Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

26 Şubat 2009 Perşembe

"sakin olmalıyım!!!"


Dün gece mide ağrısından kıvrandım, uykusuzluktan bayılmak üzere olduğum halde ağrıdan geç saatlere kadar uyuyamadım, bugün tüm uykusuzluğuma rağmen sabırla çalışıyorum.
Onca işin altından kalkmaya direniyorum..
Ama bir yerde yeter artık!
Geldi mi hep mi üst üste gelir?
Bütün yaramaz karıncalar bugüne mi denk düşer?
Yorgunum, çok yorgunum, başım dönüyor...
Sırtımı dayayıp,ayaklarımı uzatıp dinlenmek istiyorum.
Birileri benim yorgunluğumu anlasın istiyorum.
Güzel bir dilim pasta yemek istiyorum.(mide yüzünden çok zor...)
Biraz gözlerimi kapamak istiyorum.
Kendime bir buket papatya armağan ediyorum.Sabrıma, dayanıklılığıma... mükafaat olarak alıyorum bu çiçekleri.. Ama nedense ağlamak istiyorum şu an, kendimi çok yorgun, çok bitkin ve yalnız hissediyorum...Bir de öğlen yemek servisi yapan kadını pataklamak istiyorum.Küçücük parça bir tavuk ve 1 kaşık kuskusla doyacağımı zannedip, 2.parça tavuğu vermemek çin ısrarla direttiği ve beni kendi kendime rezil ettiği için!
Bizim çabamız, özverimiz, çalışmamız karşılığında bize görülen değer 1 parçaçık tavuk için 2 kere hayır denilmesi.Beni bu kadar çalıştırıyorsanız, sabah 8'den 6'ya kadar buradaysam, üstelik öğlen yemeklerini yarım saatte yemekhanede yiyip işime geri dönüp öğle tatili de yapamıyorsam bir de üstüne civciv yemi gibi yemek verecekseniz başlarım böyle işe!
Dedim ya ağlamak istiyorum, sanırım çekmecemden bir paket biskuvi çıkartıp yemeliyim, bir bardak da papatya çayı demlemeliyim, bir de sakinleşmek için 1'den 10'a kadar saymalıyım...

evet evet 10'a kadar.......

1
2
3
4...................................

25 Şubat 2009 Çarşamba

"Hayat her zaman dersini verir..."

Resimdeki şarkıcıyı tanımışsınızdır mutlaka.
Bilerek eski bir resmini koydum, genç, sağlıklı ve ışıltılı görünüyor,son resimleri ile arasındaki çöküş farkını görebilirsiniz...
Yine de usulen söyleyelim bugünkü konum Deniz Seki...
Deniz Seki'yi yıllar önce Ege'nin vokalisti olarak dinlemiştim, klibinde de yer almıştı hatta, sonra meşhur Sezen Aksu imzalı "Ahmet" şarkısıyla çıkış yaptı.İlk albüm, oldukça iyi şarkılar...
Deniz Seki sözleri kendisi yazıyor, besteyi kendisi yapıyor ve kendisi yorumluyordu.Bu açıdan tarz olarak bana pek hitap etmese de beğendiğim çok fazla şarkıya imza attığını, bir çok duyguma tercüman olduğunu söyleyebilirim.
Kısa sürede popüler müzik piyasasında basamakları hızlıdan hızlıya tırmanan Seki, artık aranılan, beğenilen, albümleri satan,konserlerde yüksek ücretler alan bir şarkıcı haline geldi.
Üretkenliği, akılda kalıcı, güzel melodik besteleriyle kendine ait bir yer buldu ve ne olduysa ondan sonra oldu...
Birden aşklarla gündeme gelmeye başladı.
Yasak aşkları, yuva yıkan kadın pozisyonuna düşmesi,tüm eleştirilere kulak tıkayıp göğsünü gere gere medyaya poz vermesi...Kocasını isteyen kucağında bebeğiyle bir kadın karesi fotoğrafın bir yanında, o kadının kocasıyla göz göze şarkı söyleyen,boy boy resim veren bir kadın fotoğrafı diğer yanda...
Aşk her şeye karşı durur belki, beki gönül ferman dinlemez...
Ama bu aşkın ciddiyetine inanmak çok zordu, ikisi de ünlüyken, aşkların takipçisi o kadar kamera varken.
Bu durumun yanında bir şeyler daha dikkatimi çekmişti benim, televizyondan izlediğim kadarıyla ciddi bir çöküş içindeydi ; aşırı kilo alması, yüzünün çökmesi, ışıltısını kaybedip sıradanlaşması hatta yaşlanması...
Bütün bu durumlardan sonra gözaltına alındığını öğrendim haberlerden ve dün de izledim ki tutuklanmış..Şüphesiz hayatında aldığı en ağır darbedir bu durum.Uyuşturucu kullanmak ve teminine aracılık etmek diye geçiyordu iddialar gazetelerde, haberlerde...
Bedenine,ruhuna, hayatına ciddi bir ihanet etmiş , uyuşturucu gibi bir zehrin kendini teslim almasna izin vererek... diğer iddialar için bir şey demek istemiyorum ama gözle görülür bir çöküş içinde olduğu da kesin.
Cezaevine götürülürken yapayalnızdı...Göğsünü gere gere elini tuttuğu, uğruna yuvayı dağıttığı, kariyerine kötü bir darbe inmesine aldırış etmediği kişi yoktu yanında...
Hüsnü Bey; karısının yeni kuaför salonunun açılışına gitmişti ve "neden yalnız bıraktınız" diyen muhabirleri dövmekten beter etti...
Peki şimdi bir soru size;
Bu aşk mıydı? Hayır!
Hele ki bu hayatları para dolu, şöhret dolu, istediklere her şeye sahip olduklarını zanneden ama aslında ihtiyaçları olan asıl şeylere sahip olamayan insanlar için...

24 Şubat 2009 Salı

"çalışanın elması kızarır mıymış?"

Bir kaç gündür ortalarda yoktum fark ettiyseniz:)
İş yoğunluğu çok fazla olan bir haftayı geride bırakıp bu haftayı sessiz sakin ve kendi planladığım şekilde işlerle geçireceğim derken, üstün üstü yanına çağırdı beni.
Olay dün gerçekleşti, telefonda sesini duydum, "sizinle bir şey konuşacağım" dedi.
Eyvah dedim...Zira işten çıkartılacağımı, kriz mağduru şirketin kurbanı olacağımın gözbebeklerimin içine içine bakarak yüzsüzce söyleneceğini hayal ettim.
Asansöre nasıl bindim, nasıl yanına gittim bilemiyorum.Oturdum derin bir nefes aldım heyecanımı belli etmemeye çalışarak.Dedi ki "sizden bir şey rica edeceğim.."Ohh bir rahatladım, neşelendim...Sanırsınız bana çekilişle 7 gün 8 gece 5 yıldızlı otelde tam pansiyon tatil çıktı! Yüzüm gülüyor, iş ne olursa olsun diye,dileyin ne dilerseniz diye:) Sonra işi anlattı, temeli mesleğime dayanıyor, kolay gibi görünüyor ama bakacağım tabii, peki diyerek odama gittim.
Bilişimden geldiler bilgisayarıma gerekli programları yüklediler ve başladım.Tüm işleri askıya alıp bu iş üstüne yoğunlaşmaya başladım, başladım ama bitecek gibi değil.Tek tek ilmek ilmek işler gibi yapıyorum işi, çok uzun yorucu, ekrana bakmaktan gözlerim kaydı,başım döndü,bir yandan da karıncalar başımda...Yaramazlıklarını her zamanki sakinliğimle,anaçlığımla karşılamadım bu sefer, o ara kim üzdüyse dikkatimi dağıttıysa sıkı bir azar işitti benden!
Neyse akşama kadar kolayladım ama çok yoruldum...Bugün de devam ettim ve büyük bir kısmını bitirdim diyebilirim.Yalnız esas bir detayım var anlatacak.Bu sabah yanıma gelip işi kontrol etmek istediğini söyledi, yaptıklarımı görünce beğendi, teşekkür etti ve ardından bu işi yıllardır ben yaparım, kimseye güvenip de bu kayıtları vermem, size güvendim,önceki işlerinizden ciddiyetiniz anlaşılıyor o yüzden verdim, kıymetinizi bilin gibilerinden bir şeyler söyledi.Bu sözler beni mutlu etti, çünkü o kişinin ne kadar katı, dobra ve nazik olmadığını biliyorum.Güvenmese işi bana vermezdi ya da bana iltifat etmezdi çünkü öyle yapıda biri değil diye düşündüm.
Sevgilimle konuşurken bunu söyledim, işi sana yıktı sonra da piyazlıyor yağlıyor dedi.Ama ben bana güvendiği kısmının gerçek olduğunu söyledim..O bunun gerçek olmadığını ayrıca güvenin bir şey ifade etmediğini, maddi anlamda bir şey almak için çalıştığımı ve bunu ona yansıtmaları gerektiğini söyledi.Haklı tabii.Ama iş hayatını bilmiyor ki, çalışınca görecek...İş yok, kriz var, maaşlar düşük, şükredip idare etmeliyim.Başvurduğum hiç bir yerden tek mülakat görüşmesine bile çağırılmadım ki bu bugüne dek görmediğim bir şeydir.Arkadaşlarım işsiz..her an çıkartılacak korkusuyla yaşıyorlar.Sevgilim ise onu öyle söyleme, bunu böyle yapma, tepkini göster,cumartesi mi çalırıyorsun gitme diye sürekli isyana teşvik ediyrr benii:)Ben de zamanında çok isyan ettim ama bu zaman isyan zamanı değil. Beni çalıştığında anlayacak ama bu kadar müşkülpesentlikle, kaprisle nasıl bir iş hayatı olacak bilemiyorum. Sıfırdan yönetici olacak,bende tek tek basamakla çıkmadan,tecrüben olmadan hiç bir şirket o kadroya almaz diyorum..Yönetici olsa keşke de ben de mutlu olsam, haklı çıkmak değil amacım,aksine çok ama çok sevinirim. ama beni dinlemiyor gibime geliyor, sonra bakıyoruz ki dediğim gibi olmuş ama o bunu yaşayarak görüyor...
Her neyse konumuza dönelim yani dediğim gibi o kişinin karakterini bildiğim için bu güven olgusunun gerçekliğini biliyorum, o tipte insanlar kolay kolay iltifat etmez, işi verir ve teslim alır,usülen teşekkür eder! Olay onlar için bu kadardır.Kim ne derse desin ben yeni bir iş daha yapmanın,yeni bir tecrübe kazanmanın mutluluğuna eriştim:) Tamam zor bir işti, diğer işlerim kaldı, gözlerim ağrıdı ama biliyorum ki benim çalışkanlılığım ve işi iyi yapışım fark ediliyor.İşte beni mutlu eden bu.Bu arada yazılarımı takip edenlerden maaş konusunda ne oldu diye merak edenler vardır.Ben söyledikten sonra 3 gün geçti, haber verdiler, evet düşük olacakmış, kaç ay fazla verdiysek keseceğiz diye.1 ay fazla verdiniz dedim ama yine de onlar bakacakmış, baksınlar...Neticede ben söyleyerek dürüstlüğümün yolunda kendime olan saygımı bir kez daha kazandım.
Neticede olumlu yönlerin yanında doğal olarak yorgunum,başım dönüyor, dinlenmek istiyorum..
İş hayatında hep aynı şeyler oluyor. Olaylar ve kişiler zaman zaman değişse de aslında yaşadıklarımız hep aynı...

