Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

26 Ağustos 2009 Çarşamba

"Mr.Ego ve diğerleri..."

Dün akşamdan beri içimde bir huzur var, sanki saatlerce ağlamışım da rahatlamışım gibi...biliyorum kararlar verdim, öyle çabuk pes etmek yok,ağlamadım, sadece gözlerim doldu ama yok kesinlikle ağlamadım.
Dün neler oldu neler, eski ful olsa, salya sümük ağlar ya da sinirlenirdi ama diyorum ya içim alabildiğine huzurlu, sakin...
Bu sabah da epey olaylar oldu, ben yine sakinim, bu sakinliğim hayra mı alamet yoksa başka bir şeye mi bilemiyorum.
Sonsuz mutsuzluk ve huzursuzluk yaşadığım, düşmanıma dahi tavsiye(ne tavsiyesi intizar mı desek!) etmeyeceğim bir iş yerinde çalışıyorum biliyorsunuz.
Ne yazık ki istediğim gibi bir iş bulursam ayrılacağım dediğim bu yere kriz nedeniyle çakılı kaldım. Her gün yeni görevler, her gün yeni işler, biriken dosyalar...Karıncalarım gelse de artık nefes alsam diyorum ama sevmediğiniz işi yapmak zulüm gelir ya insana öyle bir şey işte...
Verdikleri milyonuncu ek görev belimi büktü, yorgunluktan resmen çöktüm dün.Hani bir yazım vardı benim "Tarih Tekerrürden ibaret" diye,o yazımda anlattığım bir "Egosantrik"yada "Mr.Ego" yönetici vardı, işte o fındık beyinli zat-ı muhterem dün bendeki bir belgeyi istedi, dosyayı kat görevlimle gönderdim, tam 10 dakika sonra müdürüm de arayıp aynı belgeyi istedi, ben belgenin Mr.Ego'da olduğunu söyledim ama ısrarcı oldu ve arayıp geri isteyin dedi.Aradım Mr.Ego pek bi sinir oldu, tafralar yaptı anlayamadım. Kat görevlisi yoktu, odasına gittim, bana gözlerinde şimşekler çakarak döndü ve -nedir bu acil olan anlamıyorum ki diye hırladı, evet evet resmen hırladı. Elini kolunu salladı sonra, kaşlarını kaldırıp sinir sinir bana baktı...Ben bir kediyim bana hırlayana tırnaklarımı çıkarmaz mıyım? Yine de sakin davrandım ve sesimi ayarlamaya çalışarak ondan daha alçak ama olması gerekenden yüksek bir sesle müdürümün belgeyi istediğini söyledim, bu arada yanında başka bir yönetici vardı, ona aklınca kendini ispatlayacak ya kabardıkça kabardı bu!Tafralarına devam ederek belgeyi vermeyi reddetti, müdürümü aradı, işi aceleydi sözde ama 10 dakika konuştu, ısrarla belgeyi istediğini söyledi ama nafile, telefonu kapattı belgeyi bana geri vermek zorunda kaldı,verirken de bir dövmediği kaldı ama...
Nedir bu durum, özetle benim hiç bir suçum yok, belgeyi alan da başkası, isteyen de başkası, sadece hiyerarşi kargaşasının ortasında kalan savunmasız birine dönüştüm bir an.
Bu olay böyle bitti sayılır, yalnız odadan çıkarken en geç yarım saate dosyayı teslim edeceğimi söylediğimi ve 20 dakika sonra da teslim ettiğimi hatta kalın kafasına bunu sokması için maille bunu da ayrıca açıkladığımı belirtmeliyim.
Ama o adamı tanıyorsam belgeyi kısa süreliğine de olsa kaptırmış olmanın acısnı çıkaracağını hissettim,isteyen ben değildim ama alan ben olduğum için bana kinlendiği belliydi.
Sabah geldim, maillerimi bir açtım, üstün üstü hatta direkt tabir edeyim "şirketin sahibi" bana mail atmış, müdürlerimiz ve onların yardımcıları bizden evrak istediğinde yardım edelim önemli falan diye...
Kısacası bu şerefsiz gidip güzellikle belge istedim diye beni şikayet etmiş üstelik müdürüme de değil, şirketin sahibine...
Bununla da kalmamış olanları nasıl aktardıysa artık, benim ona dosyayı götürmediğimi ima ediyordu mail.
Ben de cevap yazdım maile, bu yoğunlukta işimi gayet yoğun bir özveri ve çabayla yaptığımı, hatta kişi isimleri vererek olayın nasıl ve ne şekilde cereyan ettiğini yazdım müdürüme de gizli bi kopyasını gönderdim.Sabah da gidip müdürüme olayı anlattım, Mr.Ego'nun anlamsızca tavrından bahsettim ve müdürümün sinirlendiğini açıkça görebildim, dudaklarını büktü, kaşları kalktı, gerildiğini gayet net gördüm...Benim ne kadar iyi çalıştığımı onunsa sadece o mevkiye nasıl geldiğini hepimiz biliyoruz...
Üst mevkilerdekinin köpekliğini yapanlar her zaman bulunur..
Ama işin acı tarafı hiç bir suçum yokken, işimi yapmışken yapmadığımı belirtip bunu kurumun kurucusuna şikayet etmek...Bu ekmekle oynamaktır ve çok acıdır...
Hoş, ben kendimi savunurum, ama asla bu karakterimle onların geldiği mertebelere de yükselemem..bunun da bilincindeyim.
Şu Ramazan ayında, başkalarının arkasından kuyusunu kazarak yalan söylemeye cesaret edecek kadar çirkinleşiyorlar ya, varsın gerisini onlar düşünsünler,
Benim içim rahat, kurallarımı uygulamaktan ve yoluma devam etmekten dolayı çok mutluyum.
Ben zaten en güzel değerlere sahip olarak hayata karşı oyunumu çoktan kazanmışım,söyleyecek başka söz bulamıyorum...

20 Ağustos 2009 Perşembe

"Ödüllendim"


Canım Ayça'm bana ödül vermiş,
Kendisine çok teşekkür ediyor ve kocaman öpüyorum,

Şimdi,

Ödülün bazı kuralları varmış :

1. Ödülün logosunu bloguna eklemek
2. Ödülü aldığın kişinin linkini, ödülle ilgili yazına yazmak.
3. Sevdiğin 7 şeyi listelemek.
4. Sevdiğin 7 blogu listelemek.
5. Ödülü göndereceğin bloglara mesaj bırakmak.

Sevdiğim 7 şey;

  1. Müzik dinlemek,
  2. Şarkı söylemek,
  3. Sevgilimle olmak,
  4. Annemle alışveriş yapmak,
  5. Saçlarımı rasta yapmak ya da örmek ya da başka bişiler yaptırmak ama illa saçlarım olacak:)
  6. Ayakkabı satın almak yeni yine ve yeniden,
  7. Sağlıklıysam ve sevdiklerim sağlıklıysa eğer herşey beni mutlu eder, en ufak şeyler bile...

Ödüller ise beni okuyan çok sevdiğim tüm blog arkadaşlarıma gitsin!

"Teoman"

Uzun zamandır boşladığım 2.bloga devam ediyorum,
2.konuk Teoman,
Hadi bakalım dilerim böyle gider,
Yazı için epey uğraştım,
Herkesin okumasını ve nasıl yazabildiğime dair yorumlamasını diliyorum:)

http://melodikminor.blogspot.com/

19 Ağustos 2009 Çarşamba

"Oksijen yada O2"

Sevgili Öykü aklımızı başımıza getirdi, bizi "Ormanlarımız" için bir şeyler yazmaya çağırdı...Duyarlı blog arkadaşıma teşekkür ediyorum.
Tamam kabul ediyorum, milletçe balık hafızalıyız, her şeyi unutup yeni gündemlere dalıyoruz.Ama bir yere kadar, bence fosforu fazla tüketmenin vakti geldi!
Böyle giderse oksijen üretecek tek bir ağacımız kalmayacak...
Ne diyor uzmanlar, küresel ısınma son zamanlarda öyle hızla ilerliyormuş ki tahmin ettikleri sonuç 600 yıldan 100 yıla kadar inmiş..
100 yıl, 50'sini görsem kalan 50'sini belki de henüz doğmamış çocuğum görür ama torunum görebilir mi?
Yanan ormanları gördüğümde ağlıyorum, kesilen ağaçları, açılan toprak yolları, tepelerdeki ölü ağaçların üstüne yapılan beton yığınlarını gördükçe içim sızlıyor, geleceğimi parça parça kaybedeceğimi hissediyorum.
İşte arşivden bir haberler:
Tarih: 25.11.2006
"Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe'nin, "Orman Bölge Müdürü ile muhafaza memurlarının silahlı adamlar yüzünden korkudan giremediğini" söylediği Beykoz'daki Acaristanbul, yemyeşil ormanın içinde beton mezarlığı gibi beklemede.
2 bin 290 dönümlük arazi üzerine kurulacak site için yaklaşık 1 milyon adet ağaç kesildiği tahmin ediliyor."

