor.blogspot.com/

24 Haziran 2010 Perşembe

"dayan küçük domates"



Sabah uyandığım andan beri içim sıkılıyor, sanki bir el bastırıyor boğazıma, ne yapsam geçmedi, sonra kalktım perdeyi açtım, zifiri karanlık kapalı bir hava...

Yine serinlemiş, rüzgar bir yandan, takvime baktım, rüyada olup olmadığımı anlamaya çalıştım, tamam yaradanın gücüne gitmesin ama yeter artık bu kadar yağmur.

Zaten bütün kış yağdı, esti,gürledi, yaz dediğimiz bir kaç kısacık aydan ibaret, zaten 1 ayı bitti, onu da anlamadık bile yaz mı kış mı.

Güneşi özleyerek geçirdiğim aylardan sonra hala bu havaya alışamadım ben, sizin etkiler mi bilemiyorum ama kapalı havalar benim psikolojimi çok etkiliyor.İçimdeki sıkıntının nedeni de bu olsa gerek, anksiyetenin ben buradayım demeyi sevdiği zamanlardır bu kasvetli hava zamanları.

İş yerimde kendime yeni işler icat ettim, bloglarınızı okuyorum ayrıca, yorum yazamıyorum eskisi gibi, bu ara içimden çok yazmak geçmiyor,ne yazsam diye düşünüyorum ama inanın hepinizi okuyorum düzenli olarak.

Müzik blogum için hazırladığım yeni yazılar var yakın zamanda okuyacaksınız. Daha önce duyma olasılığınızın düşük olduğunu düşündüğüm sanatçıları yazacağım ki size yeni bir şeyler verebileyim.

Bir yandan da pink martin'nin 2.albümü "Hang on little tomato"yu dinliyorum.

Dayan diyorum kendime, dayan domates saçlı ful:)havalar ısınacak, güneş çıkacak, tatile gideceksin, güneşe karşı uzanacaksın, denizin tadına varacaksın, mis gibi akşam havasını içine çekerken yıldızları seyredeceksin, dans edeceksin,o zaman iç sıkıntısından eser kalmayacak, sonra döndüğünde yeni bir iş bulacaksın, bir de beyaz atlı prensini!

Gecikme nedeni olarak atının ayağının burkulduğunu söyleyecek ve sonsuza dek mutlu yaşayacaksınız, bugüne kadar masalıma yeterince cadı karşıtığı için artık o faslı atlıyorum, direkt görüşeceğiz va badire atlatmadan mutlu sona kavuşacağız.

Her şey güzel olacak, derin bir nefes almalıyım,

Geçecek, bitecek, her şey iyi olacak,

Renklerimden asla vazgeçmemeliyim.

Güneş bulutların ardından çıkacak, içimizi ve ruhumuzu aydınlatacak,

Bu telkinler aptalca değil hayır, kendimi yazının başından beri bi parça daha iyi hissediyorum,

Sabır ve zaman sadece.

Hayır gözler dolmuyor, her şey yolunda :)








yeni yazım 2 : http://melodik-minor.blogspot.com/2010/06/l-ise-yllarmda-kesfettigim-mirage.html

yeni yazım 3: http://melodik-minor.blogspot.com/2010/06/beatles.html

yeni yazım 4: http://melodik-minor.blogspot.com/2010/06/blonde-redhead.html

22 Haziran 2010 Salı

"sorular"



Haftasonu yine tesadüfler yaşadım, artık irdelemek dahi istemiyorum,

Anlatsam uydurduğumu düşünebilirsiniz o derece,

Ama anladım ki bu ara nadasta olmam gerekiyor,

Kafamın içindeki sorularıma ne yanıtlar buldum dün gece,
Belki kendimi kandırdım belki de gerçekten doğruydu verdiğim yanıtlar.
Her şeyin bomboş olduğunu bile bile hırsa kapılmış bunca insanın arasında kendimi uzaylı gibi hissettim dün.
Hiç kimseye ve hiç bir şeye ait olamama duygusu kapladı dört bir yanımı,
Biraz somurtuk,biraz gülümseyerek yoluma devam ediyorum,
Herkes gibi, geleceğimi bilemeden,
Yolculuk için duvara çentik atan, her şeyi değiştirecek gücü kendisinde bulmak isteyen her insan gibi...
Sağlığım olsun yeter bana,
Gökyüzünü görebildikçe hala umutluyum...
Dün tüm bunları düşünürken fonda çalan şarkılarla ilgili yeni bir yazı yazdım,


Şarkılar olmasa ben yapardım bilemiyorum.

