Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

13 Eylül 2010 Pazartesi

"kurallar çiğnenmek içindir."


Özel okullar bugün açılıyor.
Malumunuz ilk gün heyecanı...

Canlarım, mini mini karıncalarım geldi bugün, pırıl pırıl, taptazeler..sarıldım kocaman öptüm hepsini.

Yalnız bir sorunum var.

Sabah bir de baktım posta kutumda arife gününden kalma bir e-posta!O gün çalışmadık, e-posta bize ulaşmadı ki!

Efendim demişler ki herkes bugün siyah beyaz kombin klasik giyecek diye..bla bla bla..

Ben ne giydim?

Rengarenk çizgili bir bluz, spor görünümlü kumaş pantolon ve siyah spor ayakkabı :D

Saçlar zaten bonus!

Benim dışımda herkes düğüne gelir gibi iki dirhem bir çekirdek, saçlar yapılı.

Şu an tüm bu klasik robotlaşmış insan manzarasının arasında farklılığın kitabını yazmış gibi görünüyorum ve ne yalan söyleyeyim ilkin biraz rahatsız oldum.

Eve gidip kıyafet mi değiştireceğim?

Geçen sene de aynı şeyi yapmıştım, sonra rahatsız olup gidip kıyafet değiştirmiştim ama baktım ki kimse bana değer vermiyor, şu 2 senede tüm işleri bana yıkıp diğerlerinin yarısı kadar maaş veriyorlar o halde bende kuralları bir güzel çiğniyorum.

Zaten gönül bağım tamamen bitti..hiç bir isteğim kalmadı bu dedikodu kazanında çalışmak için.

Her yeri araştırmaya devam,iş görüşmelerine devam,en kısa sürede yeni ve çok iyi bir iş bulup ardıma bakmayacağım.

Her şeyi bir yana bırakın, başka bir iş yeri olsa gerçekten giyinir gelirdim de, burada kuralları çiğnemek güzel,diğerlerinden farklı olmak da!

Hele ki anksiyetemin beni bunalttığı şu günlerde iyi geldi.

Referandumdan çıkan sonuç,geleceğin asla düzelmeyeceğine dair kemikleşmiş düşünceler, az maaş, istediğin şartlarda iş bulamamak, çok yoğun çalıştığı için arasıra görebildiğin ama daha sık görmeye ihtiyacın olan bir sevgili, iş yerindeki dallas durumlarının mide bulandırıcı halleri..içten pazarlıklı çakallar..

Kendimi hep düzgün, iyi, sadık, sevilen, mutlu tutma çabam.

İşlerin yürümesi için gösterdiğim gayret.

Paranın lanet olası gücü.
Değişimlere inanmak ve değiştirebilceğine inanmak mevzuularının benim için çok geride kalması.

Tüm bunlar ruhumu sıkıyor kaç gündür, kasvet basıyo içime,nefes alamıyorum..bitsin diye dua ediyorum.

Bu ara Stereo Total - I love you Onno dinliyorum.
Yani bu kadar felaket bi durumum var:)

Aklımın iplerini saldım, ben mi kurtaracağım şu aptal dünyayı?


7 Eylül 2010 Salı

"Bay Peabody"



Kabala Felsefesini benimseyen Madonna’nın çocuk kitapları denemelerinden biri olan "Bay Peabody’nin Elmaları"nı okumuş muydunuz?
Madonna'nın Kabala öğretmenlerinden birisinin anlattığı bir hikayeden esinlenerek yazdığı bu kitabı okuduktan sonra, hikayeyi “kendi anlatımımla” sizinle paylaşmak istedim...


Çok bilindik, fazlasıyla sıradan ama bir o kadar da gözümüzden kaçan bir konunun işlendiği bir hikaye bu..ben karıncalarımla(yazılarımı okuyanlar bilir karıncalarımı) bunu elbet paylaşacağım ama sizlerle de paylaşmak istedim.
Sizler de çocuklarınıza anlatın,hatta bu kitabı onlara alın,güzel illustrasyonlarıyla anlatım daha da akıllarında kalsın,kütüphanelerinde bulunsun diye...

Hikayemiz küçük bir kasabada geçer, Bay Peabody tarih öğretmenidir ve haftasonlarını beyzbol karşılaşmaları düzenlemekle geçirir.
Maçlarda kendi kurduğu minikler takımı hep yenilir ama hiçbir çocuk buna üzülmez nedeni ise çok eğlenmeleri ve Bay Peabody’yi çok sevmeleridir.

Yine bir gün maç sonrası Bay Peabody evine doğru giderken yol üzerindeki manavdaki teagaha yaklaşır, elmalara uzun süre bakar ve en parlak ve en güzel olanını alıp cebine koyar ve gülümseyerek yoluna devam eder.
Bunu gören kasabalı çocuklardan Tommy ve arkadaşları Bay Peabody’nin elmanın parasını ödemediğini fark ederek ertesi hafta yine onu gözlemlemeye karar verir.

Ertesi hafta gelir, Bay Peabody’nin takımı maçta yine yenilir ama çok keyifli geçtiği için yine kimse mutsuz olmaz.
Bay Peabody, evine doğru yola çıkar ve yine manavın önüne gelir, geçen hafta yaptığı gibi elmalara bakar, en parlak ve en güzel olanını alıp yoluna devam eder, yine parasını ödemez.

Tommy ve arkadaşları olayın ne kadar yanlış olduğunu düşünür ve bunu akşam eve gidince aileleriyle,arkadaşlarıyla ve tanıdıklarıyla paylaşır,bu durum kulaktan kulağa yayılır.

Ertesi hafta Bay Peabody beyzbol sahasına geldiğinde hiçbir oyuncuyu orada bulamaz.Bunun nedenini anlayamadığı için oraya gelen tek kişi olan, malzemeleri taşıyan küçük gönüllü çocuğa durumun nedenini sorar.

Çocuk, Bay Peabody’e herkesin onun hırsız olduğuna inandığını ve manavdan elmaları alıp parasını ödemeden gitmesinin onlara bunu düşündürdüğünü söyler.

Bunun üzerine Bay Peabody onu da yanına alarak manava gitmeyi ve durumu açıklamayı teklif eder, manava doğru giderken geçtikleri yolda Bay Peabody’i gören eski arkadaşları ve bazı insanlar ona selam vermez, gülümsemesine karşılık alamaz, hatta tepkili ve asık suratlı yüzlerle karşılaşır, kimse onunla konuşmaz.

Manava gelirler, Bay Peabody manava bugün maç olmayacağını ve elmasını erken almak istediğini söyler, manav da “tabii ki , benim için fark etmez nasılsa her cumartesi sabahı süt alırken bir haftalık elmaların parasını bana veriyorsunuz.” der.

Bunu duyan çocuk Bay Peabody’ye dönerek “Tommy’ye gidip ne kadar büyük bir hata yaptığını anlatmalıyım” der.

Bay Peabody ise Tommy’yle konuşmak istediğini iletmesini ister çocuktan…

Olayın gerçek yüzünü öğrenen Tommy utanarak Bay Peabody’nin yanına gider.
Bay Peabody hafifçe gülümser ve der ki “biraz sonra seninle beyzbol sahasında buluşalım, evden bir kuştüyü yastık alıp gelir misin?”

Tommy koşarak eve gider, yastığı alır ve beyzbol sahasına gider. Bay Peabody onu beklemektedir.

Bay Peabody, Tommy’nin meraklı bakışlarına cevap vermek için konuşmaya başlar: “Şimdi senden o yastığı alıp içindeki kuş tüylerini buraya,sahanın tam ortasına dökmeni istiyorum…”
Bay Peabody’nin onu affetmesi için bu kadar küçük bir bedel ödeyeceğine şaşıran ve biraz da sevinen Tommy, heyecanla ve istekle yastığın içindeki tüm kuş tüylerini boşaltmaya başlar. Kuvvetli rüzgarda ve boş sahada binlerce tüy hızla etrafa saçılır, kısa sürede tümü uçuşur gider…

Görevini tamamlamanın getirdiği sevinçle Tommy Bay Peabody’e sorar : “İstediğinizi yaparak hatamı telafi edebildim mi?”

Bay Peabody cevap verir : “Görevin henüz bitmedi, şimdi boşalttığın o yastığı doldurup eski haline getirmen için bütün kuş tüyleri geri toplamanı istiyorum senden…”
Tommy öfkeyle kaşlarını çatar : “Ama bu imkansız…”der.

Bay Peabody yanıtlar.. “Benim hırsız olduğum söylentisini tüm kasabaya yayarak bana ve kişiliğime verdiğin zararın telafisi de aynı derecede imkansız der.O yastığın içindeki her bir tüyün bu kasabada yaşayan bir insan olduğunu farzet…”

Ne kadar büyük bir hata yaptığının ciddiyetine varan Tommy, "O halde yapmam gereken çok fazla iş var.."diyerek hatasını düzeltmek için ilk adımı atmışken Bay Peabody şöyle der;

“Bir dahaki sefere insanları yargılamakta acele etme ve sözlerinin ne kadar önemli olabileceğini unutma lütfen..”

Ve Tommy’nin avucuna bir elma bırakıp gülümseyerek oradan uzaklaşır...



Umarım bu anlatımdan keyif almış ve bu çocuk öyküsü sayesinde biraz olsun düşünme fırsatı yakalamışsınızdır.


İnsanları ne kadar çabuk yargıladığımızın, hükümler verdiğimizin ve gereksiz sözlerle anlamsızca birbirimizi incittiğimizin farkına varmamız için iyi bir fırsat bence!

Çocuklarınıza bu hikayeyi şimdiden anlatın ki, ileride birileri hakkında önyargılı davrandıklarını fark ettiklerinde akıllarına hep bu hikaye gelsin.