Tarih: 25.09.2008
"AKP’li Erzurum Belediyesi, ağaçları hem Lala Paşa Camii’nin görüntüsünü engellediği hem de kuruduğu için kestiklerini açıkladı. Erzurum Büyükşehir Belediyesi, Lala Paşa Camii’nin çevresindeki 11 çam, huş ve kestane ağacını kuruduğu gerekçesiyle bir gecede kökünden kesti. Cumhuriyet Caddesi’ndeki 50 yıllık ağaçları kesen AKP’li belediye, bunların yerine ışıklandırılmış metal ağaçlar dikti."

Tarih: 06.01.2009
"Kamuoyunda 2-B olarak adlandırılan "orman vasfını yitirmiş hazine arazilerinden" üzerinde yapılaşma bulunanlardan 400 metrekareye kadar olanların tamamının rayiç bedel üzerinden hak sahiplerine satılmasına veya Maliye Bakanlığı eliyle TOKİ'ye devrine imkan getiriliyor."

Tarih: 29.05.2009
"AKP’li Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı, tretuvar çalışması gerekçesiyle sabahın erken saatlerinde şehir merkezinde bulunan belediye parkının kenarındaki asırlık ağaçları kesti. Siyasi parti temsilcileri ve yurttaşlar, “Ağaçları sevmeyen, insanı da sevmez. Bir çocuk kesilmiş kadar üzüldük” diye tepki gösterirken, çevrede bulunan esnaflar Başkan Bakırcı’nın ağaç kıyımını TEMA Vakfı’na şikâyet etti."

Tarih: 30.07.2009
"Çevreci örgütlerin ve demokratik kitle kuruluşlarının şiddetle karşı çıktığı Üçüncü Boğaz Köprüsü'ne bağlantı yapılmak üzere ormanın ortasından geçirilmek istenen yol için İstanbul’un yeşil alanları gözlerden uzak, adeta insanlardan saklanarak yok ediliyor. Yapılması planlanan köprünün güzergahı her ne kadar açıklanmasa da, muhtemel köprünün bağlantılarının yangından mal kaçırır gibi sessiz sedasız yapılıyor olması akılları karıştırıyor. Dışarıyla bağlantısı kopuk ve kesinlikle bilgi-resim alınmasına izin verilmeyen yol inşaatı için Arnavutköy sınırlarındaki İhsaniye ile Tayakadın arasındaki alanda tam anlamıyla çevre katliamı yapılıyor."


Tarih: 15.07.2009 (yapi.com.tr)

"İstanbul’da yapılması planlanan 3. köprüye karşı çıkan İstanbullular “3. rant köprüsüne izin vermeyeceğiz” diyor. 18 Temmuz’da Sarıyer’de bur araya gelecek olan grup, tüm İstanbul halkını yaşamı savunmak ve bu cinayete ortak olmamak için Sarıyer’e çağırıyor.
Grubun çağrı metni şöyle:
“3.Köprü bir cinayettir, çünkü 3. köprü demek;
• Şimdiden bağlantı yollarının yapımı ile yok olmaya başlayan kuzey ormanlarımızı tamamen kaybetmemiz demektir.
• Yaşamımızın kaynağı olan suyun, su havzalarımızın yok olması demektir.
• Onbinlerce İstanbullunun evsiz kalması, barınma hakkımızın gasp edilmesi demektir.
• Kent içi trafiğin çözümü değil, trafik çilesinin daha da artması demektir.
• Bağlantı yolları üzerinde projeleri hazırlanmış şekilde bekleyen çok sayıda büyük alışveriş merkezinin yapımı ile, özellikle Beykoz ve Sarıyer'deki esnaflarımızın dükkanlarına kilit vurması demektir.
Kirlilik, gürültü ve kargaşa demektir."

Ağaçlarımız kesiliyor, toprağımıza evler,bloklar,binalar,köprüler dikiliyor,yeni yeni yollar açılıyor, ormanlar yakılıyor,dağlar tepeler villa doluyor...
Yağmurumuz azalıyor, kar yağışı duruyor, yer altı suyu kaynaklarımız kuruyor,
Sivil toplum örgütleri, vatandaşlar, bilim adamları, öğretim görevlileri bağırıyor,
Ağaçlarımızı kesmeyelim, yeni ormanlar oluşturalım, toprağımızı kaybetmemek için çaba sarf edelim diye,
Kulaklar sağır, gözler kör, kimse bizi umursuyor mu?
Onca mal,mülk,para,yatlar,katlar,jipler,evler...
Gün gelir tek bir damla için tüm servetinizi vermeye hazır olsanız dahi elinizden bir şey gelmez.
Sesimizi duyan, geleceğimizi ciğerlerimizin oksijenini bize geri getirecek kimse var mı?
Ciğerlerimizi dolduracak temiz hava ve oksijen istiyoruz, kendimiz için, çocuklarımız için, sevdiklerimiz için,
Yarım asırlık bir ağacın gölgesini,serinliğini,oksijenini parayla satın alabilir misiniz?

Bir kızılderili atasözü çok güzel özetliyor bu durumu ;
"Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda,son balık öldüğünde;beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak."

Çok geç olmadan,

TEMA
ÇEKÜL
DOĞA SAVAŞÇILARI

18 Ağustos 2009 Salı

"Tamam böyle kalsın."

Nereden bakarsan bak hiçbir şey değişmez
Kötü bir roman gibi hikaye bir türlü gelişmez
Nasıl biliyorsan bil şartlamış bizi hayat
Bazen taze hissedersin bazen bayat
Sorgularken kendini uykudan hemen önce
Gücünü almıştır dünya parayı keşfedince
Ve yaşarsın, yaşadığını sanırsın
Tamam böyle kalsın…

Neye inanırsan inan hepsi bilmece
Çözmeyi unuturlar sıra sana gelince
Biri yapmış bir resim ona benzeyeceksin
Çizgilerden taşarsan pek sevilmezsin
Kahveyi bile saat yönünde karıştırırken
Kravatını düzeltirsin emrini yudumlarken

Ve yaşarsın, yaşadığını sanırsın
Tamam böyle kalsın

(Redd)

"CMYLMZ :)"







14 Ağustos 2009 Cuma

"Neslim tükeniyor!"

Su katılmamış süzmelerle çalışmak zorunda olmak bazen beni çıldırma noktasına getiriyor.
Diyeceksin ki ful onlar da Allah'ın bir kulu neden böyle söylüyorsun?Ama öyle işte...
Şu hoparlör fatihi vardı ya benim, kıran yenisini almayan ve benim gibi meleğe
deve gibi kin güttüren kişi, aylarca bekledim söyledim yok,müziksiz hayat geçer mi,hele kalitesiz bir ses sistemiyle hayat geçermi? Yok tabii çare yok,gittim yenisini aldım,süper kalite ses ama kablo kısa geldi bari dedim hoparlör almadın bi kablo bul bana ya da bi adaptör al! Yok yüzsüzlük dizboyu ya hiç bir tepki yok.
Ne kadar bilirsen bil anlatacakların karşındakinin anlayacağı kadardır demiş ya Mevlana, ne güzel söylemiş yüreğine sağlık!Ben ne dersem diyeyim,ne kadar anlayış, hoşgörü, merhamet, iyi niyet dersem diyeyim neticede salak yerine konduğumun farkındayım ve bu insanlarla tüm gün yüzyüze bakma zorunluluğun var ki adamın aklını alır cinsten bu!Kafa göz haydaaa sen misin bunları yapan diye saldırmak istiyorsun bazen...
Bir yanda para içinde yüzüp de bir şeyleri bedavaya getirmeye çalışan sevgili yöneticilerimle çalıştığım dostlarımın arasında kalan ben, diğer yanda karıncalarıma olan özlemim(masaüstü resmi yaptım onları sürekli bıcır bıcır seviyorum..)bir başka yanda da kendine koyduğum ve uygularken gerçekten de kendime "aferin" dediğim kurallarım var...
Kurallarımı uygulamaya devam edeceğim kesin, ama arada bir de alnımın ortasındaki damar şişmiyor değil, 1..2..3..4..sakin sakin nefes al nefes verrr:))
Ben tatil dönüşlerinde minik süprizler alırım, öyle insan kayırmam işte, arkadaşlara, işyerlerindekilere, müdürüme falan..ufak tefek şeylerdir ama maksat anmaktır.Hiç düşünmem parayı pulu, hatta bu sene annem alırken beni frenlemeseydi ne büyük salak durumuna düşeceğimi de söylemeden geçmek istemem.Maaşın ne ki neler alıyorsun müdürün senin neredeyse 4 mislin alıyor o sana alsın dedi gülerek orada kendime geldim:)Sonra herkese verdim hediyelerini,bir de baktım ki aaaaa bu hoparlör fatihine de verdim hediyeyi!!!Ne aptalca bir durum Allahım, sonradan dedim ki Ful sen gerçekten brezilya dizilerindenki saf kızlar gibi davranıyorsun bu kadar mı şuursuz olunur ya!!Adam seni salak yerine koydu niye gidip de ona hediye veriyorsun???50kere teşekkür etti, ay ne düşüncelisin sen biz odun gibiyiz falan dedi..hay diyecektim doğru söze ne denir...İnanın ki o an aklıma gelmedi bu davranışı,her tatil dönüşü insanlara hediye vermeyi severim sadece gaflete düştüm o ayrı!!Bu arada bana burdan kimse hediye falan almaz,ben de bir şey beklemiyorum zaten,hayatta her şey karşılıklı diyenleri sevmem..Zaten bu garip işyerinde 2-3 kişi dışında pozitif enerjiyle çalışan normal bir insan yok, hepsi ruhsuz makineler gibi:))O 2-3 kişi de olmasa ne yaparım bilmiyorum!
İşte böyle bi insandır Ful, nesli tükenmek üzere olan, tüm bu şapşallıklarına gülümseyen ve yine muhtemelen aynı iyilik oyununa yenik düşecek bir minik kedi :))