21 Haziran 2010 Pazartesi

"Yeni yazım"


"Bazı şarkılar vardır, işte onlar gerçekten tılsımlıdır! Sizi alır başka bir boyuta götürür. Şarkı, yalnızca o beş dakika içinde bulunduğunuz durumu ve ruh halinizi size tamamen unutturur, duygularınızı bambaşka bir ortama taşır,algılarınızı açar, adeta tazelenirsiniz..."


Melodik Minor'de ilk yazımı okumanız için tıklamanız yeterli,

izlemeye alırsanız çok sevinirim.

Keyifle okuyun ve dinleyin !

İyi haftalar!

18 Haziran 2010 Cuma

"2.blogum yeniden açıldı."



geçtiğimiz günlerden çok daha iyiyim, gerçekten...


müzik yazıları blogumu yeniden başlatıyorum,


melodik minor artık faaliyette.


bu sefer düzenli yazacağım söz,


en kısa sürede görüşmek üzere,


beni merak eden, soran herkese teşekkürler...

16 Haziran 2010 Çarşamba

"üç nokta"






Bir senedir bana uğramayan kabusum mide ağrısı, neden geldin hayırdır?sayende bir şey yiyemez oldum, tamam geçmezsen doktora gidicem söz, yeter artık her şey üst üste mi gelir?

Bir bilet alsam, binsem otobüse, saatlerce hiç durmadan gitsem, giderken ağlasam, hiç durmadan, her şeye herkese ağlasam, içimdeki her şey beni terk etse, yeniden doğsam ne olur...

14 Haziran 2010 Pazartesi

"Tesadüf diye bir şey yoktur ful!"

Enerji almaya başladığımdan beri hayatımda ilginç tesadüflere denk gelmeye başladım, kafamda çözümlenmeyi bekleyen soruların cevaplarını çağırdığımı fark ettim.
Tüm bunları içten içe tesadüf diye nitelendirirken birden kung fu panda filmindeki bilge kaplumbağa ugvey'in söylediği gibi "tesadüf diye bir şeyin olmadığının" ayırdına vardım!
Hele ki dün yaşadığım olayın ardından...
Internette yazı yazdığım bir başka sitedeki bir kız arkadaşımla buluşup tanışmaya karar verdik, sitede onlarca insan varken ben onunla tanışmam gerektiğini düşündüm, o bana yaklaşmadı, tanışmayı başlatan ben oldum diyebilirim,kendime yakın hissettim. Yalnız bu kızla önceden tanışıklığım ya da ortak arkadaşım yok.
(Yazdığı bir alıntıyı çok beğenmiştim, kendimi bulmuştum o alıntıda, bunu ona da söylemiştim, biz birbirimize benziyoruz bence bunu hissediyorum demiştim. Ona senenin başında yaşadığım olayı anlatmıştım, aşık olup da sonra nasıl süründüğümü, her şeyin nasıl bombok hale geldiğini ve bu alıntının beni ne kadar anlattığını, durumumu nasıl yansıttığını da eklemiştim. Hatta onu tanımadan ona bunu anlattığım için kendime de kızmıştım biraz ama içimden bir ses de anlatmam gerektiğini söylemişti.)
Hislerimin beni yanıltmadığını acı da olsa bir gerçekle öğrendim.
Sohbetimize eşlik edecek arkadaşımızın son anda işinin çıkmış olması ve bize katılamayarak farkında olmadan başbaşa bırakmış olması da öğrendiğim acı gerçeğin zeminini rahatlıkla hazırlamış oldu.
İşte klişe olarak söylemek gerekirse kader benim için, onun için, bizim için resmen ağlarını ördü..gizliden gizliye..yavaş yavaş ve kusursuz!

