Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

21 Nisan 2011 Perşembe

"Küçük Mutluluk Dersleri Vol.11"

Mutlu olabilmek için pek çok tavsiye verdim bugüne kadar, bunları 5 temel adımda toplamak istiyorum bugün,
Mutluluğun an'dan ibaret olduğunu bildiğimize göre bu 5 altın kuralı uygulamamız hiç de zor olmayacaktır diye düşünüyorum.

1. Kalbinizi kinden ve nefretten arındırın,affetmeyi öğrenin :

Yapılan her şey affedilebilir mi?
Çoğunuzun hayır, daha neler artık dediğini duyar gibiyim.
Aldatılan, kandırılan, kırılan, ağlayan, üzülen hatta çok daha büyük sonuçlarla başa çıkmak zorunda bırakılan bizler, bu yaşadıklarımızın mimarı olanları neden affetmeliyiz ki?

Bununla ilgili bir yazı yazmıştım, işte burayı tıklayarak affetmek konusunda bu yazıyı okuyup yeni bir başlangıç yapabilirsiniz belki.

2. Zihninizi endişeden, bedeninizi aceleden arındırın:

Endişelerimiz, günlük koşturmalarımız, aşmayı düşündüğümüz sınırlar, engeller...
Bunca telaşın ve o telaşlara kapılırken yaşayamadığımız hayatı kurtarmanın sırrı nerededir?İçinize bakın, kendinizi tanıyın, ve her şeyden önemlisi bugüne kadarki tüm mutluluk derslerinde nacizene anlatmaya çalıştıklarımı uygularken lütfen biraz “Yavaşlayın”.
Bununla ilgili yazdığım 9.mutluluk dersi yazısını da
bu linke tıklayarak okuma zamanı şimdi.

3.Basit yaşamanın tadına varın :

Bundan 2 yıl önce bir yazımda "basit yaşamakla" ilgili bir kaç satır yazmıştım:

"Şarkılardaki gibi gamsız yapmış dünya onu, kaderine razı .
Güzel bir tebessümü var, ince, akıllı...
Dünya halinden uzak, umarsız, halimize bakıp gülüyor.
Küçücük insancıklarız bir onun gözünde, sürekli oradan oraya koşturuyoruz.
Hep daha iyisi için, daha güzeli için, daha pahalısı için.
Asla tatmin olmuyoruz...
Hırslarımız komik geliyor ona,
Sahi ne gerek var bu kadar ciddiye almaya?
Benim yerim burası diyor, fazla beklentim yok.
Daha iyi , daha mutlu olmak ve faydalı olmaktır istediğim; kendime karşı, evrene karşı.
Bu kadar basittir işte yaşamak,
Ayaklarını sallayarak ayın kuyruğunda oturmak gerekmez,
Sizin gezegeniniz var mı?
Ya da bir eviniz?
Küçük mutluluklarla döşeyin o halde,
Güzellikler serpiştirin,
Bir yerlerde hâlâ iyiliğin kaldığını görelim... "

Siz de böyle yapın işte, basit yaşayın, doğanın sunduğu nimetlere şükredin, hırslarınızdan, lüks tutkunuzdan,ağır bir yük gibi sırtımıza binen - evlerimizi tıka basa doldurduğumuz gereksiz tüketim çılgınlığı ürünlerinizden arındırın kendinizi, evinizi,yaşadığınız mekanları.
Demeye çalıştığım şey üzerinde bir hırkayla barakada yaşamak demek değil, düşüncelerinizi, hayata bakış açınızı basitleştirmekten bahsediyorum.
Daha sevgi dolu olmak, skarşılaşılan sorunlara daha kolay çözüm bulmak, paranın ve maddelerin esiri olmadan insani değerlere önem vererek yaşamak.
Zaten bunu anlayabiliyorsanız ve uygulamaya başladıysanız kendi hanenize en temizinden bir on puan ekleyebilirsiniz.

4. Elinizdeki ekmeği, beyninizdeki düşünceyi, yüreğinizdeki sevgiyi paylaşın :

Paylaşmakla ilgili dersimiz buraya tıkladığınızda erişebileceğiniz 4.dersimizdi.

Hayattan beklentiniz nedir bilemiyorum ama sürekli yılgınlık ve mutsuzluk içindeyseniz, bir işe yaramayı deneyebilirsiniz.
"Benim zaten bir evim bir işim ve yığınla sorumluluğum var" dediğinizi duyar gibiyim.Ancak bahsettiğim böyle bir işe yaramak değil.İnsanlara yardım ederek, onlarla sahip olduklarınızı paylaşarak bir işe yaramaktan söz ediyorum.
Paylaşmak belki de en güzel duygulardan biri ama bunu uygulamak biz bencil teknoloji neslinin işine gelmiyor pek!
Maalesef bir şeylere sahipken,daha da iyisini istemek adetimizdir..daha iyisini alınca da biraz daha iyisinde gözümüz kalır, bu böyle sürer gider.
Oysa bizim ilk başta sahip olduğumuza bile ihtiyacı olan insanlar vardır etrafımızda.
Hep bana derken onları görmezden geliriz, aklımıza bile gelmezler çoğunlukla...