12 Ağustos 2009 Çarşamba

"Geri dönüş hikayesi"

Uzun zaman oldu değil mi?Amma da tembellik yaptım, yazmadım, gıdım gıdım bir şeyler, minicik satırlar, kısa yorumlar..Neredeydi o ful? TATİLDEYDİ.
Ful uzun zaman boyunca tüm karmaşadan sıyrıldı, kendini yepyeni diyarların içine kattı..Gitti,gezdi,gördü,tanıdı,sevdi...

Mis kokan zeytin ağaçlarının gölgesinde oturdu, nar ağaçlarında açan nar çiçeklerinin fotoğraflarını çekti,sahil kıyısında dolaşan kedileri sevdi, balıkçı teknelerinin isimlerini ezberledi, taş kahvede oturup uzun uzun ufku seyretti.Ardında olup bitenleri umursamadı, içinde olanları sorgulamadı, ne geçmiş ne de gelecek dedi, olması gereken "o" andı...İç geçirdi, dua etti, seyretti. Sağlık problemleri biraz olsun hafifledi, tam anlamıyla geçtiği gün gelecek diye keyiflendi, lunaparka gitti çocuklar gibi eğlendi, yeni yeni gelişen yükseklik korkusunun farkına vardı gözlerini sımsıkı kapayıp inadına devam etti!Sahilde deniz kabukları topladı,ne kadar soğuk da olsa bu sene deniz umursamadı,kıyıdan bakmadı içine daldı...denizin içine kendini bıraktı, hiç bir şeyi duymadı o an,ya da görmedi..Güneşin kollarında dans etti, teni renk değiştirdi, pek de yakıştı hani, daha da güzelleşti. Mavi ojelerini sürdü, rangarenk elbiselerini giydi,güneş kırmızı saçlarına vurdukça keyiflendi...Zeytinyağlı kekiğe ekmek banıp kahvaltı etti, ametist taşının yaydığı huzura erişti, karşı kıyıdan gelen türkü sesleriyle neşelendi,şeftaliyi dalından yedi, domatesin kokusuna hayran kaldı, bol bol ıhlamurt,adaçayı,kekik ve nane aldı. Geceleri tezgahlarda sergilenenlere bayıldı, el işlerine hayran kaldı, bol bol kitap ve kolyeyle doldurdu çantasını...

Taş evlerin olduğu dar sokaklarda gezdi, yeni yerler keşfetti, sakızlı dondurma yedi, begonvillerin önünde fotoğraflar çektirdi, şeytan tepesine gidip orada yapılan evleri,siteleri gördü üzüldü,içi acıdı, güzelim ağaçları yerinde göremeyince canı yandı.
Merkez'e, Sarımsaklı'ya,Cunda'ya, Badavut koyuna gitti, ormanla denizin birleştiği uçsuz bucaksız sahili izledi saatlerce.
Her sene olduğundan daha da fazla tüketti enerjisini gezmek için, gezdikçe mutlu oldu, yorgunluk geceleri huzurlu bir uykuya dönüştü,sabah yine aynı enerjiyle güne merhaba dedi.
Yürüdü,yürüdü,yürüdü...
Sonunda o kadar gezdi ki yoruldu:)
Sakin bir kıyıya gitti, oturdu,ayaklarını uzattı, gözlerini kapattı, sadece dinledi...
"Başka bir yaza görüşmek üzere Ayvalık ve Cunda "dedi ve valizini toplayıp mecburen bu keşmekeşe geldi!
Şu an burada olsam da ruhum oralarda bir yerlerde...
Burnuma zeytin kokuları geliyor, güneş hala yakıyor beni, çiçekler parlak, gökyüzü bulutsuz...
Hoşgeldim, hoşbuldum, herkese mutlu keyifli bir akşamüstü diliyorum!

10 Temmuz 2009 Cuma

"Görüşmek üzere..."

Ful Yaprakları kışın çok yıprandı, sıkıldı...
Her gün tıkır tıkır yazdı bir şeyler, sizlerle paylaştı,
Kimi zaman çok sinirlendi, kimi zaman sevindi bazen de üzüldü, insanlardan sıkıldı,hastalıklarla uğraştı-ki hala bu uğraşı bitmedi,yıldı...
Farkında ki son zamanlarda blogunu da pek bir boşladı, yazmaz oldu, okumaz oldu, hele hiç kimselere yorum yapmaz oldu,
Biraz nadasa gitmeyi planlıyor artık...
İnsanın dinlenmeye, tatile ihtiyacı var değil mi :)
Ful Yaprakları Ağustos'un ortasına kadar sizlerden uzak, kendine yakın kalacak,
Sizleri, yazılarınızı çok çok özleyecek de olsa, tatile her zamankinden çok ihtiyacı olduğunun farkında.
Hepiniz mutlu kalın,

Not: Döndüğünde çok daha sağlıklı, mutlu ve neşeli olacakmış...

1 Temmuz 2009 Çarşamba

"Siz şahitlerin huzurunda söz veriyorum!"

Geçen gün dolabımı toplarken eski ajandalarımı buldum, iş yerindeki notlarım sayfalar dolusuydu...Bazı ajandaların arkasına ya da ara sayfalara ufak notlar almışım, bunları gördüm, tekrar tekrar okudum.Zaten yazı yazmaya meraklı olduğumdan yığınla günlüğüm, defterim vardır.
Sene 2005, o dönemki erkek arkadaşımdan ayrılmışım, ayrılığın ardından güvenmek ile ilgili öyle güzel satırlar yazmışım ki, kendime şaşırdım, şu an okuduğumda ne kadar doğru olduğunu gördüm.Hoş, şimdiki ilişkimle kıyas kabul etmeyecek derecede vasat bir ilişkiydi o ayrı konu, ama yine de erkekler-kadınlar farklılıklarını çok iyi dökmüşüm kağıda...
Bugün ise o ajandadaki yazının seneler sonra yeniden okunabilirliğinden feyz alarak son dönemde yaşadıklarımdan dolayı kendi kendime bir anlaşma imzalamaya karar verdim.

Taraflar : Ben ve Hayat!

Açıkçası dün bu kararları almamı gerektirecek bir takım olaylar yaşadım. Ne olduğunu anlatmayacağım ancak artık bir şeyleri geçiştirmemek ve doğrudan "kendim" ve "sağlığım" için yaşamak adına bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm.

Bu gerçeği zaman zaman hepimiz kavrarız ama uygulamaya gelince tembel birçocuğa benzeriz,en ufak olumsuzluklarda gardımız düşer, omuzlarımız çöker,unutur ve vazgeçeriz.
Bende bu sabah kendi adıma aldığım kararları yazıya dökerek siz şahitlerin huzurunda resmileştirmeye karar verdim.
İsteyenler bu kararnameye katılabilirler,

Hayatta bencil olacağım, öncelik her zaman "ben"olmalı : Ben merkezcilikle ya da yardımseverlik karşıtı olmakla alakası yok bunun, yalnızca istemiyorsam hayır demeyi öğreneceğim.

