Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

28 Ekim 2010 Perşembe

"insan olmak yetmez, yetmiyor zaten,superman olmak lazım bazen!"

İnsan üstü yaşıyoruz aslında, hiç bir şeye vaktimiz yok.
İş güç, koşturmaca ek işler derken yapmak istediğim hiç bir şeyi yapamıyorum.
Neredeyse 15 gündür bloguma yazamamışım,dünya daha mı hızlı dönüyor ne?
Bir şeylere ihtiyacım var, ama o ihtiyaç duyduklarımı almaya vaktim yok.
Kursa gitmek istiyorum vaktim yok.
Kendimi çok yorduğumda hasta olduğum için çok yorulma lüksüm de yok.

Ama her şeyden memnunum, istediğim kadar zam almadım, altın madeni bulmadım, hala arabam yok ama her şey bu demek değil bunu öğrendim.

Kısacası güzel geçiyor hayatım ona bir itirazım yok , her şeyi olduğu gibi kabullendim o da tamam...

Şurada kimbilir kaç senemiz kaldı? 29 yaşıma kısa bir süre var ama bir bu kadar daha yaşayacak mıyım bakalım?
Sakin,huzurlu bir hayat için tüm bu çabam..sevdiğim insanla sakin bir hayat sürmek, doğayla ve kedilerimle iç içe bir yaşam gibi..residance'larda, lüks arabalarda gözüm yok..sade ve tutku dolu bir ilişkim, hayallerimi gerçekleştirebileceğim sağlıklı, doğal, renkli bir hayatım olsun yeter.
bunun için de superman olmaya gerek var mı bilemiyorum ama bu aralar tüm bu koşturmacaya yetişebilmek için kripton gezegeninden gelen insanüstü güçlere ihtiyacım var!
Bunun için de olumlu düşünmek ve enerjiyi yüksek tutmak lazım.
O halde en iyisi "mutluluk derslerimi"bol bol okumak ve uygulamaya çalışmak sanırım.
Tüm "MUTLULUK DERSLERİ" yazılarıma işte burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Superman olup uçamayız ama hayata daha olumlu ve güzel bakabiliriz...




15 Ekim 2010 Cuma

"yoruluyorum öyleyse varım..."

Şu yukarıdaki resimdeki gibi koşarak evime gitmek istiyorum.Yakında şirkette her birimize birer uyku tulumu alıp bizi burada yatıracaklar gibime geliyor.
Eskiden bir kişinin iş yaptığı departmanda şimdi aynı işte görevli 4 kişi var ama o dört kişiyi toplasan 1 adam etmez öyle söylemek lazım.
Odamdan çıkıyorum,
Bulunduğum bina epey büyük.Eksi ve artı katları olmak üzere yaklaşık 10 kat ve hangar gibi.
Binanın 2 ayrı bölümü var ve bu bölümler birbirine bağlı ancak kartlı sistem ve güvenlik nedeniyle her yerden geçemiyorsunuz.
Kart okutup dııııııııt sesiyle yine mi yaa deyip küfrü basıyor ve tabana kuvvet merdivene yöneliyorsunuz.
Bugün işim gereği bir malzeme istettim ve belli bir saatte bana ulaştırılması için 2 gün boyunca mail ve telefon yoluyla bunu ilgili kişilere bildirdim.
Bunu teslim almak için 2 kat aşağı indim ilgili müdüre söyledim sıratıma baktı "hı" dedi.Evet sadece "hı" dedi:)O kelimeye benzer ima olumlu mu olumsuz mu anlamadım, gittim bir başkasına sordum,henüz gelmedi dedi, bunun üzerine 2 kat yukarı çıkıp odama gidip oradan gerekli kişiye telefon ettim ama onun da benim gibi telsizi olmadığı için ulaşamadım.
Sonra sürekli meşgul asansörü beklemek yerine diğer bölüme geçip 2 kat aşağı indim ama orada da kartım yetkisiz olduğu için kapıda kaldım!
Allahım sen bana sabır ver diyerek bu sefer farklı bir yoldan gittim, merdivenleri kaç kere inip çıktığımı hatırlamıyorum.
Kendimi labirente peyniri bulmaya çalışam kobay faresi gibi hissettim!
Nihayet ilgili kişiyi bulup malzemenin henüz gelmediği bilgisini verdim,ne yapalım diye düşündük biraz nefeslenip malzeme geldiğinde beni arayacakları için odama geri döndüm,bu sefer şükür ki asansörle.
Sonra organizasyon için gerekli başka bir malzemeyi arayıp telefonla getirtmelerini katta beklediğimi söyledim,gerizekalı siz gelin alın diyeek telefonu kapattı.
Aşağı inip yine o mazlemeyi aldım, sonra işleri hallettim yine diğer tarafa geçip yürümekte olan işleyişi kontrol ettim ve odama geri döndüm ki beni aramışlar malzeme gelmiş.
Yine 2 kat aşağı inip malzememi aldım ve 2 kat yukarı çıkıp diğer binaya geçip oradaki merdiven faslını da bitirip teslim ettim.
Yuhh!diyorsunuz değil mi, ben de öyle dedim.
Yüzlerce basamak merdiven inip çıktım, oradan oraya koşturdum durdum...Kendimi bir hoş hissettim tansiyonum düştü,ağzıma attığım bir kesmeşekerle durumu kimseye çaktırmadan atlatmaya çalıştım.
Bir kadını bu kadar koşturan, yardım etmek yerine ayağına çağıran, imkanı varken kullanmaktan kaçınan, centilmenlikten, saygıdan görgüden nasibini almamış tüm bu öküzlere pes diyorum.
İyi ki bu adamlardan ailemde, arkadaş ya da dost çevremde yok...
Bunlar bildiğiniz öküz ama kendilerini insan zannediyorlar, elbise giymekle, koltuğa gömülmekle,arabanın alarmına basıp da kapılarını açarken etrafa bakıp gerinmekle insan olunmuyor işte...
Sen ne kadar merhametlisin, ne iyilik yaptın,imkanlarını kullanarak kaç kişinin işini kolaylaştırıp içten teşekkür duydun önemli olan bu.
İşte..biliyorum uzaylıyım, böyle adamlar bastı etrafı, artık hönkürerek konuşan, gerinen, göbeğini kaşıyan cahil, görgüsüz, ruhsuz mağara adamlarının devrinde yaşıyoruz.


8 Ekim 2010 Cuma

"kullanıcı adın, peki şifren?"


Sabah uyanıyorsun cep telefonunu açacaksın senden şifre istiyor,şifreni yazıp onaylıyorsun ve güne başlıyorsun, işe gidiyorsun girişte kart okutuyorsun, teknoloji sana diyor ki buyur gel içeri.Kartını evde unuttuysan o gün kimliksiz gezmek, kapıları açtırmak için etrafta insan kollamak zorundasın.
Derken masanın başına geçiyorsun, bilgisayarını açıyorsun senden şifre istiyor,
Mailine bakacaksın şifre istiyor oraya da şifreni yazıyorsun.
Sonra blog açacaksın diyor ki kullanıcı adın ve şifren olmadan olmaz!
Günü geçiriyorsun, yorgun argın evine gideceksin, markete gittin bir şeyler aldın kredi kartını verdin, sana şifre soruyorlar.
Eve geldin kapıdan içeri girmek için şifre istiyor, bilgisayarını açtın yine orada da şifren var.
Kredi kartı ekstreni öğrenmek geliyor birden aklına bankayı arıyorsun müşteri şifreni, kullanıcı şifreni istiyor senden.Unuttum diyorsun o zaman diyor ki bin tane prosedür var ben nereden bileyim sen gerçekten sen misin?E..haklı tabii ama çok yorgunum ben.
Hadi bir de facebook'a gireyim,kullanıcı adı..şifre...
Günde kaç kez şifre yazıyoruz bir yerlere?
Teknolojinin getirisi şifreler, tamam kabul onlar olmasa güvenlik olmaz ama bu kadarı da fazla değil mi?
Yorgun beynimiz tüm bu şifreleri nasıl da aklında tutuyor helal olsun :)
Şifre kelimesini o kadar kullandım ki bana yabancı bir sözcük gibi gelmeye başladı,
parola da diyebiliriz aslında.
Bu yazıyı okumak için parolaya ihtiyacınız olacak.
Parola-şamfıstığı.


P.S. Bir yandan karıncalar bir yandan çeviri metinleri kafamın içinden geçiyor.Arapsaçıyım.Yorgunum yorgun.


29 Eylül 2010 Çarşamba

"Ortaya Karışık"


Aman aman nerelerdeyim ben?

Pek bi yaratıcıyım son günlerde, böyle ışıklar çakıyor beynimde,hadi hayırlısı!

Öyle iyi hislere büründüm, hadi be,olacak diyorum içimden, şimdi bu satırları yazarken aklımda başka satırlar çakıyor, burayı düşünürken beynim başka şeyler de meşgul, ondan böyle arapsaçı gibi bir yazı çıkmaz umarım ortaya..bi durun bakalım.

Sonbaharın her sene bana hediyesi olarak yine midem ağrıyor, bulanıyor, öyle sabahları hamile kadınlar gibi öğürmek hoşuma gitmiyor ama onu bile umursayacak vaktim olmuyor.

İlacı yutuyorum, ama ilaç da bir işe yaramıyor, biliyorum ki bu stresten..şöyle hamağa yatsam, buram buram temiz hava kokusuyla uykuya dalsam, yarın iş var kaygım olmasa ağrır mı o mide?

Yok ağrımaz ki, işin özü rahat insan olmak lazım,patron olmalı o zaman:)

Maaş yetmeyince, işime ek olarak bir de çeviri yapmaya başladım, onlar da eklenince kendime ayırdığım zaman sıfırlandı dolayısıyla, iki satır yazmak istiyorum buraya, zamanım olmuyor:(

Maaşımla ilgili görüşme talep ettim, sallamadı kimse beni, yetmiyorsa iş bulup gidin diyormuş İK, hatta şunu da ekliyormuş, öyle mutsuz mutsuz gezip de dedikodu yapmayın, iş arkadaşlarınızla sohbet etmeyin...

-Müşteri memnuniyeti-çalışan memnuniyeti, biz bir aileyiz,sizler için varız.yürüyün kim tutar bizi!!!-

Beni siz yarattınız seyircilerim gibi bir şey..seyirciler para verip konsere gidiyor sen de paraları yiyorsun onları düşünmeden..lafla yürümeyen peynir gemileri.