Basit yaşamakla bağlantılı olan bu kural aslında uyguladıkça keyif veren ve meyvelerini gördükçe insanda daha da fazla paylaşma hissi uyandıran cinsten.
Paylaşmaktan korkmayın.
Sadece düşüncelerinizi ve ekmeğinizi değil, yeri geldiğinde vaktinizi ve anılarınızı da paylaşın insanlarla.
Böylesi güzel bir iletişimde olmaktan asla çekinmeyin.

5. Hayallerinizi büyütürken, beklentilerinizi ölçün, bir parça küçültün.

Hayallerimizin iplerini salarken bir yandan da beklentilerimizi mantıklı ve küçük tutmanın ironisini biraz açmak istiyorum.
Hayal kurmak zihnimizi, bedenimizi besliyor, çok isteyerek ve olacağına inanarak hayal kurmak ise esas yapmamız gereken.
Ama önemli olan hep en iyiyi isterken önümüze çıkan güzellikleri elimizin tersiyle itmek durumundan kendimizi kurtarmak.

Bu linkteki 5.derste de anlatmaya çalıştığım gibi ;

Her şeyi yönlendirebileceğini, düzeltebileceğini düşünmek insanı çok yoruyor.
Sürekli düşünüyor, sorguluyor, çabalıyor ve yoruluyorsunuz.
Tamam, başarılı oluyorsunuz ama olamadığınız, gücünüzün ya da imkanlarınızın el vermediği durumlarda da büyük yıkımlar,beraberinde ya hep-ya hiç gibi sizi doğruyu yaşamaktan kimi zaman uzaklaştıran sonuçlarla karşılaşıyorsunuz.

Oysa ne dünya mükemmel, ne insanlar, ne de siz!
O halde beklentilerinizi karşılayan bir durum olduğunda onu seçmekten çekinmeyin, hep en iyisi, en kusursuzu diye büyük beklentiler içince boğulurken aslında ihtiyacınız olanla da yetinmenin güzel olduğunun farkına varın, onu dönüştürebilmenin ya da güzelleştirmenin keyfini çıkarın.

Yani, var olan durumları da görmezden gelmeyin, değerlendirin lütfen.
Bazı zamanlar, karşımıza çıkan minik bir fırsatın bizim çabamızla bir kaç senede bir ağaç olup iyi meyve verebileceğini düşünün.
Kafanızda bir resim çizip sonsuza dek ona ulaşmakla ve ulaşamayınca hayal kırıklığına düşmekle vaktinizi harcamayın. Ona benzer resimlerle de aslında o resimlere ulaşabileceğinize inanıp çaba gösterin lütfen.

*******************************************************************************************

Ful Yapraklarının bugünkü yazısı bu kadar,
10 ayrı yazıda yazdıklarımı özetlemeye çalıştım size,
Aldığım maillerde anlıyorum ki gerçekten birilerine faydası dokunuyor ve bu da beni çok mutlu ediyor.
Daha büyük daha ve güzel projeler var kafamda...
Şimdi mutluluk dersleriyle ilgili siz sorun bakalım kendinize,
Bakış açınızı değiştirebildiniz mi?
Bu 5 kuraldan hangilerini uygulayabiliyorsunuz şu kısacık hayatınızda?

Yorumlarınızı bizlerle de paylaşır mısınız?

Bana biraz daha renk katar mısınız ?

18 Nisan 2011 Pazartesi

"Bloglar açılacak mı?"


Pek çok yerde buna benzer sorular görüyorum, kimi açıldı diyor kimi açılmadı.

Evden bloguma erişemiyorum, ayarlarımı değiştirmemiştim.

İşyerinden erişiyorum ama bu sefer de sağdaki sutünlarımı göremeden,yazarken bir takım aksilikler yaşayarak...

Yeni kayıt açamıyorum, varolan yazılarım üzerinden değiştirme yaparak kayıtları yayınlayabiliyorum, yazılarımın rengini değiştiremiyorum, kaydedemiyorum, 2 kez kaydettiğimde metnimin şekli değişiyor,sayfa sürekli hata veriyor.

Ne zaman bitecek bu çile?

Senelerdir emek verdiğimiz yazılarımıza,okuyucularımıza ve okuduklarımıza ulaşmak için nedir çektiğimiz bu eziyet?

Ekonomi büyümüş-müş, gelişiyormuşuz, dönen bina yapacakmışız, yok şu bizdeymiş, yok şöyle yok böyle...

Ben buradayım, bu ülkede yaşıyorum, madagaskarda yaşamıyorum.

Nefes alıyorum ama özgür olamadıktan sonra ne yapayım ben tüm bunları?

En basitinden bir yazıyı yayınlamak için 2 saat uğraşıyorsam ne önemi var ki ilerlemenin?

tın tın tın tın...bir adım ileri giderim 3 adım geri.



