Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

29 Nisan 2010 Perşembe

"akış"


Son zamanlarda yazacak pek bir şey bulamıyorum,rutinle öyle sarmalandım ki...Akrep burcunun şu tek başına olmaktan dolayı duyduğu aptal memnuniyetsizliğine kapıldım.Ne de olsa doğada da çift gezer akrepler. Aman biri bitti diğeri başladı durumlarının bana ne kadar zarar verdiğini gördükten sonra artık onu da isteyemez oldum.
İçime sinmeyen olayları ve kişileri sırf yalnız olmamak adına kabullenebilecek biri de değilim.
Biraz kendimle kalıp ne istediğimi kavramaya ihtiyacım var.
Benim gibi birisinin bir yerde beni beklediğini biliyorum,
Nerede, ne zaman ve nasıl olacağını bilemesem de onunla bir gün karşılacağımı da biliyorum,
Sadece tatile odaklanıp etrafımda olup bitenleri gözlemliyorum,
Rezervasyonlar tamam, sağlık da olursa iyi bir tatil beni bekliyor.
Bu sefer bugüne kadarkilerden çok daha özgür bir tatil olacak benim için...
Daha epey vaktim olsa da, tatile kadar olumlu enerjimle baharın ve yazın tadını çıkarmayı planlıyorum,
Güneş hazır bizi iyiden iyiye ısıtmaya başlamışken, zamanımızı iyi değerlendirelim, bol bol anı biriktirelim, aşık olalım, kalplerimizi değecek insanlarla dolduralım, iyi şeyler dileyelim doğadan ve evrenden.
Umudu kaybetmeyelim,
Akışına bırakalım...

P.S
Özellikle bu ara çok ihtiyacım olan bir şeyler var ya, işte onu bir hikayede buldum,
Sizlerin de okumasını isterim,
burayı tıklamanız yeterli.

26 Nisan 2010 Pazartesi

"birisi tatil mi dedi?"


Enerjiyle iyi bir iş ve iyi bir ilişkiyi çağırıyorum...

Aşk adına yazmayacağım demiştim artık doğrudur:)

Kelimelerim var ama henüz onlara değecek insanlar çıkmadı karşıma, çıkacaktır, yakındır ama çıkınca da içimi bloga dökmeyeceğim bu sefer..yenilgilerimden dersler alacağım..

İş yerimdeki negatiflik, karaktersiz insanlar, egodan mamul bedenler o kadar yordu ki beni, en kısa zamanda iyi bir iş bulup buradan gitmek istiyorum.

Yıllık izin tarihim belli oldu, iyi bir iznim var ve ben onu değerlendirmek için bütçeme uygun seçenekler arıyorum bir kaç haftadır.

Arıyorum,tarıyorum,bakınıyorum,soruşturuyorum. Temiz, iyi,uygun fiyatlı apart dairelerden birini seçtim, diğerini de artık nihayet bu akşam seçiyorum.

Bu sene tatile hem ruhen, hem bedenen öyle çok ihtiyacım var ki...

Diyeceksiniz ki tatile kimin ihtiyacı olmaz, evet doğru, hepimiz yıpranıyoruz, her sene daha da yoruluyoruz.Ama bu seneki kadar da yorulmamıştım hiç, kısacık dönemlere bir sürü ilişki sığdırmamıştım, bu kadar çok terk edilmemiştim, bu kadar uyumsuz insanlarla bir arada çalışmamıştım,iş yerinde buradaki gibi ağır bir yükün altına girmemiştim, beklentilerim böylesi yoğun bir hayal kırıklığının altında ezilmemişti..

O nedenle, kumlara uzanıp güneşi kucaklamak, akşam balkonda oturup saatlerce yıldızları izleyip ağustos böceklerinin sesini dinlemek istiyorum.

Gece çıkıp özgürce dolaşıp kumsalda sabahlamak istiyorum.

Gecenin bir yarısı lunaparka gidip dönme dolaba binmek(ki yapmışlığım vardır bunu),içimden geldiği gibi gezmek dolaşmak,yeni yerler keşfetmek,yeni insanlar tanımak istiyorum,yeni heyecanlara bırakmak istiyorum kendimi...

Uzun lafın kısası, tatile odaklandım, varsa yoksa tatil, onca borç harç, biliyorum zor işler, maaşım ne ki?ama yine de hak ettiğim tatili yapmak istiyorum bu sene, kendimi doğanın kollarına bırakmak istiyorum.

şu an ağrıyan başımın,
her hafta yeniden yaşanılan pazartesi sendromunun bir sonu olacak elbet...

19 Nisan 2010 Pazartesi

"günlerin döngüsü"

Pazartesi

İş yerlerinde nohut-pilav günü olma olasılığı yüksek bir gün,
Kimi kadınlar diyete başlamak için takribi 1595.kez söz veriyor,
Kimi erkekler bu sefer aldatmayacağım diyor,
Sigara tiryakileri diyor ki bugünden itibaren bırakacağım şu mereti,
Dersleri iyi olmayan öğrenciler için çalışmaya başlamaya dair iyi bir gün,
Sürekli hata yapanlarımız içinse taze bir başlangıç olabilir,
Umut oyunları oynamak için iyi bir zamanlama,
Sözler vermek için -tutamayacak olsak bile,
Kendinizi kandırmaya başlamak için iyi bir seçim.

Salı - Çarşamba

İş yerlerinde nohut-pilav dışında yine geçen haftalarda gördüğümüz ama daha lezzetli bir şeyler çıkma ihtimali olan günler,
Kadınların diyete kararlılıkla devam ettiği, kalori defterleri elinde dolaştığı günler,
Erkeklerin kendilerini tutabildiği ikinci ve üçüncü gün,
Sigara tiryakilerinin sakızları,şekerleri ve çekirdekleri stokladığı, iradeleri karşısında gizli gizli gülümseyip kendilerine güvendikleri günler,
Öğrenciler için çalışmaya başladıkları, planlar yaptıkları günler,
Sürekli hata yapanlarımızın,artık yaşanılanları tekrar etmeyecekleri konusunda kesin karar verdikleri günler,
Umut oyunlarına devam edilen günler,
Sözleri, arada hatırlayıp unutmamalıyım yapmalıyım ama dur önce şu iş bir bitsin dediğimiz günler,
Kendinizi kandırmaya ufaktan yaklaştığımız günler,

Perşembe

İş yerlerinde ne yediğimizin farkında bile olmadığımız, lokmaları çabuk çabuk yutup işlere devam ettiğimiz gün,
Kadınların diyette kendileri için ufak ödüller vermeye başladıkları, birtane browniden bir şey olmaz dedikleri gün,
Erkeklerin kafam karışık,sorumluluklar ağır geliyor dediği, umursamazlığa doğru yola çıktığı gün,
Sigara tiryakilerinin dayanamıyorum artık bir tane içsem bir şey olmaz canım, ne olacak sadece bir tane dediği ve sigarayı yakıp dumanını özlemle içine çektiği gün,
Öğrenciler için bugün de artık msn başında geçirilsin,kaç gündür çalışıyorum yeter! dedikleri gün,
Sürekli hata yapanlarımız için daha geçen hafta yapılan salaklıkların bile unutularak zihnin resetlendiği gün,
Umut oyunlarının artık sıkmaya başladığı, gerçeklerin görüldüğü gün,
Sözlerin yapılış tarihlerini bırakın, kime ve ne için söz verildiğinin bile unutulduğu gün,
Kendinizi kandırmanın fayda etmeyeceğini anladığımız gün.