ve anlardan mütevellit buruk hikayemi oluşturdu...
Açılan sohbetler, havalar sular, eski ilişkiler, anılar derken, aynı mekanlar, aynı şehirler..birden ortaya saçılan elleri buz kestiren acabalar..sonra yaşanan şoklar..inkar edişler ve yok artık daha neler deyişler..
Hatta benim kuvvetli hislerim karşısında şakayla karışık, "yok ben cadı değilim,yalnızca hislerim fazla kuvvetli merak etme" dediğim anlar..
İşin özünde bu yeni arkadaşımın beni "Amerika'ya gidiyorum" palavralarıyla uyutan zat-ı muhterem'in 15 gün önce benzer bahanelerle ayrıldığı sevgilisi olduğunu öğrendiğim ana geçişi yaşadığım dakikalara varış..alınan derin nefesler, dudağımın kenarında alaycı ve acı bir gülümseme, kısa cümleler, yere doğru yeşil spor ayakkabılarım ve mor eteğime bakan kaçamak gözlerim, fonda çalan indie karışımı müzikler, göz ucuyla birbirimizi süzdüğümüz ama ters ana denk gelen dövmelerine bayıldığım ve beni sen anlar mısın sorusunu yöneltmeyi şiddetle istediğim ve şu an aklımın bir kenarında asılı duran anlamsız ama hoş bir çocuk, bir yandan yaşanan tuhaf bir iç ferahlığı, içimden ve dışımdan savurduğum vay orospu çocuğu küfürleri, yeni arkadaşım ve kendi adıma gözlerim dahi dolmadan üzülüşüm...
Sonrasında yeni arkadaşımın onu araması, yarım saatten fazla dışarda telefon konuşması yapışı, salak bir bekleyiş, elimdeki devasal yüzüğümle oynayışım, ojelerimin kenarını kemirişim, bir kaç paçavra dergiyi istemsiz karıştırma eylemim, okumayı öğrenmeyen çocuk gibi resimlere göz gezdiriş halim...yeni arkadaşın dönmesi, benden ona hiç bahsetmeyişini anlatışı, ağlayışı, etraftaki bir kaç masadan merakla karışık acı ve aslında ben oraya bakıyordum kızın ağlaması üstüne denk geldi bakışları..benimse her şeye rağmen hala ful yaprakları gülüşünü suratımda taşımam, iyi oldu, pembe gözlüklerim hala çantamda, onlardan ayrılamam gözlüklerim olmazsa ben yaşayamam tavrım..ben acı çekerken o bir başkasına sevgilim deyip aynı güzel cümleleri onun içinde kuruyormuş derken lugatıma eklediğim yeni küfür reçeteleri..yarın bloguma yazacağım diye düşündüğüm bol üç noktalı yazı taslakları..havada uçuşan ama tutamadağım dağınık bir yığın düşünce..

Ve sonunda tuhaf tesadüfe inanası gelmeyen, bir daha biraraya gelirler mi belli olmayan ama yan yana yürüyen iki insan..pişkinliğine ve hayatta yalnız ve mutsuz olmayı hak ediyorsun dediğim her petekten bal çalmaya meraklı arı içinse söylenecek söz yok..s
öylenecek her fazla kelime kayıp olur, çünkü ben kelimelere değer veririm...

İşte yalın ve keskin bir o kadar da şaşırtıcı hikayem...

Sizce böyle bir tesadüf olabilir mi?


Ona ait "neden böyle yaptı"sorularını kafamda bir türlü çözemediğim bu zat'ın böylesi bir durumunu öğrenmem ve içimin tümden hafiflemesiyle acı görünen ama ferahlıkla kapanışı yapılan hikayem son buldu.

Netice itibariyle ikimizi aynı anda idare etmediği için kendisini haklı sayan ama benimle yaşadığı bu olayın hemen ardından bir yandan da bana seni asla unutamam derken bu kızla birlikte olan bu asalak adam'ı hayatımdan çıkarmakla ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumu gördüm.
O zaman çok üzüldüm, çok yıprandım ama hep biliyordum ki bu üzüntünün içinde bile beni mutlu edecek, bana hayrı dokunacak bir şey vardı. Hep buna inandım ve gördüm ki varmış...

Şimdi sımsıkı kapattığım bir defterim yok, o defteri yakıp küllerini etrafa saçtığım eski bir hikayem var benim.

İnsanların çoğunun ne denli barbar, duygu simsarı olduğunu zaten biliyordum, her acının beni büyüttüğünü de..ve hala tüm kalbimle inanıyorum ki en kısa zamanda en çok istediklerime kavuşacağım..istediğim her şey, tam da içimden geldiği gibi, istediğim gibi yaşayacağım.


Ful Yaprakları bu hikayesinden sonra inanarak der ki ;
Hayat bize sadece hak ettiklerimizi sunar ve son sözler hiç bir zaman bize ait olmaz,
Onu, biz insancıklara "hayat" söyler...

ama er ama geç...

P.S. Bu şizofren, tüm olanların ortaya çıkmasına rağmen hala benim başka sitedeki yazılarıma yorum yazma cesaretini gösterebiliyor.Bu da ayrı bi yüzsüzlük olsa gerek!

9 Haziran 2010 Çarşamba

"içinizde tuttuklarınız"



-"Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?"
-50gm!' .... '100gm!' .....'125gm'..diye öğrenciler yanıtladı.
-"Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem, " dedi profösör, "ama, benim sorum şu ki :"Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?"
-'Hiçbir şey' diye yanıtladı öğrenciler.
-"Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?" diye sordu profesör bu kez.
-"Kolunuz ağrımaya başlardı efendim" diye öğrencilerden biri yanıtladı
-"Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?"
-"Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!".

Tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler.

-"Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?"diye sordu profesör.
-"Hayır." diye yanıtladı herkes.
-Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?

Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.

-"Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?"diye tekrar profesör sordu.
-"Bardağı bırakın düşsün!" diye öğrencilerden biri yanıt verdi.
-"Kesinlikle! " dedi, profesör.

"Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar.Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi).
Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!

"Bardağı yere bırakın bugün!"

4 Haziran 2010 Cuma

"değişiklikler"

Ful yaprakları,
sayfasının sağ kısmında epey bir değişiklik yaptı,
gelecek hafta da değişiklikler devam edecek,
yeni resimler, yeni yazılar, yeni alıntılar ve yeni şiirler beğeninize sunuluyor,

itinayla okuyunuz !

İyi haftasonları...

28 Mayıs 2010 Cuma

"zihniyet"


-yazısız-
etrafımdaki insanların zihniyetlerini görebiliyorum bu karikatürde.
adalet, merhamet, iyi niyet, güleryüz yoksunu olan herkesi.
hırslarının kurbanı olmuş tüm insanları,
ruhlarını çoktan terk etmişleri.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

"şefkat"

Dişimi soran, merak eden,yardım eden herkese binlece teşekkürler,
Ağrım devam ediyor, daha hafif, bazen delirticek gibi,bazen suskun,ama benimle birlikte.
Berbat bir baskı yerleşti çeneme, delirtiyor.
Öncelikle haftasonu bir panaromik rontgen çekilerek son durumu diş hekimime gösterip "ameliyatlıktır" denildiğinde cerrah kısmında bana öneride bulunan blog arkadaşlarımı aramaya başlayacağım.
Beni merak eden ve ilgilenen herkese tekrar çok teşekkür ederim.
İyi ki varsınız...
Bir yandan dişim, bir yandan belim ağrıyor, bacaklarıma vuran o ağrıdan yıldım..moralim sıfırın altında.İş yerimde sorunlar aldı yürüdü...
Bir ışık bulmak,ona tutunmak ve kendimi ona teslim etmek istiyorum.
Kendimi anlık mutluluklara bıraktım ve içimde ciddi bir duygu gelgiti yaşıyorum ki zor bir durumdayım ve ne yapacağımı bilemiyorum.
Bir gün içinde farklı farklı onlarca ruh hali ve duygunun tadına bakıyorum sanki..bir mutlu, bir boşvermiş,bir dipte,bir umutlu,bir yılgın...
Bende bu ara en çok eksikliğini hissettiğim duygunun farkına vardım,aslında enerji seansında da bunun farkına vardık; "şefkat"...
Birine sığınmaya, saçlarımı okşamasına, huzurla omuzunda dinlenmeye ihtiyacım var.
Aşk değil belki de tam aradığım, tutku değil şu anda,macera hiç değil..istediğim tek şey şefkat...
Birilerinin bana "geçecek, bitecek, her şey yoluna girecek masalları" anlatmasına,
ve benim de o masallara inanmaya çok ihtiyacım var.
Hatta öyle inanayım ki hepsi gerçek olsun...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

"yardımınızı bekliyorum"





Hep hayatla ilgili yazılar yazıyordum, işte hayatım ta kendisi, gayet keskin ve gerçek bir acı!

Ağzında tek çürük olmayan dişlerine özen gösteren, ağrı nedir bilmeyen ben, diş ağrısıyla tanıştım!!!

Bir türlü kendine yer bulamayan 3 ayrı 20 yaş dişim, en iyisi biz bu minicik çenede gömülü kalalım ve burada Ful'e hayatı zindan edelim dediler...

Canım yanıyor.

Yalnızca bir dişim çıkabilmişken, kalan 3 dişim gömülü...Ve senelerdir zaman zaman beni yoklayan ağrı, son bir haftadır kendini hissettirmeye başladı.

Üst çenemde yalnızca 3'te birini görebildiğim o diş, kendine yer bulamadığı için üst çenemi iterek beni perişan ediyor, inanılmaz bir çene baskısı,başımda ayrıca bir baskı ve mide bulantısı çekiyorum...

Ameliyat diyecekler biliyorum, öyle bir durumdayım ki maddi olarak karşılayabilmem çok zor,tatil için para biriktirmek zorundayım, senede bir tatilim var ve bunu asla riske atamam şakası yok.

Üstelik bu ameliyatı işin ehline yaptırmak gerek, zor bir operasyon..Yüzüm şişmesin, canım daha da yanmasın, titiz ve mühim bir iş ne de olsa...