Hayat hakkında olup biten herşey ve herkes hakkında bir konu ya da bir insan
hakkında daima olumlu düşüneceğim.

Bir sıkıntım ya da problemim olduğunda aceleci davranmayacağım, hemen eyleme geçmek yerine durup düşünecek, sakinleşmeye çalışacak böylelikle sonradan bana zarar verecek bir davranışta bulunmamış olacağım.

Karşımdaki herkesi kendim gibi düşünmeyeceğim, farklı karakterler ve farklı bakış açılarında insanlarla karşılaşabileceğimi düşünerek onların açısından da olayları değerlendireceğim.

Ufak sorunları kafama takmayacağım, kendimi oyalayacak, beni mutlu edecek ne varsa onlara yöneleceğim.

Mutlu olmayı beklemeyeceğim, mutluluğun bir yol olduğunu, hayatın ahenginin kaybolmayacağını ve mutluluğun da mutsuzluğun da asla sonsuza dek sürmeyeceğini bilecek ve bunu sık sık tekrarlayacağım.

Kendimi dinlemeyeceğim, düşüncelerle fazla detaya ve derine dalmayacağım.Daha yüzeysel daha basit düşünce ve hayallere sahip olacağım.

Etrafımdaki insanları fazla dinlemeyeceğim, yalnızca yanındayken mutlu olduğum insanlarla birlikte olacağım. Yanında sürekli dert dinleyip beni bunaltan, beni adeta Güzin abla gibi gören insanlardan uzak duracağım.İnsan dostunun derdini dinler elbet ama bunun da bir sınırı olduğunu unutmayacağım, başkalarının dertleriyle uğraşmaya paydos diyeceğim.Kaprisli ve vıdıvıdıcı insan tipinden uzaklaşacağım.

Fikrisabitlerim olmayacak, bir planım varsa ve bu bozulduysa alternatif yollar düşünecek ve omuzlarım düşüp, bütün planım altüst oldu demeye izin vermeyeceğim.

Beni mutlu eden ne varsa, düşünmeden onu yapacağım, insanların ne dediği, ne yaptığı nasıl düşündüğünü önemsemeyeceğim.

Kötü ya da sıkıntılı bir durumla karşılaştığımda olumsuz olanı değil olumluyu görmeye çalışacağım, hayata ve insanlar müdahale etmekten vazgeçeceğim.

İnsanların beni üzmesine yıpratmasına izin vermeyeceğim.

Her ne olursa olsun, gülümsemekten, iyi düşünmekten ve kendimi olumluya yöneltmekten vazgeçmeyeceğim.

İçinde bulunduğum ortamdan hoşnut değilsem, ortama kendimi adapte etmeye çalışıp benlikten çıkıp üzülmek yerine, iyi yanlarını görmeye çalışıp ortamı kendime göre güzelleştirmeyi deneyeceğim.

Düzenli egzersiz yapacağım, beslenmeme dikkat edeceğim ama arada minik
kaçamakları da ihmal etmeyeceğim.

Güleryüzümden, içtenliğimden,neşemden asla ödün vermeyeceğim.

Hayat ne kadar yağmurlu,puslu olursa olsun benim penceremden baktığımda hep güneşli göreceğim, gerekirse ben "güneş"olacağım......


Yukarıdaki maddeleri uygulayacağıma,
Kendimi boş işlerle yorup üzmeyeceğime,
Önceliği kendime ayıracağıma,
Ne olursa olsun hep "güçlü" duracağıma,
Tembellik etmeden kuralları harfi karfine uygulayacağıma dair,
Siz blog dostu şahitler huzurunda,
SÖZ VERİYORUM,


Hadi bakalım Ful,
Ve şahitlik edenler (yorum yazan ya da yazmayan sessiz izleyicilerim)
Hepimize hayırlı uğurlu olsun!

30 Haziran 2009 Salı

"Bir sabırlı bir telaşçı"

Sağlığın önemini anlatmaya gerek var mı bilmem,
Nereniz ağrırsa canınız ordadır, ben de artık kendimi dinlememeye, geçmesi için dua etmeye ve perhize devam etmeye karar verdim.
Doktorlardan nefret ediyorum, niye diyeceksiniz, onlarsız da onlarla da olmuyor çünkü.
Her doktor iyi değil, hemen teşhis koyamıyor, tetkikler,filmler,oradan oray gidip gelmeler..Artık yoruldum, bunaldım, doktora falan gitmek istemiyorum,hasta insanlar görmek istemiyorum, eczaneye girmek istemiyorum, bu yüzden bıraktım akışına.
Alt tarafı mide sorunu dedim, başımı da döndürse, hazımsızlık da çeksem, her doktor aynı şeyleri söylüyor bıktım artık..
En son mide doktoruma demiştim ki "hazımsızlık ve spazmla beraber baş dönmesi sersemlik hissi yaşıyorum" yok dedi alakası yok, başka şeydendir.Ama 100 kere olduysa 100'ün de de böyle oldu,onun dışında başım dönmüyor bu sıkıntıyla başlıyor dediysem de ıhh inanmadı.
Ben de dedim ya gerçekten yıldım artık, geçmişte de yaşadım, geçer bunlar da...
Her bulduğumu yemeden önce düşünecektim:))
İş yerinde ise ilginç gelişmeler yaşıyorum, üstün üstü beni çağırdı, kimseye yapamıyoruz ama size işte şu kadar bi zam yapacağız dedi.Sonra bu sabah da icra kuruşu başkanı çağırdı, dedim ki ben memnun değilim bu maaştan zam da yapıldı ama yine de çok düşük.
Benden çok memnun olduklarını kısa zamanda çok iyi iş çıkardığımı, bu nedenle dönem ortası ya da yeni yıl başlangıcında yine bir zam olabileceğini söyledi.Şaşırdım, benden memnun olmalarını dile getirmeleri ve hiç gerek yokken zam sözü vermeleri çok güzel bir gelişme.
Zaten hepsi birarada olmaz bu güzelliklerin, şimdi gözümde zam yok sağlığım gelsin diyorum, sağlık gelince diyeceğim ki zam nerde...
Öyle yada böyle zaman akıp geçiyor işte, halimize şükretmek gerek diyorum ya boşuna demiyorum mesela bir karıncadan bahsedeyim size, daha 9 yaşında, hastacık olmuş:( 2 kez kemoterapi görmüş, koltuk değnekleriyle yürüyebiliyor, tek gözü ağır kemoterapiler yüzünden görmüyor...
Bir diğeri çölyak hastası, hep diyetle yaşamak zorunda, bir diğeri ise duyma engelli...Daha miniminnacıklar, bu yaşta nelerle baş etmek zorundalar,yine de yüzleri güleç,aydınlık,hayat dolu, sevgi dolu...
Onlara bir sarılmak unutturuyor her şeyi, kocaman sarılayım diyorum geçecek diğer tüm sorunlar, yeter k iiçini rahat tut ful, biraz daha dayanmalısın, bak tatile 3 hafta kaldı diyorum:)
Bu arada tatilim 3 hafta sonra başlayacak, artık izne çıkmadan kendimi iyice toparlamak, sorun yaşamamak,doya doya bir tatil geçirmek istiyorum.
Bol bol dinlenip,fotoğraf çekip,hayattaki minik güzelliklerle avutacağım kendimi,
O minik güzelliklerde gizli zaten hayat, ahengini hiç bozmuyor.
Bir iyi bir kötü, bir sağlıklı bir hasta, bir mutlu bir mutsuz, bir düşünceli bir boşvermiş, bir sabırlı Sonsuz bir uyum var, çark dönüyor, biz savruluyoruz, sonra tekrar yerlerimize geçiyoruz başımıza gelecekleri bekliyoruz.
Hep bir koşturmaca hep bir uğraş, hep bir acele.
Kıyıda köşede bir kaç güzelik bulup tadını çıkarıyoruz, şanslılara, gamsızlara bakıp iç çekiyoruz:)
Bir siyah bir beyazız işte,
Biz değerliyiz ama zamanımız bizden değerli,
Oysa uzaktan bakınca görüyoruz ki öylesine akıp gidiyor...