Cuma

İş yerlerinde yemeğin bahsinin geçtiği, son çalışma günü olanlar için mutlulukla her şeyin iyi gideceğinine inanılan gün,
Kadınların, amaan bugün cuma, bugün kendime izin veririm diyerek, iskender ve diyet kola ikilisini vicdan azabı duymadan tükettiği gün,
Erkeklerin; sözüm ona erkek erkeğe takılma muhabbetlerini şiddetle istediği, sadakatini ve saygısını bi yerlerde unuttuğu ama nerede unuttuğunu hatırlayamadığı gün ve gece,
Sigara tiryakilerinin bugün cuma bunu şerefine yak bir kaç tane daha dedikleri gün,
Öğrenciler için, çalışmayı tamamen unuttukları, çalışmak bana göre değil, haftasonu dershaneyi kırsak da nereye gitsek mı dedikleri gün,
Geçmiş hatalarımızı unuttuğumuz gibi, geleceğe dair aptal hayaller kurmaya başlayıp yine resetlenen beynimize umutlar yüklediğimiz ve aslında uçurumun kıyısında olduğumuzu görmeden yine de adım atmaya devam ettiğimiz gün,
Umut oyunlarınu cumanın şerefine devam ettirdiğimiz,cumartesiye taşıdığımız gün..
Sözler hala akılda ama şimdi yarın cumartesi hallederiz denilen gün,
Kendinizi kandırdığımız ve cumanın rehavetiyle gerçekleri fark etmediğimiz en çıplak gün.

Cumartesi
İş yerini hatta iş kavramını dahi unuttuğumuz gün,
Kadınların sevgilileriyle romantik bir gün geçirme hayaliyle yanıp tutuştuğu,nasıl diyet iyi gidiyor bak, sence de süzüldüm mü diye erkekleri bayıltan sorular yönelttikleri gün,
Erkeklerin uyandıkları odayı hatırlayamadıkları gün,
Sigara tiryakilerinin ipin ucunu kaçırıp yeniden sigaraya başladıkları gün,
Öğrenciler için okulun hatırlanmadığı gün,
Sürekli hata yapanlar için, yine hatanın tam da göbek deliğinde ikamet ettiklerini düşündükleri gün,
Umut oyunlarının bir işe yaramadığını anladığımız gün,
Sözler.. onlar da neydi, ben söz mü vermiştim?
Kendinizi kandırdığımızın kafamıza dank ettiği gün,

Pazar
Yarın iş var diyerek kendimize zehir ettiğimiz gün,
Kadınların cumartesi günü neyin var senin dedikleri sevgililerinin cuma gecesi yediği haltı öğrendikleri,aptal yerine konduklarını düşünerek kimbilir kaçıncı kez kendilerini gözyaşları içinde bu da mı? diyerek nutellaya verdikleri gün,
Erkeklerin, ne yapalım bu sefer de olmadı, ben ıssız adamım aslında benim karakterimde bu var dediği,çıkıp sahile gezdiği dolaştığı,arkadaşlarıyla halı saha maçına gittiği gün,
Sigara tiryakilerinin yarın yeniden bırakacağım bu sefer olacak dediği gün,
Öğrencilerin ödevlerle başbaşa kaldığı ve son gün olduğu için hiç bir şeyi yetiştiremedikleri gün,
Ben yine hata yaptım, nasıl yaparım bunu yine mi ya?Allah da beni kahretsin dediğimiz gün,
Umut oyunları da neymiş,her şey sahte şu hayatta diyerek dibe çekildiğimiz, zaten pazardan nefret ederim dediğimiz gün,
Sözleri hatırladıkça gerçekleştiremediğimiz ve vakit de kalmadığı için pişman olduğumuz,
Kendimizi kandırdığımız için tüm bu döngüden nefret ettiğimiz gün.


ve yine Pazartesi
İş yerlerinde nohut-pilav günü olma olasılığı yüksek bir gün,
Kimi kadınlar diyete başlamak için takribi 1595.kez söz veriyor,
Kimi erkekler bu sefer aldatmayacağım diyor,
Sigara tiryakileri diyor ki bugünden itibaren bırakacağım şu mereti,
Dersleri iyi olmayan öğrenciler için çalışmaya başlamaya dair iyi bir gün,
Sürekli hata yapanlarımız içinse taze bir başlangıç olabilir,
Umut oyunları oynamak için iyi bir başlangıç,
Sözler vermek için -tutamayacak olsak bile,
Kendinizi kandırmaya başlamak için iyi bir seçim........



Kendi üslubumla günleri anlatmaya çalıştığım bu yazımı okuyan kadınlar kendileriyle alay ettiğimi düşünecek,

Erkekler hepimiz böyle değiliz ne alakası var diyecek,

Öğrencilerin arasından çok başarılılar çıkıp ben düzenli çalışırım herkesi bir tutmayın diyecek,

Verilen sözler, umutlar,ertelenen bir yığın duygu,olay,kişi...

Bugün pazartesi,

Sen, bu aptal döngüye hala devam etmek istiyor musun?

İstesen de istemesen de devam edeceğini söylemek isterim,

Keyfinizi kaçırmak gibi olmasın ama, bunlar sadece çok temel bir kaç örnekti bir kaç alandan ve bir kaç insandan,

Özü de aslında bu kadar basit,

Bunların hiç biri hayat değil aslında,

Bunlar sadece boğuştuklarımız, gözlemlediklerimiz, üzüldüklerimiz, sürekli yerimizde saydıklarımız,

Bayatlayan, içimize fenalıklar getiren,bizi nefes almaktan soğutan bir sürü olay...

Geri kalan her şey "hayat" işte...

Özünde basit ama derinde basit olmayan, iyi, güzel, rutine sarılmamış ne varsa, değişik olan, ilgimizi çeken, bize iyi gelen, kendimizi iyi hissettiren, belki 1 dakikalık bir an ya da bir günlük...

Asıl hayat bu yazılan tüm rutinlerin dışındaki,

Her zaman farklı hissetmeniz ve hep onları yaşamanız dileğiyle,

İyi haftalar...

13 Nisan 2010 Salı

"gidiyorum"


Tik tak tik tak tik tak...
Akıp gidiyor zaman,
Koşmuyorum artık biliyorum ki yetişemiyorum,
Her şeyin bir zamanı var, doğrusu, olması gerekeni,
Fazla zorlamıyorum,
Bir şeyler karıştırıyorum,
Hayatı alıyorum avucuma
Bakınıyorum, tartıyorum, ölçüp biçiyorum,
İstiyorum, ona doğru yürüyorum,
Bazen koşuyorum,
Konuşuyorum,
Kokluyorum, dokunuyorum...
Ne yapıyorum bilmiyorum, iyi mi kötü mü?
Ya batabileceğim kadar dibe batacağım ya da çok mutlu olacağım,
Kimine göre yanlış kimine göre doğru,
Bıraktım kendimi rüzgarına,bir ufacık umut uğruna..
Öyle akıyor günler,
Konuşanlar var,hepsine kulaklarım tıkalı,
Her konuda bir fikirleri var onların,aptal fikir fabrikaları...
Yolum var önümde beni bekleyen uzun upuzun,
Yazasım yok, yazacak vaktim yok,
İşlerim o kadar yoğun ki kendimi unutuyorum bazen bir yerlerde,
Bekliyorum alsınlar beni evime götürsünler,
Kimse gelmiyor,unutuluyorum,alışıyorum.
İş yerimden nefret etsem de, gerçekten iyi bir iş bulana kadar burada olacağımı da biliyorum,
Mesleğimle ilgili, kendimle ilgili, her şeyle ilgili sorularım var; cevaplarım yok,
Çok olumlu gelişmelerim var, hayret ettiğim,
Bir yandan da olumsuzluklara bakıyorum öylece,
Tepki verecek halim kalmamış ama hala güleçim,
İçimdeki hep aynı çocuk, heyecanımı yitirmedim,
Özgürlüğe attığım kocaman adımlar var,
Yanımda hiç bir şey götürmüyorum sadece pembe gözlüklerim..
Sonun ya da sonumun ne olacağını bilmiyorum.
Öylece gidiyorum...

9 Nisan 2010 Cuma

"Bu aralar..."


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.