8 Nisan 2011 Cuma

"Hayattaki fırsatlar ve kendine güvenmek üzerine"



İki yıldır iş bulamayan bir arkadaşım var, severim onu, iyidir, dürüsttür, çalışkandır.Maddi açıdan zorlanmaya başladığını söylüyordu epeydir, görüşmelere gidiyor ama bir türlü işi olmuyor, bu da psikolojiyi derinden etkiliyor tabii, maddi açıdan sıkıntı da cabası.

Bir ahbabım yanında çalışan bir elemandan memnun olmadığını söyledi geçenlerde, sonra bunu bir kaç kez daha yineleyince ve bir arayış içinde olduğunu anlayınca dedim ki “Benim bir arkadaşım var, onun da mesleği bu, deneyimi yada çalışma tarzını pek bilemem ama çok iyi ve dürüsttür, işini aksatmaz, disiplinlidir isterseniz bir görüşün”dedim. Çok olumlu baktı ahbabım ve görüşmeye gitti arkadaşım. Arkadaşımı işe almaya karar verdiler, memnun olmadıkları kişiye de durumu anlatıp iş araması için müddet verdiler.

Arkadaşım işe başladı, aradan 2 gün geçti ve ahbabıma şöyle dedi “ben bu işi yapamayacağım.”

Böyle bir durum karşısında tabii “Neden” dediler. Bu alanda yabancı olduğunu, daha önce buna benzer bir şey yaptığını ama bunu hiç yapmadığını başaramayacağını ve onları zor durumda bırakmak istemediğini anlattı arkadaşım...
Durum oldukça kötü aslında,açıkçası fazla iyi niyetli ve kendine güvensiz davrandığını düşündü ahbabım.

Ben durumu duyduğumda kendimi kötü hissettim, arkadaşımı aradım, “daha 2 günde neden karar veriyorsun?,önce biraz zaman geçsin, biraz kendine güvenip işi kavrayamaz mıydın?” dedim. “Yok” dedi. “İş diğerinden daha detaylı, zaman kısa yapamayacağımı düşünüyorum” dedi.

Bu duruma şaşırdım tabii, arkadaşımı severim ve bu davranışıını kendine güven eksikliğine bağladım. Ahbabım da ona “biraz zaman vermelisin kendine, biz senden zamanla bir şey bekliyoruz, bir öğrensen bu işi çok iyi yerlere geleceksin bu şirkette de önün açık” dediyse de dinletemedi, ve arkadşaım işten ayrıldı.
İşten çıkarılan adamı da işe geri almak zorunda kaldılar...

Hal böyle olunca,bir daha o arkadaşıma bir iş fırsatı için kefil olmayacağımı anladım, tamam çok iyi, çok dakik ve bu özellikleri hemen belli olduğu için işe alındı ama kendine güveni yok.

Ben kendimi onun yerine koydum, empati kurmaya çalıştım.

Ben olsaydım ne yapardım diye düşündüm. Ben madem o işi yapmışım, biliyorum, o halde diğerini de yapardım, öğrenirdim sorardım, temeli ve mantığı aynı nasılsa, kullandığım program da aynıysa o halde neden korkayım ki?
Pek çok işi kendi kendime öğrenebildiysem onu da çözerdim ve bir şekilde kendime güvenerek işi tamamlardım, önüme de çıkacak diğer işleri yapardım. İşverenim benden başlangıçta harikalar yaratmamı beklemiyor, uzun zamandır işsizim, paraya ve sosyalleşmeye de şiddetle ihtiyacım var.O halde tırnaklarımla yapışırdım o koltuğa ve masaya.

Bir fırsat varsa sonuna kadar kullanırdım ve kendimi kanıtlardım.
Sanırım akrep burcunun özellliklerinden biri bu, kafaya bir şey koyduysa hiç bir şey onu durduramaz, keçi gibi inatçıdır ve ne yapar ne eder bin tane cin fikir düşünüp bir kaçını uygulamaya koyarak istediğini elde eder.
Keşke arkadaşım da ayrılmasaydı işten, erken verilmiş bir karardı ve ben o kadar dil döküp yine de onu ikna edemediğim için üzgünüm.

Arkadaşıma kırgın değilim, kızgın da değilim,onu hala seviyorum ve hala iyi bir arkadaşım benim için.
Bu onun kendi hayatı ve kendi kararı.
Geçtiğimiz gün geldi bana, bu karar üzerine sohbet ettik, nedenlerini bir kez daha sordum, kendine göre haklıydı belki de. Ama dediğim kendine güvenmeli insan, başarabileceğine önce kendi inanmalı ki başarsın.

Bu durum bana şu hikayeyi hatırlattı ;

Kasabanın birinde şiddetli bir sel olur.
Adam o sırada ne yapacağını bilemez, evine sular dolmaya başlar, her yer sularla kaplanır kısa zaman içinde.

Adam çok korkar ve sele kapılmamak için binanın çatısına çıkar ve bir mucize bekler. Yağmur şiddetini daha da artırmıştır, etrafta kimseler yoktur ama adam inançlıdır, kurtulacağını biliyordur.