Haftasonu hastanede muayene olup rontgen çektirerek tam teşhis ve durumu alıp, cerrah aramaya başlayacağım sanırım.

Dişçim saatli bomba demişti bu dişlere, haklıymış...

İyi profesörler biliyorum, tavsiye ettiler ama ücretlerine erişemem.

Tanıdığınız, bildiğiniz, işinin ehli ve fiyat konusunda aşırılara kaçmayan İstanbul Anadolu yakasında cerrahlar varsa, lütfen yorumlarda adını ve iletişim bilgilerini benimle paylaşın...


Mutlu, sağlıklı bir hafta diliyorum!

17 Mayıs 2010 Pazartesi

"moral düzeltmek için"

Sanıyor musunuz ki mutluyum? Henüz mutlu değilim,mutluluğun bir amaç değil araç olduğunu fark edeli epey zaman geçtiğinden beri kendimi kaptırmıyorum bir şeylere...
Dün moralim sıfırın altındaydı mesela.

Moralsizliğimin yanında cumartesi günü dolmuşta beyin noksanlığından tüm pencereleri açan bir kaç salak yüzünden, sırtıma yediğim şiddetli rüzgarın acısı da vardı bende.
Tekrarlayan bir takım sağlık sorunları, ruhsal anlamda beni yoran bazı insanlar...
Düşündükçe battığımı hissedip dur ful!yapma böyle dedim.
Ruhen ve bedenen kendimi toparlamaya, anksiyetemi yenmeye çalıştım kendimce, biraz iyi olur gibi oldum,sonra biraz daha iyi, pencereyi açtım, güneşe karşı oturdum, bir yandan da kulaklığım kulağımda..en huzurlu melodileri dinleyerek gözlerimi kapadım, hayaller kurdum, "raindrops keep falling on my head" şarkısının eşliğinde kendimi her şeyin iyi olacağına inandırdığım minik bir mola verdim sıkıntılarıma.
Güneşin enerjisini bedenimde hissettim, o enerjinin beni gülümsetmesine izin verdim.Ardından Erdem Yener'in "Belki"si ruhumu okşadı,"belki bir gün" dedim..sonra Coldplay'den "in my place" beni deşarj etti,"how long must you pay for him" derken Chris Martin'le birlikte söylüyormuşcasına içtenlikle katıldım şarkıya.
Ardından bir de baktım güneş beni iyiden iyiye ısıttı,rüzgar hafiften kendime getirdi..Tamam dedim şimdilik bu kadar mola yeter..
Böylesi bir 15-20 dakika geçirdim..ve gözlerimi az önceki odaya açtım..Aynı oda,aynı sorunlar,aynı gün,ama bir parça olsun daha farklı bir ben.Sonrası? Tabii ki daha iyiydim. Pencereyi açmayıp kendimi pikenin içine ve yatağa hapsetseydim, elime televizyonun kumandasını alsaydım o zaman daha iyi olamazdım.
Ruhuma yazık dedim, bedenime yazık,kendine iyi gelen bir şeyler yapmalısın ful!
Üniversitede bir arkadaşım vardı, demişti ki bana "moralim bozuk olduğunda asla depresif bir müzik açıp kendime,olaylara ağlamam,öyle bir köşeye sinip kendime acımam. Açarım müziği, en sevdiğim en ritmik şarkıyı dinlerim,dans ederim, kafamı dağıtırım, önce canım istemez ama sonrasında bir de bakarım ki neşelenmişim."

İşte bunu o zamandan beri aklımdan çıkarmadım hiç,önceleri çok saçma gelirdi bana,ama uygulayınca gördüm ki gerçekten işe yarıyor, biz millet olarak kendimize acı çektirmekten zaten zevk alıyoruz. Bir ayrılık sonrası duman grubunun sezen aksu cover'ı "her şeyi yak"ı dinleyerek yerlerde sürünmektense, Ajda Pekkan'a "seveceğim, gezeceğim,görürsün sana neler edeceğim'şeklinde eşlik etmek daha akıl karı sanırım :)
Ya da kızları arayıp içelim, ağlayalım, erkeklerin köküne kibrit suyu!!Allah da beni kahretsin hep aynı şeyi yapıyorum demek yerine, içelim ama sağlığa içelim, güzel günlere içelim,yeni başlangıçlara içelim demiyoruz?
Bunalımın da bir haddi var ama dimi?
Televizyon karşısında vakit öldürmek yerine kitabmı aldım elime, sorunlarım geçmedi tamam, ama moralim düzeldi bir parça ve daha iyi hissettim.