Ataol Behramoğlu

4 Nisan 2010 Pazar

"bıraktım"



Üzüldüm evet,
Ama hiç bir detay anlatmayacağım artık, yorgunum çünkü,kendimle kalacağım,ne istediğime karar vereceğim, görünmez bir duvar öreceğim etrafıma ve içten olmayan kimseyi yaklaştırmayacağım.
Öyle planlar yaparak da kendimi kandırdığımın farkındaydım bakmayın siz,
Ama bu aralar yazıya tutunuyorum,arkadaşım oldu yazmak.
Mesela dün akşam, öylece sessiz ağlıyordum, bir şeyler yazmaya başladım bloga, durmadım baktım ki kısa bir hikaye olmuş, masal gibi...güvendiğim birine okuttum çok beğendi, "değerlendirsene" dedi.
Ama yayınlamak istemedim, kopyalansın istemedim.
Hatta kısa film çekmek isteyen ve senaryo arayan bir arkadaşıma mı versem diye düşündüm.
Onun gibi daha neler neler birikiyor.
İçimde ne varsa aktarıyorum sayfalara...
Üzüldüm evet yine, ama bir bir içimden çıkıp gidiyor hepsi.
artık tek kelime yok aşkla ilgili.
ama dostların da dediği gibi yaşam aşkıyla, doğa aşkıyla,binbir güzellikteki aşkla ilgili yazacak çok şeyim var.
Tüm mutluluk oyunlarıma rağmen bu ara gözlerim sürekli dolsa da, biliyorum ki bu kişisel değil genele karşı bir serzeniş.
Boktan,çürümüş düzene, garip insanlara, dalkavuklara, kalp dolandırıcılarına sesleniş.
Kendimi dinleyeceğim bir süre, etrafıma bakınacağım,aramayacağım hiç bir şey, ne aşk, ne meşk, ne mutluluk...
Gelecekse gelsin, ne gelecekse.
İyi olan herşeyi karşılarım.
Ben ipin ucunu bıraktım...

3 Nisan 2010 Cumartesi

"hayal kırıklığı vol.9.999 "


Ben kimim?

Fiziksel özelliklerimi bir tarafa bırakın benim, içime bakın, taa ruhuma doğru..derinden, şöyle iyice kavrayarak, görmek için bakın, tartın, anlamaya çalışın...
İnceleyin beni, araştırın, detaylarıma takılın, ölçün ,değiştirmeye çalışmadan hayatınızın içine katın...
Kimim ben?
Ruhumu görmek isteyen, sesimi duymak isteyen var mı?
Rengarenk dünyamda neler olup bittiğini az çok takip eden, yazılarımı okuyan,sizler..
Beni merak ettiniz mi hiç?
Neye benziyorum?
Bu kadar hayal kırıklığı yaşamış biri neye benzer?
Kağıda resmetmeye kalksanız, beni nasıl çizersiniz?
Şu an içinde bulunduğunuz durumu, mekanı, detayları nasıl çizersiniz?
Bazen resmetmek iyidir, kusmaya benzer...İçinizdeki tüm hazmedemediklerinizi dökersiniz ortaya, rahatlarsınız, ya da şarkı söylersiniz, çiçek ekersiniz, yürüyüş yaparsınız, boncuk dizersiniz, yazı yazarsınız...
Bir şekilde içinizde olan biteni atarsınız dışarı, rahatlarsınız...
Bugün, kocaman bir hayalkırıklığını resmetmek isterim duvara,
İnsan ilişkileri adına, aşk adına, içtenlik adına siyah, boğucu ve iğrenç bir resim çizmek isterim.
Etrafında çirkin böcekler olsun mesela,(ama onlara da haksızlık etmeyelim,böceklerin bile yeryüzüne gönderilmesinin bir amacı var değil mi?)
Uzun lafın kısası bugün burada bir karar aldım ben, ful yaprakları,
Artık "Aşk" adına bir daha bir şeyler yazmak istemiyorum...
Bitmiştir,aşk adına ne varsa, yazıya dökülmeyecek bundan sonra...
Sabrıma ve sukûnetime hayran olanlar,bilirler ve görürler ki onca hayalkırıklığının ardından ben her seferinde "yeniden" başlarım...
çünkü ben ful yapraklarıyım...
benim dünyam rengarenktir,
düşüncelerim ışıl ışıl içtenlik yüklüdür,
ve ruhum bana sadace "kalbiyle" bakanlara görünür...

30 Mart 2010 Salı

"Yaşamak zamanı"




Yemek de boş, içmek de,
Hatta yeri gelmeden sevişmek de.

Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini
Gözlerinin içine baka baka.

Bisikletinin gidonunu
Tam zamanında çevirmelisin
Düşmemek için.

Tam zamanında frene basmalı,
Tam zamanında yola koyulmalısın.
Tam zamanında okşamalısın başını
O üzüm gözlü çocuğun
Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,
Tam ağlamak üzereyken.

Tam zamanında koymalısın elini omzuna
En sevdiğin dostunun babası öldüğünde
Tam zamanında tutmalısın düşerken
Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.

Tam zamanında acımalı yüreğin
Afyon’da Hasan Ağabey’ in evi yıkılınca başına
Evsiz kalınca çoluk çocuk
Ki uzatasın elini bir parça.

Tam zamanında açmalısın kapını
Hayatına girmek isteyenlere.
Tam zamanında çıkarmalısın
Sevginden şımarmaya başlayanları.

Tam zamanında affetmelisin kardeşini
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını
Seni gecenin üçünde arayıp da
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.

Tam zamanında öğretmelisin oğluna
Gerekiyorsa yumruk atmayı
Tam burnunun üstüne
Tiksinmeden pisliğinden,
Yukarı mahallenin sümüklü bebesi
Misketlerini zorla almaya çalışırsa.

Tam zamanında bağırmalısın
Acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.

Tam zamanında yatmalısın
Yola çıkacaksan ertesi gün
Ve arabayı kullanan sensen
Sana emanetse çoluk çocuk
Ve kendin.

Tam zamanında bırakmalısın içmeyi
Son kadeh bozacaksa seni
Ve üzeceksen birilerini
Ertesi gün hatırlamayacaksan.

Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.
Tam zamanında konuşmalı
Tam zamanında şarkı söylemeli
Tam zamanında susmalısın.

Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa
Annenin babanın evini,
Tam zamanında başka bir şehre gidip
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.

Tam zamanında için titremeli,
Tam zamanında aşık olmalı
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.

Tam zamanında toplamalısın oltanı
Belki de seni şampiyon yapacak
En büyük balığı kaçırmadan.

Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
Tam zamanında ölmelisin
Iskalamak istemiyorsan hayatı.

Haydi şimdi kalk bakalım
Silkin şöyle bir
At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az
Haydi kalk bakalım,
Şimdi YAŞAMAK ZAMANI


Can Yücel

29 Mart 2010 Pazartesi

"Aşk kontrol edilebilir mi?"