Aradan biraz zaman geçer,uzaktan bir kayık görünür, kayıkata kürek çeken bir adam vardır,bir yandan kürek çekmekte, bir yandan da binaların çatılarına bakmaktadır,selin etkisiyle yalpaya yalpalaya binaya yakın bir yerlere ulaşır,bizim adama gözlerine ilişir, heyecanla, “Kurtuldun yardımına geliyorum” diye haykırır.

Çatıdaki adam bağırır “hayır seninle gelmeyeceğim ben, Tanrı bana yardım edecektir nasılsa, bana yardım gönderecektir..”

Kayıktaki adam “sular giderek yükseliyor,boğulursun hadi gel çabuk..”

Çatıdaki adam der ki, “o kayık bizi kurtarmaz ki, ben burada daha güvendeyim,Tanrı’ya hep inandım ben, o beni kurtaracaktır.”

Kayıktaki adam ne yaparsa yapsın adamı ikna edemez ve gider.

Derken sular daha da yükselir, sel adamın durduğu tüm binayı da yutar önüne katıp götürür, adam da boğularak ölür.

Öldükten sonra Tanrı’nın huzuruna çıkar.

Adam öfkelidir:

“Tanrım sana yıllarca inandım, güvendim, ibadet ettim beni neden orada bıraktın da kurtarmadın?”

Cevap şu olur:

“Sana bir kayık ve içinde bir adam gönderdim.”


Siz siz olun, elinize bir fırsat geçerse onu çok iyi değerlendirin, amaçlarınızı bilin, onları gerçekleştireceğinize inanın, elinizden gelen tüm gayreti hatta daha da fazlasını göstermeye bakın.

İnanmak, çoğu zaman başarmanın yarısıdır ne de olsa...


7 Nisan 2011 Perşembe

"Küçük Mutluluk Dersleri Vol.10"



Günlerden sonra bugün İstanbul’da güneşli bir hava var, insanın ruh halini değiştirmeye yetiyor güneşin ışıkları...
Peki siz mutlu musunuz?
Güneş de açsa, yağmur da yağsa fark etmiyor mu sizin için?

Sabah şöyle bir konuşma geçti biriyle aramıza,

Ful – “Ne güzel, güneşli bir gün,bugün daha kolay uyandım, kendimi daha enerjik hissediyorum. Güneş içimi açıyor.”

Herhangi biri – “Ama yarın yağmur yağacak diyorlar, çok soğuklar geliyormuş yarından itibaren...”

Ful – “.......”

Şimdi “Mutluluk dersleri”ni düzenli okuyanlar, noktalı yerdeki duyguyu ve düşünceyi doldurun bakalım.

Bu çok basit bir sınav da olabilir aslında:)

Normalde iki seçeneğimiz var zaten, olumlu düşünceyle yaşamaya kendini alıştırmaya başlayanlar için sorunun cevabı daha başından belli ama önemli olan olumlu cevabı,üzerinde çok düşünerek değil artık bir alışkanlık haline getirerek verebilmek. Yani demem o ki, bakış açınız olumluysa zaten cevabınızı düşünmeden olumlu verirsiniz.

Nasıl bakarsak öyle görüyoruz, bunu sakın unutmayın.

Gerçek dediğimiz şey bize kalmış, nasıl programlarsanız kendinizi öyle bakıyorsunuz hayata ve olaylara.

Şimdi geri sarıyoruz ve soruyu cevaplıyoruz, iki seçeneğimiz vardı.

1. Ful – “Aaa gerçekten mi..demek yarın yağmur yağacakmış, dün de yağmurluydu zaten...ama hep böyle oluyor, bu şehrin havası değişti..yarın da işim vardı tüh..desenize ben mahvoldum..zaten ben de şans yoktur..”

Olumsuz bir durum varsa ortada, mutlaka karşıdaki kişi de körükler olayı. Böylece karşılıklı olumsuz bir konuşma geçer aranızda ve bir de bakarsınız düşünceniz şu olmuş: Yarın hava bozuyor...

Oysaki yarını düşünen siz buna o kadar konsatre olursunuz ki bugünü ve bugünün güneşini bile göremezsiniz.

Diğer seçenek de burada;

2. Ful – “Yarına kadar daha tam 24 saat var, ve ben yarın hayatta olacağımı bile bilmiyorum ki, bugün güneşliyse bugünün tadını çıkarırım,yarını düşünerek bugünü zehir etmemeliyim kendime.Madem yarın yağmurluymuş yine, öğlen yemeğinden sonra güneşin altında parkta oturayım biraz, ya da 5 dakika da olsa yürüyüş yapayım, tadı çıksın..”

İşin özü, olumluyum, anı yaşıyorum ve bu bana mutluluk veriyor.
Sizin cevabınız hangisiydi bilemiyorum ama doğruysa hanenize en temizinden 10 puan yazabilirsiniz!

Doğru olanı size bırakıyorum,..Olumsuz bakıyorsanız 1.seçenek sizin doğrunuzdur ama olumlu bakmayı seçiyorsanız tabii ki 2.seçenekteki umutlu insansınız siz.