Kendileri bizi bitki zannediyor, fotosentezle yaşıyoruz sanırım..

Bir an aklıma avrupa yakasındaki patron geldi,eller klavyede "Çalışın çalışın..."

Nereye düştüm ben?

Ah çömezlik günlerim! Bir şeyleri değiştirmeye çalışma isteğim, her şey yoluna girer isteğim, yok artık bunca gelişmeden sonra hiç bir şeyi değiştiremeyeceğimi öğrendim.

Şu bendeki yaratıcılığı, azmi, çalışkanlığı keşfeden her patronun tepkisi aynı,dışardan pek bi zengin mi görünüyorum ne?

Görüşmelerim oluyor elbet de, önemli olan buradan iyisini bulmak, burayla aynı ayar bir yerde yeniden kendimi gösterme isteğim yok artık, biliyorum ki değişmiyor, o yüzden hay benim mükemmelliyetçiliğim diyerek en içime sineni bulmaya yemin ettim.

Böyle yepyeni bir iş yerinde, o hevesle, mutlulukla çalışma isteğim var, öyle çok çalışmak istiyorum ki şevkle, yok yok burada değil, değmez benim emeğime onlar. Sadece işimi yapıyorum, robot gibi hepsi o , ne şevk var ne istek, iyi-tertipli ve düzgün işler çıkarıyorum ama hepsi bu, çalışa azmimi öldürenler utansın ben ne utanacağım ki?

Çok da umurumda değil artık desem?İnanır mısınız?O her şeyi didikleyen ful artık ipleri saldı gitti..

Başımda da kavak yelleri esiyor bir yandan, sonbahar beni fena çarptı..

Arada vapura biniyorum, insanları gözlemliyorum, aşırı yüksek topuklu ayakkabıları ve evimin 2 duvarını rahat kapatabileceğim kadar boyayı sarfettiği makyajıyla ortada iş yapıyorum diye dolaşan kadınları yadırgıyorum.Yaşlı mısın sen ful diyorum sonra, devir böyle, sanki sen emekli yeleğiyle geziyorsun sen de süslüsün, ama yok süslü değilim,herkesin dediği gibi "Şirinsin sen.ayy biz yapsak yakışmaz, çok aykırı kaçar da sende ne kadar normal duruyor ful?" laflarına alışığım ben.

Hem ben o ayakkabılarla yürümek için ders almalıyım, kursu falan var mıdır?Dersi de varsa, ortasında sıkılır "samba"larımı giyerim yine.

Şimdi bu konudan birden referanduma atlayasım geldi, hatta hızına yetişemediğimiz bir dolu iç karartan olaya, zorluklara, gelecek inancını yıkan durumlara,geriye doğru hızla gidişe...

Ama yok girmem o konulara ben, artık öylece bakıyorum, ne alaka şimdi topuklu ayakkabıdan referanduma..da ..yok moral bozuculuk başka şey değil.

Haber de izleyemiyorum artık, çok fazla yeni müzik grubu keşfettim, neler neler...Ama hiç birini tanıtacak vaktim yok, aslında her gün 15 dakika ayırmalıyım, ne demek vakit yok.

Karıncalarım gelmeden yazımı noktalamak durumundayım.

Bugün çarşamba şurda haftasonuna ne kaldı desem?Yarın güzel bir gün olacak benim için, cuma da geçer gider hemen..

haftasonu çalışmasam bari..

Ben ne kadar da karışığım böyle...ne çok işim ne çok sorumluluğum var,beynimi toparlayıp da konsantre olamıyorum, hiperaktiviteyle ilgili bir şeyler mi yaşıyorum acaba?

Peki mutlu muyum?

Evet.

Önemli olan da bu değil mi?



P.S.
Bana mesaj-mail atıp facebook'tan eklemek isteyen izleyiciler,
Beni yalnızca buradan takip edebilirsiniz, biliyorsunuz -kimliksizlik- pek güzel :)
sevgiler



20 Eylül 2010 Pazartesi

"2 dk.mola"


Emiliana Torrini "Jungle Drum" from miren maranon on Vimeo.


geldi mi üst üste gelir, biliyoruz..
sustum, bekliyorum sadece, neyi?
düzelmesini...

durun bi şunu izleyelim,keyfimiz yerine gelsin:)

14 Eylül 2010 Salı

"bi yaşıma daha girdim!"

İzleniyorum!
Evet evet birileri beni izliyor!
Yok öyle sokakta takip etmek gibi değil.
Çekmece ve dolaplarımı karıştıran biri var!
İrice bir fare ama iriliği aptallığı kadar belirgin değil, neden mi?
Çünkü kendisi dolaplarımı karıştırdığını bana itiraf etti!
Peki kim bu dengesiz?
Sıkı durun : bağlı olduğum amirim!

Dün yanıma geldi, işlerim başımdan aşkın, yeni dönem malum,karıncalarımın programlarıyla ilgileniyorum, bir yandan zaten bütün gün onlarla olmanın tatlı bir yorgunluğu var üzerimde.
Bir konuda konuşurken bana birden ne kadar iyi iş yaptığımı nasıl düzenli olduğumu söylemeye başladı, sonra da dedi ki size bir şey söyleyeceğim ama özel..
Eyvah dedim! nedir özel,ne diyecek sana bu kadın??yandın ful!

Bir şeyler geveledi önce..sonra dedi ki "işinizi bu kadar iyi yapıyorsunuz,bla bla bla...(dur bakalım ful bunun arkasından pis bişiler gelecek..)

.....ama dolaplarınızın içi çok karışık!!..yani hayret ettim ben.." ve alaycı bi gülümseme!
dolaplarımın iç durumunu tasvir etmeye çalıştığı kelime "karışıktı" sanırım..özellikle sanırım diyorum çünkü o an bende bir şey koptu ve algılamam sıfır düzeye indi, kahkahalarla gülmek istedim, eeeee..yok artık!!! diye:)
Boş bulundum, malum algım zayıfladı ya pat diye söyledim "siz benim dolaplarımı mı karıştırıyorsunuz nasıl yani?"dedim.
Bu aptal itirafı nasıl yapabildiğini kendisi de anlayamadığı için önce karışık ama sonrasında hemen bir o kadar pişkin bir ifadeyle beni de şaşırtarak kapakları açtı ve "işte insan böyle açar bakar ya dedi.."

Boş zamanlarında benim kilitli ofisime gelip dolaplarımı işte öylesine açan amirime sevgi ve saygı duydum...

Benim bir eksiğim var mı?kırtasiyem,özel eşyalarım,çayım kahvem, krakerlerim, ajandalarım ve muhtemelen ajandamda yazan özel notlarım, telefon numaralarım, kartlarım, kalemlerim,not kağıtlarım yerli yerinde duruyor mu diye bakmak istemiş demek ki..personelini düşünüyor tabii ki kadıncağız ne yapsın..Eğer bir eksiğim varsa yerine koyacak herhalde..
Korkuyorum yakında "ajandanıza arada resim çiziyorsunuz,insan şöyle karıştırır ya , karıştırdım ve gördüm, bunu yapmayın bir daha"da diyebilir...
Peki ya dosyalarım, belgelerim...Sadece kötülük yapmak için birini ya da bir kaçını alıp götürse oradan sonradan ben mağdur duruma düşersem kime ne anlatacağım?
Bana mı inanırlar yoksa ona mı?

Ben şaşkınlığımı gizleyemeyerek kapakları açtım tek tek, daha yeni düzenlediğimi-ki öyle-karıncalarım yanımdayken dolapların düzeltilmesinin mümkün olmadığını, "şu an bakın her şey yerli yerinde ben gayet derli topluyum" dediğimi ve şaşkınlıkla acı acı gülümsediğimi hatırlıyorum.


Ve onun her zaman olduğu gibi beni dinlemediğini,düzenli dolapların kapaklarını açınca içlerine bile bakmadığını ve hala inatla karışıktı ama olmuyor dediğini de ne yazık ki hatırlıyorum.
Hatta akabinde bi de o anı canlandırarak kapağı açtı yukarıdan bir şeyler düştü başıma dedi:))

Bundan sonra onun için dolabın iç kapağına not asacağım,diyeceğim ki "amirim, dolap hafif, açarken hızlı açarsanız yukarı rafta duran hafif afişler, karıncalarımın resim kağıtları ve bazı materyaller yere düşebilir.lütfen dikkat edin başınıza...ha!!bi de aşağıdaki rafta kahve var, diğer rafta da su ısıtıcım, bi kahve yapın kendinize, benden...yorulmuşsunuzdur."

Bu insanın benim beynimin onda biri kadar beyni olduğuna yemin edebilirim.
Benden 3 misli fazla maaş almasının nedenlerini ise biliyorum ama burada söylemek ayıp olur..zaten bu cümlemden nedenlerin ne olabileceğini anlayan anlamıştır,hoş... :)

Ne yapsam da bu hatunu bertaraf etsem diye düşünür oldum ben de...

Fare kapanı mı koysam ne?
"Aaa ne varmış burda? ful'un ajandası dur bi bakalım ne yazıyormuş.....çattttt! ahhh!"

:)))

Pes!diyorum başka da bir şey demiyorum.

İnsan mesleğini, işini, görevini yapacağına farklı işlere merak salıyor nedense...


Daha sabah gazetede okudum, halkalıdaki 13 kişinin yaşamını yitirdiği minibüs-tanker kazasında kırmızı ışıkta durmayan minibüs şöförü 2009 yılının ilk 9 ayında toplam 39 kez trafik cezası yemiş ve 13 kişiyi öldürene dek hala yollardaymış...

Adamın ehliyetine kimse el koymamış ya da kontrol etmemişler mi?

Herkes birbirinin hatasını arayadursun, haklarını gasp etsin, sırtından bıçaklasın, işini-görevini doğru yapmasın,saçma sapan detaylara takılıp tüm resmi gözden kaçırsın,daha neler gelir bizim başımıza...


Görevleri dururken, insanların dolaplarını karıştırarak özel eşyalarına-kişiliğine saygı göstermeyen bir amir ya da 39 kez ceza alıp hala trafikte araba kullanan bir şoför.


Kiminin hatasının bedeli çok çok ağır,kimininkinin bedeli insanı gülümsetecek kadar hafif de olsa, bence tek gerçek şu; o bedelleri hep başkaları ödüyor ne yazık ki...