Aşk ilişkilerinde karşılıklı bir alışma evresi vardır, her iki taraf birbirini tanır, tartar, öğrenir.
Bazılarında çabucak olur tanıma evresi-geçmişte yaşadıklarım gibi-kişi kaptırır kendini, söylenecek her şeyi en başından söyler, tüm güzel sözleri tüketir, takılmış plak gibi eskilerine döner durur, içini açar, kendini hemen tanıtır, o aşk sarhoşluğuyla kendini unutur, böyle olunca iki taraf da heyecanı yitirir, güzelim ilişkiyi çabucak tüketir.
Bazılarında ise daha geç olur bu durum-ki bu da benim hep istediğim ama başaramadığım ilişki biçimidir- kişi adım adım çıkar merdivenleri, yavaş yavaş tanıtır kendini, her görüşünde bir başka yönünü fark eder karşısındakinin, zaman geçtikçe daha da tanımaya başlayarak davranışlarını önceden sezmeye başlar, sözler minik minik çıkar ağızdan, seni seviyorum'ların büyüsü bozulmadan tam da vaktinde söylenir, her şey tam da zamanında yaşanır, akışına bırakarak düşünmeden, planlamadan gelişir her şey. Kişi mutludur,heyecanlıdır ama kontrollüdür, aşk ne kadar kontrolsüzlük de olsa..
Ben bugüne kadar hep ilk anlatılan gruptan oldum, çocukluğum, sevgim,niçtenliğim, aceleciliğim ağır bastı. Oysa önceden fark etmeliydim ki insan aşık olunca kör ve savunmasız olur, fazla bir şey algılayamaz, gerçekleri fark etse bile hasır altı eder,işte bu yüzden bu tehlikeli suda yüzerken kontrolünü elinde tutman gerekir...
Gelgelelim artık akıllandım, kimbilir bugüne kadar bu konuyla ilgili kaç yazı yazdım...
Eskisi gibi değilim artık, elimde telefon sürekli mesaj çekmiyorum, her dakika aramıyorum, aranmıyorum.
Sanırım 30 yaşına gelmeden, olgunluğu çöktü üzerime, hala deli dolu ve çocuksuyum ama geçmiş tecrübelerimden aldığım dersler sonucunda, kendimi teslim etmeden,sakin ve ayaklarımı yere sağlam basarak ilerliyorum.
Aslında tam da istediğim gibi ilerliyor, bazen keşke biraz daha arasa beni diyorum ama biliyorum ki çok yoğun çalışıyor, sonra diyorum ki bu kadar başlangıçtan alışkanlığa dönüşmemek, fazla şeffaflaşmamak en iyisi...
Mesela her sabah günaydın mesajına alışırsam,olmadığında kendimi mutsuz hissediyorum ben..günde 10 kez konuşan bir çiftten farklı olalım istiyorum, çabuk tüketmeyelim istiyorum.
İşlerimiz, sosyal hayatımız, arkadaşlarımız hayatımızın hala bir kısmında duruyor, buna karşın ikimiz de birlikte yürüyoruz,bu da ayrı bi güzel...
Artık gözlerinin önüne çekilen aşk perdesini biraz aralayarak bakıyorum etrafa, midemdeki kelebekleri seviyorum ama esiri olup yemeden içmeden kesilmiyorum ve kanatlarımı takıp uçuyorum özgürce, ama sonra yeniden yere iniyorum,
Hayatın merkezine başkalarını değil kendimi koyuyorum,karşımdakini ne kadar seversem seveyim zamanı geldiğinde "hayır" demesini biliyorum...
Kimbilir belki de yeniden üzülmekten korkuyorum, alışıp da kaybetmekten,
Sahip çıkmak ve özenle işlemek, çok üzerinde durmamak, akışına bırakıp sürüklenmek istiyorum,
Güvenmek,
Çoktan unuttuğum bu duyguyu yeniden kazanmak,
Gözlerimi kapatmak ve arkamda beni tutacağını bilerek kendimi geriye doğru bırakmak ,
Unuttuğum her güzel şeyi yeniden hatırlayarak başlamak istiyorum hayatıma,
Ne de olsa güneş her gün yeniden doğuyor ve her yeni gün aslında yaşamımızın ilk gününü yaşıyoruz,
Yeniden ve yeniden...

26 Mart 2010 Cuma

"bir sır vereyim mi?"




Bu sefer yazıma bir illustrasyon değil,bir fotoğraf eşlik edecek..
Fotoğraftaki malum Nil Karaibrahimgil ve bir Mehmet Turgut çalışması.
Bu çılgın kızı hem bana benzettikleri için hem de fotoğraf içimi ısıttığı için sayfada yer alsın istedim.
Bahar , tazelik ve aşk mevsimi ne de olsa...
Bu arada buna ne diyeceksiniz bilemiyorum ama size bir sır vereyim mi?
Kimseye söylemeyeceksiniz ama anlaştık mı?
Ne olur nasıl olur bilemem, başını,sonunu göremem belki...ama...bunları düşünmek istemiyorum şimdilik.
içim aydınlık yine, her bahar olduğu gibi.
toz pembe tüm manzaralar,
şiire dönüşüyor kalbimde tüm düz yazılar...
birden coşup ardından ağlayabiliyorum nedensizce.
Ne oldu diye sormayın işte,
Evet evet doğru tahmin ettiniz.
Dengelerim değişti yine, oradan oraya savrulur buldum kendimi,
Yine aşık oldu bu Ful,
Gözü görmez başka bir şeyi...
aşk..aşk..aşk..
Dünyanın merkezi.

25 Mart 2010 Perşembe

"Yapılan her şey affedilebilir mi?"



(Bu yazının şarkısı Comptine d'un Autre Été olmalı,Amélie filminin soundtrack albümünden Yann Tiersen imzasıyla.
Mutlaka bu şarkı eşiliğinde yazıyı okuyun derim... )

30.12.2008 tarihli "Affetmek" yazımdan,

"""

Geçmişte ve şimdiki zamanda beni üzen, kıran ve gelecekte de üzecekler için bir karar alsam mı bugün?Affetmeli miyim affetmemeli mi?
Affetmek ruhumuzu büyük bir külfetten kurtaracaktır orası kesin, ancak herkes ve her şey affedilebilir mi?
Bu konuyla ilgili bilindik ama bir kere daha okunabilecek kısa bir yazı geçti elime;

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen.

"Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin"

Öğrenciler bunu da yaparlar.

"Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" Öğrenciler , bu işten pek bir şey anlamamışlardır.

Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: "Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.

" Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız.Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar."

Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."

"Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık. Hem sıkıldık, hem yorulduk?"

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz.

Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz.

Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

"""
Yazımı yeniden okuduğumda şunu düşündüm, peki yapılan her şey affedilebilir mi?
Çoğunuzun hayır, daha neler artık dediğini duyar gibiyim.
Aldatılan, kandırılan, kırılan, ağlayan, üzülen hatta çok daha büyük sonuçlarla başa çıkmak zorunda bırakılan bizler, bu yaşadıklarımızın mimarı olanları neden affetmeliyiz ki?

Yanıt çok basit: Tabii ki kendimiz için...Kendi mutluluğumuz ve iç huzurumuz için, sürekli eskiye dönüp kin ve nefretle kötü sözler söyleyip kendimizi daha fazla yıpratmamak için,hırsımızı dinlendirmek için...

Yaşanılanların ardından unutmak kadar affetmek çok zor da olsa,eğer gerçekten istenirse her olay ve her kişi insanın içinde affedilebilir.
Affetmek o insanı alıp bağrınıza basmak demek değildir, onu bir kez daha görmek zorunda kalmak demek de dedildir, sadece içinizde, zihninizde onu affederek o durumla gerçekten hem ruhen hem de bedenen vedalaşmak ve kendinizi özgür kılıp kapanan eski kapıların ardından yeni kapılar açmaktır.

Unutmayın, biz eski kapılarımızı kapatmadığımız, aralık bıraktığımız sürece hayat bize yeni kapıları açmaz.

Şimdi bugün, şu an bir karar verin.
Nicedir sizi üzen,kıran, yoran ne varsa, ardında kim varsa onları affedin, özgür bırakın,
Sonsuzluğa doğru bir yolculuğa çıksınlar,
Sizin içinizde daha fazla yaşayıp sizden beslenmesinler artık,
Onlarla ve bıraktığı duygularla vedalaşın,
Derin bir nefes alın,
İçiniz ferahlasın, hafifleyin.
Zor değil,
Bugün herkesi affedin...

22 Mart 2010 Pazartesi

"sıkıntı"


Herkesin içi geçmiş, kurumuşlar, pul pul dökülüyorlar.
Bugüne kadar çalıştığım işyerleri içinde en zor, en soğuk, en hayatından bezmiş insanlar…
Sokağın sonundaki bakkala gitmeye üşeniyorlar, bezgin, lezzetsiz bir tarzları var.
Katlanamıyorum bu duruma, hepsinin birden burada oluşuna.
Üstelik artık bazen pazar,bazen cumartesi etkinliklerim yüzünden bu sıkıcı yere gelmek zorunda olmaktan da hoşnut değilim.
Nasıl olur da hepsi bir araya gelir diye düşünüyorum.
Kendimi gerçekten çok yalnız hissediyorum burada, aslında beyaz duran ama bana gri görünen bu kasvetli binada.
İki laf edebileceğim, oturup bi kahve içebileceğim birkaç kişi var,onlar da keyifleri isterse katılıyorlar bana…
Tamam çok iş yükümüz var, hepimiz zor şartlarda çalışıyoruz, joker muamelesi görüyoruz, yeri geldiğinde üniversite mezunu olmama rağmen vasıfsız adam yerine konulup saçma sapan işleri buyur ediyorum, hiç birimiz şartlardan memnun değiliz ama bu durum 10 dakika mola vererek bir kahve kokusunu içimize çekmeyi engellememeli.
Ne diye kendilerini bu kadar harap ediyorlar anlamıyorum, zorla kollarından tutup dışarı hava almaya götüremem ya!
Masamda sadece işler ve biraz da müziğim var.
Depeche mode çalıyor fonda, blog dünyasına bakınıyorum,çilekli gofretim yanı başımda,
Bazen pencereden güneşe bakıyorum gözlerimi kapatıp, havayı içime çekiyorum uzun uzun,
Ama hepsi bu işte…Tüm molam… insansız geçen saatlerden ibaretim.
İsmen ve cismen var olan ama ruhen var olmayan insanlarla birlikteyim.
Aptal, negatif enerji yüklü ve hayattan zevk almasını zerre kadar bilmeyen bir topluluğun içinde sıkıştım ve yalnızım.
Daha fazla olumsuz cümle bulamıyorum bu bezginliği anlatmaya,
Keşkeleri sevmem ama şöyle can bir arkadaş olsaydı burada,
O zaman iş yükü daha katlanılabilir olurdu, eğlenceli de olurdu,
Birileri işte..hayatın tadını çıkarmayı bilen, küçük mutluluklara tapan birileri..
Hiç de fena olmazdı hani.

