Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

28 Mayıs 2009 Perşembe

"İvedik soyu ve şehrin kadınları"

Nerelerdeydim?
Bilmiyorum, öylesine günleri geçiriyorum; iş-ev, ev-iş arası gidip geliyorum.
Sabahtan işyerinde dolaplarımı toparladım biraz, evraklarımı, dosyalarımı,masamın üzerini, karıncalarımın dağıttıklarını bir güzel düzenledim.
Şu an fonda Erdem Yener'in "belki" si çalıyor, ben de sakin sakin işlerimi yapıyorum...
Rutine o kadar bıraktım ki kendimi sormayın, gece dışarı çıkmayı pek bi özledim.
Hele konserler, dans, eğlence, festivaller...
Sevgilim askerde olduğu için onsuz bir tadı yok hiçbirinin, zaten gidelim desem de eve dönüş soruınu var. Arkadaşlarımın çoğu benim gibi, arabasız:) Bu nedenle bu koca şehirde bir yerden bir yere gitmek hele ki gece vaktiyse çok zor..Eskiden gece konser çıkışı ya da tiyatro çıkışı dolmuşa atlar eve giderdim, gece 11 ya da 12 fark etmezdi. Çok sorun yaşamazdım, şimdi saat 9 da bile her türlü garip tip etrafta belirmeye başlıyor. Keşi, hapçısı, sapığı,hırsızı..Etrafıma bakıyorum hep garip garip kılıksız tipler, mesela bunlardan sadece biri geçtiğimiz akşam başıma geldi. Geçen akşam 9buçukta dolmuşa bindim yanıma bir adam oturdu, adam demek yanlıştı aslında Recep İvedik gibi bir şey...O sırada cüzdanımdan dolmuş parası çıkarıyordum, önce cüzdanıma baktı,ardından yüzüme yan yan, sonra yine cüzdanıma..ve sonunda bana bir bakışı vardı ki, yerim seni gibilerinden iğrendim..ödüm patladı.bu ne cürret dedim içimden..Baktım gayet rahat davranıyor,ayağını falan ön koltuğa dayanmaya başlayıp yayıldı,o kadar rahatsız oldum ki elimde para verme bahanesiyle kalkarken, utanmaz bir de dedi ki "ben uzatırdım paranızı". Çekilir misiniz dedim sertçe, ağır ağır çekildi de şöföre bir şey sorma bahanesiyle iki koltuk öteye oturdum ama yine de içim rahat gidemedim eve kadar...
Eskiden bunları yaşamıyordum, bu kadar yüzsüzce muhattab olmuyorlardı, şimdi sanki hava karardığında dolmuştaysan potansiyel sarkılacak kadın oluyorsunuz gözlerinde.O kadar iğrenç bir zihniyetleri var ki.
İşte bu yüzden çoğu konseri kaçıracağım bu sene, arabası olan diğer arkadaşlarım da benim tarzımda değildir, Sortie gibi yerlere takılırlar, sarışın hatunlar, yüksek topuklar, jöleli adamlar, aynı ritmde müzikler, ki öyle ortamlardan nefret eden biri olarak onlara da ben takılmam:)
Netice, bu ciddi bir sorun halini almaya başladı, araba alacak param yok, daha ehliyetim bile yok:) Zaten babam da ikinci bir engeldir, bir anı bir anını tutmaz, bazen git gez kızım kalın hatta iki gün der, bazen de akşam 10'da gelince kıyamet kopar 2 gün konuşmaz. Zaten minyon olduğum için yaşımın ilerlediğini de göstermediğimden gözlerinde hala 17 yaşındaki kızları var...
O yüzden süt dökmüş kedi gibi melül bir halim var son günlerde, işimi yapıyorum, spor yapıyorum, bol bol arkadaşlarımla görüşüyorum.
Haftasonu mezun olduğum kolejin mezunlar gününe gideceğim, gelecek hafta bir festivale bir ara takılacağız galiba, sonra da arkadaşlar ada'ya bekliyor beni.
Evde de yapacak epey iş oluyor ama en çok istediğim ayaklarımı uzatıp serin esen balkonda etrafı izlemek, bu bir de soğuk bir bira eşliğinde olursa değmeyin keyfime:)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

"10.000"


10,000. ziyaretçime "hoşgeldin" demek istedim:)
Blog arkadaşlarım iyi ki varsınız!
Sevgiler!

22 Mayıs 2009 Cuma

"Yaratıcılık"

Blogda kendi sayfamı açamıyorum bir türlü, dün akşamdan beri peşpeşe sorunlar devam ediyor.
Sayfa açılmıyor ama yazı yazıp yayınlayabiliyorum bu da ayrı bir konu:)

Bu iki resmi paylaşmak istedim.
Sanat çok yüce bir kavram..Elinizde ne varsa onunla bir şeyler yaratabilmek ne kadar da müthiş bir şey!Kimsenin göremediklerini görmek ve uygulamak.
Bu yüzden tozlu arabaların üzerine bizdeki gibi "beni yıka" yazmak yerine güzel resimler çizenleri, yollarda duvarlara "seni seviyorum Selma beni affet" yazmak yerine graffiti yapanları, bir sürü malzemeyi çöpe atmak yerine onları değerlendirerek yeni eşyalar üretenleri çok takdir ediyorum.
Buyrun bakalım, biz bu rubik küplerle oynayarak aynı renkleri biraraya getirirdik, peki sanatçılar ne yapıyor:)

Bir diğer resim de tabaktaki kremaya dikkat,o da ne Edvard Munch'ın çığlık tablosu değil mi?

[Ressam düzeltmesi için teşekkürler, yalnız blog sayfama giremiyorum yalnızca düzeltme yapabiliyorum, nezaman bitecek bu :(( ]

21 Mayıs 2009 Perşembe

"2.blogum müzik üzerine..."


Dedim ki Ful, madem ki müzikle ilgili yazmayı çok seviyorsun o halde sana 2. bir blog lazım!
İsmi de "Melodik Minor" olsun...

Daha bir saatlik bu bebek,
Sanatçı-grup-albüm değerlendirmesi yapacağım,müzik yazıları yazacağım ve konser duyuruları ekleyeceğim bu blog henüz tamamlanmadı ancak,

Pek yakında açılıyor:)

Heyecanımı paylaşayım istedim, herkese sevgiler,

http://melodikminor.blogspot.com/

"Şimdi yazabilirim"