13 Eylül 2010 Pazartesi

"kurallar çiğnenmek içindir."


Özel okullar bugün açılıyor.
Malumunuz ilk gün heyecanı...

Canlarım, mini mini karıncalarım geldi bugün, pırıl pırıl, taptazeler..sarıldım kocaman öptüm hepsini.

Yalnız bir sorunum var.

Sabah bir de baktım posta kutumda arife gününden kalma bir e-posta!O gün çalışmadık, e-posta bize ulaşmadı ki!

Efendim demişler ki herkes bugün siyah beyaz kombin klasik giyecek diye..bla bla bla..

Ben ne giydim?

Rengarenk çizgili bir bluz, spor görünümlü kumaş pantolon ve siyah spor ayakkabı :D

Saçlar zaten bonus!

Benim dışımda herkes düğüne gelir gibi iki dirhem bir çekirdek, saçlar yapılı.

Şu an tüm bu klasik robotlaşmış insan manzarasının arasında farklılığın kitabını yazmış gibi görünüyorum ve ne yalan söyleyeyim ilkin biraz rahatsız oldum.

Eve gidip kıyafet mi değiştireceğim?

Geçen sene de aynı şeyi yapmıştım, sonra rahatsız olup gidip kıyafet değiştirmiştim ama baktım ki kimse bana değer vermiyor, şu 2 senede tüm işleri bana yıkıp diğerlerinin yarısı kadar maaş veriyorlar o halde bende kuralları bir güzel çiğniyorum.

Zaten gönül bağım tamamen bitti..hiç bir isteğim kalmadı bu dedikodu kazanında çalışmak için.

Her yeri araştırmaya devam,iş görüşmelerine devam,en kısa sürede yeni ve çok iyi bir iş bulup ardıma bakmayacağım.

Her şeyi bir yana bırakın, başka bir iş yeri olsa gerçekten giyinir gelirdim de, burada kuralları çiğnemek güzel,diğerlerinden farklı olmak da!

Hele ki anksiyetemin beni bunalttığı şu günlerde iyi geldi.

Referandumdan çıkan sonuç,geleceğin asla düzelmeyeceğine dair kemikleşmiş düşünceler, az maaş, istediğin şartlarda iş bulamamak, çok yoğun çalıştığı için arasıra görebildiğin ama daha sık görmeye ihtiyacın olan bir sevgili, iş yerindeki dallas durumlarının mide bulandırıcı halleri..içten pazarlıklı çakallar..

Kendimi hep düzgün, iyi, sadık, sevilen, mutlu tutma çabam.

İşlerin yürümesi için gösterdiğim gayret.

Paranın lanet olası gücü.
Değişimlere inanmak ve değiştirebilceğine inanmak mevzuularının benim için çok geride kalması.

Tüm bunlar ruhumu sıkıyor kaç gündür, kasvet basıyo içime,nefes alamıyorum..bitsin diye dua ediyorum.

Bu ara Stereo Total - I love you Onno dinliyorum.
Yani bu kadar felaket bi durumum var:)

Aklımın iplerini saldım, ben mi kurtaracağım şu aptal dünyayı?


7 Eylül 2010 Salı

"Bay Peabody"



Kabala Felsefesini benimseyen Madonna’nın çocuk kitapları denemelerinden biri olan "Bay Peabody’nin Elmaları"nı okumuş muydunuz?
Madonna'nın Kabala öğretmenlerinden birisinin anlattığı bir hikayeden esinlenerek yazdığı bu kitabı okuduktan sonra, hikayeyi “kendi anlatımımla” sizinle paylaşmak istedim...


Çok bilindik, fazlasıyla sıradan ama bir o kadar da gözümüzden kaçan bir konunun işlendiği bir hikaye bu..ben karıncalarımla(yazılarımı okuyanlar bilir karıncalarımı) bunu elbet paylaşacağım ama sizlerle de paylaşmak istedim.
Sizler de çocuklarınıza anlatın,hatta bu kitabı onlara alın,güzel illustrasyonlarıyla anlatım daha da akıllarında kalsın,kütüphanelerinde bulunsun diye...

Hikayemiz küçük bir kasabada geçer, Bay Peabody tarih öğretmenidir ve haftasonlarını beyzbol karşılaşmaları düzenlemekle geçirir.
Maçlarda kendi kurduğu minikler takımı hep yenilir ama hiçbir çocuk buna üzülmez nedeni ise çok eğlenmeleri ve Bay Peabody’yi çok sevmeleridir.

Yine bir gün maç sonrası Bay Peabody evine doğru giderken yol üzerindeki manavdaki teagaha yaklaşır, elmalara uzun süre bakar ve en parlak ve en güzel olanını alıp cebine koyar ve gülümseyerek yoluna devam eder.
Bunu gören kasabalı çocuklardan Tommy ve arkadaşları Bay Peabody’nin elmanın parasını ödemediğini fark ederek ertesi hafta yine onu gözlemlemeye karar verir.

Ertesi hafta gelir, Bay Peabody’nin takımı maçta yine yenilir ama çok keyifli geçtiği için yine kimse mutsuz olmaz.
Bay Peabody, evine doğru yola çıkar ve yine manavın önüne gelir, geçen hafta yaptığı gibi elmalara bakar, en parlak ve en güzel olanını alıp yoluna devam eder, yine parasını ödemez.

Tommy ve arkadaşları olayın ne kadar yanlış olduğunu düşünür ve bunu akşam eve gidince aileleriyle,arkadaşlarıyla ve tanıdıklarıyla paylaşır,bu durum kulaktan kulağa yayılır.

Ertesi hafta Bay Peabody beyzbol sahasına geldiğinde hiçbir oyuncuyu orada bulamaz.Bunun nedenini anlayamadığı için oraya gelen tek kişi olan, malzemeleri taşıyan küçük gönüllü çocuğa durumun nedenini sorar.

Çocuk, Bay Peabody’e herkesin onun hırsız olduğuna inandığını ve manavdan elmaları alıp parasını ödemeden gitmesinin onlara bunu düşündürdüğünü söyler.

Bunun üzerine Bay Peabody onu da yanına alarak manava gitmeyi ve durumu açıklamayı teklif eder, manava doğru giderken geçtikleri yolda Bay Peabody’i gören eski arkadaşları ve bazı insanlar ona selam vermez, gülümsemesine karşılık alamaz, hatta tepkili ve asık suratlı yüzlerle karşılaşır, kimse onunla konuşmaz.

Manava gelirler, Bay Peabody manava bugün maç olmayacağını ve elmasını erken almak istediğini söyler, manav da “tabii ki , benim için fark etmez nasılsa her cumartesi sabahı süt alırken bir haftalık elmaların parasını bana veriyorsunuz.” der.

Bunu duyan çocuk Bay Peabody’ye dönerek “Tommy’ye gidip ne kadar büyük bir hata yaptığını anlatmalıyım” der.

Bay Peabody ise Tommy’yle konuşmak istediğini iletmesini ister çocuktan…

Olayın gerçek yüzünü öğrenen Tommy utanarak Bay Peabody’nin yanına gider.
Bay Peabody hafifçe gülümser ve der ki “biraz sonra seninle beyzbol sahasında buluşalım, evden bir kuştüyü yastık alıp gelir misin?”

Tommy koşarak eve gider, yastığı alır ve beyzbol sahasına gider. Bay Peabody onu beklemektedir.

Bay Peabody, Tommy’nin meraklı bakışlarına cevap vermek için konuşmaya başlar: “Şimdi senden o yastığı alıp içindeki kuş tüylerini buraya,sahanın tam ortasına dökmeni istiyorum…”
Bay Peabody’nin onu affetmesi için bu kadar küçük bir bedel ödeyeceğine şaşıran ve biraz da sevinen Tommy, heyecanla ve istekle yastığın içindeki tüm kuş tüylerini boşaltmaya başlar. Kuvvetli rüzgarda ve boş sahada binlerce tüy hızla etrafa saçılır, kısa sürede tümü uçuşur gider…

Görevini tamamlamanın getirdiği sevinçle Tommy Bay Peabody’e sorar : “İstediğinizi yaparak hatamı telafi edebildim mi?”

Bay Peabody cevap verir : “Görevin henüz bitmedi, şimdi boşalttığın o yastığı doldurup eski haline getirmen için bütün kuş tüyleri geri toplamanı istiyorum senden…”
Tommy öfkeyle kaşlarını çatar : “Ama bu imkansız…”der.

Bay Peabody yanıtlar.. “Benim hırsız olduğum söylentisini tüm kasabaya yayarak bana ve kişiliğime verdiğin zararın telafisi de aynı derecede imkansız der.O yastığın içindeki her bir tüyün bu kasabada yaşayan bir insan olduğunu farzet…”

Ne kadar büyük bir hata yaptığının ciddiyetine varan Tommy, "O halde yapmam gereken çok fazla iş var.."diyerek hatasını düzeltmek için ilk adımı atmışken Bay Peabody şöyle der;

“Bir dahaki sefere insanları yargılamakta acele etme ve sözlerinin ne kadar önemli olabileceğini unutma lütfen..”

Ve Tommy’nin avucuna bir elma bırakıp gülümseyerek oradan uzaklaşır...



Umarım bu anlatımdan keyif almış ve bu çocuk öyküsü sayesinde biraz olsun düşünme fırsatı yakalamışsınızdır.


İnsanları ne kadar çabuk yargıladığımızın, hükümler verdiğimizin ve gereksiz sözlerle anlamsızca birbirimizi incittiğimizin farkına varmamız için iyi bir fırsat bence!

Çocuklarınıza bu hikayeyi şimdiden anlatın ki, ileride birileri hakkında önyargılı davrandıklarını fark ettiklerinde akıllarına hep bu hikaye gelsin.

Şimdiden, kırdığınız herkesin gönlünü alacağınız, değişmeye başlayacağım dediğiniz mutlu bir bayram diliyorum…


Upuzun sofralarda keyifli sohbetler olsun,hayattaki en önemli görevin "insan biriktirmek" olduğunu anlayabilelim...

3 Eylül 2010 Cuma

"denge"


Okulların açılmasına, karıncalarımın sabah okul yollarına düşmesine, uykulu gözlerle bana günaydın demesine ve kocaman sarılmasına az bir vakit kala, çok yoğun, çok koşturmacalı, bol düşünmeli, sürprizli zamanlar geçiriyorum.


Hayatımda hem çok iyi hem de berbat diyebileceğim gelişmelerim var, yine iki kutup birarada, terazinin kefesi yine dengede anlayacağınız!