Bu kadar acıdan ağzımız yansa da daima : "Katlan, sabret, dayan!" politikası...
Belki bir gün bir şeyler değişir:)
Ne dersiniz?

19 Şubat 2009 Perşembe

"Teslim oluyorum"


Evet sildim yazımı..
Dayanamadım çünkü her sayfaya girişimde bakmaya, göz ucuyla ezberlediğim satırları yeniden yeniden okumaya.
Bir şeyler eksilmesin artık, yeter...
İyi olanlar çoğalsın, gelişsin, yayılsın damarlarıma.
Şimdilik bu kadarı yeter.
Yüzeysel olmalıyım, derinlerde korkularımla yüzleşmek, hayatla çarpışmak istemiyorum.
Herkese ve herşeye beyaz bayrak sallıyorum.
Teslim oluyorum!

18 Şubat 2009 Çarşamba

"Gazanfer Özcan'ı kaybettik..."


Tiyatro bambaşkadır, tiyatrocu olmak bambaşka.
Özveri ister, sağlık ister, inanç ister, yetenek ister, ne olursa olsun perde açıldığında kaldığı yerden devam eder yarım kalmışlıklar...
Gazanfer Özcan, Nejat Uygur,Erol Günaydın, Zihni Göktay aklıma ilk gelen "yaşayan" duayenlerdendir.
Üzücü bir haber aldım bu sabah bu üstadlardan biriyle ilgili, Gazanfer Baba'yı kaybetmişiz...
Gazanfer Özcan bir tiyato çınarıydı...
Yılların tecrübesiyle, güleryüzüyle, espirileriyle, usta oyunuyla, gençlere desteğiyle tanınırdı.
Onun gibi biri daha gelir mi sahnelere bilmiyorum, çünkü onun yeri apayrıdır bende.
Şahsen tanımam ama tiyatro tutkunu biri olarak onu çok sevmişimdir.
Ölüm haberini duyduğumda çok çok üzüldüm...
Meleklerin yanına uğurlamadan önce;
Büyük üstadın yaşam öyküsünü paylaşmak istiyorum sizinle...
Gazanfer Özcan 27 Ocak 1931’de İstanbul’da, dört erkek kardeşin en küçüğü olarak doğar. Babası İstanbul Belediyesi’nde memur Cemalettin Bey, çok titiz, kuralcı, ince eleyip sık dokuyan biridir. Ve bu özellikleriyle yıllar sonra oğlunun büyük bir başarı kazanacağı Hüsnü Kuruntu karakterine ilham verecektir. Çocukluğu kalabalık bir ailede geçer Gazanfer Özcan’ın; teyzeler, dayılar, amcalar hep birlikte yaşanır. Amcası ve dayıları polistir, o da imrenir büyüklerine ve polis olmayı koyar kafasına...
Ta ki Taksim Erkek Lisesi ikinci sınıfına kadar. Yıl 1947, lisede “Hisse-i Şayia” oyunu sahneye konacaktır. Bican Efendi rolü ise o güne dek tiyatroyla ilgisi olmayan Gazanfer Özcan’ın olur. Bican Efendi rolü ile içindeki ‘komiği’ keşfeder Özcan. Yine de 1947’de Polis Okulu’na müracaat eder, ancak Ankara’ya gitme zorunluluğu onu bu sevdasından vazgeçirir.Mesleğini babasından gizlediSahne tozunu yutmuştur artık; 1948 yılında Eminönü Halkevi’nin temsil koluna girer, 1949’da ise Şehir Tiyatroları’nın çocuk bölümüne. Tiyatro yaşamını sarmalamıştır artık, okulu bırakır.Eğitimi Şehir Tiyatroları’nda usta-çırak ilişkileriyle devam edecektir bundan böyle; hocaları ise Vasfi Rıza Zobu ile Reşit Gürzap olurlar.Ancak babasını bu meslek seçiminden haberdar etmeye cesareti yoktur.
Bir gün amcası sahnede izler Gazanfer Özcan’ı ve akşam sofrada babasına “Beni sanatçı olduğum için evden kovdunuz; bakalım aileden yetişen bir başka sanatçıyı da kovabilecek misiniz?” deyiverir.Masadaki herkes donup kalır, baba Cemalettin Bey “Başka bir sanatçı mı var aramızda?” diye sorunca bakışlar Gazanfer Özcan’a çevrilir. Ancak beklenen olmaz, aileden onay görür tiyatro.Özcan, kariyerinin dönüm noktası için ise 1955’e kadar bekleyecektir; “Mahallenin Romanı” adlı oyunun başrol oyuncusu Reşit Gürzap hastalanınca kendini hocasının yerine oynarken bulur.
Bu büyük sınavdan başarıyla çıkar; “Mahallenin Romanı”nın ardından gelen “Meraki” ile de yeteneğini kabul ettirir.Yazları, Şehir Tiyatroları tatilde olduğunda ise Vahi Öz ve Halide Pişkin’in tiyatro topluluklarıyla Anadolu turnelerine çıkar. Refik Erduran’ın “Deli”, Necati Cumalı’nın “Mine”, Haldun Taner’in “Fazilet Eczanesi” gibi oyunlarda rol aldıktan sonra 1961 yılında Şehir Tiyatroları’ndan ayrılır.
Bu ayrılıkta yalnız değildir Özcan; 12 yıl arkadaşı ve sırdaşı olduktan sonra 1961 yılında evlendiği Gönül Ülkü de yanındadır. İlk eşinden olan kızı Fulya ise dört yaşındadır babası yeniden evlendiğinde.Çift, 1962 yılında Gönül Ülkü Gazanfer Özcan Tiyatrosu’nu kurar.
Topluluk, çoğu komedi pek çok oyun sahneler; Özcan yumuşak ve sıcak oyunculuğuyla seyircinin gönlünü fetheder. Ancak tiyatro zaman zaman verdiğinden fazlasını isteyen bir iş koludur; masrafları karşılayabilmek için ‘70’lerde sonraları pek memnuniyetle anmayacağı- filmlerde oynar aktör.
Yıllar sonra sorulan bir soruya “Sinemayı sevmem” diye yanıt verecektir. Sinema ile kuramadığı ilişkiyi, 1980’lere gelindiğinde televizyon ile kurar Özcan. Türkiye’nin ilk sitcom’u olarak değerlendirilen “Kuruntu Ailesi”, bir sevgi çemberi yaratır aktörün çevresinde. “Yüzde 70’i babam, yüzde 30’u kendim” dediği Hüsnü Kuruntu karakteri; 1987 yılında başlar ve dizi 400 bölüm devam eder.Gazanfer Özcan’ın tiyatro dışındaki en büyük hayali, bir Milli Piyango bayii açmaktır. “Çünkü insanlar umutla bilet alıyorlar ve o umudu veren kişi olmak istiyorum” diye açıklar bu hayalini.
Kendisi de sürekli piyango bileti alır, çünkü her geçen gün büyüyen vergi borçları vardır tiyatrosunun. Bir de giderek artan sağlık sorunları. 2001 yılında by-pass geçirir ve 11 yaşından beri içtiği sigaraya veda eder. 2002’de ise Gönül Ülkü hastalanır, üç yıl boyunca tedavi görür. Bu sırada git gide büyür borçlar.Avrupa Yakası’yla gelen nefes2006 yılında gelen “Avrupa Yakası” dizisi bir ‘nefes’olur Özcan’a. Onu Hüsnü Kuruntu olarak sevenlerin çocukları, şimdi Tahsin Sütçüoğlu olarak sarılacaklardır boynuna.
60 yıl sadakatle içtiği sigarayı bırakmıştır bırakmasına, ancak sigara bırakmaz peşini. Geçtiğimiz aralık ayında zatürre teşhisiyle yattığı hastaneden 14 Ocak’ta taburcu olur, ama 15 gün sonra yeniden ağırlaşır durumu...Dün geceye kadar başında “Birbirimizden ayrı iki gün bile geçirmedik” dediği eşi Gönül Ülkü, kızı Fulya Özcan ve torunu Tarık Ündüz beklerler iyileşmesini. Ama ne yazık ki dün akşam saatlerinde bırakır mücadeleyi Özcan.2000 yılında bir söyleşide şöyle demiştir: “Benim dileğim, gerçek tiyatro adamının, oyun sonrası makyajını silerken ölmesi. Her şeyi bitirmişsin, alkışını almışsın...”
Bizim için alkışlarımızın ardından indi sahneden Gazanfer Özcan... Son dileği gerçekleşti.