Şimdiden, kırdığınız herkesin gönlünü alacağınız, değişmeye başlayacağım dediğiniz mutlu bir bayram diliyorum…


Upuzun sofralarda keyifli sohbetler olsun,hayattaki en önemli görevin "insan biriktirmek" olduğunu anlayabilelim...

3 Eylül 2010 Cuma

"denge"


Okulların açılmasına, karıncalarımın sabah okul yollarına düşmesine, uykulu gözlerle bana günaydın demesine ve kocaman sarılmasına az bir vakit kala, çok yoğun, çok koşturmacalı, bol düşünmeli, sürprizli zamanlar geçiriyorum.


Hayatımda hem çok iyi hem de berbat diyebileceğim gelişmelerim var, yine iki kutup birarada, terazinin kefesi yine dengede anlayacağınız!


Akışına bırakıp izlemeyi, izledikçe değerlendirmeyi istiyorum.Kendimi önceden üzmenin ya da sevindirmenin bir anlamı olmayacağının aksi takdirde hayal kırıklıklarımla baş etmenin zor olduğunun da farkındayım.


Bu yüzden gönlümden geçen her şeyi bir kayığa yükleyip sulara bıraktım, sakin sakin salınıyor, ne zaman yerine ulaşır ne zaman bana geri döner ya da döner mi bilemiyorum.


Huzurluyum sadece, bazı şeyler beni zorlasa da huzurluyum...


Huzur bir yana, bu ara en çok düşündüğüm konulardan biri de insansızlık. Saçma sapan düşüncelere sapladım kendimi, o kadar bıktım ki insanları idare etmekten, ıssız adaya düşsem ne olur diye aklımdan geçiyor!


Yüz verdim diye tepeme çıkan insanlar, gereksiz samimiyetler, içten pazarlıklar, iş yerimde dönen tuhaf aç üçgenleri!Kimin kiminle birlikte olduğunu herkesten sonra duyup şaşırıp kalan bir ben!Meğer ne işler dönüyormuş etrafımda diye hayrete düşen yine ben!


Facebook dediğimiz,beni eski arkadaşlarıma kavuşturduğu için mutlu olduğum ama haddinden fazla hayatımıza girerek özelimizi afişe eden bu sanal kurum, paparazzilik görevini insanların kendi isteğiyle gayet de başarılı sürdürüyor ve günden güne ilerliyor..ve bu gelişimi gördükçe benim ıssız ada fikrim daha da ağır basıyor.


İnsan neden her anını yazar oraya? Neden ilişkisini, gittiği yerleri,işini,sıkıntısını,sevincini bu kadar deşifre eder.Sevgilisiyle kavga eden kişinin özelini oraya yazması, herkesin ona yorum yazması,şifrelerini birbirine verip mesajlarını okuyup bundan maraz çıkaran insanların komik durumuna ne demeli peki ?


...


Gülümsüyorum:)


Çünkü bana gerçekten çok komik geliyor, hayatın bu kadar ifşa edilmesi,kimliğinizi göstererek tanıdıklarınızın önünde hayatınızı deşifre etmeniz, en özelinizi söylemeniz, boy boy fotoğraflarınızı koymanız bana saçma geliyor.


Benim de facebook hesabım var kuşkusuz ve eski arkadaşlarımı bulduğum için pek mutluyum ama bir yere kadar..Ne ilişkimi ifşa ederim, ne sevgilime şifre veririm, ne oradan hayatıma ait çok belirgin ve kilit bir şeyler yazarım..Fotoğraflarımı da sınırlı görebilirler, hepsi budur.. bilemiyorum çok mu geri kafalıyım ?


Karıncalardan başlayıp iş yerindeki aşk üçgenlere oradan da facebook'a nasıl bir bağlantı yaptım bilemiyorum!ama sanal dünyaya kendini kaptıran isanların durumlarından hoşlanmıyorum.


Sanallık çağın bir gereksinimi diyebiliriz, her ne kadar bana çok uygun gelmese de..

Bir de bu aralar hoşlanmadığım başka şeyler var..mesela parasıyla her şeyi satın alabilen insanlar, yok biliyorum para her şeyi satın almaz da onlar alabileceğini zannediyorlar, haksızlığa karşı zıplayan sinirlerimi durdurmaya çalışmam işte bu nedenden.Yoksa usta Münir Özkul'un efsane karakteri Yaşar Usta gibi bir manifesto vermek isterim patronuma ve istifayı suratına atmak!Ama kolay değil bu işler..kriz teğet geçmiş-miş-miş.Hayatımda hiç bu kadar iş bulmak için uğraştığımı hatırlamıyorum...neyse..düzelecek her şey diyelim...Sahi düzelecek mi?


Ne iş yapıyorum, mesleğim nedir, az çok tahmin yürütüyorsunuz hatta bariz gibi ama sandığınız meslek de olmayabilir,belki de odur bilemiyorum...benim kim olduğumu bilmiyorsunuz ama hayatımı okuyorsunuz, bu da sanallık mertebesinde iyi bir yer olsa gerek..hoş pek çok konuyu buradan yazamıyorum ama yine de beni tanıyor ama kim olduğumu bilmiyorsunuz, bu da benim daha özgür yazmamı, kendimi daha iyi ifade etmemi, kafamın içindekileri insanlar ne der diye düşünmeden sayfaya aktarmamı sağlıyor.


Bu paylaşımı seviyorum, kendimi özgürce anlatabilme lüksünü ve sizi seviyorum...



İşin özü biraz uçlarda, bir öyle bir böyle geçiyor günlerim, terazinin mutluluk kefesi ağır bassın diye dua ediyorum..dengede kalmaktan,birden fazla iş yapmaktan, her şeyi mükemmele yakın tutmaya çalışmaktan yoruldum.



İş yoğunluğumun haddini aştığı,cumartesi de geleceksin dedikleri, ama benim kursum var dediğimde kursa gitmezsiniz bir kaç hafta diyerek suratıma ukalaca bakış fırlattıkları ve benim hiç bir şey yapamadığım şu günlerde,mümkün olduğunca fırsat yaratarak burada bir şeyler paylaşmaya çalışacağım.



Şimdilik herkese mutlu bir gün dileyip kaçıyorum!



26 Ağustos 2010 Perşembe

"Bir bilmecem var çocuklar!"

İki video arasındaki 7 farkı bulunuz."

http://melodik-minor.blogspot.com/2010/08/iki-klip-arasndaki-7-fark-bulunuz.html


"Gülümser(sen) eğer..."



Biliyorsunuz arada eski yazılarımı da paylaşıyorum sizlerle, daha az kişi tarafından okunurken gözden kaçmış olabilir diye düşündüğüm,daha çok okunmasını ve benimsenmesini istediğim yazılar.Eğer içimden gelirse ufak düzeltmeler de yapıyorum üzerlerinde..

Aşağıdaki metin, 15 Ocak 2009 tarihli yazımdan,
Bugün hissettiklerimle dünü birleştirdim ve hala aynı şekilde düşünüyor olmaktan çok mutluyum...


Kocaman bir günaydın kendime :) Daha sonra herkese teker teker günaydın !
Aynaya gülümseyerek uyandım bu sabah, her şey önce kendinde bitiyor ya buna iyiden iyiye inanıyorum artık.

Aptal mutluluk oyunlarından çok farklı bir duygu bu, kendini kandırmak değil külliyen inanmak!

İçindeki sesi dinlemek, rotanı değiştirmek.
Hayat dediğimiz şey çok basit aslında, fazla anlam aramaya gerek yok.
Bence hayat bir hamur gibi...Herkese farklı renk, farklı şekil ve farklı maddelerde sunulmuş.
Tamam belki ötekinin rengi daha güzel ya da berikinin şekli...
Ama her şey bizim ellerimizde inanın bana.Siz ruhunuzla şekillendireceksiniz, gülüşünüzle güzelleştireceksiniz, iyi düşüncelerle arındıracaksınız.
Daha sakin, daha duru, daha iyi olmalı insan.

Kendine ayırdığı vakit her zaman öncelikli olmalı..

Sorgusu bol ama çabası fazla olmalı..
Savaşlara anlam veremiyorum, kavgalara, sahip olma duygusuna.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan zihniyetlerin amaçlarını anlayamıyorum,gözü kör eden o yağmacı hırsların çürüttüğü insanları da..

Bir yerlerde bebekler öldürürülürken abuk subuk şeylere kafa yorarak ağlamak adaletli gelmiyor bana, onlar acı değil bebeğini bombalara veren annelerin acısının yanında...
O yüzden doğrulun şöyle bir kendinize gelin, şu kocaman evrende minicik toz zerrelerinden ibaret olduğumuzu düşünün.Küçük şeylerle mutlu olmaya bakın.Etrafınızdaki çocukların gülümsemesi, güzel bir sinema filmi, bir tiyatro oyunu, uzun zamandır canınızın istediği bir yemeği yapmak, sevdiklerinizle bir pazar kahvaltısı, gün doğmadan kalkıp sahile gidip güneşin doğuşunu izlemek, yağmurlu bir günde bir kahveye girip kendinize bir kahve ısmarlamak ve boğazınızdan geçen o sıcaklığı sağlayabildiğiniz için Tanrı'ya şükretmek gibi...
Sapasağlamsınız değil mi, sağlığınız yerinde mi? O halde şükredin, sağlığınız varsa ihtiyacı olan, sağlığı olmayan insanlara yardım edin.

Bir rahatsızlığınız varsa da moralinizi yüksek tutun ve her şeyin iyi olacağını düşünün.