Sanki bir filmde kendimi izliyormuşum gibi bakmaya çalıştım kendime, olayların derinine girmeden yüzeysel olarak üzerinden geçtim.
Bir haftasonu da böylece geçti gitti,

Yepyeni bir başlangıç yapıyoruz bu Pazartesiyle birlite,
Rutinden uzak, sağlık dolu bir hafta olsun,
Yüzümüz gülsün,

İyi haftalar!

14 Mayıs 2010 Cuma

28.yaşım, olgunluk yaşım...

28 yaşım.

Yok,bugün benim doğum günüm değil,
28 yaşımla ben geçen senenin son zamanlarında tanıştık.

Biraz değişik, biraz olgun, biraz diğer yaşlarımdan farklıydı...

Hala da 28 yaşım için değişmedi düşüncem, keskin kararlarıma sahne olan, arayışlarımın had safhada olduğu, enerji aldığım dönemin başlangıçlarına denk gelen, benim için hayatın anlamının tamamen değiştiği yaşım.

Bir kaç sene içinde çok değiştim, eski yazılarımı okuduğumda da değişimin ne kadar fazla olduğunu gözlemleyebiliyorum. Bunu sizlerde gözlemleyebiliyorsunuzdur öyle değil mi?Benimle de paylaşır mısınız gözlemlerinizi?

Eskiden de olgun, kararlı bir insandım ama bu yaşımla birlikte azımsanmayacak bir şiddetle olgunlaştığımı, daha farklı hissetmeye başladığımı duyumsuyorum.

Değer yargılarım, bakış açım, insanlara olan yaklaşımım, hayatla yaptığım ve üzerine artık çok da düşünmediğim dansım, bağlılığım, eskisine oranla incelen duvarlarım, yok olan sınırlarım...

Artık beni üzen insanları umursamıyorum, bu raddeye ne kadar da zor geldiğimi biliyorum, iş yerinde neler oluyor mesela son günlerde bir bilseniz, artık üzerine düşünmüyorum bile, elimden gelen budur diyorum, akışına bırakıyorum. Bakıyorum bana ne kadar değer veriyorlar, "hiç.."bunu açıkça görüyorum. O zaman ben de kendimi heba etmiyorum, buraya olan biten tüm olumsuzlukları yazmıyorum bile. Vaktimi onların oyunlarına harcamıyorum, hayatta kendi oyunumu ve kendi rolumü yazıyorum.

Neleri isteyip neleri istemediğime karar veriyorum, kimler olmalı hayatımda diyorum.

Etrafımda dolaşan adamlara şöyle bir bakıyorum, tartıyorum. Önceklik verdiğim değerler onlarda var mı diye gözlemliyorum...

Egoları yüksekse yanıma bile yaklaştırmıyorum, nasılsa değişir diye boşluktan kimsenin kollarına bırakmıyorum kendimi. Bir anlık istek ya da kıvılcım beni yerimden oynatıp yanlış bir ilişkinin başlangıç hamlelerine sürüklemiyor.

Ayaklarım yere daha sağlam basıyor ve evet daha bencil, bir o kadar da daha duyarlı yaşıyorum. Hiç tanımadığım insanlara yardım ediyorum, ihtiyacı olduğunu hissettiğim insanlara elimi uzatıyorum, onları tanımam gerekmiyor elbette ki.
Ve yıllardır tanıdığım ama vampir gibi enerjimi, iyi niyetimi sömüren insanlara da öylesine gülümseyip geçiyorum, mesafemi koruyorum, vaktimi onlar için harcamıyorum

Sadece anlatanın hayatında olup bitenlerin bana aktarılması için planlanmış ve benim ne yaşadığımın dahi konusunun geçmediği, benim yüzeysel dinlendiğim sohbet ortamlarından uzaklaşıyorum.


Yarın hayatın bitebileceğini düşünerek içimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum.Bunları isterken çok fazla zorlukla karşılaşıyorum ama o zorlukları,duvarları ve insanları aşmak için eskisi kadar olağanüstü çaba göstermiyorum, sadece istiyor, adım atıyor, normal olarak çabalıyor ve akışına bırakıyorum.


Hiç değiştiremeyeceğim insanları ve durumları değiştirmek için kendimi yıpratmıyorum, sonu aynı senaryolardan hızla koşarak kaçıyorum.


Hedeflerimin içinde böylesi zor insanlar ve durumlar varsa hedeflerimi onlar üzerinde değil de etraflarından dolandırarak gerçekleştirmeyi seçiyorum, görüyorum ki daha az üzülüyorum.

Tüm bunlar 28 yaşımla birlikte geldi bana.