Mekanın cennet olsun Gazanfer Baba...

17 Şubat 2009 Salı

"pes!"


İş yerimde bir arkadaşım masaüstümdeki evden getirdiğim bilgisayar hoparlörlerini yere düşürdü.Hoparlör parçalara ayrıldı, dağıldı...
Yeniden toparladım, önceleri can çekişirken bugün tek tarafı ruhunu teslim etti.Herşeyi mono dinliyorum.Bu olay yaklaşık 4 ay önce olmasına rağmen arkadaşım sağolsun parçaladığı hoparlörün yerine hala yenisini almadı...
Üstelik babamın bilgisayarınındı, zorla almıştım, iyi bakacağım, aynen teslim edeceğim, söz diye!
Az önce de aradım arkadaşı,hoparlör tamirinde anlar mısın artık hiç çalmıyor bu dedim, yani söylemek zorunda kaldım dedim ki senin hoparlör çalışmıyor! Daha ne desem ki:))
Hımm dedi, o kadar...sonra sustu.Bende eee yenisini alayım bari dedim. Tamam öyle yaparsın dedi:))
Yani artık pes! diyorum başka bir şey demiyorum.....
İnsanlara ne oldu böyle ya, gerçekten ne oldu? Kibarlığa, nezakete, değere, görgü kurallarına?Önemli olan 2o Lira verip idare eden bir hoparlör almak değil,önemli olan davranış...
Sen birinin malına istemeden de olsa zarar veriyor ve kullanılamaz hale getiriyorsun, en azından bir bahsini aç ya, de ki param yok alamıyorum de, ama söyle!
Sanki benim çok param var...çok....
Haksız mıyım?

"klişedir ama aynı zamanda da gerçektir."

X : "Vefa" arıyorum,
Y : " Hı?? ne o İstanbul'da bir semt mi?"
Ne klişedir değil mi?Eski Türk filmlerinde sık kullanılan bir replik gibi...Ama bir o kadar da gerçektir.
Hayatta en fazla dost kazığı yemiş insanlardan sayarım kendimi, daha önceki
"Benim bir dostum vardı" yazımı okuyanlar bunlardan sadece birini bilir, aynı zamanda da iyi niyet kurbanlığımı görür:)
Hayatta dostluk adına pek bir beklentim yok artık, gördüm ki insanlara dert anlatmak, dertleşmek demode olmuş. Sadece alışveriş yapacaksın, güzel şeylerden bahsedeceksin, dedikodu yapacaksın, eğlenmeye gideceksin, ortam insanı olacaksın! O zaman etrafın dolup taşar.Benim etrafımda çok fazla insan vardı, haftasonları ya da iş çıkışları buluşmak için çoktan seçmeli test çözmek zorunda kalırdım, biriyle buluşsam diğeri alınır, alışveriş için buluşulur sonra başkalarıyla kahve içmeye gidilir,akşam yemekte başka arkadaş gurbu olur gibi gibi.Öğle tatillerinde güleryüzlü kafa dengi iş arkadaşları da bonusuydu hayatımın.
Sonra cephemde bir takım şeyler ters gitmeye başladı, canımı sıkan mevzular oldu bir anlatayım dedim, baktım dinlenmiyor, oysa ben dinlerdim. Bir kişi, iki kişi, üç kişi derken bir kaçı elendi hayatımdan.Derken biraz kırıldım, seçici bakmaya başladım,insan biriktirmenin dost biriktirmenin güzel olduğunu düşündüm ama kalabalıklar içinde yalnız olmak elenenler listesini daha da kabartmaya başladı. Telefon rehberimden kesin benim dostum dediğim bir çok ismi sildim.Fazla beklentim olmadan daha az insanla dönerken dünyam, bir baktım ki bir hastalık geldi kapıma.Çok da ani oldu, bu yüzden işimi kaybettim, bir bebek gibi yürümeyi yeniden öğrendim.Altı ay evden tek başıma çıkamadım.Çok zorlaştı hayat benim için, ne yapacağımı şaşırdım.
İşte bundan sonra benim terazim çalışmaya başladı : ben zor dönemimi geçirirken yanımda kim vardı demeye başladım. İnsan esas bu zamanlarda destek arıyor çünkü...
Canım ailem, canım sevgilim, canım dostum...Kaç kişi saydım:)
Dostlarım değil dostum..Çünkü 15 senedir beni tanıyan , ailelerimizin hala görüştüğü ve doktor olan(üstelik hastalığımın branşı) sözde dostum gelmedi yanıma, aramadı da, en sonunda ben bir ara mesaj attım, "seni aricam ya bir ara "demiş bir de utanmadan gülücük atmış yazının sonuna! Defol git dedim ya , cehenneme kadar yolun var...Bir de komşu iş yerimde, tesadüfen tanıştığım bir dostum vardı. Onunla da yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, günde hemen hemen her an beraberiz, telefon açar, tansiyonum düştü bayılıyorum der, işten çıkar apar topar giderim yanına, ayran alırım, başında dururum, ayaklarını yükseğe kaldırırız, düzelir, telefonu eline veriririm bak bir şey olursa ara diye, arada işlerin arasında arayıp kontrol ederim.Sabah akşam gece fark etmez salya sümük gelir, erkek arkadaşım şöyle yaptı böyle yaptı diye, gözyaşları sel olur, teselli ederim, dışarı çıkarız, arada yemek ısmarlarım, moral düzeltiriz, alışverişe çıkarız, bir saat nişantaşının ayakkabıcılarını arşınlarız..Güleriz, ağlarız..Neticede böylesine lay lay lom günlerinde yanımda olan bir insan da, tahmin edeceğiniz gibi ben hasta olduğumda ortadan kayboldu.6 ay sonra arayıp "naber?" dedi. Cevap olarak ne diyebilirim? :)) Güldüm tabii, anlatınca yok yurtdışından profesör tanıdığına soracakmış da yok doğal ilaç getirtecekmiş de vız vız vızzz. Hiç bir şey yapmadı, sonra utanmadan aradı bir kaç ay sonra,meğer ilk araması yol yapmakmış, "ben evleniyorum" dedi.
"Eee mutluluklar bay F ile" dedim.
"Yok dedi o değil"
"hı?? 2 senedir birliktesiniz yeni ayrılmadınız mı?Ben yeniden birleştiniz sandım"
"Ayrıldık da bu başkası, onunla evlenicem.."
"Bu kadar kısa sürede mi?"
"Evet harika biri canım,2 ayda karar verdik...geliyorsun dimi düğüne?"
Cümlelerimi seçmiyordum artık, buz gibi bir ses tonuyla aynen bunu söyledim "Gelemem ben kusura bakma" Dondu kaldı, benden beklemiyordu herhalde. Çok da umurumdaydı o andan sonra...
Onun da ismini üzeri çizildi.Arada bayramlarda mesaj atıyor, günah mı çıkarıyor anlamadım...
Bu örnekler sadece bir kaçı..
O yüzden artık az ama öz insan var hayatımda.Hiç kimse için fedakarlık da yapmıyorum, sadece çok özel insanlara kapım açık, diğerleri ile lay lay lom yapıyorum. Herkese kalbim, hayatım açılmaz.Çünkü biliyorum ki üzülmek en son istediğim şey!
Şükürler olsun ki sağlığım yerinde, her şeyi atlattım,bitti.
Demek istediğim o ki, hayatta en zor dönemlerinizde yanınızda olan insanlar gerçekten sizin yolunuzda sizinle yürüyordur.
Sadece iyi günlerinizde yanınızda olanların yok olması için fırtına değil, basit bir rüzgar bile yeterli olacaktır...