Kendinize ve hayata bakışınızı değiştirmenin, her gün yuttuğunuz o depresyon haplarından çok daha faydalı olabileceğine inanın.
Hayatta neyin ne zaman olacağını bilemezken, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler üzerine kafa yorarak neden kendinizi üzüyorsunuz, hayattan zevk almaya bakın, bol bol gülümseyin, bunu alışkanlık haline getirin.
Ne engellerle karşılaşıp, yılmayıp hayata tutunan insanların öykülerini okuyun.
Bacakları olmadan basketbol şampiyonluk kupaları alanları, elleri olmadan resim yapanları, ölümcül hasta olup da hala güneşin doğuşuna mutlulukla ortak olanları...

Terk edilmek, aldatılmak, yalnız kalmak sadece sizin başınıza gelmiyor bunu düşünün, yalnız olmadığınızı,istekli olduğunuz takdirde hayatın her zaman bir yol sunabileceğini aklınızdan çıkarmayın ve içinizdeki anı yaşayan çocuktan asla vazgeçmeyin.

Hızla tükettiğimiz saatlerinizi kaybettiğiniz için değil dolu dolu geçirdiğiniz için kutlayın kendinizi.

Netice dünyaya geliş amacımızın ne olduğunu dahi bilemediğimiz bir hayatı yaşıyoruz, gülsek de, ağlasak da ertesi gün güneş "hep"doğuyor...

Peki hiç düşünmediniz mi sizin için yarın ya doğmazsa?
Çok geç olmadan, hayatınızın yönünü değiştirin ve küçük mutluluklar yaratın kendinize,
Hayallerinize doğru aydınlık bir yol sizi bekliyor...





p.s. bu yazıyla kimileriniz gerçekten yüreklenip gülümsedi, kimileri de "hadi canım sen de!O kadar kolay olmuyor bu işler sayın sevgi pıtırcığı"dedi, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz öyle değil mi?

benden söylemesi, denemesi bedava...


25 Ağustos 2010 Çarşamba

"katliam"

Ne kadar da meraklıyız doğayı yakmaya, yıkmaya, tahrip etmeye...
Maksat cepler dolsun değil mi?
Yurtdışında insanlar doğal güzelliklerini daha da geliştirmek, temiz tutmak ve turizme açıp değerlendirmek için kaynak yaratıp çaba sarf ederken bizde durmak bilmeyen bir yeşil katliamı var.

Sürekli inşaa ediyoruz, binalar, santraller, köprüler, villalar,lüks siteler, gökdelenler.

Halbuki dünya bu hırs yüzünden dengesini yitirdi, artık çığlık atıyor, mevsimler değişiyor, dengeler eskisi gibi değil...ama esas sorun şu;

Bu çığlığı duyan var mı?

3.köprü inşaatı sırasında olacağı gibi ya da geçmişte acaristanbul için katledilen 1 milyon ağaçta olduğu gibi, sizce birilerinin sesi çıkacak mı?Dur diyen olacak mı?

Yaşamak için oksijene ihtiyacımız var diyenler olacak mı?

Ya da onları dinleyecek kimse olacak mı?

Plansız yapılaşmanın en hızlı yayıldığı ülke olma yolunda başarıyla ilerliyoruz!

Ağaç gölgesinde serinlemek, ciğerlerimi temiz havayla doldurmak ve yaşadığımın farkına varmak istiyorum, oysa ben tüm bu betonun ve ondan daha sert bir zihniyetin içinde sıkışıp kaldım...
Haftasonu kilometrelerce yol gidip yeşillik görüyoruz..yakında ondan da mahrum kalırız, uyumaya devam...ninni...

ntvmsnbc'nin haberini paylaşıyorum :

Türkiye'nin saklı cenneti olarak gösterilen Artvin'in Arhavi ilçesindeki Kamilet Vadisi’nin tüm güzelliği yapılması planalan 4 Hidro Elektrik Santralle birlikte yok olabilir.

Artvin'deki Kamilet Vadisi, Hidro Elektrik Santralleri'nin tehditi altında bulunuyor.

ARTVİN - Artvin Çoruh Üniversitesi (AÇÜ) Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu, Arhavi ilçesindeki Kamilet Vadisi'nin Karadeniz bölgesinin sahip olduğu tarihi ve doğal zenginlikleri bünyesinde barındırdığını ve henüz çok az kişi tarafından keşfedildiğini söyledi.

Kamilet Vadisi'nin Türkiye'de saklı kalmış bir cennet olduğunu belirten Kurdoğlu, ''Kamilet Vadisi farklı topoğrafyası, el değmemiş yaşlı ormanları, bitki çeşitliliği, su kalitesi, yaban hayatı, tarihi köprüleri ve doğa harikası Mençuna Şelalesi'yle Türkiye'nin saklı kalmış bir cennetidir'' dedi.

Kamilet Vadisi'nin farklı jeomorfolojik oluşumlara ev sahipliği yaptığını kaydeden Kurdoğlu, ''Vadide yaptığımız araştırmalarda 3 bin 400 metrelerden başlayan buzul topoğrafyası, 2 bin metrelerden itibaren çok hareketli bir akarsu aşınım topoğrafyasına dönüşmekte, bu değişimin sonucunda Kamilet Vadisi'nde çok hareketli, sarp ve ulaşılmaz bir topoğrafya ortaya çıkmaktadır'' dedi.

Türkiye'nin ekolojik özellikleri en iyi korunan alanlarından birinin Kamilet Vadisi olduğunu açıklayan Kurdoğlu, şunları ifade etti:

''Kamilet Vadisi'nin sarp topoğrafyası nedeniyle önemli bir bölümünde yol ağı bulunmuyor. Tamamen el değmemiş bu coğrafyada Doğu Karadeniz kuzey kesimi florasının önemli bir bölümü bulunmakta. Alan aynı zamanda Kafkasya ekolojik bölgesinin en bozulmamış doğal yaşlı ormanlarına sahip ve 300 yaşına ulaşan ağaçlar mevcut. Ekolojik özellikleri en iyi korunan ve temsil edilen bu alan, koruma değeri yüksek ormanlar sınıfında değerlendiriliyor. Vadide devam eden araştırmalarımızda tespit ettiğimiz tür sayısı bini geçecek. Vadideki bu saklı doğa Doğu Karadeniz'de bulunan karaca, çengel boynuzlu yaban keçisi, ayı, domuz, kurt ve tilki gibi büyük memeli hayvanlara da bir anlamda korunak oluşturuyor.''

Türkiye'nin çok az bilinen ve en kaliteli balının Kamilet Vadisi'nde üretildiğini vurgulayan Kurdoğlu, ''Türkiye'nin el değmemiş bu coğrafyasında çok az kişi tarafından bilinen Kamilet ve Şahinkaya kara kovan balı üretiliyor'' dedi.

DOĞA HARİKASI MENÇUNA ŞELALESİ

Vadide 3 bin 400 metrelerde buzul jeomorfolojisinin en güzel örnekleri olan çok sayıda buzul gölü ve buzul vadisinin bulunduğunu anlatan Kurdoğlu, ''Vadideki bir başka zenginlik ise çok sayıda kaskatlı şelale ve özellikle de Mençuna Şelalesi. Son 5 yıla kadar neredeyse hiç bilinmeyen Mençuna Şelalesi yıl boyu yoğun su akışıyla Türkiye'nin en yüksek basamaklı şelalelerinden birisi. Şelaleye doğa içerisinde yaklaşık 30 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılırken, şelale büyüleyici bir güzelliğe sahip'' dedi. Zirvelerdeki az sayıdaki yayla yerleşimleri dışında vadi içinde hiçbir yerleşimin bulunmamasının doğrudan su kalitesine yansıdığını ifade eden Kurdoğlu, bol oksijenli suların dere alabalığı için en iyi yaşam alanlarından birini oluşturduğunu kaydetti.

Kamilet Vadisi'ne son yıllarda doğa severlerin ilgisinin arttığını açıklayan Kurdoğlu, ''Vadi içerisindeki 18'inci yüzyılda Osmanlılar zamanında yapılan 2 kemer köprü ve Mençuna Şelalesi yakınında 2 adet mesire alanı açıldı. Turizm vadide her geçen yıl gelişirken, şelalenin son bir yıldaki ziyaretçi sayısı 10 bini geçti'' diye konuştu.

'VADİDE 4 HES PLANLANIYOR'

Doğa tutkunlarının Türkiye'nin bu saklı hazinesini henüz yeni keşfetmesine karşılık, vadinin HES'lerle tahrip olacağını belirten Kurdoğlu, şöyle devam etti:

''Böylesine önemli ve hassas bir ekosisteme sahip olan Kamilet Vadisi'ni daha insanımız tanımadan HES'ciler vadiye gözünü dikmiş durumda. Vadi içerisinde 4 adet hidroelektrik santrali (HES) yapılması planlanmakta. Çok yakın bir zamanda HES'lerden bir tanesi için de süreç başlayacak. Vadinin sahibi Arhavi'de tüm halk, iktidar ve muhalefetteki siyasi partilerin temsilcileri HES'lere karşı. Kamilet Vadisi'nde yapılacak HES'ler Türkiye'nin saklı cennetini tarumar edecek, insanlığın en değerli miraslarından biri olan ekosistem yok olacak.

Öte yandan burada yapılacak HES'leri engellemek için vadinin doğal sit alanı ilan edilmesi için başvuru yapıldı. Arhavi'liler bir anca önce sit ilanının gerçekleşerek alanın koruma altına alınmasını bekliyorlar.''

Kurdoğlu, vadinin gerekli önlemler alınmaması halinde geç farkettikleri vadiyi çabuk kaybedeceklerini sözlerine ekledi.


20 Ağustos 2010 Cuma

"Her şey sende gizli"


Her şey sende gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..

Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin.


Can YÜCEL

19 Ağustos 2010 Perşembe

"kasiyerlerin işkence teknikleri"


Yer : İstanbul Anadolu Yakasında bir market
Zaman : Bugün-saat 12:30 civarı

Olay 2 kişi arasında geçmektedir.
-Ben ve Markette kasada görevli kız!