Eurovision şarkı yarışması geçtiğmiz günlerde çok konuşuldu, Hadise'nin kostümü,etekli erkek dansçı,ingilizce mi Türkçe şarkı mı derken birde baktık ki herkes bir anda koreograg bir anda stilist kesildi başımıza..Herkesin bir yorumu vardı, durmadan konuştular, yazdılar, çizdiler.
Bloglarda da öncesi ve sonrası epey tartışıldı,bu yüzden bu konuyu sıcağı sıcağına yazmadım.Biraz nefes alalım istedim.
Son bir kaç yıldır Eurovision Şarkı yarışmasını yeniden izlemeye başladım.
Benim amacım sadece farklı ülkelerden ezgiler duymak ve sahne şovlarını izlemek.
Yarışma öncesi çok fazla bilmek istemediğim şeyler vardır, mesela favoriler kimdir, hangi ülkeden kim yarışacak, bahisler kaça kaç veriyor gibi. Çünkü bu önyargıyla bakmama neden olduğu gibi müzikten aldığım keyfi de engeller.
Gerçi diyeceksiniz ki bu yarışma müzikalitesi yüksek bir yarışmamıdır?Bence kesinlikle hayır, %50 belki..kalan %50'i şov ve politika..
Geçtiğimiz yıllarda ilginç kostümler giyenler, hatta adeta soytarılık yapanlar üst sıralarda yer almıştı, hangi ülke hatırlamıyorum ama kadın kılığına giren bir avuç erkek vardı, lay lay lom gibi bir şarkısı vardı ve çok oy toplamıştı, şaşırıp kalmıştım.
Puanlamaya gelince : Kuzey ülkesi komşu kuzey ülkelere, Avrupa kendi komşularınaa, Balkanlar diğer Balkan komşulara,Yunanistan Kıbrıs'a Kıbrıs Yunanistan'a şeklinde bir oylama şekli vardır. Yıllardır sürer gider bu durum ve bu politikaya rağmen 2003 yılında Sertab Erener nasıl birinci olabilmiştir ben hala bunu düşünürüm.
Bu sene Eurovision Moskova'da yapıldı. Sansasyonlardan uzak, soytarıların olmadığı, şov ve şarkının bir arada olduğu gösteriler bütünüydü. Türkiye adına epey hadiseler çıkaran "Hadise" ülkemiz adına yarıştı biliyorsunuz. Her şey olay oldu, Türkçe mi katılmalıydık yok kostümü dansöz kıyafeti gibi dediler..Bu hep böyledir aslında, herkes konuşur, her zaman konuşur, insanları susturamazsınız.Karşılarına ne çıkarırsanız çıkarın kusur bulurlar acımasızca eleştirirler.
Ben kendi adıma eleştirdim tabii, hem olumlu hem de olumsuz olarak..Bir bütün olarak görmeye çalıştım sahne şovunu ve yarışma olduğu için diğer rakip ülkelerle kıyasladım izlerken.
Öncelikle fazla detay göremedik sahnede çünkü yönetmen yemin etmiş gibi uzak çekim yaptı hep,uzak çekimde arka fon kırmızıydı ve kostümlerde kırmızı olunca sahnedekiler adeta kayboldular.Arada ufaktan yakın çekimler yapıldı ama tam anlamıyla ayrıntıları seçemediğimiz bir şovdu.Kadın dansçıların ve Hadise'nin kostümünü sevmedim, Hadise'nin saçları güzel olmuştu sadece.Neden Türkiye denince hep akla dansözler ve fesli adamlar gelir?Neden dansöz kıyafetiyle sahneye çıkılır bilemiyorum, şarkı aşırı bir oryantallik de içemiyordu, bildiğimiz ritimlerdi işte.Daha farklı daha uçuşan hafif, etnik bir kostüm seçilebilirdi.Biz doğu mistikliğini ve etnikliğimizi kırmızı dansöz kıyafetiyle pekiştiremedik bence.
Şarkı başladığında sesin çok yetersiz olduğunu gördüm, arkadaki erkek vokal epey destek oldu ancak önemli olan solistin sesiydi.Yarışma öncesi konserlerde sanki çok yormuşlar ve bir çok eleştiriyle yıpratmışlar gibi geldi bana Hadise'yi. Biz de şimdi eleştiriyoruz ama fark şurada ; yarışma bittikten sonra yapılan eleştiri farklıdır, yarışma öncesi yoğun eleştiri bir şeyleri değiştirmez yalnızca moral ve konsantrasyon bozar.
Sahneye çıktıkları andan erkek dansçının havada taklalar atarak sahneye çıktığı ana kadar bir kopma noktası göremedim, akılda kalıcı bir ritm olduğunun hakkını veriyorum tabii, ama dediğim gibi kıpkırmızılar arasında boğulmuştu sahnedekiler..Erkek dansçıya hayran olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim, zira kostümü, duruşu, sahneye gelişi o durağanlığı sildi, biraz coşkulu ve şaşırtıcı bir hava yakaladı, ancak şarkının o kısmının daha uzun olup o şovla beraber seyirciyi daha çok avucunun içine almasını dilerdim.
Neticede ritmik, kulakta yer edici, ses açısından doyurucu olmayan ancak güzel,özenli ve erkek dansçının şovuyla ilk beşte,kaza olursa en fazla 6.lıkta yer alcağımızı düşündüm.
Rakiplerimeize gelince, komşu komşu puan sistemi sayesinde bir çok iyi ülke de arada kaynadı gitti.Koskoca Patricia Kaas Fransa adına yarıştı mesela, Moldovya oldukça etnik ezgilerle sahneye çıktı, İngiltere senelerdir sonunculuğa yakın yerlerde dans ettiği için bu yıl neredeyse hiç es'i olmayan bir şarkı söyleyen ve sesine vay be dediğimiz bir solistle çıktı sahneye,Ermenistan sanki bizlerden bir ezgi söyledi gibi geldi ve değişik bir sahne şovu vardı,Rusya'nın şarkısını beğenmedim, Bosna Hersek'in şovu ve şarkısı hoşuma gitti ve Sırplardan puan almalarına çok şaşırdım, Yunanistan çok sıradandı kaslı erkek vücudu göstermek her zaman işe yaramıyor bunu görmüş oldular,Azerbaycan 3.oldu ancak şarkısı bana sıradan geldi,Almanya sahnede stiriptiz yaparak Betty Boop'u sahneye çıkardı ancak bana solistin sesi olmadığından şova yönelmişler gibi geldi,Norveç 4 yaşından beri keman çalıp beste yapan henüz çocuk diyebileceğimiz bir delikanlıyla sahneye çıktı, adeta bir masal(zaten şarkının peri masalıydı)ezgisi taşıyordu, ilk ezgi harikaydı ancak sonrasında şarkıya geçişlerde hafif kopukluklar vardı bence, ritm birden düşüyordu ama yine de sahne şovlarını ve ezgilerini beğendim,sade ama eğlenceli bir şarkıydı,bu derece alır dedim.Yarışma öncesi favoriymiş zaten, ama ben dediğim gibi favorileri bilmek istemem ki nötr değerlendirebileyim.Norveç'li sempatik çocuk açık ara önde 1.lik koltuğuna oturdu.Hadiseyle ülkemiz 4.oldu.
Yalnız daha iyi sonuçlar için komşu komşu puan sistemini kaldırmaları gerekiyor, bu yüzden Kuzey ülkelerinden hiç puan alamadık.
Yine de her şye rağmen iyi bir sonuç bu tabii ki, umarım gelecek sene daha da iyi bir yarışma izleriz.
Herkese bol melodili, güzel bir gün diliyorum.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

"Türkan Saylan"

Türkan Saylan'ı kaybettik, haberi duyduğumda tüylerim diken diken oldu, boğazımda kocaman bir yumru,gözlerim dolu dolu...
Türkan Saylan bir gönüllüydü; eğitim gönüllüsü, şifa gönüllüsü..
Ömrünü Türkiye'deki çocukların eğitimine,sağlığına adadı, mesafe, imkansızlık, parasızlık, olanaksızlık, hastalık demeden yapabileceğinin en mükemmelini yaptı.
Cüzzamla savaştı, hastalarla tek tek ilgilendi, Türkiye'de bu hastalığı neredeyse yok etti.
Binlerce çocuğa umut oldu, ışık oldu, okutmuş, imkan sağladı.Şimdi büyüttüğü kız çocuklar hayata karşı dimdik ayakta duran bilgili, eğitimli,çağdaş kadınlar oldu.
Uğur Dündar'ın güzel bir yazısı var Türkan Saylan'la ilgili, çok güzel kaleme alınmış.
Mutlaka okumalısınız.
Ve yazımı da o yazının sonundaki cümlelerle bitiriyorum ;
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”nde neler yaptığını, ne denli büyük başarılara imza attığını belirtmeye hiç gerek duymuyorum.
Ama gelin görün ki, fazilet cellatları, eli öpülesi, anıtı dikilesi bu çağdaş Türk kadınına şeytanın bile akıl edemeyeceği iftiraları yağdırmakta yarış ettiler…
Ama ne oldu?
Türkan Hoca bir efsane oldu.
Bir Türkan saylan ölür, bin Türkan Saylan doğar…
Başımız sağ olsun…

14 Mayıs 2009 Perşembe

"gimme hope joanna"