Akışına bırakıp izlemeyi, izledikçe değerlendirmeyi istiyorum.Kendimi önceden üzmenin ya da sevindirmenin bir anlamı olmayacağının aksi takdirde hayal kırıklıklarımla baş etmenin zor olduğunun da farkındayım.


Bu yüzden gönlümden geçen her şeyi bir kayığa yükleyip sulara bıraktım, sakin sakin salınıyor, ne zaman yerine ulaşır ne zaman bana geri döner ya da döner mi bilemiyorum.


Huzurluyum sadece, bazı şeyler beni zorlasa da huzurluyum...


Huzur bir yana, bu ara en çok düşündüğüm konulardan biri de insansızlık. Saçma sapan düşüncelere sapladım kendimi, o kadar bıktım ki insanları idare etmekten, ıssız adaya düşsem ne olur diye aklımdan geçiyor!


Yüz verdim diye tepeme çıkan insanlar, gereksiz samimiyetler, içten pazarlıklar, iş yerimde dönen tuhaf aç üçgenleri!Kimin kiminle birlikte olduğunu herkesten sonra duyup şaşırıp kalan bir ben!Meğer ne işler dönüyormuş etrafımda diye hayrete düşen yine ben!


Facebook dediğimiz,beni eski arkadaşlarıma kavuşturduğu için mutlu olduğum ama haddinden fazla hayatımıza girerek özelimizi afişe eden bu sanal kurum, paparazzilik görevini insanların kendi isteğiyle gayet de başarılı sürdürüyor ve günden güne ilerliyor..ve bu gelişimi gördükçe benim ıssız ada fikrim daha da ağır basıyor.


İnsan neden her anını yazar oraya? Neden ilişkisini, gittiği yerleri,işini,sıkıntısını,sevincini bu kadar deşifre eder.Sevgilisiyle kavga eden kişinin özelini oraya yazması, herkesin ona yorum yazması,şifrelerini birbirine verip mesajlarını okuyup bundan maraz çıkaran insanların komik durumuna ne demeli peki ?


...


Gülümsüyorum:)


Çünkü bana gerçekten çok komik geliyor, hayatın bu kadar ifşa edilmesi,kimliğinizi göstererek tanıdıklarınızın önünde hayatınızı deşifre etmeniz, en özelinizi söylemeniz, boy boy fotoğraflarınızı koymanız bana saçma geliyor.


Benim de facebook hesabım var kuşkusuz ve eski arkadaşlarımı bulduğum için pek mutluyum ama bir yere kadar..Ne ilişkimi ifşa ederim, ne sevgilime şifre veririm, ne oradan hayatıma ait çok belirgin ve kilit bir şeyler yazarım..Fotoğraflarımı da sınırlı görebilirler, hepsi budur.. bilemiyorum çok mu geri kafalıyım ?


Karıncalardan başlayıp iş yerindeki aşk üçgenlere oradan da facebook'a nasıl bir bağlantı yaptım bilemiyorum!ama sanal dünyaya kendini kaptıran isanların durumlarından hoşlanmıyorum.


Sanallık çağın bir gereksinimi diyebiliriz, her ne kadar bana çok uygun gelmese de..

Bir de bu aralar hoşlanmadığım başka şeyler var..mesela parasıyla her şeyi satın alabilen insanlar, yok biliyorum para her şeyi satın almaz da onlar alabileceğini zannediyorlar, haksızlığa karşı zıplayan sinirlerimi durdurmaya çalışmam işte bu nedenden.Yoksa usta Münir Özkul'un efsane karakteri Yaşar Usta gibi bir manifesto vermek isterim patronuma ve istifayı suratına atmak!Ama kolay değil bu işler..kriz teğet geçmiş-miş-miş.Hayatımda hiç bu kadar iş bulmak için uğraştığımı hatırlamıyorum...neyse..düzelecek her şey diyelim...Sahi düzelecek mi?


Ne iş yapıyorum, mesleğim nedir, az çok tahmin yürütüyorsunuz hatta bariz gibi ama sandığınız meslek de olmayabilir,belki de odur bilemiyorum...benim kim olduğumu bilmiyorsunuz ama hayatımı okuyorsunuz, bu da sanallık mertebesinde iyi bir yer olsa gerek..hoş pek çok konuyu buradan yazamıyorum ama yine de beni tanıyor ama kim olduğumu bilmiyorsunuz, bu da benim daha özgür yazmamı, kendimi daha iyi ifade etmemi, kafamın içindekileri insanlar ne der diye düşünmeden sayfaya aktarmamı sağlıyor.


Bu paylaşımı seviyorum, kendimi özgürce anlatabilme lüksünü ve sizi seviyorum...



İşin özü biraz uçlarda, bir öyle bir böyle geçiyor günlerim, terazinin mutluluk kefesi ağır bassın diye dua ediyorum..dengede kalmaktan,birden fazla iş yapmaktan, her şeyi mükemmele yakın tutmaya çalışmaktan yoruldum.



İş yoğunluğumun haddini aştığı,cumartesi de geleceksin dedikleri, ama benim kursum var dediğimde kursa gitmezsiniz bir kaç hafta diyerek suratıma ukalaca bakış fırlattıkları ve benim hiç bir şey yapamadığım şu günlerde,mümkün olduğunca fırsat yaratarak burada bir şeyler paylaşmaya çalışacağım.



Şimdilik herkese mutlu bir gün dileyip kaçıyorum!



26 Ağustos 2010 Perşembe

"Bir bilmecem var çocuklar!"

İki video arasındaki 7 farkı bulunuz."

http://melodik-minor.blogspot.com/2010/08/iki-klip-arasndaki-7-fark-bulunuz.html


"Gülümser(sen) eğer..."



Biliyorsunuz arada eski yazılarımı da paylaşıyorum sizlerle, daha az kişi tarafından okunurken gözden kaçmış olabilir diye düşündüğüm,daha çok okunmasını ve benimsenmesini istediğim yazılar.Eğer içimden gelirse ufak düzeltmeler de yapıyorum üzerlerinde..

Aşağıdaki metin, 15 Ocak 2009 tarihli yazımdan,
Bugün hissettiklerimle dünü birleştirdim ve hala aynı şekilde düşünüyor olmaktan çok mutluyum...


Kocaman bir günaydın kendime :) Daha sonra herkese teker teker günaydın !
Aynaya gülümseyerek uyandım bu sabah, her şey önce kendinde bitiyor ya buna iyiden iyiye inanıyorum artık.

Aptal mutluluk oyunlarından çok farklı bir duygu bu, kendini kandırmak değil külliyen inanmak!

İçindeki sesi dinlemek, rotanı değiştirmek.
Hayat dediğimiz şey çok basit aslında, fazla anlam aramaya gerek yok.
Bence hayat bir hamur gibi...Herkese farklı renk, farklı şekil ve farklı maddelerde sunulmuş.
Tamam belki ötekinin rengi daha güzel ya da berikinin şekli...
Ama her şey bizim ellerimizde inanın bana.Siz ruhunuzla şekillendireceksiniz, gülüşünüzle güzelleştireceksiniz, iyi düşüncelerle arındıracaksınız.
Daha sakin, daha duru, daha iyi olmalı insan.

Kendine ayırdığı vakit her zaman öncelikli olmalı..

Sorgusu bol ama çabası fazla olmalı..
Savaşlara anlam veremiyorum, kavgalara, sahip olma duygusuna.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan zihniyetlerin amaçlarını anlayamıyorum,gözü kör eden o yağmacı hırsların çürüttüğü insanları da..

Bir yerlerde bebekler öldürürülürken abuk subuk şeylere kafa yorarak ağlamak adaletli gelmiyor bana, onlar acı değil bebeğini bombalara veren annelerin acısının yanında...
O yüzden doğrulun şöyle bir kendinize gelin, şu kocaman evrende minicik toz zerrelerinden ibaret olduğumuzu düşünün.Küçük şeylerle mutlu olmaya bakın.Etrafınızdaki çocukların gülümsemesi, güzel bir sinema filmi, bir tiyatro oyunu, uzun zamandır canınızın istediği bir yemeği yapmak, sevdiklerinizle bir pazar kahvaltısı, gün doğmadan kalkıp sahile gidip güneşin doğuşunu izlemek, yağmurlu bir günde bir kahveye girip kendinize bir kahve ısmarlamak ve boğazınızdan geçen o sıcaklığı sağlayabildiğiniz için Tanrı'ya şükretmek gibi...
Sapasağlamsınız değil mi, sağlığınız yerinde mi? O halde şükredin, sağlığınız varsa ihtiyacı olan, sağlığı olmayan insanlara yardım edin.

Bir rahatsızlığınız varsa da moralinizi yüksek tutun ve her şeyin iyi olacağını düşünün.

Kendinize ve hayata bakışınızı değiştirmenin, her gün yuttuğunuz o depresyon haplarından çok daha faydalı olabileceğine inanın.
Hayatta neyin ne zaman olacağını bilemezken, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler üzerine kafa yorarak neden kendinizi üzüyorsunuz, hayattan zevk almaya bakın, bol bol gülümseyin, bunu alışkanlık haline getirin.
Ne engellerle karşılaşıp, yılmayıp hayata tutunan insanların öykülerini okuyun.
Bacakları olmadan basketbol şampiyonluk kupaları alanları, elleri olmadan resim yapanları, ölümcül hasta olup da hala güneşin doğuşuna mutlulukla ortak olanları...

Terk edilmek, aldatılmak, yalnız kalmak sadece sizin başınıza gelmiyor bunu düşünün, yalnız olmadığınızı,istekli olduğunuz takdirde hayatın her zaman bir yol sunabileceğini aklınızdan çıkarmayın ve içinizdeki anı yaşayan çocuktan asla vazgeçmeyin.

Hızla tükettiğimiz saatlerinizi kaybettiğiniz için değil dolu dolu geçirdiğiniz için kutlayın kendinizi.

Netice dünyaya geliş amacımızın ne olduğunu dahi bilemediğimiz bir hayatı yaşıyoruz, gülsek de, ağlasak da ertesi gün güneş "hep"doğuyor...