Öğle tatilinden istifade caddenin üzerindeki adı sanı duyulmamış ama mahalle marketler zincirlerinden biri olan bir markete gittim. Kendilerine özel kartları bile var yani, öyle düşünün!
Raflarda fiyatlarını göremediğim ama 6 al 5 öde kampanyası olduğuna dair bir yazı bulunduğundan dolayı aldığım- paketin üzerinde "ekonomik 3'lü paket" ibaresini okuduğum- browni intense paketlerim ve soğuk bir soda ile sıcaktan bunalmış kasaya geldim.

Browni intense'in tek fiyatı : 0,50 kr.
Pakette üç tane var ve ekonomik paket yazdığına göre 1,50 Liradan daha uygun olacaktır düşüncesiyle tek değil de ekonomik paketi tercih ettim.

Ben - "Browni paketinin fiyatını öğrenebilir miyim?"

Baygın bakışlı market kasiyeri - Yanında sohbet ettiği 2 kızın sesinden beni duyabildiğini sanmamama rağmen hafifçe kolunu kaldırırak,, browni paketini yürümesi gereken ama yürümeyen banttan aldı - "Hmm, diiittt 1,50 Lira.."

Ben - "Ama orada kampanya yazmışsınız".

Baygın bakışlı market kasiyeri -"O kampanya normal kek browni için geçerli."

Ben - ...ve ben uzmanlık sorusunu merakla soruyorum:
"Hmm peki tekli ambalajla aynı fiyata geliyorsa neden 3'lü pakete ekonomik demişler,fiyatının daha uygun olması gerekmez mi?"

Baygın bakışlı market kasiyeri - Bu sorumun yarısını duydu, diğer yarısını da yanında hiç susmayan 2 görevli kıza bakarak ve sonra bana dönüp derin bir iç geçirerek yanıtlamadan suratıma öyle boş boş baktı.

O bakışı görmenizi isterdim!
Antartikanın yüzölçümünü sormuşum gibi, boş, sen manyak mısın gibi yılgın bir ifadeyle..oysa ben müşteriyim fiyatını sormak en doğal hakkım.

Ben - Fişimi alabilir miyim? (iyice gıcıklaştım)

Baygın bakışlı market kasiyeri - fişi kasadan çıkarırken,içinden bana küfür ediyor!

Ben -
Bir de sodayı açmanızı rica edeceğim.(Bu kadar da kibarım)

Baygın bakışlı market kasiyeri - Sohbeti bırakıp bana doğru döndü, suratıma şişeyi geçirecek ya da kafamı kasanın içine sıkıştırmak suretiyle bana işkence edeceğini sandım ama daha küçük bir hamleyle gözlerimin taa içine bakarak suratıma ofladı, bedgin,bezgin,nereden geldin başıma ben burada sohbet ederken der gibi...derken derin bakışmadan ibaret bu romantik anı bölerek sürekli konuşan kızlardan bir açacak istedi ve lütfedip sodamı açtı.


Marketten çıktım, çıkarken güzel şeyler(!)düşündüm onun için!


....

Sizi seviyorum ben uyuşuk,bilgiye ve meraka olan ilgisi sadece mahalledeki insanların dedikodusundan ibaret olan insanlar!

siz olmasanız ne ile besleneceğim ben ?


"Kadın ve Erkek Vol 2."

kadın:

Bugün üç yıl bitti. onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar mutluyum.
Tanrım, onu ne kadar seviyorum!Mükemmel bir erkek, cazibeli, yakışıklı, anlayışlı,sevecen...Bugün cumartesi, bıraktım arkadaşlarıyla eğlensin,en sevdiği yemek olan pastırmalı kurufasulye ile pilav yapıyorum..pişti, demleniyor..banyo yaptım, en sevdiği kıyafeti giydim. Yemekten sonra, şöminenin karşısına bir şişe kırmızı şarapla uzanacağız.

-Bir saat sonra-

Eve geldi sonunda. beni öpüşü biraz soğuktu, aklı başka yerde sanki. aman tanrım, yoksa?
Tüm cilvelerime rağmen, bana yanaşmadı,arkadaşlarıyla ne yaptığını sordum, ağzında bir şeyler geveledi,yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu, ama hala dalgın, hala uzak, hala kabuğuna çekilmiş.

Herhalde ötekini düşünüyor....Benden genç mi acaba? İşyerindeki sarışın pazarlama temsilcisi olmasın? Şöminenin karşısında şarabımızı yudumlarken, artık dayanamadım "neyin var?" diye sordum.

Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu.. "yok birşeyim" diye geçiştirdi.
O gürül gürül yanan aşkın bu kadar çabuk biteceğine inanamıyorum, daha dün bana ebediyete kadar benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün aramızda iletişim kopukluğu başladı bile. Belki de kilo alıyorum,çok mu vır vır yapıyorum?
Elini tuttum. elimi okşadı, ama eller hissiz, parmak uçları soğuk...platese başlasam? çocuk istesem? yalan, yalan, yalan. kendimi kandırmaktan başka bir şey değil bunlar.

Bitti...bittti...bitti.

Tanrım! ölmek istiyorum. kendimi son kez onun kollarına attım. ağlaya ağlaya uykuya dalmışım.

erkek:

öfff be, cimbomdan haybeye 2 gol yedik.. ama, kurufasülye güzeldi.

---


Bu kısa anektod ikili ilişkilerimizin bir aynası aslında,malum erkekler Mars'tan,kadınlar Venüs'ten!

İki bambaşka varlık...

Birbirimizi tamamlıyoruz sözde, ama özde aslında ne kadar da farklıyız...
Biz detay delisi,erkekler ise alabildiğine basit..(bkz.eklenen fotoğraf!)
ben basit olmayı ve sorgulamamayı ve hayata onlar gibi en az %50 bencillikle bakabilmeyi öyle isterdim ki..

Fazla kafa yormadan akışına bırakabilmeyi..



Birinden hoşlanan yakın bir kız arkadaşım var, karşılık görüyor ancak henüz işi resmi anlamda bir beraberliğe dökmeden arkadaşça birbirlerini tanıma durumunda ilerliyorlar.
Birlikte zaman geçiriyorlar,erkek bunu arıyor, mesaj atıyor, minik iltifatlarla gönlünü yapmaya çalışıyor, buraya kadar her şey güzel gidiyor. Yalnız kız arkadaşım iki gün önce bir konuda bir problem yaşıyor,morali bozuk,keyifsiz..beni aradığı gibi onu da arayıp biraz anlatmak istiyor ama erkek telefonu açmıyor,iş yerinde ve oldukça yoğun çalışıyor.
"Buraya kadar da bir sorun yok nedir seni üzen" diyorum arkadaşıma,

Sonrasında aradan abartısız 6-7 saat geçiyor,erkekten hala ses yok, kız arıyor ve öğreniyor ki iş arkadaşlarıyla yemekte, dışarıda,erkek ne zaman kendini uygun hissederse o zaman arayacak arkadaşımı.
Bu durumda aslında gayet de haklı olarak kendini önemsiz hissediyor, ben de bunun çok da iyi bir durum olmadığını düşünüyorum.
Sonra gece oluyor ses yok, arkadaşım sabah telefonunda bir mesaj görüyor, "dün kötü bir gündü canım cicim vs..kusura bakma yarın arayacağım seni."

Şimdi ben kendimi erkeğin yerine koyup empati kurmaya çalışırsam; cebimizde ne var?
Kötü bir gün, bozuk bir moral ve doğla olarak canım bir şey yapmak istemiyor!
Şimdi...eğer kadın olsam paylaşacak birilerini ararım, erkek olsam sanırım topluca yemeğe çıkarım,yakın dostumu alır içerim ya da içime atarım,akışına bırakırım.
Yine karşımda hoşlandığım insan bana moralinin bozuk olduğunu söylüyor, o zaman ne yaparım? bu durumda kadın da olsam erkek de bakış açısı pek fark etmez, ne yapar ne eder bir vakit yaratır, 2 dakika da olsa arar,sesini duyar, gönlünü alıp sorunu öğrenmeye çalışırım, çünkü onu önemser ve merak ederim,benim de moralim bozuk deyip kendime dalıp onu aramamazlık etmem bu bencillik olur,hele bunu sık tekrarlarsam bir şeyleri de tehlikeye atmış olurum.

Arkadaşıma moralini bozacak bir şey olmadığını, henüz daha çok erken olduğunu,tanıma ve hataları görme aşamasında bunu yaşamasının çok iyi olduğunu anlatmaya çalıştım.
Bunlar ilişkinin içinde çok daha zor ve bazen görmezden gelinen ve aylar sonra patlak veren hadiseler..bu nedenle erken teşhis pek önemli bence ve içimden geçen de bu durumu karşılıklı konuşarak aşacakları..
Sonra kendimi düşündüm, ne kadar benzer şeyler yaşadığımı, ama bu durumun ilişkinin içindeyken olduğunu ve ilgisizliğin ilişkiyi bitirme sebebi olduğunu...
Netice, erkek ben böyleyim derse arkadaşımın mutsuz bir ilişkiye girmesi onun adına pek iyi olmaz heralde.

Yine de ben ikisinin arasına girmeden sadece dinleyerek ve minik tavsiyelerde bulunarak mevkimi koruyorum,karar onlarındır, umarım sağlam bir temel atarlar ve bu küçük sorunlar tuz biber olur sadece.
Fakat şu bir gerçek ki hem kendi adıma hem de etrafımdaki insanlar adına rahatlıkla söyleyebilirim, bir ilişkiyi kurmak ve sağlam bir şekilde taşımak hayattaki çoğu meşgaleden çok daha zor ve zahmetli bir şeymiş.

Bu koskoca evrenin en büyük sorunu "aşk"ve "birbirini yanlış anlamak-iletişim kopukluğu" imiş!