13 Şubat 2009 Cuma

"dürüstlük"

"Söylemeli mi, söylememeli mi?" yazımı hatırlayanlar merak etmiştir belki ne yaptım diye...
Normalde bu zihniyette insanlara ceza vermek isterdim. Bunlar emeğinin karşılığını vermeyen, sert karakterler... Ama ben
iyi bir insanım, bunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim, herkes kendini iyi diye niteleyebilir evet, ya da neye göre kime göre hangi duruma göre iyisin diyebilirsiniz. Ben her durumda ve her koşulda iyi olandanım, ne olursa olsun, bazen bana çok şey kaybettirse de hep dürüst olmaktan yanayım. Bu ay çok borcum vardı, muhasebenin benim "sözde sömürü" anlaşmamı unutmuş olması benim lehime işleyebilirdi.Misal maaşımın yarısı doktor ve hastane parasına gitti, bunun sebebi sigortamı geç yapmaları ve benim tüm tahlil ve işlemlerime tam para ödememdi.Beni mağdur eden onlardı.Bugün parça parça verilen maaşın 2.kısmını almaya gittim, aldım ama içim rahat etmedi.Dürüstlük için muhasebeye telefon açıp söyledim, karşılığında "konuşayım" yanıtı aldım. Üzerimden bir yük kalktı, doğruyu bilmenin ve söylemenin hafifliğine bıraktım kendimi. Ben yönetici olsam ve böyle bir durumda personelimin beni uyardığını görsem ona mükafaat veririm parayı geri almak yerine..Bakalım bana ne olacak derken, odama girildi belli ki daha muhasebeden ses çıkmamış, bir selam, bir kolay gelsin, bir nasılsınız yok.Benim varlığım yokmuş gibi davranıldı, içimden dedim ki aslında o zihniyete yakışan bu değil ama BANA yakışan benim yaptığımdı.Parayı geri alsalar da almasalar da ben vicdanımın sesini dinledim ve kendime olan saygım 2 kat daha arttı...

12 Şubat 2009 Perşembe

"Ödül almışım!"

Blogunun sıkı takipçisi olduğum sevgili Ayça'nın dükkanı beni "görkemli blog ödülü"ne layık görmüş :)
Ayça'cım çok teşekkür ederim.
Kurallar gereği ben de 7 kişiye ödül veriyorum.
En sık okuduğum ve en beğendiğim bloglar arasından seçim yapacağım, gönül ister ki daha fazla kişiye sanal ödülü vereyim ama sağlık olsun:)

Seçtiklerim (Alfabetik olarak):

Ayça'nın dükkanı
Ben göründüğümden daha fazlasıyım
Kırmızı günlük
Öykü
Puck
Sinema ve edebiyat üzerine
Yansıma ve yanılsama

10 Şubat 2009 Salı

"nedir?"



Bu resim nedir? Neyi anlatır?
Devletin kurumunda bir parti afişi görmek ne demektir?
Güveniniz var mı?
Politikaya, insanlara...
Peki ya böylesi bir ülkede insan gibi yaşama umudunuz...
Kaldı mı hâlâ?

"tarih dediğin şey, tekerrürden ibarettir!"

Bu benim eski bir yazım ve yeniden görüntülüyorum, daha fazla kişi okusun diye... Gerçekten de etrafımız tepeden inme yöneticilerle dolu... En ufak bir şey için tırnaklarının ucunu kaldırmaya üşenirler, her işi bize yaptırırlar. Sonra da onlar yaşar, biz sürünürüz... Bir kurumdan teşekkür etmemizi gerektirecek bir olayla karşı karşıya kaldım, sözlüzü tamam da yazılı olanı ben kendi departmanım adına yapabilirim. Kurumu arayıp teşekkür yazılarını yollayacakları mail adresini alarak mail atıp durumu üstün üstü yöneticiye bildirdim. Cevap olarak "mektubun şablonunu falancadan alıp filancadan da yardım alıp mektubu hazırlayıp bize atın, biz hazırını gönderelim işimiz kolaylaşır" dendi... İnanın mektubu hazırlama işi beni yormaz.Zira benim kalemim çok iyidir,ancak yoğunluktan tabiri caizse bi tarafınızdan ter damlarken, siz tırnak törpülüyor konumunda görülüyorsunuz ya, hele bir de filancadan yardım al deniliyor ya, bu yaşa gelmiş yüzlerce kitap okumuş, yazı alanında iyi olan, üniversiteyi dereceyle bitiren bana "yardım alarak yap" deniliyor ya, işte o kısmı bana çok dokundu... Deli gibi iş yaparken bir nefes aldım, durdum, motivasyonum uçtu gitti, eski yazılarımı hatırladım ve dedim ki "kızım..tarih tekekürden ibarettir"...

Buyrun yazıya;

--- Hepimizin olduğu gibi benim de, hayatımda nefret ettiğim bir kaç insan tipi vardır.
Bu tiplerin başını çekenlerden birileri de "içi boş ukalalar..."
Özellikle iş yaşantısında sık sık karşımıza çıkan bu tür vak'alar sizin yöneticiniz, amiriniz konumundaysa çıldırmanız içten bile değildir.
Nedir bu tip insanlardaki ortak yönler?
Hadi masaya yatırıp ufak bir davranış çözümlemesi orerasyonu yapalım.
1-Küçük dağları o yaratmış gibi dolaşır : Aslında bildiği hiç bir şey yoktur.
2-Size, her gün yaptığınız halde, yapın diye ısrarla aynı şeyleri söyler : Aslında sizin yaptığınızdan haberi yoktur, takip etmez.
3-Anlattıklarınızı bir kez daha anlatmak zorunda kalırsınız : Sizi dinliyor gibi görünür ama bu görünüş her lafın arasına bir şeyler sokmak içindir, aslında sizi dinlemez.
4-Etrafta bütün gün dolaşır çok iş yapar görünür : Aslında her yere laf yetiştirmekten sizin yaptığınız işin yarısını zor tamamlar.
5-Sürekli olarak yanınıza gelir ve bir şeyleri denetler : Aslında bu denetimler kendini "ben senden üst'üm kavramını" dayatmaya çalışmasının sonucudur. Basit anlamda "Ego tatmini" diye teşhis koyalım.
6-Her gün düzenli olarak yaptığınız ve başarıyla tamamladığınız işler için sizi teşvik etmek için yanınıza geldiğini zannedersiniz : Aslında o sizin odanızda boşuna yandığını düşündüğü ampuller için yanınızdadır. Oysa ki siz o ampül altında çalışmaktasınızdır, bu arada koridordaki tüm ampuller tüm gün boşuna yanmaktadır ancak sizinkiler ona batar.
7-Bulunduğu mevkiiyi kullanarak size olmadık yaptırımlarda bulunur : Aslında oraya en üst yönetime yalakalık yaparak gelmiştir.
8-Ne kadar iyi bir çalışan olursanız olun o mutlaka sizin bir açığınızı bulur ve yüzünüze karşı söyler.Üstelik bunu yaparken hep gülümser ki suratının ortasına patlatamayasınız!
Şunu ekleyebilirim ki bu insanlar kesinlikle bir ömür törpüsü.
Sabrınızı sınamak gibi ulvi bir amaç için bile gönderilmiş olabilirler :)
Hepimizden mümkün olduğu kadar uzak olmaları dileğiyle...

9 Şubat 2009 Pazartesi

"Söylemeli mi , söylememeli mi?"