Peki hiç düşünmediniz mi sizin için yarın ya doğmazsa?
Çok geç olmadan, hayatınızın yönünü değiştirin ve küçük mutluluklar yaratın kendinize,
Hayallerinize doğru aydınlık bir yol sizi bekliyor...





p.s. bu yazıyla kimileriniz gerçekten yüreklenip gülümsedi, kimileri de "hadi canım sen de!O kadar kolay olmuyor bu işler sayın sevgi pıtırcığı"dedi, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz öyle değil mi?

benden söylemesi, denemesi bedava...


25 Ağustos 2010 Çarşamba

"katliam"

Ne kadar da meraklıyız doğayı yakmaya, yıkmaya, tahrip etmeye...
Maksat cepler dolsun değil mi?
Yurtdışında insanlar doğal güzelliklerini daha da geliştirmek, temiz tutmak ve turizme açıp değerlendirmek için kaynak yaratıp çaba sarf ederken bizde durmak bilmeyen bir yeşil katliamı var.

Sürekli inşaa ediyoruz, binalar, santraller, köprüler, villalar,lüks siteler, gökdelenler.

Halbuki dünya bu hırs yüzünden dengesini yitirdi, artık çığlık atıyor, mevsimler değişiyor, dengeler eskisi gibi değil...ama esas sorun şu;

Bu çığlığı duyan var mı?

3.köprü inşaatı sırasında olacağı gibi ya da geçmişte acaristanbul için katledilen 1 milyon ağaçta olduğu gibi, sizce birilerinin sesi çıkacak mı?Dur diyen olacak mı?

Yaşamak için oksijene ihtiyacımız var diyenler olacak mı?

Ya da onları dinleyecek kimse olacak mı?

Plansız yapılaşmanın en hızlı yayıldığı ülke olma yolunda başarıyla ilerliyoruz!

Ağaç gölgesinde serinlemek, ciğerlerimi temiz havayla doldurmak ve yaşadığımın farkına varmak istiyorum, oysa ben tüm bu betonun ve ondan daha sert bir zihniyetin içinde sıkışıp kaldım...
Haftasonu kilometrelerce yol gidip yeşillik görüyoruz..yakında ondan da mahrum kalırız, uyumaya devam...ninni...

ntvmsnbc'nin haberini paylaşıyorum :

Türkiye'nin saklı cenneti olarak gösterilen Artvin'in Arhavi ilçesindeki Kamilet Vadisi’nin tüm güzelliği yapılması planalan 4 Hidro Elektrik Santralle birlikte yok olabilir.

Artvin'deki Kamilet Vadisi, Hidro Elektrik Santralleri'nin tehditi altında bulunuyor.

ARTVİN - Artvin Çoruh Üniversitesi (AÇÜ) Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu, Arhavi ilçesindeki Kamilet Vadisi'nin Karadeniz bölgesinin sahip olduğu tarihi ve doğal zenginlikleri bünyesinde barındırdığını ve henüz çok az kişi tarafından keşfedildiğini söyledi.

Kamilet Vadisi'nin Türkiye'de saklı kalmış bir cennet olduğunu belirten Kurdoğlu, ''Kamilet Vadisi farklı topoğrafyası, el değmemiş yaşlı ormanları, bitki çeşitliliği, su kalitesi, yaban hayatı, tarihi köprüleri ve doğa harikası Mençuna Şelalesi'yle Türkiye'nin saklı kalmış bir cennetidir'' dedi.

Kamilet Vadisi'nin farklı jeomorfolojik oluşumlara ev sahipliği yaptığını kaydeden Kurdoğlu, ''Vadide yaptığımız araştırmalarda 3 bin 400 metrelerden başlayan buzul topoğrafyası, 2 bin metrelerden itibaren çok hareketli bir akarsu aşınım topoğrafyasına dönüşmekte, bu değişimin sonucunda Kamilet Vadisi'nde çok hareketli, sarp ve ulaşılmaz bir topoğrafya ortaya çıkmaktadır'' dedi.

Türkiye'nin ekolojik özellikleri en iyi korunan alanlarından birinin Kamilet Vadisi olduğunu açıklayan Kurdoğlu, şunları ifade etti:

''Kamilet Vadisi'nin sarp topoğrafyası nedeniyle önemli bir bölümünde yol ağı bulunmuyor. Tamamen el değmemiş bu coğrafyada Doğu Karadeniz kuzey kesimi florasının önemli bir bölümü bulunmakta. Alan aynı zamanda Kafkasya ekolojik bölgesinin en bozulmamış doğal yaşlı ormanlarına sahip ve 300 yaşına ulaşan ağaçlar mevcut. Ekolojik özellikleri en iyi korunan ve temsil edilen bu alan, koruma değeri yüksek ormanlar sınıfında değerlendiriliyor. Vadide devam eden araştırmalarımızda tespit ettiğimiz tür sayısı bini geçecek. Vadideki bu saklı doğa Doğu Karadeniz'de bulunan karaca, çengel boynuzlu yaban keçisi, ayı, domuz, kurt ve tilki gibi büyük memeli hayvanlara da bir anlamda korunak oluşturuyor.''

Türkiye'nin çok az bilinen ve en kaliteli balının Kamilet Vadisi'nde üretildiğini vurgulayan Kurdoğlu, ''Türkiye'nin el değmemiş bu coğrafyasında çok az kişi tarafından bilinen Kamilet ve Şahinkaya kara kovan balı üretiliyor'' dedi.

DOĞA HARİKASI MENÇUNA ŞELALESİ

Vadide 3 bin 400 metrelerde buzul jeomorfolojisinin en güzel örnekleri olan çok sayıda buzul gölü ve buzul vadisinin bulunduğunu anlatan Kurdoğlu, ''Vadideki bir başka zenginlik ise çok sayıda kaskatlı şelale ve özellikle de Mençuna Şelalesi. Son 5 yıla kadar neredeyse hiç bilinmeyen Mençuna Şelalesi yıl boyu yoğun su akışıyla Türkiye'nin en yüksek basamaklı şelalelerinden birisi. Şelaleye doğa içerisinde yaklaşık 30 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılırken, şelale büyüleyici bir güzelliğe sahip'' dedi. Zirvelerdeki az sayıdaki yayla yerleşimleri dışında vadi içinde hiçbir yerleşimin bulunmamasının doğrudan su kalitesine yansıdığını ifade eden Kurdoğlu, bol oksijenli suların dere alabalığı için en iyi yaşam alanlarından birini oluşturduğunu kaydetti.

Kamilet Vadisi'ne son yıllarda doğa severlerin ilgisinin arttığını açıklayan Kurdoğlu, ''Vadi içerisindeki 18'inci yüzyılda Osmanlılar zamanında yapılan 2 kemer köprü ve Mençuna Şelalesi yakınında 2 adet mesire alanı açıldı. Turizm vadide her geçen yıl gelişirken, şelalenin son bir yıldaki ziyaretçi sayısı 10 bini geçti'' diye konuştu.

'VADİDE 4 HES PLANLANIYOR'

Doğa tutkunlarının Türkiye'nin bu saklı hazinesini henüz yeni keşfetmesine karşılık, vadinin HES'lerle tahrip olacağını belirten Kurdoğlu, şöyle devam etti:

''Böylesine önemli ve hassas bir ekosisteme sahip olan Kamilet Vadisi'ni daha insanımız tanımadan HES'ciler vadiye gözünü dikmiş durumda. Vadi içerisinde 4 adet hidroelektrik santrali (HES) yapılması planlanmakta. Çok yakın bir zamanda HES'lerden bir tanesi için de süreç başlayacak. Vadinin sahibi Arhavi'de tüm halk, iktidar ve muhalefetteki siyasi partilerin temsilcileri HES'lere karşı. Kamilet Vadisi'nde yapılacak HES'ler Türkiye'nin saklı cennetini tarumar edecek, insanlığın en değerli miraslarından biri olan ekosistem yok olacak.

Öte yandan burada yapılacak HES'leri engellemek için vadinin doğal sit alanı ilan edilmesi için başvuru yapıldı. Arhavi'liler bir anca önce sit ilanının gerçekleşerek alanın koruma altına alınmasını bekliyorlar.''

Kurdoğlu, vadinin gerekli önlemler alınmaması halinde geç farkettikleri vadiyi çabuk kaybedeceklerini sözlerine ekledi.


20 Ağustos 2010 Cuma

"Her şey sende gizli"


Her şey sende gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..

Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin.


Can YÜCEL

19 Ağustos 2010 Perşembe

"kasiyerlerin işkence teknikleri"


Yer : İstanbul Anadolu Yakasında bir market
Zaman : Bugün-saat 12:30 civarı

Olay 2 kişi arasında geçmektedir.
-Ben ve Markette kasada görevli kız!

Öğle tatilinden istifade caddenin üzerindeki adı sanı duyulmamış ama mahalle marketler zincirlerinden biri olan bir markete gittim. Kendilerine özel kartları bile var yani, öyle düşünün!
Raflarda fiyatlarını göremediğim ama 6 al 5 öde kampanyası olduğuna dair bir yazı bulunduğundan dolayı aldığım- paketin üzerinde "ekonomik 3'lü paket" ibaresini okuduğum- browni intense paketlerim ve soğuk bir soda ile sıcaktan bunalmış kasaya geldim.

Browni intense'in tek fiyatı : 0,50 kr.
Pakette üç tane var ve ekonomik paket yazdığına göre 1,50 Liradan daha uygun olacaktır düşüncesiyle tek değil de ekonomik paketi tercih ettim.

Ben - "Browni paketinin fiyatını öğrenebilir miyim?"

Baygın bakışlı market kasiyeri - Yanında sohbet ettiği 2 kızın sesinden beni duyabildiğini sanmamama rağmen hafifçe kolunu kaldırırak,, browni paketini yürümesi gereken ama yürümeyen banttan aldı - "Hmm, diiittt 1,50 Lira.."

Ben - "Ama orada kampanya yazmışsınız".

Baygın bakışlı market kasiyeri -"O kampanya normal kek browni için geçerli."

Ben - ...ve ben uzmanlık sorusunu merakla soruyorum:
"Hmm peki tekli ambalajla aynı fiyata geliyorsa neden 3'lü pakete ekonomik demişler,fiyatının daha uygun olması gerekmez mi?"

Baygın bakışlı market kasiyeri - Bu sorumun yarısını duydu, diğer yarısını da yanında hiç susmayan 2 görevli kıza bakarak ve sonra bana dönüp derin bir iç geçirerek yanıtlamadan suratıma öyle boş boş baktı.