Kabul ediyorum kadınlar ve erkekler birbirlerinden hem fiziksel hem de ruhsal açıdan çok farklı,karmakarışık varlıklar.

Kadınların detaycılığı,romantizmi,kurgulaması,sorgulaması erkekte neredeyse yok denilecek kadar az ama iki tarafında anlayışlı olup bu farklılıkları elinden geldiğince kapatabilmesi gerek diye düşünüyorum.




Bizler sürekli şikayet halindeyiz, irdelemekten vazgeçmiyoruz,netice
ne olursa olsun,ne yaşarsak yaşayalım sonunda aşka teslim oluyoruz, ve o klişe cümle dökülüyor dudaklarımızdan: "Aşkla da yaşanmıyor, aşksız da..."


18 Ağustos 2010 Çarşamba

"bir çiftleşme mevsimi daha bitiyor!"


Evet sayın seyirciler bir çiftleşme mevsiminin daha sonuna yaklaştığımız şu günlerde, bekâr ve yalnız olan tüm vatandaşlarımızın içindeki sıkılganlık yerini umuda ve huzura bırakmakta!

Nedir bu? Düğün davetiyeleri, sözler,nişanlar,"biliyor musun fulll bana evlenme teklif etti"ler, doğacak çocuklar, büyüyenler...

Yaz mevsimini severim ama düğünleri sevmem..

28 yaşımdayım hayatımda 4 kez düğüne gittim. Biri çok sevdiğim bir arkadaşımındı,diğer tüm düğünler de zaten şu an 3.evliliğini yapan bir başka arkadaşımındı:)

Çok şükür tüm düğünleri kokteyl tadında ve iyi mekanlarda olduğu için yabancılık çekmemiştim ama 2.nikahına ayağımda yüksek tabanlı palyaço pabuçları ve bol bir pantolonla gayet salaş gittiğimi,insanların bana garip bakışlar fırlattığını net olarak hatırlıyorum.

Düğün deyince aklıma hep geleneksel bir şeyler geliyor, diyeceksiniz ki ful,sen gitmeye gitmeye ne olduğunu unutmuşsun, artık şaşalı lüks salonlarda ünlü sanatçıların konserleri eşliğinde düğünler yapılıyor. Boğaz manzarası veya şahane bir cadillac içinde gelin ve damadın fotoğrafları çekiliyor,menüler günler öncesinden belirleniyor, dudak uçuklatıcı paralar akıtılıyor, o gün için kıyafetiniz yoksa gidiliyor iyi bir yerden bir gece elbisesi alınıyor, hele benim gibi dolabındaki tüm ayakkabıları düz ve spor olan biri için topuklu ayakkabı gereksinimi ortaya çıkıyor, ona uygun çanta derdi başlıyor, yalnız gidecek haliniz yok tabii bir de bir yerlerden bir kavalye bulmalısınız ve o durum ayakkabı almaya pek benzemiyor,"eski sevgilimle şu an ayrı olmasaydık böyle bir derdim olmayacaktı bak millet evleniyor sen ne haldesin" diye alt dudağınız aşağı doğru otomatik olarak bükülmeye başlıyor !

Netice düğün düğündür..Lüks ya da değil, basit ya da şatafatlı...hepsini görüyorum,biliyorum.
Benim derdim halen çevremizde varolan, insanların düğün diyerek eğlendiği o ortamlar...

Kalabalık, badana tadında makyaja bürünmüş kadınlar, yüksek ökçeler, heyecanlı suratı karmakarışık bir gelin, onu sakinleştirmeye çalışan bir damat, gözleri dolan aileler, kız tarafı mı oğlan tarafı mı diye birbirlerini süzen, süzerken de sahte gülücükler atan insanlar,ayağınıza basıp oradan oraya koşturan fırfırlı etekli,papyonlu çocuklar, kim olduğunu bilmediğimiz ama işleri organize eden teleşlı bir kaç insan, alkış kıyamet..

Derken imza sonrası eğlence zamanı,limonata ve pasta ikilisi,kulağı tırmalayan müzikler, abartıp davul-zurna eşliğinde gelenleri sağır etmeye yeminli insanlar, piste fırlayıp gerdan kıranlar,terden yapış yapış olup ceketini atıp kasap havasında kendinden geçen adamlar, pistte ayaklara dolaşan çocuklar, giderek ağırlaşan hava, artan korkunç gürültü...

Ve bitiş...
Yorgunluktan canları çıkmış,kafaları dönen iki garip insan; gelin ve damat...

İki insan birbirini seviyor, evlenmeye karar veriyor, çok güzel buna bir diyeceğim yok, ama ülkemin hemen hemen her yerinde görülen bu düğün manzaralarına bir anlam veremiyorum. İki kişi evleniyor diye kendini piste atıp gerdan kırmanın ne manası var ki?

Bir şampanya patlatırsın, yemek yersin, sohbet edersin, dans edersin, sevdiklerini-mutluluğuna ortak olmanı istediklerini ağırlarsın ve bu mutlu gününde sana eşlik ettikleri için teşekkür edersin.

Kafanda "acaba nasıl gidecek, organizasyonda bir aksaklık oalcak mı?Bu insanlar da kim, nasıl görünüyorum, çok kalabalık..."gibisinden sorular olmadan o günün tadına yaraşır şekilde heyecanlı ama eğlenceli bir gün geçirirsin.

Ardından en iyi arkadaşları da yanına alarak bir kulübe gider dağıtırsın !

Bu kadar eziyete, zahmete,kalabalığa,gürültüye değer mi? Fazla mı aykırı geldim?Ama gelenekçi değilim :(

Benimle evlenecek adam her kimsen, şimdiden şanslı olduğunu söyleyebilirim bence..masrafsız, sade ve kafa şişirmeyen bir düğün olacak!

Hep böyle şeylerle dalga geçen, deli dolu biriyim ben, ancak arada kendimi,"benim davetiyem nasıl olur acaba" sorusuyla başbaşayken de yakalamıyor değilim...

Ne de olsa hayat sürprizlerle dolu, gelecek yaz belki de ful'un düğününe davetli olursunuz ve sizlerle tanışmak orada kısmet olur kim bilir ?

17 Ağustos 2010 Salı

"unutturmayalım"

17 Ağustos 1999
İçimize ateşin düştüğü,
şiddetli sarsıntıyla uyanıp kıyametin koptuğunu sandığımız o kara gece...

Hayatını kaybeden 15.000'den fazla insanımız...
Hepsi için bugün 5 dakikanızı ayırın ve dua edin.
Tanıdıklarınız ve tanımadıklarınız için...

O günü unutturmayalım, en azından bir yazı ya da bir fotoğrafla bloglarımızda yayınlayalım...

Depremle ilgili çok çarpıcı bir yazıyı
bu linkten paylaşmak istiyorum.


"İçimde bir hesaplaşma..."


Bazıları hayatı boyunca hep mükemmel olmak zorundadır.
Hata yapma şansını bir kenara bırakın ihtimali dahi gözünü korkutur.
En ufak bir hata yaptığında horlanır, aşağılanır, reddedilir,eski yaptıkları unutulur.
İşte bu yüzden hep tetikte, hep mükemmel,hep kusursuz olmak zorundadır.
Oysa dünyanın var olduğu günden bugüne kadar bilinen en iyi gerçek şudur ki : Kusursuz insan yoktur...

İşte ben bu kategoriye sıkıştırılmış,istemeyerek bu misyonu üstlenmiş, bugüne kadar da taşımış biriyim, benden beklenilen bugünden sonra da taşımak...ama ben yapabilir miyim işte onu bilmiyorum.

Beni düzenli takip edenler bilirler,yine de adres göstermekte fayda var,biri "O",diğeri ise hala okuduğumda içimdekileri ne kadar iyi anlatabilmişim sizlere dediğim "Neden"...bu yazıları okuduğunuzda giriş kısmını anlayabileceksiniz bir parça da olsa.

Ben ful yaprakları, hayatta her şeye bir çıkış yolu buldum da, yıllardır eksikliğini hissettiğim şevkati ve desteği -ona sonsuza dek sevgimle ve fedakarlığımla minnettar kalacağım bir kişi dışında- kimselerde bulamadım.

Şevkat ne kadar da gerekli bir şey hayatta..desteklenmek, anlatacaklarını dinleyecek birini bulmak,sen yaparsan ne yap seni bağrına basacak,teselli edecek birilerini hayatının merkezine koymak.
Kocaman bir aile olabilmek...

Bazı insanlar var ki, sadece kendilerinin doğruları bildiklerini zanneder.Sürekli ağır takılır, böbürlenir, pohpohlanmazsa iğnesini batırır,ilk ve öncelikli kendisi olmazsa sizi yerin dibine sokar, huzurunuzu kaçırarak cezalandırır,erkek egemenliğine inanır.

Siz ne derseniz deyin o haklıdır, son sözü daima o söyler,oysa siz gözünün içine bakarsınız, çocukluğunuzdan beri bir küçük destek,bir minik ışık görmek isterseniz onun o kapkaranlık tünelinin sonunda..göremezsiniz. Çünkü görmenize izin vermez, sizi maymuna çevirir, dengesizlikler diyarında bir o yana bir bu yana gezdirir durur, iyi niyetinize lanet edene kadar bekletir sizi orada.

Siz onun için iyi bir şeyler yaparken o 5 yaşında bir çocuğa dile getirilse, onun bile içerleyeceği bir durumu sizin yüzünüze vurup saatlerce aynı konuda içinde ne varsa kusana, boğulana,siz çantanızı alıp çıkıp sokakta derin bir nefes almaya çalışıncaya kadar konuşur...hatta siz gittikten sonra bile devam ettiğini hissedersiniz, kulaklarınızda çınlar her şey.