Doğru yada yanlış fazla önemsemeyin,bakışınız doğru değilse de üzülmeyin.

Nasılsa hayat size en kısa zamanda bir “kurtarma sınavı” sunacaktır ...




5 Nisan 2011 Salı

"origami - kutu"

Origami'yle çocuklukta tanışmıştım.
Televizyonda bir teyze vardı, renkli kağıtlardan harikalar yaratırdı.

Kağıtları katlarken çıkan hışırtıya hayran olurdum.

Bir hafta önceden bize malzemeleri söylerdi, bizde kırtasiyeden alır,televizyonun karşısında oturup sabırsızlıkla beklerdik bu hafta ne yapacak diye...

Hevesle kağıtları aynı anda aynı şekilde katlamaya çalışırdık ama ben de diğer pek çok çocuk gibi hep geride kalırdım:))

Teyzemiz müthiş bir hız ve el alışkanlığıyla minik minik sanat eserleri yaparken biz öylece kalırdık ekranın karşısında.

Bakmıştım ki böyle olmuyor, resim derslerindeki etkinliklerde, bazı kitaplardan edindiğim bilgilerle bir şeyler yapmaya başladım.

Şimdi ise ınternette pek çok diagramı kolaylıkla bulabiliyorsunuz, üstelik origamiyle ilgil piyasada güzel kitaplar da var.

Yıllardır kağıtları kullanarak bir şeyler yapmaya ara vermiştim, taa ki karıncalarımla yapana dek.

Kendi masanıza da yapabileceğiniz, ataçlarınızı ve diğer ufak malzemelerinizi koyabileceğiniz rengarenk kutular yapmayı deneyebilirsiniz.

Hem yapımı çok kolay hem de pek işe yarıyor.

Ben rengarenk bir kaç poster kullanarak harika 2 kutu yaptım. Birine küpelerimi koyuyorum diğeri de ataçlık olarak masamda duruyor.

Fotoğraflarını çekemesem de netten benzer bir örnek buldum.

Çocuklarınızla birlikte de yapabilirsiniz.

Kolay gelsin!





1 Nisan 2011 Cuma

"En iyi 10 şaka"

Dünyada "April Fool's Day" olarak bilinen, "Şaka Günü" olara kutlanan 1 Nisan'ın soğuk, puslu ve yağmurlu sabahında olmaktan hoşnut olmasam da, şaka yapmayı beceremeyip hemen gülümseyerek kendimi ele vermeyi başarsam da, bugün eğer iyi şaka planları yaparsanız eğlenceli bir gün olabilir diye düşünüyorum. Dünyanın ilk sanal müzesi olan `museumofhoaxes.com` 2008 yılına kadar yapılmış en iyi 1 Nisan şakalarını derledi. "Dünyanın En İyi Şakaları" bakalım hangileriymiş?

1 İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin 1957’deki “Panorama” adlı programında, aşırı ılık geçen kış ve spagettilere saldıran böceklerin ortadan kalkması sayesinde, İsviçreli köylülerin ağaçlarından görülmemiş spagetti rekoltesi elde ettiği bildirildi. Bunun üzerine binlerce İngiliz telefona sarılarak, evlerinde nasıl spagetti yetiştirebileceklerini sordu.

2 Amerikan Sports Illustrated dergisi, 1985’te, beyzbol topuna saatte 270 km hızla vuran ve New York Mets takımına transfer olacak Sidd Finch adlı hayali oyuncunun haberini yazdı. Makalede, oyuncunun bu yeteneğini bir Tibet manastırında idman yaparak elde ettiği yazıldı.

3 1962’de İsveç’in siyah beyaz yayın yapan tek televizyon kanalına 1 Nisan’da çıkan bir teknisyen, yeni ve çok basit bir teknoloji sayesinde izleyicilere renkli televizyon izleyebilecekleri müjdesi verdi. Bu yöntem ekranın önüne bir naylon kadın çorabı germekti ve yüz binlerce kişi bu öneriyi gerçekten denedi.

4 1996’da Amerikan fast food zinciri Taco Bell’in, Amerikan bağımsızlık tarihinin sembolü olan ve Philadelphia’da bulunan özgürlük çanını satın aldığını ve federal hükümetin çanın adını Taco özgürlük çanı olarak değiştirdiğini açıklaması, halka arasında infial yarattı.

5 1977’de İngiliz The Guardian gazetesi, Hint Okyanusu’ndaki hayali San Seriffe ada cumhuriyetinin 10. kuruluş yıldönümünü kutlamak için 7 sayfalık ek çıkardı. Ekte cumhuriyeti oluşturan “Yukarı Kasa” ve “Aşağı Kasa” adalarının kültür ve coğrafyası ayrıntılarıyla anlatıldı.

6 1992’de sol eğilimli NPR (ulusal halk) radyosu, Richard Nixon’ın “Kötü bir şey yapmadım ve bir kez daha kötü bir şey yapmayacağım” sloganıyla başkanlık seçimlerine aday olduğunu açıkladı. Nixon’ın sesini taklit eden kişi çok başarılı bulundu.