Dinleyici ve arşivci olarak müzikle çok yakından ilgili bir aileyiz, öyle ki, devasal bir plak, cd, kaset arşivimiz var. Bir ara özel radyolara şarkı doldurup gönderiyorduk o kadar yani:) Çocukken daha doğrusu daha 2 yaşında bir portakal vitaminiyken elimde mikrofonla Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Barış Manço şarkıları söyleyerdim.
Şarkılarım kasede kaydedilirdi, üstelik asla detone olmayan, her türlü şarkı, reklam, japonca çizgi film müziği gibi çeşitleri de repertuarında barındıran bir vitaminmişim ben:) Şimdi dinliyorum ve şaşırıyorum..
Babam yurtdşından müzik setleri getirtirdi, akşamları gelir arkadaşıyla bakarız bir set daha gelmiş, yeni hoparlörler, yeni bir amfi...Bir gün de bir CD player getirdi, daha kimselerde yok, Türkiye'de de tek tük bazı şarkıcılar cd formatında albüm yapıyordu.
En büyük zevkim o diskleri dinlemekti.Çok ilginç geliyordu, kaset gibi değil, üstelik gökkuşağı gibi üzeri! Ancak çeşit yoktu, piyasada CD dediğinizde yüzünüze garip garip bakıyorlardı, sonradan çeşitler artmaya CD çalarlar gelişmeye başladı. Evde sürekli müzik çalardı, hiç durmadan, müzikle uyanır müzikle uyurduk,yemek müziği ayrı, sabah müziği ayrı, akşam ayrı, dinlenmek için ayrı..Hala da böyledir..
Tıpkı bir dj edasıyla babam her gün setlerin başındaydı, en büyük zevki buydu.
Ben de ondan kaptım işi, kulağım da çok iyi olunca müzik dinleyiciliğine iyiden iyiye merak saldım.Öylesine dinlemek değil ama, albümü alırdım elime, kimler ne yapmış, beste-söz, geri vokaller, hangi enstrümanı kim çalmış..Sonra dinlerdim tek tek müzisyenlerin tarzlarını anlamaya çalışırdım.
Hala da öyleyim, albüm satın almak ve dinlemek benim için özel bir şeydir...
Çocukken bir akşam salondan gelen güzel bir melodi duymuştum, çok eğlenceli gelmişti bana, o günden sonra o şarkıyı duyduğumda hoplayıp zıplamaya dans etmeye başladım, garip bir etkisi vardı bende:)) üzüntülü olduğumda babama "babacım o güneşli diski çalar mısın?" derdim..Güneşli disk dememin sebebi de CD kapağında güneşli bir gün resminin olmasıydı..
Şarkı başlayınca kendimi kumsalda yada tatilde hayal eder, herşeyi anında unutur dans ederdim:) İşte o güneşli disk Eddy Grant'ın "gimme hope joanna"sıydı...
Bu ara kumsala, tatile,dansa, mutluluk şarkıları söylemeye çok ihtiyacım var,
Her şeyi bir kenara bırakıp nadasa gitmeye de..
Güneşli diskim arşivden çıkartıldı ve başucumda duruyor,
Çocukluğuma, yalın dünyama yeniden dönmek ve gülümsemek için.

12 Mayıs 2009 Salı

"Hayallerim..."

Öykü'cüm mimlemiş beni, "Hayal Listemi" yapacağım...
Hayal kurmayı ne zaman bıraktım ben?
Gerçeklerle kötü yüzleşmelerimi her geride bırakışımda mı?
Aslında hayal ettiği müddetçe yaşarmış insan, öyle derler. Öyle hayallerim var ki, kimine güler geçersiniz, kimini sıradan kimini ise çok marjinal bulabilirsiniz.
Hepsini yazaman buraya kuşkusuz, ama içimden geçen ilkleri derleyebilirim.
Bol bol sağlık isterim.
Öncelikle neden daha önce seçmedim diye hayıflandığım konservatuarı okumak isterim, her an müzikle iç içe yaşamak ve bu alanda kariyer yapmak..
Bir de tasarım yönümü geliştirmek isterim,renklerle, yaratıcılıkla ortaya yepyeni objeler çıkarmak ve kendi döşediğim bir dükkanda bunları sergileyip insanlarla paylaşmak...
Tüm dünyayı gezmek isterim, her yerini karış karış.. Yepyeni kültürler öğrenmek, farklı insanlarla tanışmak,ufak ufak hatıralar toplamak,müziklerini dinlemek ve gezdiğim her yeri yazmak...
Şili'deki paskalya adasını ve Küba'yı merak ederim bir de..Tek başıma değil ama sevdiklerimle gezmek isterim ve en beğendiğim ülkede de yaşamak...
Yemyeşil, çeşit çeşit meyve ağaçlarının olduğu iki katlı bir ev isterim. Bahçesinde bir sürü hayvan beslemek, onlarca bitki, sebze ve meyve yetiştirmek.
Sonsuz aşkla sevdiğim insanla bir ömür paylaşmayı isterim, benim gibi kocaman yeşil gözleri olan çocuklarım olsun :) Onlarla hayatın tadını çıkarmak, doğayla baş başa iç içe olmak..
Çok fazla para-pul, mal-mülk istemem, olursa da başkalarıyla paylaşmak isterim.
Benim gibi düşünen dostlar, arkadaşlar isterim ama en hakikisinden:)
Bir yandan da çocuk öykülerim kitap olsun isterim, öğrencilerle söyleşeyim, imza günlerim olsun, yeni öyküler yaratayım, yeni karakterler..Hepsi benim dünyamdan, doğadan beslensin..
Dünyanın her yerinde müzik festivalleri, tiyatrolar, konserler, yeni ve farklı tadlar yaşayayım, sınırsızca gezeyim ve dinleyeyim, ruhumu geliştireyim..
Sade, lezzetli ama bir o kadar da renkli ve yoğun yaşayayım...
Yanımda hep sevdiklerim olsun isterim , benden bir parça olsun, saf doğada katkısız ve huzurlu olmak...
Bir de bu mim isteyen herkese gitsin isterim!

"Mmmmm!"

Tam bir dondurma canavarıyımdır :)
Nerede hangi dondurmacı var, iyi midir değil midir, ne çeşit yapar.
Bu sene hangi çeşitler yeni çıkmış vs vs...
Bu sene de ilk denediğim yeni çeşitlerden birini sizlerle paylaşmak ve tavsiye etmek istedim.
Magnum double serisininin en yeni dondurması "Karadut&Böğürtlen"... Bilen bilir magnum double 2 kat çıtır çikolatadır, bir de bunun içine karadut ve böğürtlen meyve sosu eklenince varın siz düşünün:)
Şiddetle tavsiye olunur, yalnız paketin üzerindeki kalori miktarını görünce sersemledim bu nedenle kilo problemi olan arkadaşlar lütfen dikkatli tüketiniz, zira ben bu konudaki şanslı bünyelerdenim ve her sene karnım ağrıyana kadar çocuklar gibi dondurmalara saldırıyorum:)

Bu arada etrafımızda dondurma alamayacak durumda olan çocuklar mutlaka vardır, onlara da bir külah dondurma hediye etmek onları da bizi de mutlu edecektir, çocukluğunu yaşayamayan çocukları da düşünelim.
Afiyetler olsun!

"Kadın ve erkek Vol.1"