Aslında belki de hayatın bana sunduğu en güzel hediyelerden biridir bu olgunluk dönemi, 29.yaşımı kutlamama 6 ay varken, ruhsal anlamda yaşadığım bu değişimi yeniden doğuş olarak adlandırıyorum.

Bir yaş daha yaşlanmadım ben, yeniden doğdum.

Bugünü benim ruhumun olgunluğunun yeniden doğuş günü ilan ediyorum...

Darısı sizin başınıza ;)

5 Mayıs 2010 Çarşamba

"Ucu kırık kalemler"

Umay Gedikoğlu ya da daha bilinen adıyla Umay Umay'dan güzel bir yazı;

Bazen hiç tanımadığımız bir insanı; onun sizden uzakta geçen zamanını belirleyen kişi olduğunuzu fark edersiniz. Bu aslında sanatın ve bir yumak haline gelmiş sorunlarınızın neticesidir. İçe dönük hayatınızın ve uslanmaz dilinizin size kazandırdığı parlak tecrübe…

Bu insanlar kalbinize ulaşacakları her cereyanı ağır hasta olarak yanlarında taşırlar. Tapınılacak yalnızlıklarına ortak bulmuşlardır. Bir fotoğraf ya da bir şiirle yaşarlar.İşin en kötü tarafı acıyarak ya da acıtarak sevmeyi öğrendiklerinden dikkat ve zekaküpüdürler. Onlara dokunmayı, teselli verici birkaç sözcüğü bulana dek duygular aşk noktasına doğru atak yapar. Gördüklerine sahip olmayı arzulayan çırpınışları sessiz yanıtlar olarak karşılarsınız.

Bazen cesaret verici olaylar olur. Kuru teşekkürünüzden daha fazlasını katarsınız sözcüklere. Bir başkasının kalbini dolduran heyecanlara açık kapı bırakırsınız. Ama bu sizi çocuksu talebinizden başka bir şey değildir. Karşılaşmak. Hayat boyu taşıyacağınız yeni bir işaret bulduğunuzu sanmak.
O zaman işler karmakarışık olur. Görüldüğü kadar kolay değildir içinizdeki kırgınlığı bağışlamak. “Yapmamalıydım” dersiniz. Perdeleri açmamalıydım.

Bazı yolculuklara dönüşler düşünülmeden çıkılır. O bazı yolculuklara her gün çıkarsınız. Tanrının yabancılıkla ödüllendirdiği çocukluğunuzla yan yana yürürsünüz. Çimenlere iliştirilmiş yazıyı dikkatle okursunuz “Çiçek Dalında Güzeldir.”

Bazen hiçbir şey olmaz. Kimse yaralarıyla inleyen şiiri görmez. Sesi olmayan bir kapının kapandığını fark edersiniz. Umursamazlığınızı bir jilet gibi yanınızda taşırsınız. İkon tarzı duruşunuz ve sertliğiniz konuşulur. Başkalarının cesaretini kıran tarzınız, tanımadığınız insanların düşlerine gömülür. Size ellerindeki adresler ve şiirlerle ulaşamazlar. En başından kaybettiklerini düşünürler. Gerçeğiniz karşısında yalancı ve çocukturlar.

Bazen dostluk ya da aşk yerin savaşla tanışırsınız. Onlar kalplerini, zekalarıyla donattıkları bir savaş alanına dönüştürürler. Birdenbire kendinizi gardınızı almış bulursunuz. İki kişilik savaşın nasıl ve hangi nedenlerle başladığı bilinmez. Güçlü kadın imajından kuşkulanırsınız. Böyle durumlarda saçma da olsa bir nedene ihtiyacınız vardır. En yakın dostunuz kahvesini yudumlarken bu nedeni söyleyiverir. Sinirden yeni silahlar, yeni ve ağır karşılıklar bulmak için harekete geçersiniz. Oyuna gelirsiniz. Kaybetmeye alışık olduğunuzu unutursunuz. Nefretten doğacak aşkı beklersiniz. Nefret büyür aşk onun gerisinde kalır.

Bazen göz yaşlarınıza değen birini bulursunuz. Silik bir anıdan içinizi saran hayaller yaratırlar. Kaybolmalarından, yiyecekleri darbelerin onları sıradanlaştırmasından korkarsınız. Başlayamamaktan ya da bitirememekten, gülümserken sakladıklarınızdan, elinizde kalanların boşluğundan, yeri doldurulamaz vedalardan çekinirsiniz. Yine de parlak tecrübelerinizi unutup derinlere dalacak cesareti ve deliliği yakalarsınız.