7 1998’de “Bilim ve Akıl için Yeni Meksikalılar”, Alabama eyaletinin, Pi sayısını “İncil’den bir anlam katmak” amacıyla 3,0 olarak değiştirdiğini belirten açıklama yayınlamıştı.

8 Yine 1998’de fast food zinciri Burger King, USA Today gazetesine verdiği tam sayfa ilanla, ünlü “Whopper” hamburgeri yerine solak 32 milyon Amerikalı için “Solaklar için Whopper” ürününü çıkaracağını açıklamış, ardından yeni hamburger için yüz binlerce başvuru aldığını bildirmişti.

9 1995’te Discover dergisi, Aprile Pazzo isimli bir biyoloğun Antarktika’da kafası yassı kemiklerden oluşan ve penguenleri yakalamak için buzu büyük bir hızla ısıtan yeni bir tür hayvan türü keşfetiğini açıklamıştı.

10 1976’da da İngiliz gökbilimci Patrick Moore, 1 Nisan 09.47’de Pluton Jüpiter’in arkasında geçerken sıradışı bir olay meydana geleceğini, gezegenlerin bu dizilişinin Dünya’nın çekim gücünü azaltacağını söylemişti. Tam bu anda sıçrayanların havada uçma hissini duyumsayacaklarını söyleyen Moore’un bu açıklaması binlerce kişi tarafından uygulanmıştı.

Kaynak: www.ntvmsnbc.com

29 Mart 2011 Salı

"Çocuk, kitap, kütüphane ve çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak Vol. 1"




Kitap okumak, bilgilenmek, araştırmak, sorgulamak, yepyeni dünyalara açılmak, kelime dağarcığınızı geliştirmek, farklı hayatlar keşfetmek, okuduğunuz her kitapla biraz daha değişmek, iyileşmek, bilginin o keskin hazzını tatmak...

Kitap okumanın önemini ve değerini burada anlatmaya kalksam kelimeler yetmez bunun bilincindeyim. Türkiye'de okuma alışkanlığının ne denli az olduğunun da farkındayım.

Dev binalara yapılan yatırımların binde birinin kütüphanelere,kitaplara yapılmadığının da..

Bu yüzden cahillikle mücadele etmek her geçen gün zorlaşıyor ve her geçen gün bilgisizlikten, cehaletten, kendini ifade edememekten, bir yerlere yönelememekten dolayı gazeteler, televizyonlar vahşetlerle, suçlarla dolup taşıyor.

İnsanlarımız okumuyor, araştırmıyor, sorgulamıyor.

Televizyonun karşısında beyinlerini yıkıyorlar, günlere gidiyorlar, evlendirme programlarındaki amcalar ve teyzelere saatlerce boş boş bakıyorlar. Dünyada olup biten hiç bir şeyden haberleri yok, popüler dizilerdeki karakterlerin yüzükleri parmaklarında, onların saç renklerini yaptırıyorlar, kuaförde okudukları magazin dergileri ve doktor sırası beklerken sehpa üzerinde duran günü geçmiş, bol reklamlı dergilerin resimlerine bakmaktan ibaret bilgiye olan ilgileri.

İşte bu yüzdendir ki toplumumuz giderek yozlaşıyor, cahilleşiyor.

Çünkü çekirdekten iyi çocuk yetiştirmiyoruz, yetiştiremiyoruz.Okuyan,meraklı çocuklara dönüştüremiyoruz onları...

Araştırma yapmayı bilmiyorlar, bilgi onları meraklandırmıyor çünkü önlerinde her bilgiyi alabileceklerini zannettikleri sanal dünyaları var.

Okumanın önemini vurgulamak isterken siz yazıyı okuyan arkadaşlarıma da sormak isterim,

Her yıl Mart ayı'nın son haftasının "Kütüphane Haftası" olarak kutlandığını biliyor muydunuz?

İşte bu haftada çocuklarınızla olan iletişimizde kitaplara sıklıkla yer vermek adına bir başlangıç yapabileceğinizi düşündüm.

Çocuklarıyla birlikte okuyan, onlarla ilgilenen, sıklıkla kitabevlerini ziyaret eden bilinçli anne babalar için zaten söyleyecek sözüm yok, çocuklarıyla kitap okumayanlar içinse bundan sonra güzel bir adım atarak zararın kıyısından köşesinden dönebilmekte gizli her şey.


Okuma alışkanlığı çocuk yaşta edinilir malumunuz ve bunun için anne babalar çok fazla iş düşüyor.

Çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmakla ilgili ilerleyen günlerde bir yazı hazırlamayı ve sizlerle de paylaşmayı düşünüyorum. Ancak o yazıdan önce minik ipuçları verebilirim sizlere.

Çocuklarınıza bolca kitap okumanın ve kitap seçiminde onu bir parça yalnız bırakıp kendi kendine karar vermesini sağlamanızın yanı sıra, sizde o gözlemci miniklere model olarak evde düzenli kitap okuyun lütfen.