Pazartesi sendromu diye bir şey var biliyorum:)
Ama bugün 2 haftalık tatiliin üstüne nedense bana pek uğramadı.
Uzak doğulu bir bilge, "Eğer sevdiğin işi yapıyorsan tek bir gün bile çalışmış sayılmazsın" demiş.Haklıdır kendileri...
Ben ne kadar yorulsam, kriz yüzünden az maaş alsam da yine de mutluyum:)
Şimdi ben burada oldukça az bir maaşa anlaştım, mecburen! 2 ay sonra bana sigorta yapınca maaşımı düşüreceklerini söylemişlerdi, düşürecekleri miktar da benim taa 3 sene önce aldığım maaşa denk geliyor düşünün...
Ama bugün aldık maaşları ve muhasebeden bana eski maaşımı verdiler.
Şimdi....benim maaşımı düşürmediniz, yanlışlık oldu galiba (!) diye söylemeli miyim, söylememeli miyim?
Diyeceksiniz ki "aklından zorun mu var?" otur, sus, boşver:)
Diğer türlü sen kaybedeceksin, 200 Lira koyar mı onlara?
Hem de maaşımı hain bir şekilde düşürmüşlerken...Hakkım olanı alırken düşürdükleri için bu ayki fazla tutara susmalıyım belki de...
Gelecek ay da böyle olursa söylerim ama bu ay o kadar borcum var ki, galiba susmak en iyisi.
Bilemiyorum, ne dersiniz :)
(bu arada maaşı alırken parça parça veriyorlar, 3Liraları yok diye sonra bir ara gelir alırsın dediler, zihniyet budur, düşünün ki herkesten 2-3 lira artacak...Değerlendirirken karşı tarafı da değerlendirelim:)

4 Şubat 2009 Çarşamba

"teşekkür"


Bugün iyiyim:)
Daha iyi değil, çok daha iyiyim!
Anladım ki kısır döngüden farkısız , değiştiremediğim bu tatsız durum karşısında, yelkenleri suya indirip kendimi haddinden fazla üzmek sağlığımı bozmaktan öteye gitmeyecek. Çünkü biliyorum ki, "O" değişmeyecek. İşte bu yüzden benim için zor olanı yapacağım, durup düşünmek, sorgulamak ve savunmak yerine kulaklarımı tıkayacağım, yelkenlerim tam yol ileri gidecek.Benim asıl gitmek istediğim liman neresiyse oraya!
Kendi yolumda yürümeye devam edeceğim, biliyorum kolay değil içimdeki sevginin giderek tükendiğini görmek..Belki de esas içimi acıtan budur, ama ne olursa olsun bazı durumlarda bencil olmalı insan hayatta!Aksi takdirde tam da hayat güzel yüzünü göstermişken mutluluğumdan olmak var işin ucunda.
Evet iyiyim ben, gerçekten iyiyim,
Kötü gecenin ardından yine güneş doğdu odamın içine, Allah'ım sana teşekkür ederim...

3 Şubat 2009 Salı

"neden"


Ben bugüne kadar O’nun sevgisini pek görmedim.
Arada bir göstermeye çalışır, tamam beni seviyor derken birde bakarım eski haline dönüverir.
Ben bugüne kadar O’nu üzecek hiçbir şey yapmadım. Bunca yıl, hep en başarılı, en dürüst, en sevilen, en eğlenceli oldum.Hiç kötü bir sözüm olmadı, hep en içtendim, en mutlu etmeyi seven, en güzel hediyeleri alan, en düşünceliydim.
Bir şeyi esgeçtiğim, utandırdığım, unuttuğum olmadı…
Hep sevdiğimi söyleyip öperim, O beni pek öpmez. Uykumda seviyordur belki ama ben görmem, bilmem, hissetmem. Çok ender zamanlarda gösterir sevgisini.Şaşırırım, erken gelen bahara aldanan çiçekler gibi...Yüzüm güler,içim açılır,kavgasız gürültüsüz,didiklenmeden, sorgulamadan yaşamanın keyfini çıkarırım.Oysa çok kısa sürer bu yalancı bahar, yeniden ağır bir kış çöker üzerimize.Tüm umutlarım kırılır, her şey eskisi gibi olur,sanki bir büyüdür güzel olan herşey ve bozulur.
Sevgi önemli bir şeydir, gösterirsen paylaşırsan dallanır, budaklanır, güzelleşir.Ama O hiç paylaşmaz.
Hep beni yanlış anlar, içinden geçirdiği neyse ona inanır, O her şeyin en doğrusunu bilir, en iyisini yapar, en kuralcı olandır.O diyorsa doğrudur, o sezerse gerçektir.Sen konuşursun dinlemez, öyle değil dersin inanmaz, ufalırsın karşısında, yeniden ilkokuldaki yıllarına dönersin, azarlanırsın, incitilirsin, bir tarafa itilirsin. Kalbinde kalan en son sevgi zerreciklerini bile alır senden, zorla alır götürür, kökünü kurutur, çoraklaştırır. Üstelik çocukken azarlanmaya benzemez yetişkinlerin azarlanması, daha bir derinine iner, savunmalarında daha da büyük darbeler yersin karşı taraftan.Üstüne üstlük bir de sen suçlu olursun gözünde…Günün, gecen, hayatın zehir olur.
Boğazında kocaman bir düğümle dolaşırsın, etrafındaki güzel figürleri kıskanarak izlersin; her şeye rağmen desteklenenleri, sırtı sıvazlananları, kucaklanarak aferin denilenleri...İçin acır, tüm güzelliklerine, ışığına ve iyiliğine rağmen sana sırt çevirilmesini hazmedemezsin.

O ise sıkıntı yüzünden başına gelen hastalıklara inat, başarıyla kazandığın savaşına inat, hep tepeden bakar sana..Yutkunmadan konuşmaya devam eder, nefes almadan, pişman olmadan, içindeki her şeyi kusana, kapıları yüzüne kapatana kadar...
Sen ise aynaya bakarsın ve "Neden ?" dersin…
Neden ben iyi olanı hak etmiyorum?

Elindekini yere düşürürsün, umutsuzca uçar gidersin bir yerlere...
Bir yanın hep eksik kalır ve içinde bir yerlerde hep bir şeyler sızım sızım sızlar…
Çünkü O ne diyorsa doğrudur, O ne seziyorsa gerçektir.
Sen; küçücük bir zerresindir, kalbindeki sevgiyi ayakta tutmak için çabalayan, küçücük bir zerre…

31 Ocak 2009 Cumartesi

"nadas"


Nadastayım:)

Yok tatilde değilim, ama herşeyden uzaktayım...

Bilgisayardan, boş konuşmalardan, telefondan, görmek istemediğim insanlardan uzakta beynimi ve vücudumu dinlendiriyorum.

Döneceğim hem de çok güzel yazılarla, şimdilik hepsini içimde biriktiriyorum, merak etmeyin:)

30 Ocak 2009 Cuma

"Ayça Şen başkan!"




Ayça Şen'i dinleyenleriniz vardır mutlaka, kendine has tarzıyla yıllardır radyolarda program yapar.
Bu ara hazır evdeyken yeni çıkan albümlerden 2 tanesin gözüme kestirip aldım, bunlardan biri de Ayça Şen'in.Evet yanlış duymadınız albüm yaptı! "Astronot" adlı albüm,Rakun müzik etiketiylle piyasada. Mor ve Ötesi'nden tanıdığımız Burak Güven ile ortak çalışmadan doğan bir albüm.Farklı, alternarif ve dinlenilesi bence.
Bir de Harun Tekin'le düet var albümde, 6.şarkı:Sabotaj, dediğim gibi dinlenilesi ve farklı bir şeyler arayanlara ithaf edilir!
Yazıma ek olarak albümün çıkış şarkısı "Son zamanlarda"yı da dinleyebilirsiniz.
Albümle ilgili bir de röportaj 0kumuştum, onu da sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim,