Ucu kırık kalemleri sırf bu yüzden saklarsınız…

3 Mayıs 2010 Pazartesi

"sadece kendi anlatacaklarına sıra gelsin diye dinler sizi"

Gözlemliyorum, bu yeteneğimi seviyorum.
Biliyorum 6.hissimin kuvvetiyle birleştiğinde bazen korkutucu sonuçlar doğurabiliyor ama yine de seviyorum işte...
Davranış bilimleri üzerine master yapmak için uzun süredir düşünmem, insan ilişkileri ve karakter tahlillerini sevmem de bunu destekliyor aslında.
Güneşli ve rüzgarlı bir pazar günü, deniz kıyısında kalabalık bir kafe...
Kadın ve adam oturuyorlar kalabalıkta, aslında kalabalık içindeler ama yakınımdalar..kolaylıkla inceleyebiliyorum onları. Kadının karakterini anlayabiliyorum, duruşundan, bakışından, hareketlerinden, mimiklerinden, güleryüzünden.. İçten gibi geliyor bana, biraz da ürkek gibi. İyi tanırım ürkekleri, kendimden dolayı..sanki bir korkusu var da evhamını gizlemeye çalışıp rahat olmayı seçiyor gibi..ama ne kadar rahat olursa olsun içten içe tedirgin gibi, orada ama orada değilmiş gibi..
Hep adam anlatıyor o dinliyor, onay veriyor başıyla. Göz ucuyla bakıyorum ki konuya girmek istediğinde adam lafı ağzına tıkıyor, halbuki gözlerinden belli ne kadar da bilgisi olduğu...
Sitem ediyor bir iki, şaka yollu atışıyorlar,o ara gülüşlerini daha çok duyuyorum konuşmalarından.. Ama adam anlamıyor onu, kadının ne kadar narin olduğunu fark etmiyor, kendini anlatıyor sürekli. Ben bile onun yüksek ses tonuyla kendini bu kadar anlatmasından sıkılıyorum. Keskin yargılarını seziyorum, "ben sadece ben" demesini yadırgıyorum.
Hani bazı insanlar vardır sadece kendi anlatacaklarına sıra gelsin diye dinler sizi, öyle biri işte...
Aslında o kadında biraz da kendimi buluyorum o an, geçmişte yaşadıklarımı düşünüyorum. Orada olup aslında gerçekten de orada olamamanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum.İçinden yüreğine dokunan birini nasıl da istediğini fark ediyorum. Denize karşı uzak dalgın ve yine de gülümsemeyle, umutla dolu bakışlarını kendi bakışlarıma benzetiyorum...
Yakın oturduğumuzdan ve karşımda olduklarından konuştuklarını da büyük ölçüde duyabiliyorum.Kızın hararetle üniversite yıllarını ve ideallerini adeta savunur gibi heyecanla anlatışından ve adamın o başı dik sürekli tez üreten tavrından kızın mesleğini küçümsediğini fark ediyorum, içim cız ediyor. "Siz nesiniz ki koskoca evrende minicik bir zerre..Kendinizi nasıl bu kadar yüksek görebilirsiniz" diye geçiriyorum içimden.Sonra kendime hayret ediyorum, nasıl da çözümledim diyorum.Acaba gerçekten öyleler mi yoksa ben mi öyle görmek istedim, kadını kendi karakterime benzetmek mi istedim diyorum.
Ben de düşünüyorum, kendimi, etrafımdaki onca insanı...
Onlar gibi ya da gözlemlediğim bu kadın gibi olmaktansa, yalnız olmayı yeğlediğimi duyumsuyorum şiddetle.
Kadını çok iyi anlıyorum...
Sıkılgan tavırlarını ve kalkmak için acele edişini de fark ettiğimde, doğru kanaate vardığımı hissediyorum.
Bizler minicik zerreler, hayatta karşındakini dinlemek, onu anlamak, anlayamasak da anlamak için çaba sarf etmek kadar önemli bir şey olmadığını fark etmek için neden bu kadar geç kalıyoruz?
Oysa bilmiyoruz ki, en önemli şey dinlemek, sohbet edebilmek, ortak noktalar hakkında bir şeyler paylaşabilmek...
İlişkilerdeki en önemli sorun da bu noktadan başlayarak ortaya çıkıyor zaten, iletişimsizlik...
Sürekli kendinden bahseden bu adam, bir ara nefes alsa ve kadına baksa onun ne kadar sıkıldığını fark etmemesi için hiç bir neden olmadığını anlayacak ancak durup nefes almaya kimsenin vakti yok bu aralar.
Nefes=hayat.
Bazıları sadece yaşadığını zannediyor...

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!