29 Haziran 2009 Pazartesi

"Yakınlardayım, geliyorum"


Uzun zamandır yoktum yine,

Bir görünüp bir kayboluyorum,

Tamam tamam en kısa zamanda buradayım,

Sağlık sorunları, vs.yordu beni biraz,

Çok özledim sizi,

Herkese sevgiler:)

22 Haziran 2009 Pazartesi

"Bir kaç sıkıntılı gün"

Elimi ani bir refleksle asansör kapısının arasına sokma girişimim ertesi gün su ısıtıcısını elimden düşürüp ayak parmağımı morartma macerasıyla devam etti. (Isıtıcı boş olmasaydı neler olurdu artık onu bilemiyorum...)
Bu durumum da, bir gün topallamama ve terlikle işe gelip de herkesin "aaa terlikle gelmiş yasak değil mi?"diye sürekli soru sormasına neden oldu.İnsanlar neden meraklıdır bu kadar çözebilmiş değilim.
Hepsine "sana ne"deyip akabinde dil çıkarmak geçiyor içimden,fazlasıyla mı çocuğum yoksa hak ettikleri davranış bu mudur bileniyorum.
Ondan sonraki 3 gün de midemde dayanılmaz ağrı ve şişkinlikle uykusuz geceler geçirdim, şişkinlik çarpıntı yapıyordu, çarpıntı baş dönmesi, mide ilaçları,uykusuzluk derken..bu arka arkaya gelen aksilikler yüzünden sigortalarım attı, moral bozukluğum da eklendi.
Şükürler olsun şimdi daha iyiyim, kirazlar, dondurmalar, soğuk sular derken gastriti ve ibs'si olan bir bünyem olduğunu unutup kendimi kaybettim.Sonunda da hemen düzelmiyor tabii ki, beklemedeyim...
Bunların dışında sorarsanız nasılsın diye?
İyiyim çok şükür, iş-ev arası mekik dokuyorum.
Tüm olumsuzluklarıma rağmen haftasonu ailemle huzurluydum...Şile'ye gittik ve çok güzel vakit geçirdim.Babamın babalar günü için iyi bir sürpriz olacağını düşünmüştük, iyi de oldu, eğlenceliydi ama alabildiğine sıcaktı!
İş yerinde ise durumlar aynı, son saçmalıklar yüzünden toplantı istedim müdürlerimle.
Toplantıyı açarken, ilk konu olarak üstün üstünün benimle konuştuklarını anlattım.Zam olayını, departmanımı kapatma düşüncelerini,sizden memnunuz ama isterseniz daha iyisini bulup gidebilirsiniz zihniyetini...
Çok şaşırdılar çünkü tahmin ettiğim gibi haberleri yoktu, üzüldüler ama biz seni bırakmayız merak etme dediler.Durumu açığa kavuşturacaklarını söylediler.Meğer geçen hafta genel toplantıda müdürlerim benimle ilgili çok güzel bir örnek vererek benden bahsetmişler, ama "bu kişi" benim nasıl çalıştığımı bildiği ve müdürlerimin de benden çok memnun olduğunu bildiği halde sırf zam vermemek için beni tehdit ediyormuş.Ben bu sonucu çıkardım öncelikli olarak...
Ve ne kadar anti profesyonel olduğunu bir kez daha gösterdi bu davranışıyla, yöneticilik paraya ya da mal varlığına bakmıyor, yetenek,beceri,sağlam karakter ve eğitim istiyor.Ama bunda ne gezer...
Sakarlıklarım, ağrılarım,iş maratonum, gezmelerim ve herşeye rağmen bir şeyleri unutabilmek için farklı mekanlarda bulunma durumum devam ederken bir yandan da asker özlemi var içimde.2 ayı bitirdik, 3.aya geliyoruz.Zaman çok çabuk geçiyor görünürde, ama "özlem" kelimesi öyle derin ve ağır ki tahmin edemezsiniz.Telefonda sesini duymak bambaşka bir şey, çok şükür ki duyabiliyorum, rahat ve iyi.Ama görememek, dokunamamak bambaşka bir şey...
Bu durum rçekten beni yalnız ve kendi içimde bırakıyor bazen..
Tatilimi düşünüyorum, ama en önemlisi sağlığımı düşünüyorum, bol egzersiz gerekiyor biliyorum. Geçirdiğim büyük rahatsızlığın bir takım izleri kaldı hala bunları görüyorum, daha doğrusu ne olsa ağrım ya da sıkıntım rahatsızlık yaşadğım bölgede kendini gösteriyor.Sanırım hassaslaştığım için...
Eeee ne demiş Bülent Ortaçgil "hepsi geçer hayat kalır..."
Aynen öyle, bugün yaşanır bunlar yarın yaşanmaz, önemli olan umudum olsun, güleryüzüm olsun, huzurum olsun.
Daha iyi, daha sağlıklı ve mutlu günlere...

15 Haziran 2009 Pazartesi

"Döndüm!"

Geldim geldim burdayım,
Farkındayım çok ara verdim, çok boşladım ama morallenmiş, yenilenmiş, keyiflenmiş olarak döndüm işte:)
Haftasonu tatil için biraz alışveriş yaptım, Moda'ya gittim, deniz havasını soludum, ciğerlerim bayram etti,içim açıldı,yüzüm güldü!
Cumartesi günü nazar değdi yalnız bana, epey bi canım yandı ama daha iyiyim çok şükür.Ne oldu hayırdır diyeceksiniz, tam alışveriş için çıkacağız, annemle asansöre bindik, bizim asansör sensörlü kalın kapılı olanlardan, otomatik kapanıyor.Kapı tam kapanmak üzereyken babam bir şey söyledi ben de süzme salak gibi gittim elimi sensör görür diye kapının arasına soktum.Nasıl böyle bir şey yaptım bilemiyorum ama o kadar yakından kör nokta bir şey göremedi, elim çat!!annem içerden elimi çekerken babam da dışardan kapıyı kanırtıp düğmeye basarak açtı kapıyı ama nasıl canım yanıyor sağ elimde bir parmağın ucunu hissetmiyorum.Hemen buz koydular, bir jel var ondan sürdüler.Ben hala acımdan titriyorum, sonra uzun süre makyaj akmış, elimde buzlar, çanta fırlatılmış bekledik, gitgide daha azaldı acısı, parmağımın ucu kan topladı, zonk zonk zonkladı saatlerce..Kendimi tam anlamıyla iyi hissedince saat geç olmasına rağmen çıktık, zaten alışveriş yaparken de çok dikkat ettim.Ama hala tırnağımdaki acı tam geçmedi,hala hafifi hafif acısı var, böylece böyle ani hareketleri yapmaktan kaçınmayı öğrendim.Ama ilk müdahale buz ve merhem morarmayı engelldi, hiç morarma yok şükür. Bir daha tövbeler olsun elimi kolumu oynatmam o kapı arasında.Korktum artık!
Günün eğlenceli kısmına gelelim, alışveriş istediğim gibi gitti, uygun fiyata indirimden ihtiyacım olanları aldım, öyle çok açılmadım, kredi kartı kullanmadım.Bikinilerim içime sindi, güzel renkli oldular.Pareo niyetine de dün Moda'dan 2 şal aldım.Beğendiğim bir bluzun farklı renklerinden bir kaç tane alarak 10 gün sonra bir daha "ay bunun kumaşı çok güzeldi gidip bundan başka renk alayım" deyip de yeniden dolaşmayı, denemeyi ve bulamama riskini ortadan kaldırdım.
Kısacası güzel bir geçirdim annemle.Pazar günü de ilkokul arkadaşımla Moda'ya gittik, epey sıcaktı, Ali Usta'ya uğrayıp kilolarla geri döndük:)
Bugün de suratsız insanların kalesi olan işyerime geldim.Servis mevzuunda bir şeyler olmuştu hani hatırlarsanız, yazmadıysam kısaca özetlemekte fayda var.Şimdi 2 servis var çıkışta, biri olmazsa diğeriyle gidiyorum ben,ulaşım müdürü bana öyle demişti.Ben diğer servise ne zaman binsem bbir kadın var cadı,bunu alerji tutuyor:) Rahatsız belli, yerinde duramıyor, en sonunda söyledi yanındakine "işte güzergah değiştiği için şoförler ayrılıyor Ful yüzünden" diye..Güzergah değişikliği de benim için gidilen 100 metreden ibaret! Ben de inanmamıştım ne alaka demiştim, sonra bu üsteleyince, ben buna sert çıkınca,yaptığınız ayıp deyince her görüşünde beni selam vermeye, cicim ayakkabın harika, yok bluzun süper, çok güzelsin gibisinden vıcık vıcık iltifatlar yağdırmaya başlamıştı.
Ne yazık ki bu kadınla yine aynı servisteyiz, ama yalanı geçtiğimiz Cuma günü ortaya çıktı.O gün servis yoktu, ulaşım müdür bıraktı bizi eve, dediler ki neden bu kadar sık şoför değişiyor adam dedi ki, "birinin kolunda sorun vardı, biri ücreti az buldu, birini biz beğenmedik,birini de malum hanım beğenmedi"dedi. O zaman dedim ki pes ya! Meğer gizliden gizliye müdüre söylüyormuş bu adamı beğenmiyoruz diye, adamı işten çıkarmışlar, bu da suçu benim üzerime atmaya kalktı! Ful gelince adam fazladan yol gidiyor onu yüzünden diye. Zaten yalanının bir gün ortaya çıkacağını biliyordum da bu kadarını beklemiyordum.Demek ki havadaki bu negatif elektriği hissetmem boşuna değil!Boşuna demiyorlar artık her dört kişiden biri ruh hastası diye!
Beni enterese etmiyor, ben işimi yapar, gider gelirim,askerimin dönüşüne,izin günüme gün sayarım,öyle insanlarla muhattab dahi olmam.
Daha anlatmak istediğim,yazmak istediğim çok şey var ancak parmağım zonkluyor hafiften dinlensem iyi olacak:)
Güzel, sağlıklı bir hafta geçirelim,
Bu arada Ayça'm İstanbul'a hoşgeldin!