Sesinin güzel olduğunu radyodaki programlarına yaptığı jingle’lardan anlıyordunuz. Ama onun gibi kendi dahil herkesle ve her şeyle dalga geçen birinden bu kadar ayakları yere basan, sakin ve duygusal bir albüm beklemezsiniz. Yıllardır radyoculuk yapan, programlarının sadık bir hayran kitlesi olan Ayça Şen, birkaç yıl önce yazdığı romandan sonra şimdi de indie pop tarzında bir müzik albümü çıkardı: Astronot.
“Herkes benden komik bir albüm bekliyordu, hani Ata Demirer’in yaptığı gibi… Ama bu benim çok ciddiye alarak yaptığım bir işti, sağlam bir müzikal altyapısı var” diyor. Yine de bazı şarkıları, Radikal’deki alaycı köşe yazılarında olduğu gibi dinlerken gülümsetiyor. Albümü, Mor ve Ötesi’nin basçısı Burak Güven ve Serkan Hökenek’le birlikte hazırlamış, sözlerin tamamına yakınını kendisi yazmış, Harun Tekin’le düet yapmış. Ayça Şen’le Astronot’un hikayesini konuştuk.
Siz üniversitedeyken seramik okudunuz ama şan eğitimi de aldınız değil mi?
-Evet, yarı zamanlı iki senelik bir okuldu, ben bir sene gittim. Sonra radyoya başladım, hem seramiği hem de şanı bıraktım.
Şarkı söyleyebildiğinizi sonradan keşfetmediniz öyleyse?
-9 yaşında TRT çocuk korosunda başladım. Kafayı sağa sola sallayarak şarkı söyleyen tombul yanaklı bir çocuktum. Sonra gençlik dönemimde radyo başlayınca müziği direkt unuttum çünkü radyo çok eğlenceliydi.
Yonca Evcimik’e vokal yapmışsınız ama o dönem…
-19 yaşında Genç Radyo’da program yapıyorum, komik komik aryalar söylediğim jingle’lar hazırlıyorum. Bir gün radyonun stüdyosunun sahibi geldi, Yonca Evcimik yaz turnesine çıkacak, vokaliste ihtiyacı var, bir dene dedi. Tam Abone albümünün çıktığı dönem… Gittim başladım. Yanımdaki diğer vokalist de Kenan Doğulu’ydu. Eğlendik filan ama o turnede çok yoruldum, hafızam bir kilobayt olduğu için şarkıların sözlerini de ezberleyemedim. Turne bitince vokalistliğe devam etmedim ama müzikten kopmadım. Radyoda bir şarkı çalarken ona geri vokaller yaptım, arkadaşlarıma komik komik şarkılar söyledim gitarla. “Öğretmenim bize nolur ceza verme, bizi çok sev” filan gibi geyik geyik şarkılar. Çok gülüyorduk tabii. Ama şarkıcılık başka bir şey, şakası yok.
Albüm çıkarmaya nasıl karar verdiniz?
-Benim hayatımda her şey şans eseri oldu, bu da öyle. 2004’te, bir partide Mor ve Ötesi’nin basçısı Burak Güven’le tanıştım, bana “Ben Ümit’in alt katında oturuyorum biliyor musun” dedi. Ümit, oğlum Memo’nun babası. Öyle muhabbeti ilerlettik. Bir gün Ümit bana yazdığı bir şiiri verdi, ben de aşağı kata inip Burak’a “Abi şuna bir müzik yazsana” dedim. Birkaç gün sonra şarkıyı yazmıştı. Böyle başladık ama aylarca ara vererek 4 yılda tamamladık. Son iki ayda da Fikirtepe’deki stüdyoya girip kaydettik.
Hayata hobiler bütünü olarak bakıyorum:
Roman yazdınız, TV programı yaptınız, köşeniz var, radyoculuk yapıyorsunuz. Bir de şarkıcı diyebilir miyiz size artık?
-Şarkıcılık başka bir şey. Papağan gibiyimdir, bir sürü şarkıcının sesini taklit edebilirim, ama kendi sesini bulmak çok zor. İlk başlarda çok korkak söylüyordum, zamanla, telkinlerle öğrendim. Ben hayatta hep sevdiğim şeyleri yaptım, Memo’ya da onu öğretmeye çalışıyorum: “Eğer sevdiğin şeyi yaparsan aslında çalışmamış olursun.” Hayata gelecek korkusuyla değil, bir hobiler bütünüymüş gibi bakmaya çalışıyorum. “Aa bu kadın da her şeyi yapmak istiyor” diye düşünenler, öyle düşünmeye devam edebilir.
Oğlunuz Memo ve anneniz ne diyor bu albüm işine?
-Memo bütün albüm sürecini yaşadı, benimle stüdyoya geldi, davul çaldı. Geçen gün “Bak, Memo artık albüm çıkıyor, ne güzel di mi?” dedim. Güzel de, bu yüzden eve geç gelmeler yapmayacaksın di mi diye cevap verdi. Ben de “Arada olur oğlum” dedim. Annem de albümü ilk dinlediğinde “Bu ne ya?” filan yapıyordu. Sonra ben ona şarkıları dinletmemeye başladım, moralimi bozuyor diye. Sonra beğenmeye başladı albümü.
Evde koca bir pabuç bulunca erkek sindirella diye şarkı yazdım:
Oryantal diye bir şarkınız var, orada “Memelerimizi çaldın” diye kime diyorsunuz?
-Sabah programlarında göbek attırılan, seksi figürler yapan çocukları izliyordum bir gün. Televizyonun karşısında geldi aklıma şarkının sözleri. Oryantalden bıkmadın mı? diye söylemeye başladım. Evlen, çocuk doğur, evi üstüne yap. Kokoş olsun da erkeklerden yana şansı yaver gitsin, diye eğitimden geçirilmemize karşıyım. Evliliği sektör olarak görenlere “sektör git” diyen bir şarkı bu aslında.
Başka bir şarkınızda da “Seninle bir gün mutlaka evleneceğim” diye ilişkiye başlayan bir kadınla dalga geçiyorsunuz. Evlilik size göre çok mu saçma bir fikir?
-O şarkıda da aslında temiz niyetler var. Bir ilişki başlamış, herkes heyecanlı, herkes aşık. Kız da “Evleniriz herhalde” diye düşünüyor ama sonra ilişkinin de boku çıkıyor, evlilik fikrinin de. Ben de bir sürü ilişkime bu şarkıdaki kadın gibi temiz niyetlerle başladım ama hayalindeki evlilikle yaşadığın şey birbirine cuk oturmuyor.
Erkek Sindirella şarkınızda nasıl bir tipten bahsediyorsunuz?
-O şarkının hikayesi çok matrak. Bir gün evde dana gibi bir ayakkabı buldum. Erkek arkadaşımın spor çantasından düşmüş. O gün Erkek Sindirella diye bir laf uydurdum. İyi niyetli, temiz yüzlü, iyi aile çocuklarını anlatıyor.
“Aslında seni unuttum, 40 yılda bir gelirsin aklıma romantik şarkı dinlerken. O da neden bilmiyorum, yaptıklarını hazmedemiyorum” diyen “Kalpsizsin” adlı şarkınızı birini düşünerek mi yazdınız?
-Evet ama kim olduğunu söyleyemem!
Tuvalette şarkı söylerim:
Utanırım, hiç bakamam şarkı söylerken aynaya. Ama bir restoranın tuvaletinin akustiği güzelse orada bağıra bağıra şarkı söylerim. Bazen sifon sesiyle gururum kırılır, bazen tuvaletten çıkan kadın “Çok güzel söylüyordunuz, devam edin” der, utanırım. Kendimi sahnede hayal ediyorum, herhalde çoğunlukla konuşurum.
İlk klibin çekileceği şarkı:
Albüm kartonetindeki tüm çizimleri Ayça Şen yaptı. Albümün ilk klibi Son Zamanlarda adlı parçaya çekilecek. Şarkının sözleri şöyle: İhraç fazlası düşler yakalanamayan ömürler, Gelirler görürler bilirler, bilmezlikten gelirler, Daha fazla güç için sevemeden ölürler, Dalkavuklar var niçin ahh her şey onlar için…
Haber:
Ezgi Başaran
Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/10645747.asp?gid=66

28 Ocak 2009 Çarşamba

"mim"lenmişim :)"


Kelebeğin ömrü beni mimlemişti, ancak ben görene kadar biraz zaman geçti ve tembellik etmiştim:)
Artık bu sefer kutsal "mim" görevimi yerine getireceğim:)
"Kokoloji" diye bir test kitabı vardı, aslında ben bu kitabın 1.sini bitirdim, 2sini de yarılamıştım.Oradan bir test yanıtlayacağım ve arkadaşım bana sonuçlarından çıkan anlamı söyleyecek:)
Ben az çok neyle ilgili olacağını tahmin etsem de susuyor ve testi yapıyorum!
EĞLENCE PARKI
Hayatımıza nasıl heyecan katarız? Film seyrederek,yolculuk yaparak,spor yaparak ve şans oyunları oynayarak… Yada belkide heyecanın fantezisi ile kaynaştığı bir eğlence parkına giderek. Çocukluğun o heyecan ve eğlence dolu dünyasına bir yolculuk yapalım.

1)Parkın kapısında girdiniz ve önünde sıra bekleyen insanlardan oluşmuş bir kuyruk ve roller coaster (hız treni) belirdi.Binmek için sırada ne kadar bekleyeceksiniz?
cvp - çok beklemem, roller coster oldukça büyük her turda çok fazla kişiyi alıyor,sıra bana çabucak gelecektir!

2)Nihayet sıranız geldi ve hızla savrularak trende gidiyorsunuz.Hız sizde nasıl duygular uyandırıyor?
cvp- çığlık atıyorum ve bu çok eğlenceli!

3)Seyrin en heyecanlı noktasında tren su dolu bir havuza daldı ve siz ıslandınız. Tam o anda ne diye bağırır yada haykırırdınız?
cvp- Aaaaaaaaaa !

4)İkinci olarak atlı karıncaya binmeye karar verdiniz. Ama tam dönerken bir nedenden ötürü sizin bindiğiniz at bozuldu,hareket etmiyor? Ata ne dersiniz?
cvp-hey kör talihim!Hep de beni bulur...*%#!&# :)))))

5) Hız treni maceranız heyacanlıydı ama yeterli değildi.Eğer mükemmel bir hız treni tasarlayacak olsanız nasıl olurdu?Yolu detaylı anlatın

cvp-öncelikle bir tırmanma olmalı, ardından tam tepeden keskin bir iniş ve tam aşağı indiğinde bir viraj olmalı sonrasında ise biraz düz ve sakin gitmeli ...