-Bu yüzdendir belki de sokakların enerjisinde mutlu oluşum, bacaklarım kasılana kadar yürümeyi sevişim,deniz kıyısında ufka bakarak huzur içinde yalnızca sevdiklerimle birlikte sağlıklı ve mutlu yaşamak isteğim.-

Bir insan aynı hatayı kaç kez tekrarlar?
Hayatın ne kadar kısa olduğunu fark etmek için illa ki birini mi kaybetmek gerekir?

Üç günlük hayatta o kocaman çeneler sussa biraz, onca sorun,onca açlık, onca zorluk ve pislik varken "ben neden ortada sebep yokken iki günde bir nefret kusup da yok yere birini ağlatıyorum, dayanma sınırını zorluyorum, geçirdiği hastalıkları bile bile bunu yapıyorum,yazıklar olsun bana" dese o insan?.........

İmreniyorum...

Bazı resimlere çok imreniyorum, elinden tutulan, destek olunan,gurur duyuldukları yüzlerine söylenen,imkan verilen,şefket ve sevgi gösterilen insanları kıskanıyorum.
Bizim konumumuzda olup da güzel şeyler paylaşan,birlikte vakit geçirenlere öykünüyorum.

Kendime bakıyorum, başarılı okul hayatıma, istikrarlı özel hayatıma, iş hayatıma, kimseye yük olmadan senelerdir kendi ayaklarım üzerinde duruşuma, hastalıklara karşı mücadeleme, zaferlerime..sürekli diken üzerinde mükemmel olmaya çabalamama,en ufacık bir hatada hemen savunmasız kapıların önüne konmaya...bir de bunlara rağmen aldığım olumsuz eleştiriye, kötü bakışa, sürekli rahatsız, huysuz tavrını sürdürerek bir vampir gibi enerjimi çekene bakıyorum.
Yaptıklarınızın karşılığında bir güzel söz,bir teşekkür almak istersiniz ya, işte onu alamamanın tatminsizliğini yaşıyorum.

Aslında acıyorum, üzülüyorum..hayattan zevk almasını bilemediği için, sürekli olumsuzlukları gördüği için, etrafındakileri sürekli kırdığı için, onları incitip canlarını yaktığı için.bir iyi bir kötü davranarak gerçek niyetinin ve kişiliğinin ne olduğunu karşısındakine anlatamadığı için, herkesin ondan çekinmesini bir maharet saydığı için...

Bu yazdıklarımı aslında yazmak istemezdim, ama pişmanlığım yok içimde,bana yaptığı onca şeye rağmen hep sevdim onu, hep mutlu etmek istedim, hala başına bir şey gelirse maddi-manevi desteğim yanında olur,elini tutarım ne gerekiyorsa yaparım,bir umut görsem bir an düşünmeden birikmiş,bugüne dek içimde patlattığı tüm sevgimi veririm ona.. Ama durum düzeldikten sonra o benim elimi tutmaya devam eder mi işte onu bilemiyorum, zaten asıl sorun da bu...

Bir ışık yaksa bileceğim ki bir hafta sonra o ışık yine karanlığa gömülecek, yine kendi istedi gibi bir insan yaratmak isteyecek benden,onun istediği gibi, onun gibi, ona sürekli tapınan, o ne derse doğru diyen, idareci,samimayetsiz biri.
Netice,insanlar, hayatlar,durumlar..değişir..gelir geçer...
yarın beni çok mutlu eder ve ben her şeyi unuturum ertesi gün yine dalarım uzağa..hayatın böyle olduğunu biliyorum.

Tüm olanlara rağmen ben hep şeffaftım,hala da şeffafım, içim dışım bir, yanlışa yanlış,doğruya doğru dedim.İçim acısa da, zaman zaman sıkıntıya düşsem de,kimseyi mutlu etmek için yalanlar söylemedim...

Peki ben mutlu muyum ?
Evet.
Sevgi ve şevkate şiddetle ihtiyacım olsa da mutluyum,şevkatin yeri doldurulamaz belki ama başka duygularla amorte etmeye çalışıyorum.bazen kötü bazen iyi ama mutluyum.

Çünkü biliyorum ki ben "benim", bir başkası değil...neye inanıyorsam oyum ben..beni böyle kabul edenler buyursun dünyama,diğerlerine zaten yerim yok...onlar kendilerine yer bulabilmek için içimi acıtmaya tam gaz devam etsinler...ben bunca yıl üzülüp bu kadar parçalandıktan sonra tüm çabaları boşuna...

hepsi boşuna...


9 Ağustos 2010 Pazartesi

"İşte geldim burdayım!"

Sayılı gün çabuk geçer derler, gerçekten de öyleymiş.
Mümkünse yılın sonuna kadar bitmesin dediğim tatilimin 22.gününde bu nem dolu,gürültünün başkenti şehir İstanbul'a geri döndüm.Ama bu aşırı nem, suratsız insanlar bile moralimi bozmuyor,bozamıyor!
Çünkü hayatımın en uzun tatilini yapmış olmanın verdiği huzur, dinginlik ve zindelik var üzerimde.
Bolca spor, güneş, deniz, eğlence ve gezintiyle yoğurduğum, her anını değerlendirdiğim, şahane bir tatil geçirdim.
Kafamın içindeki tüm sorulara yanıtlar buldum, ruhumu dinlendirdim, zihnimi arındırdım, bana ayakbağı olanların bağlarını kesip aşağı bıraktım,benimle birlikte yola devam edenleri sıkıca sarmaladım, keskin kararlar verdim, özgürlüğün tadına vardım.
Gündüz ve gece gezmeleri, canlı müzik keyfi, kadehlerin attırdığı güzel kahkahalar, yeni umutlar, hafifleyen bedenler, dostlar, yıldızlar...
Ayvalık, cunda, bodrum, turgutreis, yalıkavak, orktakent ve yahşi yalısı'nın o muhteşem sahillerinde güneşin kollarına bıraktım kendimi, beyaz tenimi kahverengiye dönüştüren güneş ruhumu da capcanlı mutlu ve umutlu kılmamı sağladı.
Bağışıklık sistemimi güçlendirdim, meditasyon yaptım, enerjimi tüm vücuduma yaydım, kötü düşünceleri ruhumdan ve bedenimden uzaklaştırıp sonsuzluğa, özgürlüğe bıraktım.
Bolca fotoğraf çektim, bolca gülümsedim, yeni insanlar tanıdım, güzel sohbetlere katıldım, denizin kokusunu ciğerlerime derin derin çektim ve her anı beynimin derinliklerine kazıdım.
Tatil beldeleri, çarşılar, pazarlar, insanlar, sahiller..anlatacaklarım uzun!
Fotoğraflarımı ve gezi notlarımı büyük bir mutlulukla sizlerle paylaşacağım, en kısa zamanda buradayım!
Herkese sevgiler...


9 Temmuz 2010 Cuma

"Yolculuk vakti"






Kolumdan saatimi, cebimden telefonumu, kucağımdan bilgisayarımı kaldırıp atıyorum.

Hazırlıklarımı tamamlamaya uğraşıyorum,

Sadece bedenimi değil, zihnimi ve ruhumu da dinlendirmek için gidiyorum...

Dilerim tatil boyunca da, sonrasında da hep güneş içinde aydınlık,sağlıklı ve güleryüzlü olurum.

Herkese eğlenceli ve mutlu tatiller!





5 Temmuz 2010 Pazartesi

"sorular"

Uyarı : Bu yazı bol miktarda soru işareti, eser miktarda soru eki içermektedir.
Hayatla ilgili kafası karışık olanların yazıyı "Pearl Jam -World Wide Suicide"eşliğinde okumaları tavsiye edilir :)