Kadınlar detaycıdır, planlayıcıdır, sürekli düşünür, kurar, hassastır.
Erkekler ise sadece "an"ı yaşar.
Bununla ilgili çok şey yaşarız, görürüz ve okuruz.
Son zamanlarda düşünüyorum da belki de en güzeli aslında "an" ı yaşamak...
Sizce bu bir kaç gündür ortalarda olamayışımın nedeni olabilir mi bu?
Günlerdir "..ben olsaydım.. "diye cümleler geçiriyorum içimden, devamında ise "..öyle değil de şöyle yapardım böyle yapardım.."
Sanırım pek güvenim kalmadı kimselere, bakıyorum ki aslında hayat tamamen "şans"a dayalı bir çekiliş,zaten şans oyunlarında zerre kısmetim yoktur benim!
Kendimi üzdüğüm ya da sıktığım yok, yalnızca düşünüyorum. Çoğu kadının yaptığı gibi..İsteklerim var bir sepetin içinde bekliyor, hep erkeklerin engellerine takılı.Bir düzen kurulmuş, bir protokol imzalanmış sanki, "hep kazıman gerekiyor ful" diyor, "hep tırnaklarınla kazımalısın yoksa senin olamaz hiç bir şey,bir adım ilerleyemezsin."
Kolay zaferler peşinde değilim elbet, ama istiyorum ki arada bir de sütü sağmak yerine kaymağını yesem hiç fena olmaz:)
Sevgilim mide fıtığından muzdarip, perhizi var, ya ameliyat ya da sürekli ilaç dediler.Tabii askerde yemeklerden ve sıkıntıdan midesi kötü oldu, her gün doktorda, hastanede, acilde.İlaçlar, sıkıntılar..eğitimlere katılamadı, hep istirahat vs..Tabii tüm bunlar beni de üzdü.O orada ne sıkıntılar çekiyor benim elimden bir şey gelemiyor..Ama şunu da görmüş oldum ki çok dayanıklı değil hayata karşı, direnci hep düşük.İstemediği bir durumla karşılaştığında kalıp savaşmak yerine kaçmayı tercih ediyor, ilginç bir mantığı var. Ben kendimi amazon ilan etmedim ama koşullarım hep amazonluk gerektirdi, annelik var henüz tadamadıysam da içimde, kadın dediğin savaşçı olmalı zaten, yoksa nasıl başa çıkılır o kadar zorlukla?
Dün gece de telefonda bunları söylerken durdum, üzüldüm, düşündüm. Sonra farketti ki heralde, "sen beni merak etme, burada iyiyim, bana iyi bakıyorlar, doktorlar iyi, arkadaşlarım iyi,günler çabuk geçiyor" dedi..O kadar sözden sonra birazcık olsun ferahladım, ama sadece "birazcık..."
İstiyorum ki karşı taraf bazen de benden daha güçlü olsun, ben zaten yeterince, yettiğince güçlüyüm.Biraz bıraksam insanların arkasını toparlamayı, çekip çevirmeyi, baksam ki olgunlukla yürüse işler..Bazen diyorum ki ben olsaydım tüm bu hastalıkları bu kadar sıkıntılı bu kadar şikayetle anlatmazdım telefonun ucundan, üzmek istemezdim. Çünkü elinden bir şey gelememesidir asıl üzen..Ama sonra dedim ki birbirimize ne kadar aşık olsakda biz farklı karakterleriz.
Askerliğin ardından daha olgun daha güçlü olarak karşıma çıkacağını bekliyorken tüm bu sıkıntılar biraz tedirgin etti beni, dilerim daha iyidir bugün, sağlıklıdır, morali yerindedir, mutludur..
Eskisinden daha farklıyım artık, beni yeni tanıyanlar hala 23 yaşında gibi göründüğümü söylese de, kişiliğimin renkgarenkliğini her şeye yansıtsam da, içim daha ağır hareket eder oldu.
Zaman su gibi aktıkça sanki hiç yetişemeyecekmişim gibi geliyor iyi günlere, güleryüzlere..
Tamam umutsuzluk ettiğimden değil de, açık denizde uzun zamandır yolculuk eden bir ful olarak, artık bir kara parçası arıyorum ben, uzakta da olsa dinlenebileceğim ve beni umuda taşıyacak bir kara parçası, hepsi bu..

8 Mayıs 2009 Cuma

"Aşk-ı memnu "

Baktım ki herkes ilgiyle izliyor bu aşk karmaşasını, bana gelen bir şemayı paylaşayım istedim:)
Herkese güzel bir gün diliyorum!


6 Mayıs 2009 Çarşamba

"Gecikirse geciksin..."

Dün pek bir sıkılgandım, içimden bir şeyler yazmak gelmedi.
Sabah uyandığımdan beri mutsuz gibi, kasvetli, sıkıntılı...Nedenini anlamadım zaten geçti gitti.
Dün dünde kaldı tabii, artık bugünden bahsetmek lazım,yoksa yaşayamaz insan.
Bu sabah ise uyandığımda güneş ışığı giriyordu odama, perdeleri bir açtım ki pırıl pırıl gökyüzü!
Bugün faaliyet de var işyerinde, karıncalarım cıvıl cıvıl her yerde, son 2 saat yarışmaları var diye benimle olacaklar, kalem kutularınızla gelin dedim güzel etkinlikler yaptırma peşindeyim.
Onlarla olmak beni mutlu ediyor, esas işimi yapmaktan keyif alıyorum.
Burada başka işleri o kadar kolay yaptırıyorlar ve yapıştırıyorlar ki üstünüze sormayın gitsin, maaş zammı için daha konuşamadım, aklımdan konuşma metni için habire pratik yapıp duruyorum da görüşeceğim kişinin sağı solu belli olmadığı için erteliyorum.
Şu gergin günlerim bitsin, biraz huzurum yerine gelsin konuşmayı yapıp sonuçları yazacağım size.Bir sürü safsata var başımda, 50-60 adet karıncayla işiniz var diyorlar,işi kakalıyorlar sonra bir bakıyorum en az 150 tane var.Hayatları yalan dolan başka birşey değil...
Etkinlik var bahçemizde ama daha maaşlarımızı alamadığımız için bakıyorum öyle kedinin ciğerci dükkanına baktığı gibi, bir şeye katılamıyorum.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen güzel tohumlar ekiyorum, su veriyorum, bekliyorum ki çiçekler filiz versin, sonra da rengarenk açsınlar.Umut etmek de böyle bir şey, bir şeyler yapmadan salt beklemekle olmaz,adım atmalısın ki öyle beklemelisin mucizeleri...
Arada etkinlik bahanesiyle bahçeye çıkıp bu güzel güneşli günün tadını çıkarıyorum, az da olsa iş başvurularım var belki bir şeyler çıkar diye umut ediyorum.
Gerçi geçen haftalarda bir yerden çağırdılar gittim harika geçti de iş şartları uygun düşmedi bana, bakalım kısmet, inşallah iyi hayırlı bir şeyler olur..bekliyorum yani, daha huzurlu olabilmek ve ekonomik anlamda rahata erebilmek için...
Rengarenk çiçeklerin açacağına dair umudum tam, sadece bu ara bahar biraz gecikti hepsi bu.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

"Bunları yemek yasak!"


İşte el sanatı ve yaratıcılık budur!

"yeniden susam sokağı"

Sevgili Gülcan ve İlknur annelerin başlattığı muazzam bir "Susam Sokağı Geri Dönsün Kampanyası"nı duyurmak istedim sizlere.
Tevellütü benimle eş ya da benzer arkadaşlarım bilir ki bizler msn,cep telefonu, çok kanallı televizyon, bilgisayar, Internet gibi kavramlardan uzak kendi halimizde çocuk gibi çocukluk geçirdik:)
Oysa şimdiki çocukların etrafı tuzak dolu, radyasyon dolu, zararlı ışınlar dolu...
Susam Sokağı'nın "gün güneşli insanlar neşeli.." diye başlayan melodisini duyar duymaz çılgın gibi koşup televizyonun karşısına geçerdim, bir de akşamüstü tekrarı olurdu onu da izlerdim!

Susam Sokağındaki Hakan abi, Zeynep Abla, Tahsin Amca, Kırpık, Minik kuş ve esas bayıldığım kadrosu kurbağacık, kurabiye canavarı, kont dracula, açıkgöz, edi-büdü benim en sevdiğim karakterlerin başında gelirdi.
Açıkgöz'ün burnu ve kulağı olmadığı halde kurbağacık'a gözlük satmaya çalışması, edi'nin "ama büdü ben çoook susadım" repliği, dağdan döne döne inen kızın melodisini, sevdiğim sayı 6, 1*2*3 sayalım'ı, tırtıllar asla asla asla kahverengi bot giymez'i, 11,12 hi hi hi hi hi hiii'yi hala hatırlıyorum ben :))

Halaaa hoop tereyağlı ballı ekmek dediğimizde ve kendi etrafımızda döndüğümde poff diye kaybolacağını zanneden "saf" çocuklardık biz, çocuk gibi çocuk yani...
Sayıları, renkleri, şekilleri,kavramları çok iyi anlatırlardı. Görgü kurallarını, sevgi-saygı, sağlık-çevre kavramlarını da işlerlerdi.