İşte böyle, test bende olmadığı için kimseyi mimlemiyorum,
Bakalım sonuçlar nasıl olacak...

23 Ocak 2009 Cuma

"küçük mutluluklar"

Şarkılardaki gibi gamsız yapmış dünya onu, kaderine razı .
Güzel bir tebessümü var, ince, akıllı...
Dünya halinden uzak, umarsız, halimize bakıp gülüyor.
Küçücük insancıklarız bir onun gözünde, sürekli oradan oraya koşturuyoruz.
Hep daha iyisi için, daha güzeli için, daha pahalısı için.
Asla tatmin olmuyoruz...
Hırslarımız komik geliyor ona,
Sahi ne gerek var bu kadar ciddiye almaya?
Benim yerim burası diyor, fazla beklentim yok.
Daha iyi , daha mutlu olmak ve faydalı olmaktır istediğim; kendime karşı, evrene karşı.
Bu kadar basittir işte yaşamak,
Ayaklarını sallayarak ayın kuyruğunda oturmak gerekmez,
Sizin gezegeniniz var mı? Ya da bir eviniz?
Küçük mutluluklarla döşeyin o halde,
Güzellikler serpiştirin,
Bir yerlerde hâlâ iyiliğin kaldığını görelim...

22 Ocak 2009 Perşembe

"birisi tatil mi dedi!"

İşyerinde çok yorucu iki gün geçirdim, kolumu kaldıracak halim yok!
Az önce kendime 5 dakika ayırıp bir meyve yiyim dedim mandalinanın kabuğunu soydum ve pat.! zavallı mandalinamı yiyemeden yere yapıştırdım :)
Artık yorgunluktan ellerim de tutmuyor yani!
Mart ayında gerçekleştireceğim bir organizasyon için bir süredir kolları sıvadım, gerekli kişilerle irtibata geçmek, doğru gün ve saati ayarlamak, bir yandan da bir sürü kendini bir şey zanneden adamla muhattab olmak, "bizi seçin , biz tek olmalıyız" gibilerinden böbürlenmelerini dinlemekten sıkıldım.
Hepsinin ne mal olduğunu gayet iyi bildiğim için "hı hı hı hı..."diyerek dinleyip ardından bildiğimi söylüyorum ve bu şekilde işleyişi sürdürüyoruz katılıyor musunuz?" diyorum, o tavırlarından eser kalmadan balıklama atlıyorlar.
İnsan idaresi en zor iş, herkes ayrı telden çalıyor...
Ama işimde kalıcılığımı ispatlamak için bu organizasyonun sorumluluğunu ben isteyerek üzerime aldım, istedim ki benim bu konuda tecrübeli olduğumu ve altından kalkabileceğimi görsünler.
Diğer senede aynı kadroda çalışmak istiyorum, hele ki bu işsizlikte 3 sene önceki maaşımı da alsam razıyım.Çünkü başvurduğum hiç bir yerden yanıt gelmedi, bir çok arkadaşım işten çıkarıldı, bir çoğu maaşını alamıyor ve en çok da 4 sene boyunca üniversite okuyup bu durumlara düştüğümüze üzülüyorum.
Neyse uzun lafın kısası bu organizasyon beni yoracak hatta öyle ki o hafta muhtemelen oturamayacak kadar yoğun olacağım ama olsun sağlığım olursa ben hepsinin üstesinden gelirim.
Ve....Beni mutlu eden asıl olaya gelelim,nihayet yarın karne günü:)
Ardından güzel bir sömestr tatili beni bekliyor, bir haftası kesin de 2.hafta işe çağırılma ihtimalim olsa da ben geç kalkıp, keyifli kahvaltılar edip, incik boncuk yapmak istiyorum. Bir de evde olmadığım için yemek pişirememekten şikayetçiydim, artık bu hafta midem de izin verirse güzel yemekler pişirmek istiyorum, bir de havalar böyle güzel giderse yürüyüş ve gezmek de planlarım arasında :)
Şöyle hem ruhumun hem gözümün hem de gönlümün doyduğu bir hafta geçecek!
Karıncalarımı özleyeceğim tabii, onların masum soruları, gelip gelip sarılmaları, seni çok seviyorum demeleri, komik halleri, heceleyerek okumaya çalışmaları, bilmiş tavırları olmadan biraz zor olacak ama, tatil varsa işin ucunda hiç sorun değil, keyfime bakacağım.
Yazıya eklediğim şarkıda Sertab Erener'in dediği gibi "hayat beklemez" tatil de öyle :))

21 Ocak 2009 Çarşamba

"moral"


Aralık 2008'de blog üyesi oldum.
Nasıl bir şeydir blog yazmak dedim kendi kendime.
Hissetiklerimi özgürce yazabilmek çok hoşuma gitti, ilgimi çekti ve başladım sayfamı tasarlamaya, resimlerimi özenle seçtim, yazılarımı içimden nasıl geliyorsa öyle yazdım, istediklerimi paylaştım...
Paylaştıkça mutlu oldum, yorumlar aldıkça yeni bir şeyleri paylaşmaya hevesim arttı.
Her gün benim için olan bitenleri yazmak bir alışkanlık halini almaya başladı, çok güzel bloglar keşfettim, izlemeye aldım, her sabah yeni yazıları okur oldum.
Ne yazacağım, ben yazdıklarımı saklamaya alışığım, nasıl konu bulacağım, sayfam nasıl olsun derken bir de bakmışım 50'ye yakın yazım olmuş, 1150 ziyaret almışım ve bugün sevgili "eldivenlerim" ile birlikte 100 izleyicim oldu :)
Henüz 1 aylık bir blogcu olarak bu durum bana moral verdi,
ehem öhöm teşekkür ederim :)
Devam devam devam...
Herkese sevgiler,

"kimse"




zamanı yıllarla tartanlar
yanılırlar
hiçbir şey tartılmaz başka bir şeyle
hatta çoğu zaman kendiyle bile yaşanır,
içini tohuma bırakır
geçer gider
geçmez sandıkların bile

hiçbir geçen tartılmaz kalanla
neyin kaldığını çoğu kez kendi de bilmezken insan
kimse kimse kimse sahi
kimse ya da hiç kimse
söylediklerimden çok
sustuklarım
seçtiklerimden çok
reddedilmek için
ne kadar varsam
o kadar kimseyim kendime

güç kötü bir şey
kaderken de
kaldıramazken de
güç kötü bir şey
güçlüyken de
güçsüzken de
kaldığın yerden devam etmenin karanlığı
benzemiyor hiçbir çaresizliğe
kimin kaldığı yer var ki dünyada
kaldım sandığın yer
bizden geçendir çoğunlukla
içimizi parçalaya çoğalta
hâlâ gittiğim sona aceleci adımlarla
bütün iş birinin dediği gibi,
yavaşça acele etmek aslında

ölene kadar yavaşla işte
ölene kadar yavaşla
ne başkalaştırırsan o kadarsın
başkalarının imtihanlarından büyük gelecekler umma

çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez
bize biçilmiş döngüye katlanırız yalnızca
bir bakıma hiçbir yerdeyiz
bir bakıma yalnızca buradayız
var oluşumuzun ağırlığı altında ezilirken yapayalnız
ait olduğunu sandığın bütün grupların içinde yapayalnız
reddin imkânları sayım kayıpları yoklama kaçakları
sanma ki hayat bizi bekler başka kıyılarda
oysa biz buradayız
halsiz, kanıtsız
yılların neyi tarttığını bile bilmeden
kendi gücümüzün altında azala azala

kollarımız kadar kulaç kalplerimiz kadar sahil
hiçbir adanın almadığı yalnızlarız,
tamamlanmamış haritasında
define ve varlık
geleceğin tarihe dağıttığı kayıplar
bir gün birbirini bulmanın umuduyla

gölgemizle barışmanın uzun yolculuğu: büyümek
kendiyle tanışmayı erteler insan çoğu zaman
hayat yanlışlarla kısalır
başka biri olarak girdiğimiz bir kapıdan
bir diğeri olarak çıkarız
gündeliğe katlanmak için başkalarını kandırırken kendimizi yanıltırız
içimizi denerken yüzeriz farklı yüzlerle kendi içimizde bile
bu yüzden aşk yalnızca bir fikirdir
bu sefer gerçekleştirdiğini sandığın bir fikir
hep öyle oldu bende
hep saklı kaldı içimdeki anahtar
ve hep aynı kilitte kırıldı

fikirler de zamanla değişir
kırıldıkları yerde
kırıldıkları yer her şeyi değiştirir

zamanla bir şey söylemez artık kırılmak bile
sonra başka bir başlangıcın kapısında
aynı korkularla kalakalırız
daha önce de söylemiştim:
kimse yoktur kimsenin kimsesizliğine
her şiirin gizi başka bir şiirle
açıklar kendini
demiştim ya, hep öyle oldu bende
böyle katlandım kimsesizliğe o birini ararken bile biliyordum
hiç kimse hiç kimse hiç kimse...
Şiir : Murathan Mungan
Görsel : www.flickr.com
Şarkı : The Starsailor - Some of us

19 Ocak 2009 Pazartesi

"ara sıra"


Günümüzün yalnız,yüzeysel, suratsız, bencil, hep önce iş diyerek bir günaydın'ı bile esirgeyen, laftan anlamaz, hoşgörüsü sıfıra inmiş,resmi,değer vermeyen,robotlaşmış,ruhu çürümüş, buz gibi katı insanlarına adıyorum bu güzel şiiri.
Sıyrılın artık şu aptal rollerinizden, yapmacık tavırlarınız sizi birer kuklaya çevirmiş farkında değil misiniz?
Yorgunsunuz, bitkinsiniz, ruhsuzsunuz, yerlerde sürünüyorsunuz...
Ne kadar maske takarsanız takın ben içinizi görüyorum hepinizin!
Bizler eşya değiliz, yaşıyoruz, nefes alıyoruz.
Biraz gülümseyin, biraz ısının, biraz olsun iyimser bakmaya çalışın olur mu?
Günün birinde yapayalnız kaldığınızda, bir yerlerde bir hata yaptığınızın farkına varacaksınız ama çok geç olacak...


Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla,
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla,
Saat tıkırtısıyla....
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,
Ama;
''Günün aydın, akşamın iyi olsun'' diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.

Yoksa , zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama; ''Çaya kaç şeker alırsın?''
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra...

Can Yücel

"Tekrar Çal Sam!"

Tekrar Çal Sam
İBB ŞEHİR TİYATROLARI
Yazan : Woody Allen
Çeviren : İhsan Mursaloğlu
Yöneten : Ragıp Yavuz
Dramaturg : Arzu Işıtman
Dekor Tasarımı : Barış Dinçel
Kostüm Tasarımı : Duygu Türkekul
Işık Tasarımı : Murat Özdemir
Efekt Tasarımı : Yusuf Tuncer

Oyuncular

Allen : U.Arda Aydın
Linda : Sevtap Çapan
Dick : Emrah Özertem
H.Bogart : Sezai Aydın
Nancy: İrem Arslan
Sharon, Gina, Vanessa, Entel Kız, Eskimo Kız, Betty ve Barbara : Sevinç Erbulak
Evin perisi : Derya Çetinel



Konu: Çıkmazlarını aşmak için kendisinde yaşattığı kişilerle, zaaf ve korkularıyla konuşan ve bata çıka kişiliğini arayan bir adamın trajikomik öyküsü. Aynı zamanda bir sevda öyküsü. Sinema eleştirileri yazan ve hayallerle yaşayan Allan Felix karısı tarafından terk edilmiştir. Hayatını yeniden düzenleme çabası komik bir kâbusa benzemektedir. Çünkü hayata kendisi olarak değil, hayranı olduğu Humphrey Bogart gibi bakmakta, ona özenmektedir. Tek isteği, dağılan evliliğini unutabilmek için kendine uygun bir kızla birlikte olabilmektir. Yakın arkadaşı, borsadan başka bir şey düşünmeyen işadamı Dick ve onun özgüven eksikliği konusunda Allan’dan geri kalmayan karısı Linda’nın yardımıyla uygun bir “kız arkadaş” arayışına koyulur. Bu süreçte eski karısı Nancy ile Bogart’ın hayalleri onun peşini hiç bırakmaz. Acaba tehlikeli bir aşk macerası onu kendi kimliğine kavuşturabilecek midir?

Öncelikle bu oyunu 2 kez izlediğimi belirtmek isterim. "Harika" bir komedi oyunu, öyle ki son yıllarda izlediğim en iyi oyun diyebilirim.
Allen, sonunu bilmediği bir yolun içinde oradan oraya savrulmaktadır. Karısı onu terk etmiş, yeni bir ilişkiye bir türlü kendini hazır hissedemeyen, sorunlu bir o kadar da sevimli bir karakter.
Linda ise sıkça psikiyatristinin yollarını aşındıran, hassas, kocasından beklediği ilgiyi göremeyen bir kadın.
H.Bogart ise hollywood setinden çıkıp geliyor sahneye:)
Daha fazla anlatmak istemiyorum izlemek isteyenler olacaktır diye.
Aslında sanatçılar biraz da aile boyu sahnedeler, şöyle ki Sezai Aydın'ın oğlu Arda Aydın başrolde "Allen Felix" karakterini canlandırıyor, ve Arda Aydın'ın eşi İrem Aslan Aydın da oyunda onun eski eşi Nancy'yi canlandırıyor.
Arda Aydın, Sevtap Çapan, Sezai Aydın,Sevinç Erbulak ve Derya Çetinel tek kelimeyle harika bir uyum içindeler, oyuncuların şahane performanslarının yanısıra hem müzikler, hem dekor hem de kostümler ayrıca bir renk katıyor izleyenlere!
Oyunun orjinal metninde "evin perisi" yer almıyor ve peri bize yönetmen Ragıp Yavuz'un bir hediyesi aslında. Oyun boyunca oyuna o kadar hakim bir o kadar da şirin ki, iyi ki oyuna dahil olmuş dedirtiyor insana.
Son derece keyifli 2 saat geçirmek ve hayatımızda yaşadığımız karmaşıklığa sahnede keyifle tanık olmak istiyorsanız emekle işlenmiş, şahane oyunculuklarla harmanlanmış bu oyun tam size göre :)
Şimdiden iyi seyirler!

"cumartesi ne yaptım :)"

"günaydınlar" dedim, şöyle güzel bir müzik eşliğinde güne başlayalım istedim:)
Ben nasılım peki Cuma'dan beri, hala pıtırcık sevgi insanı ruh halimde miyim:)
Evet,evet her şeye rağmen diyelim, malum alerjik nezlem azmıştı ve cuma akşamı yerini normal nezleye bıraktı...Ağzım burnum akıyor ve gözlerim kurbağa gözü gibi oldu:)Bu kışın ilk nezlesi hayırlı uğurlu olsun diyelim, herkes geçirmişti ben o arada zehirlenmekle meşguldum, tam midem geçti ohh derken nezle çıktı başıma:)Sabır sabır ya sabır!
Bu halde cumartesi ultrason için sabahın köründe kalkıp hastaneye gittim. Elimde mendil, salya sümük, kıpkırmızı gözlerle paramı yatırdım, randevu saatinden 10 dakika önce bekleme koltuğuna oturdum. Benden önceki randevu içerden çıktı,sıra bana geldi. Sekreter kız biraz bekleteceğiz dedi, kağıtlarımı aldı. Bekle bekle ses yok, 10 dakika oldu, içerden nihayet çıkan sekreter bu sefer de Ultrason makinası arızalandı dedi."Haydaaaaa!"Normalde hastaneyi alt üst edip sekreter kızın canına okuyacak olan, damarına basılınca gözü dünyayı görmeyen, haksızlığa tahammülü olmayan ben ne yaptım?Aptalca gülümsedim, niyeyse:) Biraz daha bekleteceğiz teknik servisi arıyoruz.İyi de ben 12 saatten fazladır aç aç dolaşıyorum, ultrason için açlık gerekiyor, sabahın köründe kalktım geldim bu sümüklü halimle bir de ultrason bozuldu diyor bana koskoca hastane!Boğulacak gibi oldum ama tepki vermeye halim olmadığı için suratıma yapışan o çaresiz aptal gülümsemeyle 5 dakika daha beklerim dedim.Sonra hala ses çıkmayınca girdim odaya "efendim, şeyy, kem küm" daha yeni aranmış teknik servis, gelecek de bakacak da.."oooo ölme eşeğim ölme paramı geri verin gidiyorum ben"dedim.Böylece tatil günümde boşu boşuna sabahın köründe kalkmış oldum, ama her işte bir hayır vardır diyerek de kendimi telkin etmeyi ihmal etmedim.Malum yapacak başka bir şey yoktu.
Sonra eve geldim biraz yatıp uyudum, grip ilacı, vitamin aldım. Bana mısın demedi ama! O halde hırs yaptım öğleden sonra ailemle tiyatroya gittik. Elimde mendiller, kucağımda mendiller :) Sürekli hapşıran sürekli hönküren biri olarak ilk sıradan en beğendiğim oyunu 2.kez ne kadar hasta olsam da azimle izledim:)
Oyunla ilgili detaylı bilgiyi paylaşacağım sizinle, şimdi iş yerindeyim ve biraz daha iyiyim. Gözlerim yarı kurbağa gözü ve en azından 100 değil 30 kere hapşırıyorum:))
Amann bu da geçer, her kış aynı şey, sevmiyorum işte kış mevsimini, zorla mı!
Tiyatro oyununu da yazacağım bir ara,
Tekrar günaydınlar efendim :)

"günaydınlar :)"





Şarkı : Asfalt Dünya - Zaman

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!