O bakışı görmenizi isterdim!
Antartikanın yüzölçümünü sormuşum gibi, boş, sen manyak mısın gibi yılgın bir ifadeyle..oysa ben müşteriyim fiyatını sormak en doğal hakkım.

Ben - Fişimi alabilir miyim? (iyice gıcıklaştım)

Baygın bakışlı market kasiyeri - fişi kasadan çıkarırken,içinden bana küfür ediyor!

Ben -
Bir de sodayı açmanızı rica edeceğim.(Bu kadar da kibarım)

Baygın bakışlı market kasiyeri - Sohbeti bırakıp bana doğru döndü, suratıma şişeyi geçirecek ya da kafamı kasanın içine sıkıştırmak suretiyle bana işkence edeceğini sandım ama daha küçük bir hamleyle gözlerimin taa içine bakarak suratıma ofladı, bedgin,bezgin,nereden geldin başıma ben burada sohbet ederken der gibi...derken derin bakışmadan ibaret bu romantik anı bölerek sürekli konuşan kızlardan bir açacak istedi ve lütfedip sodamı açtı.


Marketten çıktım, çıkarken güzel şeyler(!)düşündüm onun için!


....

Sizi seviyorum ben uyuşuk,bilgiye ve meraka olan ilgisi sadece mahalledeki insanların dedikodusundan ibaret olan insanlar!

siz olmasanız ne ile besleneceğim ben ?


"Kadın ve Erkek Vol 2."

kadın:

Bugün üç yıl bitti. onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar mutluyum.
Tanrım, onu ne kadar seviyorum!Mükemmel bir erkek, cazibeli, yakışıklı, anlayışlı,sevecen...Bugün cumartesi, bıraktım arkadaşlarıyla eğlensin,en sevdiği yemek olan pastırmalı kurufasulye ile pilav yapıyorum..pişti, demleniyor..banyo yaptım, en sevdiği kıyafeti giydim. Yemekten sonra, şöminenin karşısına bir şişe kırmızı şarapla uzanacağız.

-Bir saat sonra-

Eve geldi sonunda. beni öpüşü biraz soğuktu, aklı başka yerde sanki. aman tanrım, yoksa?
Tüm cilvelerime rağmen, bana yanaşmadı,arkadaşlarıyla ne yaptığını sordum, ağzında bir şeyler geveledi,yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu, ama hala dalgın, hala uzak, hala kabuğuna çekilmiş.

Herhalde ötekini düşünüyor....Benden genç mi acaba? İşyerindeki sarışın pazarlama temsilcisi olmasın? Şöminenin karşısında şarabımızı yudumlarken, artık dayanamadım "neyin var?" diye sordum.

Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu.. "yok birşeyim" diye geçiştirdi.
O gürül gürül yanan aşkın bu kadar çabuk biteceğine inanamıyorum, daha dün bana ebediyete kadar benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün aramızda iletişim kopukluğu başladı bile. Belki de kilo alıyorum,çok mu vır vır yapıyorum?
Elini tuttum. elimi okşadı, ama eller hissiz, parmak uçları soğuk...platese başlasam? çocuk istesem? yalan, yalan, yalan. kendimi kandırmaktan başka bir şey değil bunlar.

Bitti...bittti...bitti.

Tanrım! ölmek istiyorum. kendimi son kez onun kollarına attım. ağlaya ağlaya uykuya dalmışım.

erkek:

öfff be, cimbomdan haybeye 2 gol yedik.. ama, kurufasülye güzeldi.

---


Bu kısa anektod ikili ilişkilerimizin bir aynası aslında,malum erkekler Mars'tan,kadınlar Venüs'ten!

İki bambaşka varlık...

Birbirimizi tamamlıyoruz sözde, ama özde aslında ne kadar da farklıyız...
Biz detay delisi,erkekler ise alabildiğine basit..(bkz.eklenen fotoğraf!)
ben basit olmayı ve sorgulamamayı ve hayata onlar gibi en az %50 bencillikle bakabilmeyi öyle isterdim ki..

Fazla kafa yormadan akışına bırakabilmeyi..



Birinden hoşlanan yakın bir kız arkadaşım var, karşılık görüyor ancak henüz işi resmi anlamda bir beraberliğe dökmeden arkadaşça birbirlerini tanıma durumunda ilerliyorlar.
Birlikte zaman geçiriyorlar,erkek bunu arıyor, mesaj atıyor, minik iltifatlarla gönlünü yapmaya çalışıyor, buraya kadar her şey güzel gidiyor. Yalnız kız arkadaşım iki gün önce bir konuda bir problem yaşıyor,morali bozuk,keyifsiz..beni aradığı gibi onu da arayıp biraz anlatmak istiyor ama erkek telefonu açmıyor,iş yerinde ve oldukça yoğun çalışıyor.
"Buraya kadar da bir sorun yok nedir seni üzen" diyorum arkadaşıma,

Sonrasında aradan abartısız 6-7 saat geçiyor,erkekten hala ses yok, kız arıyor ve öğreniyor ki iş arkadaşlarıyla yemekte, dışarıda,erkek ne zaman kendini uygun hissederse o zaman arayacak arkadaşımı.
Bu durumda aslında gayet de haklı olarak kendini önemsiz hissediyor, ben de bunun çok da iyi bir durum olmadığını düşünüyorum.
Sonra gece oluyor ses yok, arkadaşım sabah telefonunda bir mesaj görüyor, "dün kötü bir gündü canım cicim vs..kusura bakma yarın arayacağım seni."

Şimdi ben kendimi erkeğin yerine koyup empati kurmaya çalışırsam; cebimizde ne var?
Kötü bir gün, bozuk bir moral ve doğla olarak canım bir şey yapmak istemiyor!
Şimdi...eğer kadın olsam paylaşacak birilerini ararım, erkek olsam sanırım topluca yemeğe çıkarım,yakın dostumu alır içerim ya da içime atarım,akışına bırakırım.
Yine karşımda hoşlandığım insan bana moralinin bozuk olduğunu söylüyor, o zaman ne yaparım? bu durumda kadın da olsam erkek de bakış açısı pek fark etmez, ne yapar ne eder bir vakit yaratır, 2 dakika da olsa arar,sesini duyar, gönlünü alıp sorunu öğrenmeye çalışırım, çünkü onu önemser ve merak ederim,benim de moralim bozuk deyip kendime dalıp onu aramamazlık etmem bu bencillik olur,hele bunu sık tekrarlarsam bir şeyleri de tehlikeye atmış olurum.

Arkadaşıma moralini bozacak bir şey olmadığını, henüz daha çok erken olduğunu,tanıma ve hataları görme aşamasında bunu yaşamasının çok iyi olduğunu anlatmaya çalıştım.
Bunlar ilişkinin içinde çok daha zor ve bazen görmezden gelinen ve aylar sonra patlak veren hadiseler..bu nedenle erken teşhis pek önemli bence ve içimden geçen de bu durumu karşılıklı konuşarak aşacakları..
Sonra kendimi düşündüm, ne kadar benzer şeyler yaşadığımı, ama bu durumun ilişkinin içindeyken olduğunu ve ilgisizliğin ilişkiyi bitirme sebebi olduğunu...
Netice, erkek ben böyleyim derse arkadaşımın mutsuz bir ilişkiye girmesi onun adına pek iyi olmaz heralde.

Yine de ben ikisinin arasına girmeden sadece dinleyerek ve minik tavsiyelerde bulunarak mevkimi koruyorum,karar onlarındır, umarım sağlam bir temel atarlar ve bu küçük sorunlar tuz biber olur sadece.
Fakat şu bir gerçek ki hem kendi adıma hem de etrafımdaki insanlar adına rahatlıkla söyleyebilirim, bir ilişkiyi kurmak ve sağlam bir şekilde taşımak hayattaki çoğu meşgaleden çok daha zor ve zahmetli bir şeymiş.

Bu koskoca evrenin en büyük sorunu "aşk"ve "birbirini yanlış anlamak-iletişim kopukluğu" imiş!

Kabul ediyorum kadınlar ve erkekler birbirlerinden hem fiziksel hem de ruhsal açıdan çok farklı,karmakarışık varlıklar.

Kadınların detaycılığı,romantizmi,kurgulaması,sorgulaması erkekte neredeyse yok denilecek kadar az ama iki tarafında anlayışlı olup bu farklılıkları elinden geldiğince kapatabilmesi gerek diye düşünüyorum.




Bizler sürekli şikayet halindeyiz, irdelemekten vazgeçmiyoruz,netice
ne olursa olsun,ne yaşarsak yaşayalım sonunda aşka teslim oluyoruz, ve o klişe cümle dökülüyor dudaklarımızdan: "Aşkla da yaşanmıyor, aşksız da..."


18 Ağustos 2010 Çarşamba

"bir çiftleşme mevsimi daha bitiyor!"


Evet sayın seyirciler bir çiftleşme mevsiminin daha sonuna yaklaştığımız şu günlerde, bekâr ve yalnız olan tüm vatandaşlarımızın içindeki sıkılganlık yerini umuda ve huzura bırakmakta!

Nedir bu? Düğün davetiyeleri, sözler,nişanlar,"biliyor musun fulll bana evlenme teklif etti"ler, doğacak çocuklar, büyüyenler...

Yaz mevsimini severim ama düğünleri sevmem..

28 yaşımdayım hayatımda 4 kez düğüne gittim. Biri çok sevdiğim bir arkadaşımındı,diğer tüm düğünler de zaten şu an 3.evliliğini yapan bir başka arkadaşımındı:)

Çok şükür tüm düğünleri kokteyl tadında ve iyi mekanlarda olduğu için yabancılık çekmemiştim ama 2.nikahına ayağımda yüksek tabanlı palyaço pabuçları ve bol bir pantolonla gayet salaş gittiğimi,insanların bana garip bakışlar fırlattığını net olarak hatırlıyorum.

Düğün deyince aklıma hep geleneksel bir şeyler geliyor, diyeceksiniz ki ful,sen gitmeye gitmeye ne olduğunu unutmuşsun, artık şaşalı lüks salonlarda ünlü sanatçıların konserleri eşliğinde düğünler yapılıyor. Boğaz manzarası veya şahane bir cadillac içinde gelin ve damadın fotoğrafları çekiliyor,menüler günler öncesinden belirleniyor, dudak uçuklatıcı paralar akıtılıyor, o gün için kıyafetiniz yoksa gidiliyor iyi bir yerden bir gece elbisesi alınıyor, hele benim gibi dolabındaki tüm ayakkabıları düz ve spor olan biri için topuklu ayakkabı gereksinimi ortaya çıkıyor, ona uygun çanta derdi başlıyor, yalnız gidecek haliniz yok tabii bir de bir yerlerden bir kavalye bulmalısınız ve o durum ayakkabı almaya pek benzemiyor,"eski sevgilimle şu an ayrı olmasaydık böyle bir derdim olmayacaktı bak millet evleniyor sen ne haldesin" diye alt dudağınız aşağı doğru otomatik olarak bükülmeye başlıyor !