Televizyon karşısında saatler geçirip, yatma saati geldiğinde yatağına giden üşengeç anne babalar olmayın, çocuklarınıza o berbat dizileri izletip beyinlerini çürüteceğinize, sürükleyici bir kitap seçin ve okumaya başlayın sakin bir müzik eşliğinde, onu zorlamayın sakın, bekleyin ve görün o da kitabını alıp en rahat koltuğa kurulacaktır.

Televizyonda hayatınızda olacaktır elbet ama çocuklarınızın beynini esir almasına, popüler kültürlerin onu sıradanlaştırmasına izin vermeyin.

Bırakın okusun, sporla uğraşsın, oyun oynasın,sosyalleşsin. Öyle çocuklar biliyorum ve tanıyorum ki daha 7 yaşında bu aralar televizyonda sıklıkla gösterilen ve ona uygun olmayan bir dizinin bağımlısı olmuş...Oradaki kelimeleri konuşmalarının içinde sanki hayatının bir parçasıymışcasına taklit ediyor.Çok komik deyip gülüyor anne babalar..oysa komik değil, çok acı.

Unutmayın onların modeli sizlersiniz, anne babalar ve kardeşleri. Çocuk evde kiminle yaşıyorsa ve ne görürse onu uyguluyor,alışkanlıkları o yönde gelişiyor.

Kitap seçerken çocuğunuzun yaşına uygun, renkli, küçük yaş grupları için bol resimli ve az yazılı kitapları seçmeye özen gösterin. İlkokul çağındakiler içinse mümkün olduğu kadar serisi olan renkli kitapları seçmek onların meraklarını tetikleyerek serideki diğer kitapları da satın almaya, okumaya, biriktirmeye ve giderek okumayı ve kitap satın almayı bir alışkanlık olarak benimsemesine neden olacaktır.


Kitabevlerinin yanısıra bir de kütühaneye de gidin birlikte, (her ne kadar ülkemde kütüphanelerin sayısı az olsa da..her türlü lüksümüz, konforumuz varken mahallelerimizde fırınlardan, markalı kahvecilerden 2'şer 3'er tane varken 1 tane bile kütüphanemiz yoksa...da siz yılmayın sakın.) sakin bir ortamda oturun, okuyun, rahatlayın.


Bu konuyla değil ama kütüphanelerle ilgili çok güzel bir yazı paylaşmak istiyorum sizlerle,bu yazı http://www.birdolapkitap.com/ adresinden alıntı.

Yazının sahibi, aynı zamanda sitenin yaratıcılarından biri olan Banu Hanım.

Kendisinin ellerine sağlık...

Keyifle okuyun lütfen ve okurken de düşünün, neden mahallemizde kütüphanemiz yok? diye.,

Belki de talep etmeliyiz bir yerleden, istemeliyiz, gerçekleştirmeliyiz.


Adım atmalı, en büyüğünden.

---
Şimdi biraz hayal kuralım. Diyelim ki bugün işiniz yok; evde de durmak istemiyorsunuz.

Dışarı çıktığınızda güzel vakit geçireceğiniz bir yere gitmek istiyorsunuz. Nereye? Klimalarla havalandırılan, içine güneş ışığı ve havanın girmesi yasak olan, boş boş gezinen insanlarla tıka basa dolu o iğrenç alışveriş merkezine tıkılmak mı?

Haydi canım!

Şu son yıllarda pek moda olan kahveci dükkanı zincirlerinden birinde, kahve almak için kuyruk beklemek mi? Yok artık! “40 Gün 40 Gece Alışveriş” sloganıyla insanları saçma sapan bir tüketime boğan insanlara inat, kütüphaneye gitmeye ne dersiniz?

Hayal kurmaya devam… Size en yakın kütüphaneye gittiniz. Kapıdan içeri girer girmez bir kitap kokusu sardı sarmaladı sizi.

Şu yan taraftan kahve kokusu da gelmiyor mu?

Bakın, kahveciye gitmeye gerek yokmuş.

Norfolk & Norwich Children's Library / İngiltere Kütüphanede ihtiyacınız olan her şey mevcut. En son çıkan kitaplar, en sevdiğiniz bilim dergisinin tüm sayıları, dünyanın kaynağını sunan internet, birbirinden ilginç filmleriyle şahane bir DVD koleksiyonu, bir de müzik arşivi… Arkadaki ek binanın önüne park etmiş onlarca puset…

Bu kütüphanede bebekler için de bir bölüm var. Merak edip çocuk bölümünün kapısından kafanızı uzatıyorsunuz. Belki sizin ufaklığı da getirirsiniz buraya. O da ne?

Küçük küçük masalar, sandalyeler, yerlerde minderler, minderlerde kitap okuyan bıdıklar… Kitap rafları onların boyuna göre tasarlanmış.

İstedikleri kitaba ulaşabiliyorlar. Bir tarafta oyuncaklar da var. Evet, evet, bir dahaki sefere mutlaka sizin cüceyi de getireceksiniz buraya…

Geri dönüp raflar arasında gezinmeye başlıyorsunuz. Bugün işiniz yok ya… Acaba ne okusanız? Şu hep merak ettiğiniz mimarın yaşamını mı, en sevdiğiniz yazarın son kitabını mı?