9 Haziran 2009 Salı

"ne oldu bana?"

Neler oluyor?
Nerdeyim ben?
Sıcaklar başladı, öyle bir başladı ki sersem tavuk gibi oldum!
Kafam düşük, kollarımı kaldıramıyorum, şiştim resmen ne oluyo bana:)
Hep 46 kiloydum ben, şimdi 50 oldum. Tüm bluzlar XS-S tabi şu an Medium olarak hiç bir şeye giremiyorum tüm pantolonlar 36 idi düğmeler kapanmıyor.
Aldı mı beni bir panik, bir moral bozukluğu...
Ofisimde klima yok, vantilatör yok, camları açmaktan rüzgarda kalıp boynum da tutuldu bi de..
Öyle keyifsiz tatsız tuzsuzum, bol egzersiz ve suya verdim kendimi.
Hani bıraksan bütün gün bir mindere kıvrılır uyurum.
Hafifi yemeye çalışıyorum, bir de bu iş yeri kıyafet konusunda boğuyor beni, çok fazla takıyorlar.En az 5 tane parmak arası terliğim vardır giyemiyorum.
Yazın sürekli bakımlı olma durumu zamanımın çoğunu alıyor zaten, maaşın bir kısmı ona gidiyor maşallah.Bir ayakkabı aldım önü 3 cm açık onla geziyorum habire.Sıkıldım, patladım, şortumu parmak arası terliklerimi askılı bluzumu giymek istiyorum ben:)
Bu aralar pek bi gıcığım, hafiften etliyim, bir de sevgilimi çok özledim...
Eski Ful olana kadar nadastayım,
Sizleri özledim!

3 Haziran 2009 Çarşamba

"Soğuk"

Korkuyorum...
Geceleri geç saatte sokağa çıkmaktan...
çabuk fark ediliyorum biliyorum bu yüzden akşamları yalnızsam fazla makyaj yapmıyorum,üzerime alacak bir şalım var hep çantamda duruyor.
Vapurda karşımda oturan, minibüste yanımdaki adam, belki de durakta otobüs beklerken yanımda oturan kadın tehlikeli midir bilemiyorum?
Kadıköy,Beyoğlu,Beşiktaş;neden giderek çirkinleşmeye başladı buralar, koyu tenli siyah saçlı adamlar, pis bakışları var, ter kokulu, dar pantolonla sivri burun ayakkabı giyiyorlar.
Hep soğuk bakışları, bana mı öyle geliyor yoksa, herkes daha mı duyarsız eskiye oranla, kimse kimseyi umursamıyor mu artık yoksa?
Geçenlerde öyle birini gördüm, yolda yatıyordu, gündüz, herkes yanından geçiyor ama adamın gözleri...gözleri açık, ölmüş, sokak ortasında şehrin göbeğinde bir ceset öylece duruyor.
Kimse bakmıyor, bakamıyor, bakan da var, ambulansı aramışlar mı? Kimdir? Tipine bakılırsa tahmin etmek pek de zor olmaz aslında.
Neden ölmüş?
Sabah gazeteyi okuyorum.Bir cinnet daha.Adam ailesini teker teker doğramış, biri komşusunun minik kızını öldürüp sobada yakmış, birileri gelmiş köyü basmış bebekleri, kadınları 4 tabur insanı katletmiş, doğuda güneydoğuda gencecik insanlar mayın tuzağına düşmüş şehit olmuş.Üniversiteli erkek arkadaşı kızı parçalamış,yeni doğan bebeği öldürmüşler, bir kaçı da çöpe bırakılmış-mış-mış. Mış ekli kullanmak gerçekliğini örter mi tüm bu vahşetin.
Nedir çözüm?
Çıkıp insanları sakinleştirmeli belki de, biraz umut vermeli,yalan da olsa bu insanların umuda ihtiyacı var, biraz imkanlar zorlanmalı, insanlar maddi zorluklardan biraz olsun sıyrılmalı.
Doğum kontrol yöntemleri geliştirilmeli, bunca bebek sahipsiz kalmamalı sokaklarda, ilk nefesten sonra toprağa karışmamalılar.
Sosyalleşmeliyiz, dost edinmeli,güvenmeli, eğitime önem verilmeli, şiddet içerikli pek çok yayın kaldırılmalı bir de, bazı şehirlere vize konulmalı, daha sıkı ama daha düzenli kurallarla yaşamalıyız.
Çocuklara devlet okullarında da psikolojik destek verilmeli, cinsel eğitim en baştan anlatılmalı.
Bilgisiz, cahil, sevgisiz insanlar başkalarına zarar veriyorlar ve hapishaneler adam almıyor artık, mezarlıklar da insan....
Neler oluyor bize?
Nedir bu yaşadıklarımız?
Kötü bir kabus gibi.her an her yerde karşılaşırız gibi.
Yasemin kokan bir bahçede pahalı şezlongunda haftasonundaki avrupa seyahatini düşünerek deniz manzarasına bakmak değil yaşamak,
Bütün bu uçurumlar yaşandığı için buralardayız,ayrımlar olduğu için, gelir adaletsizliği,yaşama en yenik başlamak belki de.
Sevgisizlik, hoşgörüsüzlük, umutsuzluk, umarsızlık, geleceğe dair inançsızlık...
Tüm bu olaylar olurken, sonumuz ne olacak derken en üst kademedekiler televizyona çıkıp insanlara "sen edepsizsin, sen haddini bil" derlerse ne olur bizim sonumuz?
Toplumsal cinnete ramak kaldı.
Herkes şapkasını önüne koysun ve düşünsün,
Ben bu durumu önlemek için ne yapabiliriz?

2 Haziran 2009 Salı

"İlk yazı"

Diğer blogum "melodik minör"de ilk yazımı yayınladım!
Henüz başlangıçtayım,
Zamanla değişecek, genişleyecek ve önerilerinizle güzelleşecek:)

"Tepkinizi iletin!"

Tesadüf eseri gördüm,
İyi ki görmüşüm,
Eğitim adına nice insanları okutan adam eden, sağlık adına iyileştiren ve bir vakıf kurarak binlerce gence gelecek veren bir insanın vefatıyla ilgili çirkin bir karikatür fark ettim.
Köy köy demeyip en ücra köşelere kadar gidip şifa dağıtmış, ışık dağıtmış bir insan için yazılanları hayretle okudum,
Türkan Saylan'ın ölümü ile dalga geçecek kadar alçalmış insanlar olduğunu gördüm.
Linkini veriyorum,
Tepki mesajlarımızı yazmak onlara prim verecektir ama bir şikayet mertebesi de olmalıdır,
Kimi kime şikayet edeceğiz.....

1 Haziran 2009 Pazartesi

"Neredesin Ful ?"