Netice düğün düğündür..Lüks ya da değil, basit ya da şatafatlı...hepsini görüyorum,biliyorum.
Benim derdim halen çevremizde varolan, insanların düğün diyerek eğlendiği o ortamlar...

Kalabalık, badana tadında makyaja bürünmüş kadınlar, yüksek ökçeler, heyecanlı suratı karmakarışık bir gelin, onu sakinleştirmeye çalışan bir damat, gözleri dolan aileler, kız tarafı mı oğlan tarafı mı diye birbirlerini süzen, süzerken de sahte gülücükler atan insanlar,ayağınıza basıp oradan oraya koşturan fırfırlı etekli,papyonlu çocuklar, kim olduğunu bilmediğimiz ama işleri organize eden teleşlı bir kaç insan, alkış kıyamet..

Derken imza sonrası eğlence zamanı,limonata ve pasta ikilisi,kulağı tırmalayan müzikler, abartıp davul-zurna eşliğinde gelenleri sağır etmeye yeminli insanlar, piste fırlayıp gerdan kıranlar,terden yapış yapış olup ceketini atıp kasap havasında kendinden geçen adamlar, pistte ayaklara dolaşan çocuklar, giderek ağırlaşan hava, artan korkunç gürültü...

Ve bitiş...
Yorgunluktan canları çıkmış,kafaları dönen iki garip insan; gelin ve damat...

İki insan birbirini seviyor, evlenmeye karar veriyor, çok güzel buna bir diyeceğim yok, ama ülkemin hemen hemen her yerinde görülen bu düğün manzaralarına bir anlam veremiyorum. İki kişi evleniyor diye kendini piste atıp gerdan kırmanın ne manası var ki?

Bir şampanya patlatırsın, yemek yersin, sohbet edersin, dans edersin, sevdiklerini-mutluluğuna ortak olmanı istediklerini ağırlarsın ve bu mutlu gününde sana eşlik ettikleri için teşekkür edersin.

Kafanda "acaba nasıl gidecek, organizasyonda bir aksaklık oalcak mı?Bu insanlar da kim, nasıl görünüyorum, çok kalabalık..."gibisinden sorular olmadan o günün tadına yaraşır şekilde heyecanlı ama eğlenceli bir gün geçirirsin.

Ardından en iyi arkadaşları da yanına alarak bir kulübe gider dağıtırsın !

Bu kadar eziyete, zahmete,kalabalığa,gürültüye değer mi? Fazla mı aykırı geldim?Ama gelenekçi değilim :(

Benimle evlenecek adam her kimsen, şimdiden şanslı olduğunu söyleyebilirim bence..masrafsız, sade ve kafa şişirmeyen bir düğün olacak!

Hep böyle şeylerle dalga geçen, deli dolu biriyim ben, ancak arada kendimi,"benim davetiyem nasıl olur acaba" sorusuyla başbaşayken de yakalamıyor değilim...

Ne de olsa hayat sürprizlerle dolu, gelecek yaz belki de ful'un düğününe davetli olursunuz ve sizlerle tanışmak orada kısmet olur kim bilir ?

17 Ağustos 2010 Salı

"unutturmayalım"

17 Ağustos 1999
İçimize ateşin düştüğü,
şiddetli sarsıntıyla uyanıp kıyametin koptuğunu sandığımız o kara gece...

Hayatını kaybeden 15.000'den fazla insanımız...
Hepsi için bugün 5 dakikanızı ayırın ve dua edin.
Tanıdıklarınız ve tanımadıklarınız için...

O günü unutturmayalım, en azından bir yazı ya da bir fotoğrafla bloglarımızda yayınlayalım...

Depremle ilgili çok çarpıcı bir yazıyı
bu linkten paylaşmak istiyorum.


"İçimde bir hesaplaşma..."


Bazıları hayatı boyunca hep mükemmel olmak zorundadır.
Hata yapma şansını bir kenara bırakın ihtimali dahi gözünü korkutur.
En ufak bir hata yaptığında horlanır, aşağılanır, reddedilir,eski yaptıkları unutulur.
İşte bu yüzden hep tetikte, hep mükemmel,hep kusursuz olmak zorundadır.
Oysa dünyanın var olduğu günden bugüne kadar bilinen en iyi gerçek şudur ki : Kusursuz insan yoktur...

İşte ben bu kategoriye sıkıştırılmış,istemeyerek bu misyonu üstlenmiş, bugüne kadar da taşımış biriyim, benden beklenilen bugünden sonra da taşımak...ama ben yapabilir miyim işte onu bilmiyorum.

Beni düzenli takip edenler bilirler,yine de adres göstermekte fayda var,biri "O",diğeri ise hala okuduğumda içimdekileri ne kadar iyi anlatabilmişim sizlere dediğim "Neden"...bu yazıları okuduğunuzda giriş kısmını anlayabileceksiniz bir parça da olsa.

Ben ful yaprakları, hayatta her şeye bir çıkış yolu buldum da, yıllardır eksikliğini hissettiğim şevkati ve desteği -ona sonsuza dek sevgimle ve fedakarlığımla minnettar kalacağım bir kişi dışında- kimselerde bulamadım.

Şevkat ne kadar da gerekli bir şey hayatta..desteklenmek, anlatacaklarını dinleyecek birini bulmak,sen yaparsan ne yap seni bağrına basacak,teselli edecek birilerini hayatının merkezine koymak.
Kocaman bir aile olabilmek...

Bazı insanlar var ki, sadece kendilerinin doğruları bildiklerini zanneder.Sürekli ağır takılır, böbürlenir, pohpohlanmazsa iğnesini batırır,ilk ve öncelikli kendisi olmazsa sizi yerin dibine sokar, huzurunuzu kaçırarak cezalandırır,erkek egemenliğine inanır.

Siz ne derseniz deyin o haklıdır, son sözü daima o söyler,oysa siz gözünün içine bakarsınız, çocukluğunuzdan beri bir küçük destek,bir minik ışık görmek isterseniz onun o kapkaranlık tünelinin sonunda..göremezsiniz. Çünkü görmenize izin vermez, sizi maymuna çevirir, dengesizlikler diyarında bir o yana bir bu yana gezdirir durur, iyi niyetinize lanet edene kadar bekletir sizi orada.

Siz onun için iyi bir şeyler yaparken o 5 yaşında bir çocuğa dile getirilse, onun bile içerleyeceği bir durumu sizin yüzünüze vurup saatlerce aynı konuda içinde ne varsa kusana, boğulana,siz çantanızı alıp çıkıp sokakta derin bir nefes almaya çalışıncaya kadar konuşur...hatta siz gittikten sonra bile devam ettiğini hissedersiniz, kulaklarınızda çınlar her şey.

-Bu yüzdendir belki de sokakların enerjisinde mutlu oluşum, bacaklarım kasılana kadar yürümeyi sevişim,deniz kıyısında ufka bakarak huzur içinde yalnızca sevdiklerimle birlikte sağlıklı ve mutlu yaşamak isteğim.-

Bir insan aynı hatayı kaç kez tekrarlar?
Hayatın ne kadar kısa olduğunu fark etmek için illa ki birini mi kaybetmek gerekir?

Üç günlük hayatta o kocaman çeneler sussa biraz, onca sorun,onca açlık, onca zorluk ve pislik varken "ben neden ortada sebep yokken iki günde bir nefret kusup da yok yere birini ağlatıyorum, dayanma sınırını zorluyorum, geçirdiği hastalıkları bile bile bunu yapıyorum,yazıklar olsun bana" dese o insan?.........

İmreniyorum...

Bazı resimlere çok imreniyorum, elinden tutulan, destek olunan,gurur duyuldukları yüzlerine söylenen,imkan verilen,şefket ve sevgi gösterilen insanları kıskanıyorum.
Bizim konumumuzda olup da güzel şeyler paylaşan,birlikte vakit geçirenlere öykünüyorum.

Kendime bakıyorum, başarılı okul hayatıma, istikrarlı özel hayatıma, iş hayatıma, kimseye yük olmadan senelerdir kendi ayaklarım üzerinde duruşuma, hastalıklara karşı mücadeleme, zaferlerime..sürekli diken üzerinde mükemmel olmaya çabalamama,en ufacık bir hatada hemen savunmasız kapıların önüne konmaya...bir de bunlara rağmen aldığım olumsuz eleştiriye, kötü bakışa, sürekli rahatsız, huysuz tavrını sürdürerek bir vampir gibi enerjimi çekene bakıyorum.
Yaptıklarınızın karşılığında bir güzel söz,bir teşekkür almak istersiniz ya, işte onu alamamanın tatminsizliğini yaşıyorum.

Aslında acıyorum, üzülüyorum..hayattan zevk almasını bilemediği için, sürekli olumsuzlukları gördüği için, etrafındakileri sürekli kırdığı için, onları incitip canlarını yaktığı için.bir iyi bir kötü davranarak gerçek niyetinin ve kişiliğinin ne olduğunu karşısındakine anlatamadığı için, herkesin ondan çekinmesini bir maharet saydığı için...

Bu yazdıklarımı aslında yazmak istemezdim, ama pişmanlığım yok içimde,bana yaptığı onca şeye rağmen hep sevdim onu, hep mutlu etmek istedim, hala başına bir şey gelirse maddi-manevi desteğim yanında olur,elini tutarım ne gerekiyorsa yaparım,bir umut görsem bir an düşünmeden birikmiş,bugüne dek içimde patlattığı tüm sevgimi veririm ona.. Ama durum düzeldikten sonra o benim elimi tutmaya devam eder mi işte onu bilemiyorum, zaten asıl sorun da bu...

Bir ışık yaksa bileceğim ki bir hafta sonra o ışık yine karanlığa gömülecek, yine kendi istedi gibi bir insan yaratmak isteyecek benden,onun istediği gibi, onun gibi, ona sürekli tapınan, o ne derse doğru diyen, idareci,samimayetsiz biri.
Netice,insanlar, hayatlar,durumlar..değişir..gelir geçer...
yarın beni çok mutlu eder ve ben her şeyi unuturum ertesi gün yine dalarım uzağa..hayatın böyle olduğunu biliyorum.