"Teşekkür"



"Sevgili Haykırış ,
Kişisel blog ödüllerine beni de layık görmüş,
Çok mutlu oldum ve bu mutluluğumu sizlerle de paylaşmak istedim..."

"uyan"


Belki çocukluktan kalan küçücük bir hikayenin ardından gitmek içindir uykular,
Belki yaşanmamış yaşanacak, onca hayal peşinden koşmak içindir bütün masallar.

Uyan uykundan, çok uyursan herşey geçer yaşanmadan
Uyan güzel uykundan, ne kadar tatlıda olsa hayat uykuyla geçmez..
Yaşanacak o kadar çok şey,anlayacak anlatacak çok hikaye var aklımda,
Ama sen uyursan kime anlatırım?
Sen gözlerin kapalı kalırsan kime ?
Çok uyursan, gözlerin mahmur kalır, güneş ısıtmaz kirpiklerini

Uyan uykundan güzel kız,
içi güzel, yüzü güzel, canı çok şeker...


Bu satırlar- Jehan Barbur'un "uyan" adlı şarkısına aittir.

19 Mart 2010 Cuma

"aşk"


Okuyalı epey bir zaman geçti...
Tekrar okumak istediğim ender kitaplardan biri, Elif Şafak "Aşk"...
Ve işte o meşhur 40 kural.

Biraz soyutlayın kendinizi bulunduğunuz ortamdan,
Azıcık rahatlayın,
Ve sakin sakin okuyun,
Anlayın,
İyilikle dolun ya da olumlu bakın demiyorum,
Herkes istediği gibi yaşar hayatını,
Sadece,
Ruhunuz olduğunu hissedin,
Yaşadığınızın farkına varın..


1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:

Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.

Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.

Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.

Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.

Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !

Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.

Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..

18 Mart 2010 Perşembe

"minnet"

18 Mart Çanakkale Şehitleri Anma ve Deniz Zaferi'nin 95'inci Yıldönümü'nde,
Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve Kahraman Şehitlerimizi,
Minnetle, Saygıyla ve Rahmetle Anıyoruz.

"İyilik hareketi-kendi çapımda ya da sizlerle..."


Minik bir karınca var, 5 yaşında…
Genellikle sabahları karşılaşıyorum onunla…
Asık suratlı, konuşmayan bir karınca. Her sefer birkaç küçük cümleyle açmaya çalıştım onu, nabzını yokladım ama pek yanıt alamadım,onu sıkmamak ve ürkütmemek adına fazla üstünde durmadım,biraz benimle karşılaşsın, yüzüme ve bana aşina olsun istedim.
Derken bu sabah karşılaştık yine, ikimiz yalnızdık.
Kaçamak bakışlarla beni incelediğini fark ettim ama suratı yine asık.
“Hiç 5 yaşında bir karınca böylesi asık suratlı olur mu, gülümsemeyi öğretmeliyim ona” dedim içimden ve "bu, bugün olmalı..."
"Günaydın" dedim her zaman ki gibi gülümseyerek, baktım ki yanıt yok, ona doğru yaklaştım minimini boyuna doğru eğildim ve ses tonumu biraz da ona yakın tutmaya çalışarak usulca dedim ki "M... günaydın demeyi sevmiyor galiba, ne zaman günaydın desem cevap vermiyor.”
Yine sesi çıkmadı, ama merakla baktığını görebiliyordum.
Devam ettim “Oysa ki sen bilir misin M..., günaydın kelimesi ne anlama geliyor?”
Bu sefer gözlerimin içine bakarak konuştu,ama hiç beklemediğim bir yanıtla karşıladı beni “Annem bana çok vuruyor…”
İçim cız etti, şaşkınlığımı saklamaya çalışarak, belki de o yaşlarda çocukların hayal dünyalarının genişliğini de düşünüp hemen önyargılı bakmamak adına “neden böyle düşünüyorsun …”dedim,
“Çok yaramazlık yapınca vuruyor bana” dedi..
Çaresiz, “sen de daha az yaramazlık yapmaya çalışırsan belki annen de kızamaz sana o zaman” dedim ve konuyu değiştirmek adına ekledim “Sen neden her sabah birbirimize günaydın dediğimizi biliyor musun bakalım?”

Yine konuştu, bu sefer biraz daha rahat çıktı kelimeler ağzından “Yok, bilmiyorum…”
"Biz birbirimize günaydın deriz, çünkü günaydın; günün aydınlık olsun, mutlu olsun, güzel bir gün geçir demektir” dedim ve ekledim “Şimdi ben sana günaydın dedim, senin günün güzel geçecek ama sen bana bir şey söylemedin, şimdi benim de günümün güzel geçmesi için ne yapmamız gerekiyor” dedim.
Kocaman gülümsedi,mini mini pirinç tanesi dişlerini görebildim..
.
“Sen de bana günaydın dersen anlaşırız bence” dedim.
Gülümseyerek biraz da rahat bir tavırla “günaydın” dedi bana,
“Aferin sana ” dedim.."Bundan sonra günaydın kelimesini hep kulacağız dimi dedim,
“Evet” dedi gülümseyerek, biraz daha konuşmak ister gibi bir hali vardı..

Başlangıç için gayet olmulu bularak, devamının geleceğini hissettim.

“Hadi bakalım oyun vakti” deyip onu ders başlayana kadar oyun alanına gönderdim, seke seke gitti…

Sabah asık suratıyla bir köşede oturan bir karıncaydı o, şimdi arkadaşlarıyla oynuyor, olumsuzluklarını belki bir an için belki de uzun bir süreliğine unuttu.

Belki annesi gerçekten ona vuruyor belki de böyle bir durum yok ama yine de onu üzen bir şeyler var. Tüm bunların üstesinden gülümsemeyi öğrenerek gelebileceğini hissetmesi yeterli.
Çocukluğumuz çok önemlidir, iyi ya da kötü ne yaşadıysak o yıllarda içimizde kalır,parçamız haline gelir adeta, kişiliğimize yansır.
Bugün, ben ful yaprakları, bu minik karıncaya yardım ettim.
Onun gülümsemesini sağladım, belki de ileride hep günaydın diyerek insanların gözlerinin içine bakabilmesini öğretmek adına kocaman bir adım attım.
25-30 yaşına geldiğinde; "hiç unutmam insanlara günaydın demesini ve onun anlamını ben daha 5 yaşındayken bir ful yaprağından öğrenmiştim" demesine sebep olamayacağımı kim söyleyebilir?
Sonucu bilemem ama filiz vermesi için toprağa bir tohum ekebilirim,öyle değil mi?

Ne kaybettim bu davranışımla?Hiç bir şey,sadece bir kaç sihirli dakikamı aldı.

Peki ne kazandım? Kocaman bir gülücük, elle tutulamaz ama gözle görülür ve ta içinizde hissedilir...
Bu yazıyı okuyan herkes, lütfen bugün birilerine küçük de olsa bir iyilik yapın,gülümsemelerini sağlayın...

“Amelie” filmini izlediniz mi bilemiyorum ama tıpkı o filmdeki gibi...

Yüreğinizi insanlarla paylaşırsanız ve birilerini mutlu ederseniz, eminim siz de çok mutlu olacaksınız…

Unutmayın ki mutluluk dediğimiz şey uzun süreli bir kavram değil, yalnızca bir yol ve o yol da anları yaşamaktan geçiyor...

Günaydın, günaydın, günaydın...