O kadar eğlenceliydi ki, şimdiki çocukların da susam sokağını yeniden izlemesi taraftarıyım ben,
Yeni bölümleri satın almak masraflı vs ise arşivden çıkarabilir pekala TRT Çocuk kanalı...
Saçma sapan şiddet içerikli çizgi film yerine, eğitici ve öğretici aynı zamanda da biz 80 kuşağı çocuklarının kalplerini çelici bir şeyler lazım!
Eğer hala izlemek, anılarını canlandırmak ve çocukların gelişimine olumlu katkı sağlamak
istiyorsanız lütfen bir tık buraya!

"evlilik"

Ben çocukken hayat çok daha kolaydı, bir külah dondurmaya dünyaları değişir, ufacık bir karın ağrısını aşk zanneder, tüm gün salıncakta sallanmak için parka koşar hayatı oyun zannederdim. Herkes güzeldi, herkes güleryüzlü, iyi niyetli:)
Büyüdükçe dünyanın çok daha farklı yönlerini keşfetmeye başladım, 18'e gelince kendimi Avrupa'da zannederek her şeyin istediğim gibi olacağını özgür olacağımı kendi kararlarımı alacağımı düşündüm;ataerkil bir toplumda bunun imkanı varmış gibi..Sonraları gördüm ki bazı savaşlar sonlandırılamıyor, sadece savaştığınla kalıyorsun.Özgürlük için mücadele, iş için mücadele, para kazanmak adına mücadele, ayakta kalmak adına mücadele, sahiplenmek adına mücadele...Bir de bakıyorum ki 20 yaşına gelmişim, zaten sonrasını hatırlamıyorum, ne zaman 27 oldum, nasıl oldu bilemiyorum:)
Baktım ki arkadaşlarımın parmaklarında yüzükler, kucaklarında bebekler, her hafta biri evlenir ya da nişanlanır oldu, doğum tebrikleri ard arda.. Cumartesi eski bir arkadaşımla buluştum, benden bir yaş büyüktür, üniversite arkadaşım.Erkek arkadaşıyla bir senedir beraberler, son 2 ay sürekli evleneceğiz şöyle olur böyle olur, yaza nişan , kışa düğün demeye başlamış, kız da umutlanmış tabii, aileler devreye girmiş, derken adam demiş ki "ya ben 30'uma kadar evlenmeyi düşünmüyorum, motor alacağım onun taksitleri olacak şimdi,bir de tüm arkadaşlarım bekar ben evlenirsem evimize gelemezler görüşemeyiz.. seni boşuna bekletmeyeyim, senin için en doğrusu budur, ayrılalım" demiş...yani kısacası bahane etmiş..arkadaşımı da çok severim, çok zor bir ayrılık yaşamış:(
Şimdi bu duruma bakarak bekarlığımdan kendime ders çıkartmalı en azından askerde olan sevgilimle bu planlarımızın olduğuna dair içime soğuk sular serpmeliyim.Ama arkadaşım adına da üzülmedim değil, erken evlenmek gibi bir isteğim olmadı hiç bir zaman ama çocuk sahibi olmak için artık bir şeyler yapmam gerek diye düşünmeye başladım.Zira son bir yıldır çocuklara olan yoğun ilgim aşırı yoğun bir hal almaya başladı ve vitrinlerde çocuk elbiseleri gördüğümde benim de olsun artık, olacak mı acaba diye gözlerimin dolmasına neden olmaya başladı.Dün arkadaşım dedi ki "ben birini tanıyacağım 2 sene geçecek anlaşarak evlilik kararı ardından evlilik hazırlıkları zaten 31 olurum, sonrasında hemen çocuk yapmamak lazım, biraz evliliğin tadını çıkaralım dersen vakit kalıyor mu?35'inden sonra doğum tehlikeli derler,hadi onu geçtim o yaştan sonra çocuk bakacak enerjin kalır mı?Böyle plan yapmak adetim değil ama düşündükçe ister istemez çok üzülüyorum" dedi.. Haklı gerçekten de bir an düşündüm, askerliğin bizim için
büyük bir engel olduğunu hatırladım ve onun askere gitmemek istemediğini, ertelediğini, sonradan hayatın akışına karşı koyamayışını, her şeyin yoluna girmeye başladığını...
Döndüğünde bu krize rağmen bir iş bulursa ve bir yerlerden başlasa artık planları hayata geçiririz diye düşünüyorum, bu düşünce beni mutlu ediyor.
Bu kararlarda kadınlar ısrarcı olur derler aksine, çoğu kadın babalarının baskısıyla evliliğe yöneliyor, 2 sene oldu hala ne geziyorsunuz nedir niyetli gibilerinden sözlerden, askerden gelsin yüzük takılsın biz senin iyiliğini düşünüyoruzlardan sıkıldım, kulaklarımı tıkıyor ve futbolculaırn meşhur tabiriyle önümüze bakıyorum:)
Önemli olan benim ne istediğim..
Bu konuları bir yana bırakıyor ve gerçeklere dönüyorum, evliliği bir yana bırakalım, çalışanlar için 3 günlük tatilin arkasından zor bir gün olacağa benziyor.
Pazartesi sendromundan uzak bir gün diliyorum herkese...

30 Nisan 2009 Perşembe

"ödülleri seviyorum!"


Blog camiasının en güzel yürekli üyelerinden Ayça'm, bana şirin bir ödül vermiş,

İnanın sizleri tanıdığıma çok mutluyum,

Henüz yüzlerinizi göremesem de kalplerinizi görebiliyorum :)

İşte ödüllerim,

Pırıltılı Cadı
Guguk Kuşu
Meltem
Kirpikteki Gözyaşı
Jojikmoda
Kırmızı Günlük
Eyes of me
Ayça'nın dükkanı
Öykü

"Herkes 2.şansı hak eder..."