Tüm olanlara rağmen ben hep şeffaftım,hala da şeffafım, içim dışım bir, yanlışa yanlış,doğruya doğru dedim.İçim acısa da, zaman zaman sıkıntıya düşsem de,kimseyi mutlu etmek için yalanlar söylemedim...

Peki ben mutlu muyum ?
Evet.
Sevgi ve şevkate şiddetle ihtiyacım olsa da mutluyum,şevkatin yeri doldurulamaz belki ama başka duygularla amorte etmeye çalışıyorum.bazen kötü bazen iyi ama mutluyum.

Çünkü biliyorum ki ben "benim", bir başkası değil...neye inanıyorsam oyum ben..beni böyle kabul edenler buyursun dünyama,diğerlerine zaten yerim yok...onlar kendilerine yer bulabilmek için içimi acıtmaya tam gaz devam etsinler...ben bunca yıl üzülüp bu kadar parçalandıktan sonra tüm çabaları boşuna...

hepsi boşuna...


9 Ağustos 2010 Pazartesi

"İşte geldim burdayım!"

Sayılı gün çabuk geçer derler, gerçekten de öyleymiş.
Mümkünse yılın sonuna kadar bitmesin dediğim tatilimin 22.gününde bu nem dolu,gürültünün başkenti şehir İstanbul'a geri döndüm.Ama bu aşırı nem, suratsız insanlar bile moralimi bozmuyor,bozamıyor!
Çünkü hayatımın en uzun tatilini yapmış olmanın verdiği huzur, dinginlik ve zindelik var üzerimde.
Bolca spor, güneş, deniz, eğlence ve gezintiyle yoğurduğum, her anını değerlendirdiğim, şahane bir tatil geçirdim.
Kafamın içindeki tüm sorulara yanıtlar buldum, ruhumu dinlendirdim, zihnimi arındırdım, bana ayakbağı olanların bağlarını kesip aşağı bıraktım,benimle birlikte yola devam edenleri sıkıca sarmaladım, keskin kararlar verdim, özgürlüğün tadına vardım.
Gündüz ve gece gezmeleri, canlı müzik keyfi, kadehlerin attırdığı güzel kahkahalar, yeni umutlar, hafifleyen bedenler, dostlar, yıldızlar...
Ayvalık, cunda, bodrum, turgutreis, yalıkavak, orktakent ve yahşi yalısı'nın o muhteşem sahillerinde güneşin kollarına bıraktım kendimi, beyaz tenimi kahverengiye dönüştüren güneş ruhumu da capcanlı mutlu ve umutlu kılmamı sağladı.
Bağışıklık sistemimi güçlendirdim, meditasyon yaptım, enerjimi tüm vücuduma yaydım, kötü düşünceleri ruhumdan ve bedenimden uzaklaştırıp sonsuzluğa, özgürlüğe bıraktım.
Bolca fotoğraf çektim, bolca gülümsedim, yeni insanlar tanıdım, güzel sohbetlere katıldım, denizin kokusunu ciğerlerime derin derin çektim ve her anı beynimin derinliklerine kazıdım.
Tatil beldeleri, çarşılar, pazarlar, insanlar, sahiller..anlatacaklarım uzun!
Fotoğraflarımı ve gezi notlarımı büyük bir mutlulukla sizlerle paylaşacağım, en kısa zamanda buradayım!
Herkese sevgiler...


9 Temmuz 2010 Cuma

"Yolculuk vakti"






Kolumdan saatimi, cebimden telefonumu, kucağımdan bilgisayarımı kaldırıp atıyorum.

Hazırlıklarımı tamamlamaya uğraşıyorum,

Sadece bedenimi değil, zihnimi ve ruhumu da dinlendirmek için gidiyorum...

Dilerim tatil boyunca da, sonrasında da hep güneş içinde aydınlık,sağlıklı ve güleryüzlü olurum.

Herkese eğlenceli ve mutlu tatiller!





5 Temmuz 2010 Pazartesi

"sorular"

Uyarı : Bu yazı bol miktarda soru işareti, eser miktarda soru eki içermektedir.
Hayatla ilgili kafası karışık olanların yazıyı "Pearl Jam -World Wide Suicide"eşliğinde okumaları tavsiye edilir :)


"İnsanlar, dünya düşmüş üstlerine kıpırdayamıyorlar...denemiyorlar bile!"
Bu sözler bir şarkının içinde geçer, o şarkı da tam hayatın ortasından geçer, hayatın ortası ise nereye denk gelir işte onu bilemiyorum...
Kuşku var, umut var ama inanç o kadar derinde ki erişilemiyor.
Bir kıvılcıma ihtiyaç vardır belki de, onu ateşlemeye ihtiyaç vardır, herkesin inancını, hayatını sorguladığı dönemler olmuştur elbet. Yaşama sevincini yeniden kazanabilmek için sıyrılmak zorunda olduğumuz kuşkulardan doğan..sürekli içimizde konuşup duran gevezeleri kaynak alan..
"Bile bile rotayı olmayacak yönlere çevirirsem gemim er ya da geç bir yerlere çarpmayacak mı? Nedir peki doğru rota?"diye kendime sorduran.
Çocukken hayatın bu kadar zor olabileceğini aklımın ucundan geçirmezdim, 18 yaşıma girersem her şey düzelecek sanardım..yok ben şimdiki çocuklardan bahsetmiyorum, kendi çocukluğumdan bahsediyorum size. ben çocukken çocuktum!
şimdi çocuklar çocuk değil, erken olgunlaşmış bedenleri, her şeyi bilen zihinleri var.oysa ben berjer koltukta kendimi uzay mekiğini kullanan kaptan pilot gibi hissedebiliyor, kolçaktaki görünmeyen renkli düğmelere basarak uzay mekiğimi ay'a gönderebiliyordum..bu hayalimi şimdikilere söylesem aptal bir çocukmuşsun sen derler bana, ama ben aptal değildim sadece çocuktum...
Hala çocuğum aslında, bu kadar kırılgan olmaz yetişkinler. Biraz sağlam durur, kaya gibi.öyle her şeye takılmaz, inat etmez fazla, bir yerde durmasını bilir, çekilir.Ben ne yapıyorum? Ne yaptığımı bilmiyorum ki öylece savruluyorum, aptal umutlar uğruna bir ordayım bir hayal dünyasında..
tatilde de hayal dünyasında olmak istiyorum, hatta mümkünse bir elektrik süpürgesinin tozları yuttuğu gibi benim de zihnimdeki tüm kuruntularımı yutsa tatil,deniz,huzur..
huzur=zenginlik..dünyada elle tutulamayan, gözle görülemeyen,paranın satın alamadığı (artık alabiliyor galiba..)herkesin yanına kolay kolay uğramayan kavram!
Huzura tutunsam, dolaşsak biraz, şehrin üzerinden uçsak, beni gezdirse,dinlese, cevaplasa, algılarım açılsa. yere indiğimde afallamasam, her şeye umutla devam etsem kaldığım yerden..Kurabiye ve çay ikilisinin basitliğinden keyif alan başka insanlar tanısam, hırsları olmayan, karşısındakini kırmayan, incelemeyen, bencil olmayan,sahiplenen insanlar! Bunun için hayal dünyamda yaşamaya devam mı etmeliyim? Tüm bu soruları kim yanıtlayacak? Ben mi ?
Alice'deki tavşan gibi sürekli geç kaldım demenin, hep bir yerlere yetişmenin yorgunluğu ve dalgınlığı var üzerimde. Bekleyenim var bundan hoşnut olmalıyım aslında!öyle mi, olmalı mıyım?insan dediğin yetinmeli mi, daha fazlasını mı istemeli ?...ah benim yanımdan ayırmadığım kocaman yıpranmış pembe gözlüklerim! her şeye rağmen sizi seviyorum demek geldi içinden,demeli miyim?
soruları bir yana bıraksam, yok yok bırakmasam..cevapları sorular olmadan alamam ki...
umutlu muyum ? biraz evet, biraz temkinli. o halde birazcık da olsa evet varsa cümlemde, doğrulup devam etmeliyim. aldığım onca karar var, hepsini uygulamalıyım önce!(mi demeliyim?) Sanırım 30 yaşına yaklaşan ve hayatta henüz hiç bir isteğini gerçekleştirememiş, kendisini rutinin içinde kaybolup yitecekmiş gibi hisseden tek ben değilim.
Bakıyorsunuz zaman hızla akıyor, herkes bu hıza ayak uydurmuş son sürat gidiyor..Sizin istekleriniz uzakta, taa karşı kıyıda, onların yanına gidebilmek için bir salınız olması lazım. Etrafınızdaki kimilerinin teknesi var kimilerinin katamaranı! siz sal için bile uğraşıp didiniyorsunuz, alamıyorsunuz, peki kendim yapayım diyorsunuz! Sanıyorsunuz ki herkes hayatı yakaladı,isteklerini gerçekleştirdi, maddi imkanları iyi, özgürlüğünü kazanmış, aile kurmuş, işleri tıkırında,mevkileri iyi..sizin görünüşte ve eğitim adına fazlanız var ama şansınız yok gibi görünüyor, bu da sizi sal yapmak yerine isteklerinize karşı kıyıdan bakıp iç geçirmeye itiyor...
Aslında gerçekten onlar gibi mi yaşamak istiyorsunuz ?bir de bu soru var kaya gibi ağır...peki onlar gibi değilse nasıl?Bir karar vermelisin artık, tik tak tik tak...
Sahi yalnız değilim değil mi?Siz de böyle duygular yaşadınız mı?
Zaman ilerledikçe, yetiştiremeyeceğim, başaramayacağım, olmayacak dediniz mi?
Oysa ben hayat sürprizlerle doludur sözünü çok severim, ne zamandır bana sürprizli yanını göstermese de o günler yakındır diye geçirmekteyim içimden..(yıpransa da hala tedavülde olan pembe gözlüklerim)
Karşı kıyıdaki isteklerime bakıp ağlamak istemiyorum, belki bir piyango çıkar ve oradan bir tekne kazanırım, sadece karşı kıyıdaki isteklerimi değil tüm kıyıları dolaşırım...
Yalnız olmadığımı bilmek istiyorum sadece...


EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!