17 Mart 2010 Çarşamba

"Renkler ve ölüler"


"Gözlerinin içine bakarım insanların, ama artık yürürken ya da konuşurken kimse birbirinin gözlerinin içine bakmıyor, bakamıyor, neden"
------------
Sıradan gelebilecek bir anlatımla yepyeni bir güne uyandım , turuncu çiçekli terliklerimi giydim yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım...
Kırmızı saçlarımı topuz yaptım, çivit mavisi kazağımı giydim, mürdüm moru rujumu sürdüm dudağıma, biraz da mavi kalem gözlerime...
Koşturdum evin içinde, geç kaldım dedim alışkanlıkla, aslında kalmadığımı bilerek.
Mavi arabaya bindim, aç karnına pasif sigara içiciliğiyle başladım güne, ama yine de içimden gelen bir günaydınla ve kısa bir sohbetle devam ettirdim.
İşe geldim, onlarca insan gelip geçti yanımdan, kimi içten bir günaydın savurdu, kimi suratsızca görmezden geldi.
"Gözlerinin içine bakarım insanların, ama artık yürürken ya da konuşurken kimse birbirinin gözlerinin içine bakmıyor, bakamıyor, neden"diye sordum kendime, boşverdim.artık insanlarla ilgili her şeyi boşverdiğim gibi bunu da yuttum.
Odama geldim, ısıtıcıları açtım, gidip sıcak bir çay aldım, arkadaşlarla kırmızı saçlarımın bu sefer sanki daha da mı canlı kırmızı olduğuna dair kısa bir konuşma yaptık, ben değişikliği ne kadar sevdiğimi anlattım,geçen ay yaptırdığım pembe ve turuncu saç tutamlarımı onlar sevmediğini kibarca dile getirse de,o canlı tutamlarımı savundum, klasik kadın sohbetlerine kulak misafiri oldum, çocuklar, eşler, hastalıklar,bitmeyen işler...
"Herkesin nasıl koşuşturduğunu ve hala birbirlerinin gözlerinin içine bakmadıklarını" düşünmeme engel olamadım,yine boşverdim, odama geldim.
Jehan Barbur'un "uyan" albümünü açtım, ses tonuma ne kadar da denk bir sesi olduğunu düşündüm, ben neden buradayım, belki bir şarkı söyleyerek deniz kıyısında yürüyüş yapıyor olabilirdim dedim, "şarkı söylerken ne kadar mutlu olduğumu düşündüm, "buradayken mutlu muyum"dedim, cevap kuşkusuz, bıkkın bir "hayır" oldu, boşverdim, uyan albümüne adını veren şarkıyı gülümseyerek söylemeye başladım, insanların duyabileceğini umursamayarak.
"İnsanların ne düşündüğünü umursamamayı ne kadar da çok sevdiğimi hissedip gülümsedim, herşeye rağmen kendim olabildiğim için ne kadar şanslı olduğumu da biliyordum.."
Kahvaltılık bir şeyler yedim, o anda çayın boğazımdan aşağı inişini hissetmeye çalıştım, nefes aldığımın farkına vardım, pencereden dışarı baktım, arabaların akışını, rüzgarın dalgalandırdığı bayrakları izledim.
Tüm bu koşturmaca içinde yaşayan bir varlık olduğumu, bunu benim hayatım olduğunu, sıradan bir günde olsa bugünün hayatımın bir günü olduğunu düşündüm, bu aptal kaosun içinde ancak detayların farkına vararak mutlu olabileceğimi duyumsadım.
Oysa dün akşamki toplantıda müdürüm onca özenime ve hazırlığıma rağmen küçük bir hata yüzünden "sıfır hatayla çalışacaksınız" diyerek bana Tanrı muamelesi yaptığında,üstüme yıktıkları dev işin altından kalktığımı görerek takdir yerine ikazla yaklaştığında ne kadar kırılmış ama şaşırmamıştım.
Çünkü "onlar", hayattaki hiç bir güzelliği ve hiç bir rengi, hırsları ve kötü niyetleri yüzünden göremeyen gri ,kof insanlardır benim gözümde.
Ben insanların yüzündeki kırmızı ya da mavi ifadeleri seçebiliyorum.
Davranışlardaki samimiyetin pembesini, gözlerdeki iyi niyetin sarısını,
Bir şarkıdaki yeşilin sıcaklığını, aşıktaki yoğun kırmızıyı hissedebiliyorum...
Nefes alıp veriyorum,yaşıyorum,içtenliğimle konuşuyorum ve doğal olarak hata da yapıyorum...
Onlar ise nefes almıyorlar, çoktan ölmüşler,
Gri, pis bir odanın içinde ruhlarının çürüyüşünü hızlandırmak için birbirleriyle yarışıyorlar.
Bana ve benim gibi olanlara bulaştıramadıkları griyi, üstlerine bir ten gibi giydiklerinden hiç bir güzelliğin farkına varamıyorlar,
Oysa bugün hayatımın bir günü, yarını bilemediğimiz hayatımızda kısa ama güzelliğini farketmesi size kalmış bir gün bugün, tıpkı dün gibi.
Bugün,sizin şekil vereceğiniz bir gün,
Boşverip devam edeceğiniz, ya da durup düşüneceğiniz,yorumlarınızla yazıma renk katacağınız,harekete geçeceğiniz bir gün,
"Nasıl görmek istiyorsanız" öyle bir gün,
Benim için "masmavi" bir gün.
Sizin için ne renk?
(Çizim - Usta Turhan Selçuk)

16 Mart 2010 Salı

"Biraz ben, biraz madonna"

Uzun zamandır yoktum ortalarda, ama siz alışıksınız ne de olsa ful bir görünür bir kaybolur...
Merak eden herkese çok teşekkür ediyorum, sevilmek güzel bir duygu =)

Mesajlar almak, "neredesin"leri duymak gerçekten insanı mutlu ediyor...
İşlerimin yoğunluğunda bir oraya bir buraya koşturuyorum.

Üç kişilik işi yapıyorum, yoruluyorum ama yaz tatilimi düşünüp mutlu oluyorum.
Havaların dengesizliği beni ve etrafımdaki herkesi bu aralar hasta etse de, baharın yaklaştığını, adım adım güneşe koştuğumuzu düşünmek beni rahatlatıyor...
Beni yaralayan zat-ı muhteremi anmıyorum artık, öylesi unuttum ki sormayın, aynı yerde yazı yazıyoruz hala (müzik ve kitaplar adına yazdığım bir başka ınternet platformu..) ve ben, o benim eski, öylesine bir arkadaşımmış gibi onun yazdıklarını okuyorum sakince, bazen hala bana bir şeyler söylemeye çalışmasını izliyorum,pişmanlığında kavruluşunu akabinde toparlanışını ama hepsi bu..
Helal olsun sana ful diyorum aferin!
Bu sakinliğimde yeniden rengarenk kelebeklerin beni ziyaret etmesinin bir payı var mıdır, vardır kuşkusuz...ama uzun vadeli, kısa vadeli, iyi ya da kötü hiç bir şey düşünmeden kelebekleri izliyorum sadece...uzaktan izliyorum...

Henüz onlarla pek sıkı arkadaş değilim, hafiften korkar oluyorum, bir adım geri atıp iki adım ileri gidiyorum ama hayallere kapılmadan akışta süzülüyorum.
Uçuşlarını, manevralarını, rengarenk kanat çırpışlarının güzelliğini, beni aydınlatmalarını izliyorum.En son bir kaç gün önce öyle aydınlattılar ki beni, ruhuma minik simler serpildi sanki.
Ama simlere, pırıltılara inat yavaş yavaş çıkıyorum basamakları, kendimi ateşe atmadan önce iki kez düşünüyorum artık...
Öte yandan, kelebeklerin dışında da kitaplarıma,dergilerime iyice gömüldüm, işlerim çok, vaktim, hayatım akıp gidiyor bir şekilde...
İyi bir şeyler okumak, derinlerde dolaşmak isteyenlere iyi bir önerim var.
Size şahane bir klasiği "Kürk Mantolu Madonna"yı tavsiye ediyorum.
Üşenmeyin, en yakın kitapçıdan alın mutlaka, Raif efendinin hayatını okuyun, Sabahattin Ali'nin, lezzetli insan ve durum tasvirlerini tadın...
Tadı damağınızda kalacak, benden söylemesi...