Kimi insanlar vardır elektriğiniz tutmaz, yanyanayken havada kıvılcımlar uçar adeta, dokunsanız "çat" diye çarpacak olursunuz-ki benim böyle bir huyum vardır, bazen kapı kolları ve insanları çat diye çarparım karşımdaki irkilir ne oldu diye:)Geçen bir karıncamı çarptım "aaa o neydi acıdı ama" dedi!
Neyse ben ne yazıyordum konuma geri döneyim, böyle olumsuz elektrik aldığım çok fazla insan var burada, samimiyetsiz ve yapay bulduğum, kıskanıldığımı şiddetle hissettiğim, bu nedenle nazar boncuklarıyla gezmeme ve dualar okumama sebep olanlar..
Yazılarımı okuyanlar bilir, çok dost canlısıyım ve her işyerinde can dostlar edinirim, iyi vakit geçirmekle kalmaz senelerdir de görüşürüm, ama burda demiştim ya size de kimsecikler yok...Etrafa bakarsanız hacmen dolu ama "insan" ararsanız yok!
Santralde görevli bir kız var, yaşça benden küçük.İlk gördüğümde suratsızlığını tersliğini fark etmiştim ama demiştim ki her insan 2.ve kimi zaman 3. şansları hak eder,çünkü içinde bulundukları durumu bilemeyiz. Bir kaç kez suratına soru sorup da yanıt alamayınca dedim ki 2.şans bitti ama belki zor bir dönemden geçiyordur hayatında. Bak sen Ful, ne kadar da iyi niyetlisin bu denlisi iyi değil bence:)
Sonra ne zaman ki telefon bağlatmak için aradığımda bir kaç kez "ufff ne var"diye telefonu açtı (benim olduğumu bilerek) o zaman insanı insan yapan değerlerden uzak olan bu "zat" benden puanını aldı...Adetimdir bilirsiniz, sabahları günaydın demek, hatır sormak, kolay gelsin demek...Bunlar ufak şeyler gibi görünür oysa kocamandır aslında.Nezakettir, hürmettir, içtenliktir, sevgidir tabii anlayana.
Kişisel telefonumu dış hatlara aranabilir hale getirdiklerinden beri muhattab olmuyorum çok şükür, kargo geldiğinde haber veriyor, konuklarım geldiğinde haber veriyor, bir de akşam serviste karşılaşıyoruz hepsi bu. Diğer insanlar da soğuk burada sebebini bilemiyorum güneş görmeyen memlekette mi yetiştiler diyeceğim ama yok, bu katılığın sebebi bir başka herhalde kötü bir tesadüf belki de hepsinin buraya toplanması.
Dün akşam servis gelmiş, binmeden önce bunu gördüm orada "bilmem kim hanım gelecek mi bekleyecek miyiz onu da" dedim ses vermedi, bir şey daha sordum mıy mıy bişi dedi ağzının içinde yine anlamadım,dün zaten üstümde bir yorgunluk, gerginlik vardı,"ben en iyisi bineyim dedim kavga çıkmasın.."Kız yokmuşum gibi davranıyor hayatta en nefret ettiğim davranış biçimlerinden biri..Neyse servise bindik, yolum yakın çok şükür, inmeden önce bunun yanında oturan aynı zamanda santralde ona eşlik eden kadın ona şunu dedi: Ful buralarda mı oturuyor, aman Allah aşkına burda otursan ne olur ya!" dediğini duydum, o an çok şey söylemek geçti içimden ama ben kibar ve asil bir Ful'um, Allah'a havale ettim.
Ben semtimi burada yazmam, ama söyleyebileceğim şey şudur 20 sene erenköy ve bağdat caddesinde oturdum, şu an ki semtimde gayet güzel, huzurlu, adeta yazlık bir kasaba gibi.
Evim yepyeni bir bina, geniş ferah pencereleri yerlere kadar, Allah olmayana da versin inşallah ama bunun kıskançlık amacıyla söylendiğini öyle sezdim ki bunu açıklama gereği hissettim.Kendime kızdım bu insanlar değil 2.şans benim ufacık bir sözümü dahi hak etmiyor dedim.
Önemli olan evinizin nasıl olduğu, hangi semtte olduğu, kaç odalı olduğu değildir, önemli olan o evin içindeki "huzur"dur.Bugüne kadar oturduğum hiç bir evde böylesi ferah bir manzaram olmamıştı, güneşin batışını seyredememiştim binaların sıkışıklığından, rüzgarı hissedememiştim yüksek katlı onca beton yığınından, oysa şimdi öyle ferahım ki, komşularım da iyi çok şükür, apartman görevlimiz de çok iyi niyetli yardımsever bir adam,bugüne kadarki evlerde hep dedikoducu pis komşulara,çalışmayan apartman görevlilerine denk gelmiştik, çok çektik onlardan, yani ben burada oturmayı seviyorum...Önemli olan da huzur zaten,bütün bu saydıklarımı bir yana koyun, o zaman dört duvarın önemi kalıyor mu ?
Ne olursa olsun, nereye gidersek gidelim şu üç günlük dünyada böyle insanlarla her yerde bol bol karşılaşacağız, dün 2.şansa pişman olsam da bugün diyorum ki herkes ek bir kaç şansı hak eder.Bu kişiler artık beni kaybetti ancak bu ve bunlar gibi kişiler asla hayat felsefemi değiştiremez benim;
Ne demişler "iyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı..." Böyle insanlarla mutahhab olmamak sanırım en iyisi...
Herkese mutlu-umutlu sabahlar diliyorum,İstanbul'da yine serin ve yağmurlu bir hava olsa da, biliyoruz yaz geliyor, güzel günler çok yakında...

29 Nisan 2009 Çarşamba

"9 şehit"


Diyarbakır-Bingöl karayolunun Lice'ye 10 kilometre uzaklıktaki Abalı köyünde patlayan mayın...
"9 askerimiz şehit"

Söylenecek sözler boğazımda düğümleniyor,

Evlat acısının tarifi var mıdır?
Hangi insan kaybının tarifi vardır ki...
Allah annelerine, babalarına, akrabalarına, eşlerine, sevdiklerine sabır versin,
Kaç ocakta yangın var kimbilir bugün,
Kaç ananın yüreği yanıyor cayır cayır...

"benim melodim"

İnsanız işte, her zaman ıslık çalıp eller cepte yürüyemiyoruz keyifle.
Bir anımız diğerine uymuyor, her an bir hüzün bir mutluluk, yaşamın kendisi bu ahenkle dönüyor zaten.
Ben de makine değilim şüphesiz, etten kemikten yapılmışım, bir yerlerde motivasyonum düşer, bazen umutsuz hissederim bazen de umutlu.
Bu sabah uyandığımdan beri gözlerim dolu dolu nedendir bilmem ya da bilirim de bilinçaltında uyur durur söyleyemem bir durgunluk var üzerimde.
Dedim ya gözlerim iki yağmur bulutu, içimde bir şeyler kırgın, birilerine, belki de herkese.
Kurallar, kanunlar, yasaklar, emirler, uyulması gerekenler, bir köşede bekleyen hayaller...
Bazen boyun eğiyorum bazen de şu damarım tutuveriyor ve soruyorum "neden" diye.
Dizginlerimi başkasının eline vermemek konusunda kararlılık yaşasam da bakıyor ve görüyorum ki her şey esaret üzerine kurulmuş sanki.
Hep birilerine, bir şeylere bağımlıyız...
İstiyorum ki yemyeşil bir kır, istiyorum ki masmavi bir deniz, istiyorum ki yalınayak özgürlükle sarmalanayım..Olmuyor işte, bir yandan veriyor hayat diğer yandan alıyor..Bu da hüzünle mutluluğun ahengine benziyor.
Yorganın altında kalıp saatlerce uyumak istediğinizde en mühim toplantılara girmek zorunda kalıyorsunuz, duygusal anlamda en çökük olduğunuz dönemde insanları sadece konuşan dudaklardan ibaret görmenize karşın diyalog kurmak zorunluluğu taşıyorsunuz.
İstiyorsunuz ki artık ;
sizin bakışlarınızda güneş olsun ,
sizin elinizde çiçekler olsun ,
sizin bir düzeniniz olsun,
elinizde keyifle yudumlayacağınız kadehiniz olsun.
İstiyorsunuz ki beklemenin bir meyvesi olsun artık tabağımda, mutluluğu olsun soframda.
Bir de bakıyorsunuz aylar geçiyor, yıllar geçiyor, etrafınızdakiler değişiyor, büyüyor, düğümleniyor,karışıyor,çözülüyor.
Siz pencerenizin önünde oturmuş gökyüzünü seyrediyorsunuz, umutla beklediğiniz her şeyi ufukta arıyorsunuz,
Mevsimler geçiyor, yıllar bitiyor,
Hayat hep aynı şekilde akıp gidiyor, kimine göre iyi kimine göre kötü, değişmeyen tek gerçek yine siz oluyorsunuz.oradan buraya, buradan oraya, aynı ritm, aynı hız, aynı melodi, sizin şarkınız tekrarlardan ibaretmiş öğreniyorsunuz.

27 Nisan 2009 Pazartesi

"Ayakkabı tutkum"

Aşağıda resimlerini gördüğünüz ayakkabılar koleksiyonumda mevcut:)
Yalnız "turkuaz converse" parçalanarak,"adidas special" ise tabanı hala sapasağlam ancak içi dağılarak ve rengi solarak maalesef hayata veda etti, Henüz 2 gün önce koleksiyonuma katılan yeşil-beyaz "adidas italia"yı bağrıma basıyor ve yeni modelleri gördüğümde kendimi tutmak için irade istiyorum:)
Yurtdışı mağazalarda öyle güzel adidas modelleri var ki, renkleri desenleri harika!Ancak Türkiye'ye getirilmiyor nedense, hele "gazelle" modelleri ekose desenler, morlar turkuazlar capcanlı,neden Türkiye'de göremiyoruz bilemiyorum...Yurtdışına giden tanıdık da yok ki sipariş vereyim...
Koleksiyonumun en güzel ve uygun fiyata bulduğum yepyeni capcanlı ayakkabılarla daha da renklenmesini diliyorum:))

"Pinokyolar..."

Günlerdir ortalarda yoktum, Cuma gününün de bana tatil olmasını fırsat bilip.......

a) Bir yerlere tatile gittim
b) Kendimi nadasa bıraktım
c) Tatil mi demişim bende o kadar para var mıydı?
d) Arkadaşlarımda kaldım, o parti senin bu parti benim eğlendim.