Bir kayboldum pir kayboldum, günlerdir tek satır yazamadım farkındayım... Üstün üstüyle maaş ve gelecek meselesini konuştum, yıllık iznim belli oldu,sonra haftasonu işlerim vardı, bir de mezunlar günü yemeği derken bir de baktım koşturmacadan yorgun düşmüşüm.
Tatil için bir şeyler ayarlama derdindeyim, ailemle çıkacağım da, maaş ve tatil fiyatları arasındaki uçurumdan sonra yine Türkan teyzemin tertemiz, klimalı, televizyonlu dairesine talip olacağız gibi geldi. Türkan teyze işletmecidir akrabam değil:) Yalnız çok temiz ve güvenlidir oteli. Senelerdir gideriz artık hangi oda nasıldır, manzarası,mutfağı, balkonu biliriz.
Bugün yine konuştuk geçen seneki fiyattan ayarlarız dedi, akşam bizimkilerle bi konuşup hesap yapalım yarın netleşir herhalde..Şu an beni tek mutlu eden şey tatil.İznimi bol tutmuşlar sağolsunlar, özür mahiyetinde belki de..Çünkü hala ufukta zam yok, sadaka gibi bir tutarı belki ekler belki eklemeyiz, Ağustos sonu yeniden konuşalım,ilk size zam yapacağız farkındayız sizi çok zorluyoruz ama top sizde daha iyi imkanlar bulursanız siz bilirsiniz de dediler.
Üstüne üstlük kurumdan çıkarılan epey arkadaş var ve kendi rızasıyla istifa eden bunalmış, böyle yer görmedim diye kaçanlar da var.
Benimse tek düşündüğüm tatil... O kadar bunaldım ki, artık bu iş olaylarının gerçekten de kısmet ve şans işi olduğunu biliyorum. Bir yakın arkadaşım işte çalışırken başka bir yerden teklif aldı, 2 maaşta bir ikramiye, yakacak yardımı alıyor.
Üstelik servisi de var, öğle yemekleri de resmen lokanta gibi.Bu arkadaşımın durumu da iyiydi, maddi açıdan çok iyidir ama para parayı çeker işte, bu da doğrudur.Ben de eski kurumumda ikramiyeli çalışırdım, ilaç gibi gelirdi ama yolu çok uzaktı ve servis yoktu.
Perişanlığa, trafiğe 2 sene dayanabildim ayrıldım. Neticede iyi maaşlı bir işim olacak mı bilemiyorum artık umudum kalmadı.
Bunları boşverelim de önemli olan yazın gelmesi ve tatil! Tatili düşündükçe mutlu oluyorum, sonra eylülün ortasında sevgilim gelecek... Elbet her şey düzelir, yeter ki sağlık olsun.

Bu arada müzik blogu için çalışmalarım sürüyor:)

(Bu arada kayıtlarımı yayınlıyorum ancak saatler sonra kumanda panelinde izlenilenler arasında görüntüleniyor...Bazen de hiç..Bu durum canımı sıkmaya başladı!)

28 Mayıs 2009 Perşembe

"İvedik soyu ve şehrin kadınları"

Nerelerdeydim?
Bilmiyorum, öylesine günleri geçiriyorum; iş-ev, ev-iş arası gidip geliyorum.
Sabahtan işyerinde dolaplarımı toparladım biraz, evraklarımı, dosyalarımı,masamın üzerini, karıncalarımın dağıttıklarını bir güzel düzenledim.
Şu an fonda Erdem Yener'in "belki" si çalıyor, ben de sakin sakin işlerimi yapıyorum...
Rutine o kadar bıraktım ki kendimi sormayın, gece dışarı çıkmayı pek bi özledim.
Hele konserler, dans, eğlence, festivaller...
Sevgilim askerde olduğu için onsuz bir tadı yok hiçbirinin, zaten gidelim desem de eve dönüş soruınu var. Arkadaşlarımın çoğu benim gibi, arabasız:) Bu nedenle bu koca şehirde bir yerden bir yere gitmek hele ki gece vaktiyse çok zor..Eskiden gece konser çıkışı ya da tiyatro çıkışı dolmuşa atlar eve giderdim, gece 11 ya da 12 fark etmezdi. Çok sorun yaşamazdım, şimdi saat 9 da bile her türlü garip tip etrafta belirmeye başlıyor. Keşi, hapçısı, sapığı,hırsızı..Etrafıma bakıyorum hep garip garip kılıksız tipler, mesela bunlardan sadece biri geçtiğimiz akşam başıma geldi. Geçen akşam 9buçukta dolmuşa bindim yanıma bir adam oturdu, adam demek yanlıştı aslında Recep İvedik gibi bir şey...O sırada cüzdanımdan dolmuş parası çıkarıyordum, önce cüzdanıma baktı,ardından yüzüme yan yan, sonra yine cüzdanıma..ve sonunda bana bir bakışı vardı ki, yerim seni gibilerinden iğrendim..ödüm patladı.bu ne cürret dedim içimden..Baktım gayet rahat davranıyor,ayağını falan ön koltuğa dayanmaya başlayıp yayıldı,o kadar rahatsız oldum ki elimde para verme bahanesiyle kalkarken, utanmaz bir de dedi ki "ben uzatırdım paranızı". Çekilir misiniz dedim sertçe, ağır ağır çekildi de şöföre bir şey sorma bahanesiyle iki koltuk öteye oturdum ama yine de içim rahat gidemedim eve kadar...
Eskiden bunları yaşamıyordum, bu kadar yüzsüzce muhattab olmuyorlardı, şimdi sanki hava karardığında dolmuştaysan potansiyel sarkılacak kadın oluyorsunuz gözlerinde.O kadar iğrenç bir zihniyetleri var ki.
İşte bu yüzden çoğu konseri kaçıracağım bu sene, arabası olan diğer arkadaşlarım da benim tarzımda değildir, Sortie gibi yerlere takılırlar, sarışın hatunlar, yüksek topuklar, jöleli adamlar, aynı ritmde müzikler, ki öyle ortamlardan nefret eden biri olarak onlara da ben takılmam:)
Netice, bu ciddi bir sorun halini almaya başladı, araba alacak param yok, daha ehliyetim bile yok:) Zaten babam da ikinci bir engeldir, bir anı bir anını tutmaz, bazen git gez kızım kalın hatta iki gün der, bazen de akşam 10'da gelince kıyamet kopar 2 gün konuşmaz. Zaten minyon olduğum için yaşımın ilerlediğini de göstermediğimden gözlerinde hala 17 yaşındaki kızları var...
O yüzden süt dökmüş kedi gibi melül bir halim var son günlerde, işimi yapıyorum, spor yapıyorum, bol bol arkadaşlarımla görüşüyorum.
Haftasonu mezun olduğum kolejin mezunlar gününe gideceğim, gelecek hafta bir festivale bir ara takılacağız galiba, sonra da arkadaşlar ada'ya bekliyor beni.
Evde de yapacak epey iş oluyor ama en çok istediğim ayaklarımı uzatıp serin esen balkonda etrafı izlemek, bu bir de soğuk bir bira eşliğinde olursa değmeyin keyfime:)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

"10.000"


10,000. ziyaretçime "hoşgeldin" demek istedim:)
Blog arkadaşlarım iyi ki varsınız!
Sevgiler!

22 Mayıs 2009 Cuma

"Yaratıcılık"

Blogda kendi sayfamı açamıyorum bir türlü, dün akşamdan beri peşpeşe sorunlar devam ediyor.
Sayfa açılmıyor ama yazı yazıp yayınlayabiliyorum bu da ayrı bir konu:)

Bu iki resmi paylaşmak istedim.
Sanat çok yüce bir kavram..Elinizde ne varsa onunla bir şeyler yaratabilmek ne kadar da müthiş bir şey!Kimsenin göremediklerini görmek ve uygulamak.
Bu yüzden tozlu arabaların üzerine bizdeki gibi "beni yıka" yazmak yerine güzel resimler çizenleri, yollarda duvarlara "seni seviyorum Selma beni affet" yazmak yerine graffiti yapanları, bir sürü malzemeyi çöpe atmak yerine onları değerlendirerek yeni eşyalar üretenleri çok takdir ediyorum.
Buyrun bakalım, biz bu rubik küplerle oynayarak aynı renkleri biraraya getirirdik, peki sanatçılar ne yapıyor:)

Bir diğer resim de tabaktaki kremaya dikkat,o da ne Edvard Munch'ın çığlık tablosu değil mi?

[Ressam düzeltmesi için teşekkürler, yalnız blog sayfama giremiyorum yalnızca düzeltme yapabiliyorum, nezaman bitecek bu :(( ]

21 Mayıs 2009 Perşembe

"2.blogum müzik üzerine..."


Dedim ki Ful, madem ki müzikle ilgili yazmayı çok seviyorsun o halde sana 2. bir blog lazım!
İsmi de "Melodik Minor" olsun...