1 Mart 2010 Pazartesi

"Değişim"


artık kısa cümleler kuruyorum,
sevdiklerim, sevmediklerim yanımda,
kabullendim her şeyi olduğu gibi,
yola çıktım yarınlara...
Evet, etrafımdaki insanlardan hoşnut olduğumu söyleyemem,sadece konuşumaktan ibaret varlıkları. Bende mesafe koydum araya.
Baktım ki iş çıkışı beni kahve içmeye çağırma nedenleri facebook'ta fotoğraf yarıştırmak..o zaman hayır diyebiliyorum artık.
Anlam veremediğim her şeye cevabım hayır bundan sonra..kalabalıklar içinde yalnız kalmak böyle olsa gerek...
Evet ben ful yapraklarıyım,benim dış görünüşüm parlak, epey güzel ve gösterişli..
Bunu övünmek için söylemiyorum, siz yazdıklarımı ve beni daha iyi tanıyın yorumlayın diye söylüyorum.
Hal böyle olunca ben içimdeki güzelliğin yüzüme yansıdığını, esas içimin daha parlak olduğunu anlatmaya çabalamaktan yorgun düştüm işte.
Beni "ben" olarak görebilecek arkadaşlar, dostlar istiyorum...
Düşüncelerime değer veren, sadece anlatmayacak aynı zamanda da beni dinleyebilecek dostlar.
Sadece menfaati için bir kaç söz edip bir şeyler isteyip sonrasında sizi gördüğünde suratınıza bakmayan insanlarla dolu etrafım...
Bunlar etrafımı sararken,bir yandan da iş yerimin satılma ihtimali olduğunu haber aldım, hatta belki de satıldı bile...
Üst düzey yöneticimin aniden işi bırakışını duydum, bu satışa karşı çıktığını da...
Neler olacağını bilememenin getirdiği sıkıntıyı da duydum içimde, ama daha iyi olabileceğini hissettim, daha profesyonel insanlar olacak belki de.
Bir sürü deneyim, bir sürü insan, bir sürü olay-durum..
Yorgunluktan yoruldum artık,
O nedenle artık her şeyi olduğu gibi kabullenmeye karar verdim.
Neden böyle yada neden böyle değil demek yerine,demek ki öyle olması gerek deyip sorgulamaktan vazgeçmenin benim yararıma olacağını gördüm.

Bekliyorum bu ara,
Etrafım dopdolu,
Korkağım hala, hala güvensizim ama,
Hayatın devam ettiğini de biliyorum,
Daha fazla detayım yok şimdilik ama her şey bir değişimden geçiyor bu ara,

Ben istersem kelebekler de yeniden uçacak, çiçekler de açacak,
Sadece küllerimi denize dökmem gerekiyor,
Ki yeniden doğabileyim...


26 Şubat 2010 Cuma

"Gülümsemek"

Onun ilk gülüşünün üstünden çağlar geçti sanki. ‘Bak, gülme taklidi yapıyor’ diyorduk önceleri, daha birkaç günlük yüzünde patlak veren ışıklı kasılmalara. Yaşadığının, yaşayacağının kanıtıydı, o bir ışık çakımı hızıyla belirip yok oluveren gülücükler. Bize birisi olduğunu hissettirdiği anlardı. Antik kaynaklara göre doğumu izleyen dördüncü ya da kırkıncı günde gelen mucize. Bebeğin yaşamının sonsuza dek ruhla dolduğuna inanılan o ilk gülüş anı. Aristoteles’in insanı ‘animal ridens (gülen hayvan)’ olarak adlandırmasına neden olan, dünyanın diğer canlılarından kopuş anı. Ruhsal yolculuğun başlangıcı. Gülmeye, kahkahalar savurmaya bayılan bebeğimin büyümeye başladığını fark edişim de farklı bir gülüşünü, daha çok gülümseme denilebilecek bir ifadesini yakalamamla oldu. Yorgun bir günümde pek de coşkuyla katılamadığım oyun içinde besbelli zayıf bulduğu soytarılıklarım karşısında sanki mahcubiyetle gölgelenmiş bir gülümsemeyle yüzüme baktı. Çabalarını takdir ediyorum ama sen de biliyorsun ki pek de komik değil şu halin, der gibiydi. Şefkatli, incelikli, basbayağı sosyal bir gülüş.
Gülmenin hazla beslenen, otoriteyi sorgulayan bozguncu niteliği, insanlık tarihi boyunca bu insanı diğer canlılardan ayırt eden yegâne özelliğin etrafında hep sorunlu bir alan oluşmasına neden olmuş. Ciddiyetin tevazu ile eşleştirildiği semavi dinlerin ilk yasaklarından biri denetlenemeyen kahkahalar. (Oysa İ.Ö. üçüncü yüzyılda yazılmış bir Mısır papirüsünde ilk Mısır tanrısının dünyayı otoriteryan sözcüklerle değil kahkahayla yarattığını okuyoruz. Tanrı kaosla yüzleşiyor ve onu kahkahasıyla uzaklaştırıyor. Işığın içine sevinç ve coşku dolu bir dünya salıyor. “Tanrı güldüğünde, dünyaya hükmedecek yedi tanrı dünyaya geldi... İkinci kez kahkahaya boğulduğunda sular oluştu, yedinci kahkahasında ruh doğdu.”)
İnsanın eğitimi gülme dürtüsünü denetleyebilmeyi öğrenmesi üstüne kurulu. Kişinin gelişmesi, uygar dünyada sorumlu bir birey olarak yerini alması, neşesini, coşkusunu, onu apansız dürtüveren mizah sinirlerini yatıştırmayı, evcilleştirmeyi öğrenmesini şart koşuyor. Büyüğüne boyun eğmenin, disiplinli bir köle olmanın göstergesi mümkünse hazırolda durup iyice nötr, anlamından boşaltılmış bir ifadeyle karşısındakinin ötesinde belirsiz bir yere gözlerini dikip emirleri beklemektir.
Kahkahanın muhteşem müridi Mark Twain ‘Dünyadan Mektuplar’da şöyle diyor: “Çünkü soyunuz, bütün o yoksulluğuna karşın, tartışmasız olarak gerçekten etkili bir silaha sahiptir: Gülme. Güç, para, inandırma, destek toplama, baskı yapma bütün bunlar yüzyılların çabasıyla devasa bir dalavereyi kaldırabilir, biraz yerinden oynatabilir, biraz zayıflatabilir; ama
onu bir darbede paramparça edecek olan şey gülmedir.”
Bebeğimin her anımızı kuşatan otoriteryan imlâyla yüzleştiğinde neler çekeceğini düşünmek arada gölgeliyordu elbet kahkahalarının bana verdiği mutluluğu. Hayatım boyunca ‘dalaksız’ olduğum için katlanmam gereken otorite durakları karşısında morarıp tıkanarak kahkahamı bastırmaya çalıştım. İlkokuldan başlayarak derslerde öğretmenlerimin suratına bir kahkaha patlatmamak için çektiklerimi hâlâ midemde kasılmalarla hatırlarım. İkide bir bizim bataryayı karşısına dizip engin hayat dersleri veren yüzbaşı karşısında başım ciddi bir belaya girmesin diye boğulmanın eşiğinde tıkanışımı, çalıştığım birkaç işyerinde amirlerimin gülünç
otorite takıntıları karşısında yaşadığım acılı kramplarımı da hiç unutmadım. ‘Gülme!’, bütün çocukluk ve ilk gençliğimin en zor uyduğum yasağı oldu.
Daha çocukken bize gülmeyi yasaklayan, zekânın en önemli çıkışını tıkayarak beslenmemizi kısıtlayan otorite, insan olmanın hazzına düşman. Mikhail Bakhtin’in sözünü ettiği tehlikeyi hissediyor elbet:
“Gülmenin olağanüstü bir gücü vardır. Nesneyi yakına getirir, onu parmağın bildik bir hareketle her yanına dokunabileceği somut temas bölgesine çeker, baş aşağı döndürür, içini dışına çıkarır, ona yukarıdan ve aşağıdan bakar, dış kabuğunu kırar, merkezine bakar, ondan kuşkulanır, onu böler, parçalarına ayırır, soyup sergiler, özgürce inceler ve onunla deneyler yapar. Gülme bir nesne karşısındaki, bir dünya karşısındaki korkuyu ve acıma duygusunu ortadan kaldırır, onu tanınan bir nesneye dönüştürür, böylece özgürce araştırılması için zemin hazırlamış olur. Gülme, korkusuzluk gibi bir önkoşulun gerçekleştirilmesinde yaşamsal bir etmendir; bu önkoşul olmaksızın dünyaya gerçekçi olarak yaklaşmak olanaksızdır. Gülme bir nesneyi kendine çekip bildik kılarak, onu gerek bilimsel, gerek sanatsal sorgulayıcı deneyin ve özgür deneysel düşgücünün korkusuz ellerine teslim eder.”
Evet. Gülmek, düşgücünün korkusuz ellerinden tutar. Dünyayı zekâ ve neşeyle yıkıp yeniden kurar. Otorite tarafından yalnız sorumluluk özürlüsü olarak görülen kadın ve çocuklara yakıştırılır. Çünkü bozguncudur. İşte bu yüzden çocukların karşısına geçip ‘gülmeyin’ diye tepinen öğretmen, bize hayat diye vaat edilen hücrenin ilk habercisidir.