"İnsanlar, dünya düşmüş üstlerine kıpırdayamıyorlar...denemiyorlar bile!"
Bu sözler bir şarkının içinde geçer, o şarkı da tam hayatın ortasından geçer, hayatın ortası ise nereye denk gelir işte onu bilemiyorum...
Kuşku var, umut var ama inanç o kadar derinde ki erişilemiyor.
Bir kıvılcıma ihtiyaç vardır belki de, onu ateşlemeye ihtiyaç vardır, herkesin inancını, hayatını sorguladığı dönemler olmuştur elbet. Yaşama sevincini yeniden kazanabilmek için sıyrılmak zorunda olduğumuz kuşkulardan doğan..sürekli içimizde konuşup duran gevezeleri kaynak alan..
"Bile bile rotayı olmayacak yönlere çevirirsem gemim er ya da geç bir yerlere çarpmayacak mı? Nedir peki doğru rota?"diye kendime sorduran.
Çocukken hayatın bu kadar zor olabileceğini aklımın ucundan geçirmezdim, 18 yaşıma girersem her şey düzelecek sanardım..yok ben şimdiki çocuklardan bahsetmiyorum, kendi çocukluğumdan bahsediyorum size. ben çocukken çocuktum!
şimdi çocuklar çocuk değil, erken olgunlaşmış bedenleri, her şeyi bilen zihinleri var.oysa ben berjer koltukta kendimi uzay mekiğini kullanan kaptan pilot gibi hissedebiliyor, kolçaktaki görünmeyen renkli düğmelere basarak uzay mekiğimi ay'a gönderebiliyordum..bu hayalimi şimdikilere söylesem aptal bir çocukmuşsun sen derler bana, ama ben aptal değildim sadece çocuktum...
Hala çocuğum aslında, bu kadar kırılgan olmaz yetişkinler. Biraz sağlam durur, kaya gibi.öyle her şeye takılmaz, inat etmez fazla, bir yerde durmasını bilir, çekilir.Ben ne yapıyorum? Ne yaptığımı bilmiyorum ki öylece savruluyorum, aptal umutlar uğruna bir ordayım bir hayal dünyasında..
tatilde de hayal dünyasında olmak istiyorum, hatta mümkünse bir elektrik süpürgesinin tozları yuttuğu gibi benim de zihnimdeki tüm kuruntularımı yutsa tatil,deniz,huzur..
huzur=zenginlik..dünyada elle tutulamayan, gözle görülemeyen,paranın satın alamadığı (artık alabiliyor galiba..)herkesin yanına kolay kolay uğramayan kavram!
Huzura tutunsam, dolaşsak biraz, şehrin üzerinden uçsak, beni gezdirse,dinlese, cevaplasa, algılarım açılsa. yere indiğimde afallamasam, her şeye umutla devam etsem kaldığım yerden..Kurabiye ve çay ikilisinin basitliğinden keyif alan başka insanlar tanısam, hırsları olmayan, karşısındakini kırmayan, incelemeyen, bencil olmayan,sahiplenen insanlar! Bunun için hayal dünyamda yaşamaya devam mı etmeliyim? Tüm bu soruları kim yanıtlayacak? Ben mi ?
Alice'deki tavşan gibi sürekli geç kaldım demenin, hep bir yerlere yetişmenin yorgunluğu ve dalgınlığı var üzerimde. Bekleyenim var bundan hoşnut olmalıyım aslında!öyle mi, olmalı mıyım?insan dediğin yetinmeli mi, daha fazlasını mı istemeli ?...ah benim yanımdan ayırmadığım kocaman yıpranmış pembe gözlüklerim! her şeye rağmen sizi seviyorum demek geldi içinden,demeli miyim?
soruları bir yana bıraksam, yok yok bırakmasam..cevapları sorular olmadan alamam ki...
umutlu muyum ? biraz evet, biraz temkinli. o halde birazcık da olsa evet varsa cümlemde, doğrulup devam etmeliyim. aldığım onca karar var, hepsini uygulamalıyım önce!(mi demeliyim?) Sanırım 30 yaşına yaklaşan ve hayatta henüz hiç bir isteğini gerçekleştirememiş, kendisini rutinin içinde kaybolup yitecekmiş gibi hisseden tek ben değilim.
Bakıyorsunuz zaman hızla akıyor, herkes bu hıza ayak uydurmuş son sürat gidiyor..Sizin istekleriniz uzakta, taa karşı kıyıda, onların yanına gidebilmek için bir salınız olması lazım. Etrafınızdaki kimilerinin teknesi var kimilerinin katamaranı! siz sal için bile uğraşıp didiniyorsunuz, alamıyorsunuz, peki kendim yapayım diyorsunuz! Sanıyorsunuz ki herkes hayatı yakaladı,isteklerini gerçekleştirdi, maddi imkanları iyi, özgürlüğünü kazanmış, aile kurmuş, işleri tıkırında,mevkileri iyi..sizin görünüşte ve eğitim adına fazlanız var ama şansınız yok gibi görünüyor, bu da sizi sal yapmak yerine isteklerinize karşı kıyıdan bakıp iç geçirmeye itiyor...
Aslında gerçekten onlar gibi mi yaşamak istiyorsunuz ?bir de bu soru var kaya gibi ağır...peki onlar gibi değilse nasıl?Bir karar vermelisin artık, tik tak tik tak...
Sahi yalnız değilim değil mi?Siz de böyle duygular yaşadınız mı?
Zaman ilerledikçe, yetiştiremeyeceğim, başaramayacağım, olmayacak dediniz mi?
Oysa ben hayat sürprizlerle doludur sözünü çok severim, ne zamandır bana sürprizli yanını göstermese de o günler yakındır diye geçirmekteyim içimden..(yıpransa da hala tedavülde olan pembe gözlüklerim)
Karşı kıyıdaki isteklerime bakıp ağlamak istemiyorum, belki bir piyango çıkar ve oradan bir tekne kazanırım, sadece karşı kıyıdaki isteklerimi değil tüm kıyıları dolaşırım...
Yalnız olmadığımı bilmek istiyorum sadece...


28 Haziran 2010 Pazartesi

"Ful bir var bir yok"


Kabul ediyorum, yaz aylarında benim performansım düşüyor, yazma isteğim azalıyor, tatile hazırlıyorum kendimi.
O yüzden ikinci bloguma bu aralar çok daha fazla zaman ayırıyorum, yeni çıkanlar, sevdiklerim, tavsiyelerim adına daha bir üretken davranıyorum.
Sanırım beni daha fazla oyalıyor çünkü kendimi değil başkalarının müziklerini ve albümlerini irdeliyorum :)
Sakinim, nadastayım, bekliyorum, tatil gelsin hayatım düzene girsin diye, yoksa anlatmaya başlarsam yine olumsuzlarla yüzleşeceğim diye korkuyorum.
Düşüncelerden arınmaya çalışıyorum.

O nedenle bu aralar bu bloguma bir süre ara veriyorum,

Diğer blogumu takip etmenizi öneriyorum, zira bu blogdan daha üretkenim.


Tatilden gelince çok daha fazla yazacağım söz;)



Tatil öncesi vedalaşmak için burada olacağım,ama öncesinde yeni yazılar için;

http://melodik-minor.blogspot.com/

24 Haziran 2010 Perşembe

"dayan küçük domates"



Sabah uyandığım andan beri içim sıkılıyor, sanki bir el bastırıyor boğazıma, ne yapsam geçmedi, sonra kalktım perdeyi açtım, zifiri karanlık kapalı bir hava...

Yine serinlemiş, rüzgar bir yandan, takvime baktım, rüyada olup olmadığımı anlamaya çalıştım, tamam yaradanın gücüne gitmesin ama yeter artık bu kadar yağmur.

Zaten bütün kış yağdı, esti,gürledi, yaz dediğimiz bir kaç kısacık aydan ibaret, zaten 1 ayı bitti, onu da anlamadık bile yaz mı kış mı.

Güneşi özleyerek geçirdiğim aylardan sonra hala bu havaya alışamadım ben, sizin etkiler mi bilemiyorum ama kapalı havalar benim psikolojimi çok etkiliyor.İçimdeki sıkıntının nedeni de bu olsa gerek, anksiyetenin ben buradayım demeyi sevdiği zamanlardır bu kasvetli hava zamanları.

İş yerimde kendime yeni işler icat ettim, bloglarınızı okuyorum ayrıca, yorum yazamıyorum eskisi gibi, bu ara içimden çok yazmak geçmiyor,ne yazsam diye düşünüyorum ama inanın hepinizi okuyorum düzenli olarak.

Müzik blogum için hazırladığım yeni yazılar var yakın zamanda okuyacaksınız. Daha önce duyma olasılığınızın düşük olduğunu düşündüğüm sanatçıları yazacağım ki size yeni bir şeyler verebileyim.

Bir yandan da pink martin'nin 2.albümü "Hang on little tomato"yu dinliyorum.

Dayan diyorum kendime, dayan domates saçlı ful:)havalar ısınacak, güneş çıkacak, tatile gideceksin, güneşe karşı uzanacaksın, denizin tadına varacaksın, mis gibi akşam havasını içine çekerken yıldızları seyredeceksin, dans edeceksin,o zaman iç sıkıntısından eser kalmayacak, sonra döndüğünde yeni bir iş bulacaksın, bir de beyaz atlı prensini!

Gecikme nedeni olarak atının ayağının burkulduğunu söyleyecek ve sonsuza dek mutlu yaşayacaksınız, bugüne kadar masalıma yeterince cadı karşıtığı için artık o faslı atlıyorum, direkt görüşeceğiz va badire atlatmadan mutlu sona kavuşacağız.

Her şey güzel olacak, derin bir nefes almalıyım,

Geçecek, bitecek, her şey iyi olacak,

Renklerimden asla vazgeçmemeliyim.

Güneş bulutların ardından çıkacak, içimizi ve ruhumuzu aydınlatacak,

Bu telkinler aptalca değil hayır, kendimi yazının başından beri bi parça daha iyi hissediyorum,

Sabır ve zaman sadece.

Hayır gözler dolmuyor, her şey yolunda :)








yeni yazım 2 : http://melodik-minor.blogspot.com/2010/06/l-ise-yllarmda-kesfettigim-mirage.html

yeni yazım 3: http://melodik-minor.blogspot.com/2010/06/beatles.html

yeni yazım 4: http://melodik-minor.blogspot.com/2010/06/blonde-redhead.html

22 Haziran 2010 Salı

"sorular"



Haftasonu yine tesadüfler yaşadım, artık irdelemek dahi istemiyorum,

Anlatsam uydurduğumu düşünebilirsiniz o derece,

Ama anladım ki bu ara nadasta olmam gerekiyor,

Kafamın içindeki sorularıma ne yanıtlar buldum dün gece,
Belki kendimi kandırdım belki de gerçekten doğruydu verdiğim yanıtlar.
Her şeyin bomboş olduğunu bile bile hırsa kapılmış bunca insanın arasında kendimi uzaylı gibi hissettim dün.
Hiç kimseye ve hiç bir şeye ait olamama duygusu kapladı dört bir yanımı,
Biraz somurtuk,biraz gülümseyerek yoluma devam ediyorum,
Herkes gibi, geleceğimi bilemeden,
Yolculuk için duvara çentik atan, her şeyi değiştirecek gücü kendisinde bulmak isteyen her insan gibi...
Sağlığım olsun yeter bana,
Gökyüzünü görebildikçe hala umutluyum...
Dün tüm bunları düşünürken fonda çalan şarkılarla ilgili yeni bir yazı yazdım,


Şarkılar olmasa ben yapardım bilemiyorum.

21 Haziran 2010 Pazartesi

"Yeni yazım"


"Bazı şarkılar vardır, işte onlar gerçekten tılsımlıdır! Sizi alır başka bir boyuta götürür. Şarkı, yalnızca o beş dakika içinde bulunduğunuz durumu ve ruh halinizi size tamamen unutturur, duygularınızı bambaşka bir ortama taşır,algılarınızı açar, adeta tazelenirsiniz..."