Yazılarımı okuyup da karakter tahlili yapanlar az çok anlamışlardır cevabı ama yine de söylemek lazım,
...b seçeneğini yaptım.
Erken yatıp geç kalktım, arkadaşlarımla görüştüm, alışveriş yaptım , aileme vakit ayırdım.
Tabii 3buçuk günlük tatil sonrası bu sabah uyandığımda sendroum kralını yaşadım halen de yaşamaktayım o ayrı:))
Bugün konum bu aralar ayrı ayrı sağlı sollu ataklarla beni yoklayan ama umursamadığım "pinokyo"lar...Yani pinokyo dediysek öyle sevimli de değil hani, bariz yalancı menfaatçi kişiliklerden muzdaribim.
Eski yazıları okuyanlar hatırlar şu hoparlör olayla ilgili "pes" yazımı ...
Hani masamdan hoparlorümü düşürüp kıran, paramparça eden ve benim gibi müzik insanını mono dinlemeye mahkum eden ve yenisini almayan şahsiyet!
Bu şahsa bu durumu anlatmanın her türlü yolu denedim.Baktım olmuyor her hafta ciddi ciddi yüzüne karşı "artık al şu hoparlörü ya da ben alayım faturayı getireyim" demeye başladım -ki değişen bişi olmayacak biliyorum bu sefer de parayı vermeyecek.Ama bir kulaktan giriyor diğerinden çıkıyor.Bir de utanmadan geçen hafta dedi ki "ya çıksam evden alicam ama işte çıkmıyorum.."Halbuki bunu söylediğinin sabahı söyledikleri "dün eşimle kadıköydeydik, hava ne soğuktu hala bahar gelemedi bir üşüdük ki sorma,boğazlarım şişti bugün.."Yalancı adam aynı zamanda da "iyi bir hafızaya sahip olmalı" diye boşuna dememişler!
Kadıköy, yazıcıoğlu iş hanı, en uygun fiyatlı aksesuarlar orada, almayanı döverler, hele ki birinin malına zarar verip kırdıysan ve 6 aydır telafi etmiyorsan adamlar yüzsüzlüğüne %20 indirim yapar belki!
Hani bu adam el diyelim, netice bu işyerinde kafa dengi kimse yok, ağır kültür şokları yaşıyoruz tamam peki ya akraba cemiyetinden insanlara ne demeli?
Bende yakın bir akraba var, benden yaşça büyük şöyle ki 7-8 yaş falan diyelim.
Evlidir kendileri hem de kaçıncı, detaya girmeyeceğim beni ilgilendirmez benim mevzum bu kişiliğin yalanları.
Çok rahattır kendileri, o kadar ki umursamaz pek bir şeyi.2 sene önce hastalığımda gelmek ya da arayıp geçmiş olsun demek yerine susmayı yeğlemişti.Bir akşam telefonum çalmıştı baktım o, bana diyor ki "Saçlarımı boyatacağım da turuncu istiyorum, senin senelerdir kırmızı ya, kuaförün iyi demek ki bana adresini versene...":))Güler misin ağlar mısın:)
Sonraki aramalarda da durum değişmez, arar, hımm derim kesin menfaati vardır,adres soracaktır, yardım isteyecektir, çocuğunu bırakması gereken bir yer vardır (benden iyisini bulamaz çünkü çocuğu aynı zamanda benim karıncam ve birbirimize pek düşkünüz, zeki zehir gibi çok tatlı bir karınca!)Geçen gün de yanı şeyi yaptı, sinemada karşılaştık, dedi ki ben seni bırakırım evine çıkışta,sakın gitme, haberleşelim.." Çıkışta baktım kişi yok, aradım cebi kapalı. Yarım saat vasıta bekledim yağmurda ayaklarım dondu sonra ben facebook'tan yazdım neredeydin bulamadım seni diye?
"Yaa bitanem, canım benim, ben erken çıktım filmden, telefonumu da evde unutmuşum arayamadım seni" dedi...
Bunu okuduğumda aklıma bir sahne geldi: "Ben seni bırakırım evine,çıkışta..." diyor ve elinde telefonla birine mesaj yazıyor, telefon farklı olduğu için modeline takılmıştı gözüm o yüzden çok iyi hatırlıyorum...
Şimdi bunu yerine bana deseydi ki ya ben acilen çıktım unuttum seni, yada ne bileyim başka bir şey ama doğru ama dürüstçe ama yanlışsız....
Dürüstçe unuttuğunu söylese bu beni asla üzmez, insanlık hali olabilir derim zaten gelirken ona mı güvendim ben dönerim derim olur biter ama bile bile yalan söylemek var ya işte o beni mahvediyor.
Bir de aynı şey seneler önce başıma gelmişti,yine akrabalardan biri, epey zaman geçtiği için konuşmanın giriş bölümünü anımsayamıyorum ama cep telefonundan açılmıştı, bu kişi de çok zengindir ayda bir telefon değiştirir.Benim de o ara galiba telefonum düşmüştü, ondan bahsediyorduk, ben yenisini alana kadar ne yapsam diye içten bir şekilde soruyordum çünkü okula gidip geliyordum o dönem ve gece geç geldiğim de oluyordu..Ama ben bana telefon al ya da eskisini ver gibi bir şey söylemedim, ima etmedim, asla kimsenin eskisini kullanmam zaten, böyle bir şeye de tenezzül dahi etmem.Dostlar arasında muhabbet diye sesli düşünmüştüm hepsi o,belki bir haftalığına ödünç alabilirdim!Ama dervişin fikri zikri olayı var ya, bu herhalde telefon istedik sandı, "benim eski telefonların hepsini attım, hiç biri yok, hele o en son mavi olan o su geçirmez model vardıya tüh ya attım olmasa sana verirdim bir hafta kullanır getirirdin bana..."gibilerinden saydı da saydı, oscarlık oynadı yani, iyi dedim ben istemiyorum ki banane..Sonra odasına gittik, oturuyoruz bir baktım koltukla duvarın arasında bir boşluk var boşlukta da telefonu gördüm hani o su geçirmez mavi olanı:))Allah'ın işi, bir de telefon çalmaz mı?Bu kıpkırmızı oldu, sakladığı yerden çıkarı telefonu konuştu, sonra geldiğinde yüzü eski rengine dönmüştü bir şey olmaış gibi devam etti sohbete!
Yani benim telefonum var ama kullanıyorum dese ne olur ki zaten istememiştim:))
Bunun gibi onlarca olay söyleyebilirim size, ama önemli olan "dürüst"lüğün ne kadar güzel bir erdem olduğunu vurgulamak.Böyleleri karşısındakini aptal yerine koyduğunu zannederek aslında kendileri düşüyorlar tuzağa.
Bana o kadar komik geliyor ki bu durum,çünkü ben kafamı kessen yine doğruyu söylerim.Ergenlik döneminde o aptallıklarımda, denemek için sigara içtiğimde, dışarıda alkol aldığımda, yanlış bir şey yaptığımda,ya da aptal bir ilişkimde dahi yalan söylemedim, her şeyi dürüstçe anneme anlattım. Şimdi hiç biri yok hayatımda, her şey daha güzel daha doğru ama önemli olan hayatın hata yapılan evrelerinde dahi dürüst olmak, hata yapmadan büyüyemeyiz çünkü...
Bu yüzden bana dürüstlüğü aşılayan anneme ve babama çok teşekkür ediyorum, beni öyle güzel yetiştirmişler ki koca koca adamların karşımda yalan söylemelerine sadece gülüp geçiyorum, Pinokyo bile masalın sonunda iyi olmaya karar vererek gerçek bir çocuğa dönüşür, oysa onlar benim gözümde sadece komik ve aciz karakterlere dönüşüyorlar.
Zaten yalan dolu, kandırmaca dolu bir hayatla benim ya da bir başka duyarlı insanın gözünde ne kadar değer kazanabilirler ki?

22 Nisan 2009 Çarşamba

"İyi ki!"