Kaynak :Yıldırım Türker'in 17/10/2009 tarihli "Kahkahalarla" yazısı.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=959625&Yazar=YILDIRIM

24 Şubat 2010 Çarşamba

"boktan bir yazı..güneşli de olabilir.."




ful, geçmişte de bir dönem yaşadığı anksiyeteyle uğraşadursun,
içindeki bir parlayıp bir sönen güneşe teslim olmak istiyor sonsuza dek,
bir yandan da müzik blogu için şiddetli çalışmalar içinde,
bu sefer müzisyen arkadaşlarını da katmayı planlıyor içine,
hatta kasarsa, epeyce iyi müzisyenlerin bir kaç menajeri eski arkadaşı olduğundan onlarla da ropörtaj koparabilir mi diye düşünüyor ileride..
arada ilginç ropörtajlar da olmalı diyor,
konser haberleri de..
ama öyle hemen olmaz,
birikmeli yazılar,izleyiciler,
şimdilik fotoğraf toparlıyor,özgeçmiş biyografi albüm kapakları uçuşuyor etrafta,
babasının arşivine dalıp eski plaklarını karıştırıyor,
zero'ya gidip orayı da karıştırıyor,
hayran hayran benim de böyle bir dükkanım olsa,
orada nefes alsam keşke diyor,
keşkelere küfür ediyor,
yepyeni müzikler keşfediyor,
albümlerin arasında kendini arıyor,
her şeye ağlamak istiyor,
kendini buna mı teslim etmek istiyor,
sevdiği ve onu terk etmeyen yeganelerden olmasın bu müzik denilen şey..
ful, aslında dağıttığı kafasını toparlamaya çalışıyor,
ya da çok topludur kafası onu dağıtması gerekiyor,
fizana gitmek ve çıkmaz ayın son çarşambasına kadar içerek dans etmek istiyor,
kendini kaybetme isteği de olabilir bu,
insanlardan çok sıkılması ana neden,
iş yerinde nefret ediyor bu da ikinci neden olabilir mi?
başının tepesinde saçma sapan bir sıkıntı ve yanma var,
biliyor ki panikten..
ama ilaçları sevmiyor,
enerjiye daha sık gitmeli..
bunu da biliyor ki herşey beyninin içinde,
böyle durumlarda bir gün lay lay lom,bir gün kahretsin diyor.
belirsizlikten nefret ettikçe gelip çöküveriyor yanına,
imdat dese kimse onu duyar mı?
şu güneş bi çıksa artık,çıplak ayak çimlerde koştursak,
iç huzuruna erişsek bu ahmakları bir kenara atıp diyor,
yanına yanaşanları itip
bırakıp
koşmak koşmak istiyor ful.....

18 Şubat 2010 Perşembe

"Kim söylemiş, kim görmüş?"

Sevgili Öykü'nün yazısı'nı okudum bu sabah,dün de aklımda bu konuyla ilgili yazmak vardı, tam üstüne geldi,çok iyi oldu...
Aşk ilişkilerimizde bir gariplik var son yıllarda. Hepimiz farkında olsak da, durumun daha da kötüye gitmesine engel olamıyoruz.
O kadar hızlı tüketiyoruz ki birliktelikleri aklım almıyor, mantığım kabullenmiyor artık.
Biriyle birlikteyken bir başkasını yedekte tutuyor insanlar, hatta yedekte tutmayıp ikinciyi de idare ediyorlar, tek gecelik kaçamaklar, saklanan sırlar, maillerin şifreleri kırıp kıskançlık yapmalar, mesajları okumalar,çocukça davranışlar...
Bu ara etrafımda ne yalan rüzgarları, ne cesur ve güzeller dönüyor haberiniz yok.
Uzun zamandır gözlemleyip hayretle izliyorum olan bitenleri.
Çok da yakın olmadığım bir arkadaşım, bir dargın bir barışık ama genelde kendini aşka kaptırmış bir birliktelik yaşarken adamın etrafında ikisinin birlikte olduğunu bildiği halde birisinin dolaşmaya başladığını fark etti. Bu hatun kişinin arkadaşımın sevgilisine olan tavırlarını bende gördüm ve çok şaşırdım, üstelik henüz miniminicik yaşta olan bu kızımız bir akşam hafif alkollüyken, benim de gözümüzün önünde adama bir de öpücük konduruverdi, aman şükür ki yanağına!
Olay gözümün önünde olmasa abartıldığını düşünebilirdim.
Bu tip ilişkiler, bu saçma durumlar beni rahatsız eder, mümkün olduğunca uzağında durmaya, etrafından dolanmaya çalışırım.
Ama şahit olduğum için örnek olarak göstermekte de bir sakınca görmedim.
Netice arkadaşım o adamdan ayrıldı geçen günlerde, sebep adamın facebook ve msn şifrelerini isteyip tek tek mesajlarını okumasıymış ve şüphelenmesiymiş. Şifrelerin birbirine verilmesi, bu kadar açık her şeyin ortaya dökülmesi, güvensizlik, bahaneler...O kadar midemi bulandırdı ki.
İnsan biriyle birlikte olabilir ama bu durum tüm şifrelerini ona vermeyi asla ve asla gerektirmez, her zaman bir özeli bir mahremiyeti olmalı kişinin. Zaten arkandan iş çevirecek insan sana bir yandan şifresini verir diğer yandan tüm gönderilen/gelen mesajları da siler, senin haberin olmaz, hatta senden farklı bir hesap açar ruhun duymaz.
Demek istemem o ki insanın içinde varsa kandırma dürtüsü,ona teslim olmak çok kolaydır. Güven yoksa, şüphe varsa, beni tanımamıştır der geçer giderim.
Ne demek şifre vermek, hesap vermek...
Bu kadar güvensizliği aklım almadı benim.
Daha bir kaç ayda bu kadar birbirlerini kollamaları, kıskançlık yapmaları da komik geldi.
Netice ayrıldılar ve dün o minimini kızı adamın arabasına binerken gördük...
Daha ilişkinin külleri soğumadan onu yanına yaklaştıran adamda mıdır suç yoksa üstüne atlayan kızda mı bilemiyorum, zaten kim haklı kim haksız onu da merak etmiyorum.
Tek bildiğim onlar gibi olmadığım için mutlu olduğum..
Bu kadar yozlaşan duygunun ve davranışın arasından nasıl sıyrılıp kendimizi kurtaracağız bilemiyorum.
Bu yaşananların aşkla uzaktan yakından alakası olmadığını, aşk'a haksızlık ettiklerini düşünüyorum.
Sezen'in şarkısında dediği gibi olmalı aşk.
Tutkulu, masalsı, güven dolu ve huzurlu...

"Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk..."

"Aşk'a düşersen"



Aşka gönül ile düşersen yanarsın.
Zeka ile düşersen kavrulursun.
Akıl ile düşersen çıldırırsın.
Duygu ile düşersen gülünç olursun.
Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin.
Sersem sersem bakınıp durma bir yol seç.


Özdemir Asaf (Yuvarlağın köşeleri...)

EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!