Daha bir saatlik bu bebek,
Sanatçı-grup-albüm değerlendirmesi yapacağım,müzik yazıları yazacağım ve konser duyuruları ekleyeceğim bu blog henüz tamamlanmadı ancak,

Pek yakında açılıyor:)

Heyecanımı paylaşayım istedim, herkese sevgiler,

http://melodikminor.blogspot.com/

"Şimdi yazabilirim"

Eurovision şarkı yarışması geçtiğmiz günlerde çok konuşuldu, Hadise'nin kostümü,etekli erkek dansçı,ingilizce mi Türkçe şarkı mı derken birde baktık ki herkes bir anda koreograg bir anda stilist kesildi başımıza..Herkesin bir yorumu vardı, durmadan konuştular, yazdılar, çizdiler.
Bloglarda da öncesi ve sonrası epey tartışıldı,bu yüzden bu konuyu sıcağı sıcağına yazmadım.Biraz nefes alalım istedim.
Son bir kaç yıldır Eurovision Şarkı yarışmasını yeniden izlemeye başladım.
Benim amacım sadece farklı ülkelerden ezgiler duymak ve sahne şovlarını izlemek.
Yarışma öncesi çok fazla bilmek istemediğim şeyler vardır, mesela favoriler kimdir, hangi ülkeden kim yarışacak, bahisler kaça kaç veriyor gibi. Çünkü bu önyargıyla bakmama neden olduğu gibi müzikten aldığım keyfi de engeller.
Gerçi diyeceksiniz ki bu yarışma müzikalitesi yüksek bir yarışmamıdır?Bence kesinlikle hayır, %50 belki..kalan %50'i şov ve politika..
Geçtiğimiz yıllarda ilginç kostümler giyenler, hatta adeta soytarılık yapanlar üst sıralarda yer almıştı, hangi ülke hatırlamıyorum ama kadın kılığına giren bir avuç erkek vardı, lay lay lom gibi bir şarkısı vardı ve çok oy toplamıştı, şaşırıp kalmıştım.
Puanlamaya gelince : Kuzey ülkesi komşu kuzey ülkelere, Avrupa kendi komşularınaa, Balkanlar diğer Balkan komşulara,Yunanistan Kıbrıs'a Kıbrıs Yunanistan'a şeklinde bir oylama şekli vardır. Yıllardır sürer gider bu durum ve bu politikaya rağmen 2003 yılında Sertab Erener nasıl birinci olabilmiştir ben hala bunu düşünürüm.
Bu sene Eurovision Moskova'da yapıldı. Sansasyonlardan uzak, soytarıların olmadığı, şov ve şarkının bir arada olduğu gösteriler bütünüydü. Türkiye adına epey hadiseler çıkaran "Hadise" ülkemiz adına yarıştı biliyorsunuz. Her şey olay oldu, Türkçe mi katılmalıydık yok kostümü dansöz kıyafeti gibi dediler..Bu hep böyledir aslında, herkes konuşur, her zaman konuşur, insanları susturamazsınız.Karşılarına ne çıkarırsanız çıkarın kusur bulurlar acımasızca eleştirirler.
Ben kendi adıma eleştirdim tabii, hem olumlu hem de olumsuz olarak..Bir bütün olarak görmeye çalıştım sahne şovunu ve yarışma olduğu için diğer rakip ülkelerle kıyasladım izlerken.
Öncelikle fazla detay göremedik sahnede çünkü yönetmen yemin etmiş gibi uzak çekim yaptı hep,uzak çekimde arka fon kırmızıydı ve kostümlerde kırmızı olunca sahnedekiler adeta kayboldular.Arada ufaktan yakın çekimler yapıldı ama tam anlamıyla ayrıntıları seçemediğimiz bir şovdu.Kadın dansçıların ve Hadise'nin kostümünü sevmedim, Hadise'nin saçları güzel olmuştu sadece.Neden Türkiye denince hep akla dansözler ve fesli adamlar gelir?Neden dansöz kıyafetiyle sahneye çıkılır bilemiyorum, şarkı aşırı bir oryantallik de içemiyordu, bildiğimiz ritimlerdi işte.Daha farklı daha uçuşan hafif, etnik bir kostüm seçilebilirdi.Biz doğu mistikliğini ve etnikliğimizi kırmızı dansöz kıyafetiyle pekiştiremedik bence.
Şarkı başladığında sesin çok yetersiz olduğunu gördüm, arkadaki erkek vokal epey destek oldu ancak önemli olan solistin sesiydi.Yarışma öncesi konserlerde sanki çok yormuşlar ve bir çok eleştiriyle yıpratmışlar gibi geldi bana Hadise'yi. Biz de şimdi eleştiriyoruz ama fark şurada ; yarışma bittikten sonra yapılan eleştiri farklıdır, yarışma öncesi yoğun eleştiri bir şeyleri değiştirmez yalnızca moral ve konsantrasyon bozar.
Sahneye çıktıkları andan erkek dansçının havada taklalar atarak sahneye çıktığı ana kadar bir kopma noktası göremedim, akılda kalıcı bir ritm olduğunun hakkını veriyorum tabii, ama dediğim gibi kıpkırmızılar arasında boğulmuştu sahnedekiler..Erkek dansçıya hayran olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim, zira kostümü, duruşu, sahneye gelişi o durağanlığı sildi, biraz coşkulu ve şaşırtıcı bir hava yakaladı, ancak şarkının o kısmının daha uzun olup o şovla beraber seyirciyi daha çok avucunun içine almasını dilerdim.
Neticede ritmik, kulakta yer edici, ses açısından doyurucu olmayan ancak güzel,özenli ve erkek dansçının şovuyla ilk beşte,kaza olursa en fazla 6.lıkta yer alcağımızı düşündüm.
Rakiplerimeize gelince, komşu komşu puan sistemi sayesinde bir çok iyi ülke de arada kaynadı gitti.Koskoca Patricia Kaas Fransa adına yarıştı mesela, Moldovya oldukça etnik ezgilerle sahneye çıktı, İngiltere senelerdir sonunculuğa yakın yerlerde dans ettiği için bu yıl neredeyse hiç es'i olmayan bir şarkı söyleyen ve sesine vay be dediğimiz bir solistle çıktı sahneye,Ermenistan sanki bizlerden bir ezgi söyledi gibi geldi ve değişik bir sahne şovu vardı,Rusya'nın şarkısını beğenmedim, Bosna Hersek'in şovu ve şarkısı hoşuma gitti ve Sırplardan puan almalarına çok şaşırdım, Yunanistan çok sıradandı kaslı erkek vücudu göstermek her zaman işe yaramıyor bunu görmüş oldular,Azerbaycan 3.oldu ancak şarkısı bana sıradan geldi,Almanya sahnede stiriptiz yaparak Betty Boop'u sahneye çıkardı ancak bana solistin sesi olmadığından şova yönelmişler gibi geldi,Norveç 4 yaşından beri keman çalıp beste yapan henüz çocuk diyebileceğimiz bir delikanlıyla sahneye çıktı, adeta bir masal(zaten şarkının peri masalıydı)ezgisi taşıyordu, ilk ezgi harikaydı ancak sonrasında şarkıya geçişlerde hafif kopukluklar vardı bence, ritm birden düşüyordu ama yine de sahne şovlarını ve ezgilerini beğendim,sade ama eğlenceli bir şarkıydı,bu derece alır dedim.Yarışma öncesi favoriymiş zaten, ama ben dediğim gibi favorileri bilmek istemem ki nötr değerlendirebileyim.Norveç'li sempatik çocuk açık ara önde 1.lik koltuğuna oturdu.Hadiseyle ülkemiz 4.oldu.
Yalnız daha iyi sonuçlar için komşu komşu puan sistemini kaldırmaları gerekiyor, bu yüzden Kuzey ülkelerinden hiç puan alamadık.
Yine de her şye rağmen iyi bir sonuç bu tabii ki, umarım gelecek sene daha da iyi bir yarışma izleriz.
Herkese bol melodili, güzel bir gün diliyorum.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

"Türkan Saylan"

Türkan Saylan'ı kaybettik, haberi duyduğumda tüylerim diken diken oldu, boğazımda kocaman bir yumru,gözlerim dolu dolu...
Türkan Saylan bir gönüllüydü; eğitim gönüllüsü, şifa gönüllüsü..
Ömrünü Türkiye'deki çocukların eğitimine,sağlığına adadı, mesafe, imkansızlık, parasızlık, olanaksızlık, hastalık demeden yapabileceğinin en mükemmelini yaptı.
Cüzzamla savaştı, hastalarla tek tek ilgilendi, Türkiye'de bu hastalığı neredeyse yok etti.
Binlerce çocuğa umut oldu, ışık oldu, okutmuş, imkan sağladı.Şimdi büyüttüğü kız çocuklar hayata karşı dimdik ayakta duran bilgili, eğitimli,çağdaş kadınlar oldu.
Uğur Dündar'ın güzel bir yazısı var Türkan Saylan'la ilgili, çok güzel kaleme alınmış.
Mutlaka okumalısınız.
Ve yazımı da o yazının sonundaki cümlelerle bitiriyorum ;
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”nde neler yaptığını, ne denli büyük başarılara imza attığını belirtmeye hiç gerek duymuyorum.
Ama gelin görün ki, fazilet cellatları, eli öpülesi, anıtı dikilesi bu çağdaş Türk kadınına şeytanın bile akıl edemeyeceği iftiraları yağdırmakta yarış ettiler…
Ama ne oldu?
Türkan Hoca bir efsane oldu.
Bir Türkan saylan ölür, bin Türkan Saylan doğar…
Başımız sağ olsun…

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!