Geçenlerde gördüm ki aynı anda "31" ziyaretçi var sayfamda,
Hemen bir ekran görüntüsü aldım,
25'i geçtiğim olmuştu ama bu bir rekordu benim için,
Yazılarımı yazmaya başladığımdan bu yana 5 ay geçmiş,her geçen gün daha da fazla blog dostu kazanmışım,
İçimden geçen her satırı sizinle paylaşmak beni çok mutlu ediyor,
İyi ki açmışım şu blogu, iyi ki sizleri tanımışım :)

"okuyorum öyleyse varım!"

Çocukluğumdan beri kitap okumayı çok severim, zaten meslek gereği iç içeyim kitaplarla ve hiç de şikayetçi değilim.
Bir yanda altını çize çize satırları sindire sindire okuduğum Elif Şafak “Aşk”..diğer yanda biri polisiye diğeri evlilik arifesinde olan bir kadının başından geçenleri anlatan iki İngilizce roman,bir yanda da nihayet kendi işimle ilgili yapabildiğim çalışmalar.
Ne kadar sürecek bakalım, gelecek sene benim için ne düşünüyorlar, bu arada akıbetimi de merak etmiyor değilim!
Yarın törenimiz var, tatili öğleden sonra başlayacaklar listesindeyim, ama buna da şükrediyorum.
Kısa da olsa yazmak istedim,
İşler ve molada kitaplar beni bekler…

Herkese iyi ve mutlu bir gün diliyorum.

20 Nisan 2009 Pazartesi

"Dersimi aldım..."

Televizyonla pek aram yoktur, ancak dün gece televizyon sayesinde hayattan büyük bir ders aldım.Son zamanlarda böyleyim ben, izlediğim,duyduğum,gördüğüm ya da tanıklık ettiğim pek çok olayın sonundan iyi bir netice çıkarıyorum, hepsinin tesadüf olmadığını bana bir şey kattığını, ne olursa olsun mutlaka benim adıma er yada geç iyi bir nedeni olacağına inanıyorum.Kadercilikle karıştırılmasın sakın, ama beni daha dingin yapıyor, asiliğimi yavaştan eliyorum ve arta kalanları edinmeye çalışıyorum.
Dün gece de hayattan güzel bir ders aldım.Nasıl mı?
Var mısın yok musun programını izleyen annemin yanına geldim, baktım televizyonda çok hoş, güleryüzlü bir kız yarışıyor, mavilerin neredeyse büyük bir kısmını açtırmış, kırmızı kutular çoğunlukta.Baktım ki banka 75.000 TL teklif verdi, kız da o ara benim gözüme (bana neyse?) pek bir şımarık göründü, baktım ki ayağında pahalı ugg botlar, dedim ki önyargıyla"ayağındaki botlar kaç lira,hala da bu yarışmaya katılıyorlar, ihtiyacı olan birileri katılsa keşke de yerine ulaşsa para dedim, baksana 75.000 TL'yı beğenmiyor."
O an yarışmacı Tuğba, dışardan baktığımda böyle göründü gözüme, ta ki Acun Ilıcalı'ya hikayesini anlatana kadar...
Hikayesini anlatmaya başlıyor;
Sene 1999; 12 yaşında, babasının işi yüzünden Yalovaya taşınıyorlar.Taşındıkları yaz 17 Ağustos kıyametine yakalanıyorlar.Oturdukları evi yapan şerefsiz,binayı bataklığa inşaa etmiş.Bu nedenle yarışmacı Tuğba'nın oturdukları kat binanın temeline gömülüyor.Bina dışardan bakıldığında iki kat eksik duruyor düşünün. (Deprem bölgesinde bataklığa ev yapabilecek kadar vicdansız o adam ve ona izin verenler nerede acaba,ve şu an ne yapıyor çok merak ediyorum.)
Tuğba o gece odasında uyumuyor, annnesi ve babası da yatakodasında değil Tuğba'nın uyuduğu odada uyuyorlar, Tuğba depremden sonra evin yere gömüldüğünü söylüyor, başına aldığı darbelerle bayılıyor, enkazda kalıyor, uyandığında fark ediyor ki kıpırdıyamıyor, öyle ki tek bir boşluğu yok, nefesi dahi sınırlı alıyor, saatlerce, dayısına bağırıyor sesini duyuruyor, çabalıyor,ona su veriyor, bayılmaması için devamlı konuşuyor, nihayet bir üst katın zeminini delerek kurtarıyor, Bursa'daki hastaneye helikopterle götürüyorlar, hastane tıklım tıklım hemen ameliyata alıyorlar, ama ameliyat sonrası öğreniyorlar ki kolu ve bacağı kangren olmuş; O an annemle fark ediyoruz ki "yarışmacının sol kolu ve bacağı protez." Tüylerim diken diken oluyor, iki dakika önce söylediklerim aklıma geliyor, benim önyargıyla yaklaştığım o kızın başından geçenleri dinledikçe hem yaşadıkları yüzünden hem de cesaretine hayranlığımdan gözlerim doluyor.
Haftalarca hastanede kalıyor,taburcu olduğunda annesi ve babası hastanede deniyor, ağlıyor görmek istiyorum diyor ve bir akrabası 12 yaşındaki kızı sarsarak söylüyor gerçeği;annesi ile babası onun uyuduğu odada sonsuzluğa uyuyorlar.Kendi yatak odalarında hiç hasar yok, kurtulma olasılıkları çok fazla...
Akrabaları ve aile dostları sahip çıkıyorlar Tuğba'ya...
Ne kadar zor, ne kadar acı, ne kadar keskin bir hayat geçirmiş yarışmafcı Tuğba meğerse, oysa dışardan bakıldığında o kadar güzel ve neşeli ki, gözlerinin içi gülüyor adeta!
Bu güzel kız bana kendisi kadar güzel bir ders verdi dün gece,
Onun hayat hikayesini öğrendikten sonra dedim ki, asla ama as-la kimseyi dışardan göründüğü gibi değerlendirmeyceksin,böyle bir huyum yoktur ama arada istemeden de olsa önyargıya kapılıveriyor insan.
Meğer en eğlenceli görüntünün içinde bile sonsuz acı yatarmış...
Yarışmanın sonlarında 201.000TL'lik teklifi geri çevirerek kutusuna gidip rekor kırmayı arzuladı Tuğba, ancak kutusundan 100.000 TL çıkıyor, yine de onun için, geleceği için oldukça iyi bir miktarla ayrılıyor yarışmadan.
Onun adına çok sevindim ve onun cesaretine, neşesine, yaşam mücadelesine hayran kaldım. Bana hayatta ne olursa olsun yola devam etmek gerektiğini bir kez daha gösteren o güleryüzlü güzel kıza çok teşekkür ediyorum.
Dilerim hayatta daima şu andaki gibi güleryüzlü, mutlu ve huzurlu olsun...

15 Nisan 2009 Çarşamba

"Atam"

Sevgili Öykü başlattı bu mimi,
Ben de seve seve yürekten katılıyorum,
Böyle günlerde daha çok duyarlı olmalıyız.
Ulu Önderimiz ATATÜRK'le ilgili onun mükemmel ve güçlü karakterini yansıtan bir anektod:
Ingiliz krali VIII. Edward Istanbul'a Atatük'ü ziyarete geldigizaman, Atatürk kendisine bir aksam ziyafeti vermisti.
Ziyafetten önce, -"Bana Ingiltere sarayinda verilen ziyafetler ne sekilde olur,onu bilen birisini, yahut bir asçi bulunuz !...dedi.Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan ögrenerek sofrayi o sekilde düzene koydular...
Aksam kral sofraya oturunca kendisini kralsarayinda zannederek memnun oldu.
Atatürk'e dönerek:
- "Sizi tebrik eder ve tesekkür ederim. Kendimi Ingiltere'dezannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türkgarsonlar hizmet etmekte idi.
Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandi. Yemekler de halilara dagildi.
Misafirler utançlarindan kipkirmizi kesildiler.
Fakat Atatürk Kral'a :
"Bu millete her seyi ögrettim, fakat usakligi ögretemedim!"dedi.
Bütün sofradakiler Atatürk'ün bu sözlerine hayran oldular.
Atatürk garsona da "vazifene devam et" emrini verdi...
Bu mim yazımı okuyan "herkese" gitsin...

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!