Melodik Minor'de ilk yazımı okumanız için tıklamanız yeterli,

izlemeye alırsanız çok sevinirim.

Keyifle okuyun ve dinleyin !

İyi haftalar!

18 Haziran 2010 Cuma

"2.blogum yeniden açıldı."



geçtiğimiz günlerden çok daha iyiyim, gerçekten...


müzik yazıları blogumu yeniden başlatıyorum,


melodik minor artık faaliyette.


bu sefer düzenli yazacağım söz,


en kısa sürede görüşmek üzere,


beni merak eden, soran herkese teşekkürler...

16 Haziran 2010 Çarşamba

"üç nokta"






Bir senedir bana uğramayan kabusum mide ağrısı, neden geldin hayırdır?sayende bir şey yiyemez oldum, tamam geçmezsen doktora gidicem söz, yeter artık her şey üst üste mi gelir?

Bir bilet alsam, binsem otobüse, saatlerce hiç durmadan gitsem, giderken ağlasam, hiç durmadan, her şeye herkese ağlasam, içimdeki her şey beni terk etse, yeniden doğsam ne olur...

14 Haziran 2010 Pazartesi

"Tesadüf diye bir şey yoktur ful!"

Enerji almaya başladığımdan beri hayatımda ilginç tesadüflere denk gelmeye başladım, kafamda çözümlenmeyi bekleyen soruların cevaplarını çağırdığımı fark ettim.
Tüm bunları içten içe tesadüf diye nitelendirirken birden kung fu panda filmindeki bilge kaplumbağa ugvey'in söylediği gibi "tesadüf diye bir şeyin olmadığının" ayırdına vardım!
Hele ki dün yaşadığım olayın ardından...
Internette yazı yazdığım bir başka sitedeki bir kız arkadaşımla buluşup tanışmaya karar verdik, sitede onlarca insan varken ben onunla tanışmam gerektiğini düşündüm, o bana yaklaşmadı, tanışmayı başlatan ben oldum diyebilirim,kendime yakın hissettim. Yalnız bu kızla önceden tanışıklığım ya da ortak arkadaşım yok.
(Yazdığı bir alıntıyı çok beğenmiştim, kendimi bulmuştum o alıntıda, bunu ona da söylemiştim, biz birbirimize benziyoruz bence bunu hissediyorum demiştim. Ona senenin başında yaşadığım olayı anlatmıştım, aşık olup da sonra nasıl süründüğümü, her şeyin nasıl bombok hale geldiğini ve bu alıntının beni ne kadar anlattığını, durumumu nasıl yansıttığını da eklemiştim. Hatta onu tanımadan ona bunu anlattığım için kendime de kızmıştım biraz ama içimden bir ses de anlatmam gerektiğini söylemişti.)
Hislerimin beni yanıltmadığını acı da olsa bir gerçekle öğrendim.
Sohbetimize eşlik edecek arkadaşımızın son anda işinin çıkmış olması ve bize katılamayarak farkında olmadan başbaşa bırakmış olması da öğrendiğim acı gerçeğin zeminini rahatlıkla hazırlamış oldu.
İşte klişe olarak söylemek gerekirse kader benim için, onun için, bizim için resmen ağlarını ördü..gizliden gizliye..yavaş yavaş ve kusursuz!

ve anlardan mütevellit buruk hikayemi oluşturdu...
Açılan sohbetler, havalar sular, eski ilişkiler, anılar derken, aynı mekanlar, aynı şehirler..birden ortaya saçılan elleri buz kestiren acabalar..sonra yaşanan şoklar..inkar edişler ve yok artık daha neler deyişler..
Hatta benim kuvvetli hislerim karşısında şakayla karışık, "yok ben cadı değilim,yalnızca hislerim fazla kuvvetli merak etme" dediğim anlar..
İşin özünde bu yeni arkadaşımın beni "Amerika'ya gidiyorum" palavralarıyla uyutan zat-ı muhterem'in 15 gün önce benzer bahanelerle ayrıldığı sevgilisi olduğunu öğrendiğim ana geçişi yaşadığım dakikalara varış..alınan derin nefesler, dudağımın kenarında alaycı ve acı bir gülümseme, kısa cümleler, yere doğru yeşil spor ayakkabılarım ve mor eteğime bakan kaçamak gözlerim, fonda çalan indie karışımı müzikler, göz ucuyla birbirimizi süzdüğümüz ama ters ana denk gelen dövmelerine bayıldığım ve beni sen anlar mısın sorusunu yöneltmeyi şiddetle istediğim ve şu an aklımın bir kenarında asılı duran anlamsız ama hoş bir çocuk, bir yandan yaşanan tuhaf bir iç ferahlığı, içimden ve dışımdan savurduğum vay orospu çocuğu küfürleri, yeni arkadaşım ve kendi adıma gözlerim dahi dolmadan üzülüşüm...
Sonrasında yeni arkadaşımın onu araması, yarım saatten fazla dışarda telefon konuşması yapışı, salak bir bekleyiş, elimdeki devasal yüzüğümle oynayışım, ojelerimin kenarını kemirişim, bir kaç paçavra dergiyi istemsiz karıştırma eylemim, okumayı öğrenmeyen çocuk gibi resimlere göz gezdiriş halim...yeni arkadaşın dönmesi, benden ona hiç bahsetmeyişini anlatışı, ağlayışı, etraftaki bir kaç masadan merakla karışık acı ve aslında ben oraya bakıyordum kızın ağlaması üstüne denk geldi bakışları..benimse her şeye rağmen hala ful yaprakları gülüşünü suratımda taşımam, iyi oldu, pembe gözlüklerim hala çantamda, onlardan ayrılamam gözlüklerim olmazsa ben yaşayamam tavrım..ben acı çekerken o bir başkasına sevgilim deyip aynı güzel cümleleri onun içinde kuruyormuş derken lugatıma eklediğim yeni küfür reçeteleri..yarın bloguma yazacağım diye düşündüğüm bol üç noktalı yazı taslakları..havada uçuşan ama tutamadağım dağınık bir yığın düşünce..

Ve sonunda tuhaf tesadüfe inanası gelmeyen, bir daha biraraya gelirler mi belli olmayan ama yan yana yürüyen iki insan..pişkinliğine ve hayatta yalnız ve mutsuz olmayı hak ediyorsun dediğim her petekten bal çalmaya meraklı arı içinse söylenecek söz yok..s
öylenecek her fazla kelime kayıp olur, çünkü ben kelimelere değer veririm...

İşte yalın ve keskin bir o kadar da şaşırtıcı hikayem...

Sizce böyle bir tesadüf olabilir mi?


Ona ait "neden böyle yaptı"sorularını kafamda bir türlü çözemediğim bu zat'ın böylesi bir durumunu öğrenmem ve içimin tümden hafiflemesiyle acı görünen ama ferahlıkla kapanışı yapılan hikayem son buldu.

Netice itibariyle ikimizi aynı anda idare etmediği için kendisini haklı sayan ama benimle yaşadığı bu olayın hemen ardından bir yandan da bana seni asla unutamam derken bu kızla birlikte olan bu asalak adam'ı hayatımdan çıkarmakla ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumu gördüm.
O zaman çok üzüldüm, çok yıprandım ama hep biliyordum ki bu üzüntünün içinde bile beni mutlu edecek, bana hayrı dokunacak bir şey vardı. Hep buna inandım ve gördüm ki varmış...

Şimdi sımsıkı kapattığım bir defterim yok, o defteri yakıp küllerini etrafa saçtığım eski bir hikayem var benim.

İnsanların çoğunun ne denli barbar, duygu simsarı olduğunu zaten biliyordum, her acının beni büyüttüğünü de..ve hala tüm kalbimle inanıyorum ki en kısa zamanda en çok istediklerime kavuşacağım..istediğim her şey, tam da içimden geldiği gibi, istediğim gibi yaşayacağım.


Ful Yaprakları bu hikayesinden sonra inanarak der ki ;
Hayat bize sadece hak ettiklerimizi sunar ve son sözler hiç bir zaman bize ait olmaz,
Onu, biz insancıklara "hayat" söyler...

ama er ama geç...

P.S. Bu şizofren, tüm olanların ortaya çıkmasına rağmen hala benim başka sitedeki yazılarıma yorum yazma cesaretini gösterebiliyor.Bu da ayrı bi yüzsüzlük olsa gerek!

9 Haziran 2010 Çarşamba

"içinizde tuttuklarınız"



-"Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?"
-50gm!' .... '100gm!' .....'125gm'..diye öğrenciler yanıtladı.
-"Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem, " dedi profösör, "ama, benim sorum şu ki :"Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?"
-'Hiçbir şey' diye yanıtladı öğrenciler.
-"Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?" diye sordu profesör bu kez.
-"Kolunuz ağrımaya başlardı efendim" diye öğrencilerden biri yanıtladı
-"Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?"
-"Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!".

Tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler.

-"Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?"diye sordu profesör.
-"Hayır." diye yanıtladı herkes.
-Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?

Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.

-"Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?"diye tekrar profesör sordu.
-"Bardağı bırakın düşsün!" diye öğrencilerden biri yanıt verdi.
-"Kesinlikle! " dedi, profesör.

"Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar.Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi).
Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!

"Bardağı yere bırakın bugün!"

4 Haziran 2010 Cuma

"değişiklikler"

Ful yaprakları,
sayfasının sağ kısmında epey bir değişiklik yaptı,
gelecek hafta da değişiklikler devam edecek,
yeni resimler, yeni yazılar, yeni alıntılar ve yeni şiirler beğeninize sunuluyor,

itinayla okuyunuz !

İyi haftasonları...

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!