Eve giderken üye kaydı yapıp birkaç tane de evde okumak için kitap alsanız ya…

Kitapçılara para mı dayanıyor? Belki bu kütüphane üyeliği sayesinde almak, okumak isteyip de alamadığınız kitapları okuma şansınız olur. "Kütüphanedeki Aslan" Ne güzel hayal, değil mi?

Bir şey itiraf edeyim mi? Ben en son yüksek lisans tezim için taksim Atatürk Kitaplığı’na gitmiştim.

Sonradan tadilat için kapandı, uzun süre kapalı kaldı orası.

Duyduğuma göre çok bir şey değişmemiş. Aradığınız kaynak için saatlerce beklemeniz gerekir, interneti yoktur, o şahane mimarisine rağmen soğuktur, ruhsuzdur. Oysa ben içindeki kitaplar kadar renkli, içindeki, kitaplar kadar dünyayı bana taşıyan, cıvıl cıvıl bir kütüphane istiyorum. Etkinlik mekanları olan bir kütüphane istiyorum.

Kemiklerimi cezalandıran sandalyeler değil, içine gömüleceğim koltuklar istiyorum.

Kitap okuduğumu bana unutturan, beni o kitabın içinde yolculuğa çıkaran bir kütüphane istiyorum. Ben saat 5’te kapanan değil, gece yarısına kadar açık kütüphane istiyorum.

Her insanın kendi yaşadığı ilçede böyle bir kütüphane olsun istiyorum.

Ben çocuklarımızı götürüp binlerce kitabın arasına sokabileceğimiz, onların oyunlar oynayabileceği bir kütüphane istiyorum.

Ben “Kütüphanedeki Aslan”ın gittiği kütüphaneyi istiyorum. Umarım, bir gün olur…

Sizin kütüphane deneyimleriniz nasıl?

Türkiye’deki kütüphanelerle ilgili anılarınız varsa paylaşır mısınız lütfen?

Yurt dışında kütüphaneleri ziyaret etmiş okurlarımız da görüşlerini paylaşırsa çok seviniriz.

En çok da nasıl bir kütüphane istediğinizi merak ediyoruz.

Kütüphaneler Haftanız kutlu olsun!

(bu konudaki 2.yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

28 Mart 2011 Pazartesi

"GDO"


Yazarının kim olduğunu bilmediğim bu güzel yazıyı sizlerle paylaşmak istedim,gerçekten çok keskin ve etkili yazmış...

Etrafımda 12 yaşında gösteren 8 yaşında çocuklar, 14 yaşında ayakları 39 numara olan kızlar, ilköğretim 3.sınıfta adet olan mini mini çocuklar varken, aşırı kilolu, yemek alışkanlıkları fast food ve hep hazır gıda olan, hormonel rahatsızlıkları tavan yapmış,sürekli hasta olan yepyeni nesiller yetiştirirken bu yazıyı paylaşmak iyi olur diye düşündüm.

Anneanneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz, “Aman anneanne be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya... Anneanne rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya...

İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.

Ne verirlerse... . Onu yiyeceksiniz.

Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz.

Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor. Bilmeli... Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran...

İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef...

Torunlarınız da, siz zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için, içinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan!

Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu.

Tahin-pekmezi “köylü işi”, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları “modernite” sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.

Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak?

İstanbul'un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir'de, Antalya'da, Adana'da evde salça yapmak? Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye...

İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak?

Bütün ailen kabız... Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?

Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun...

Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun...

Ne işe yaradı senin pazara gitmen?

Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi.

Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!

Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun.

Brüksel lahanası yiyerek mi AB'ye gireceğini sanıyorsun? Çin'den bal getiriyorlar mesela...

Taaa Arjantin'den, Meksika'dan bal getiriyorlar.

Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan.İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin! Ben iddia ediyorum... Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla, Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına sahip çıksa, Şemdinli'de, Pervari'de terör bile azalır, terör bile.

Uzatmayayım. Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.

Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA'sını değiştirdi! Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarda tıkınmayı şehirleşme zannettik.

Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.

Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz...

Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz.

25 Mart 2011 Cuma

"Küçük Mutluluk Dersleri Vol.9"



Henüz ufacık bir çocuğuz, birileri sesleniyor içeriden,

- “Çabuk git odanı topla!”

Ardından bir ses geliyor yine,

-“ Yemek hazır, çabuk koş bakkala ekmek al da gel, acele et, çabuk çabuk hadi!”

Yemek bitiyor...

- Çabuk dişlerin fırçala, yarın erken kalkacaksın doğru yatağa, vaktim yok, dinleyemiyorum seni, itiraz da istemiyorum, derhal, koş koş koş...yatağa marş!”

Başımızı yastığa koyar koymaz uykuya dalıp, güzel rüyaların sonunu dahi görmeye izin veremeden saatin ya da annemizin sesiyle uyanıyoruz.

- Çabuk kalk, okula geç kalacaksın, ekmek arası bir şeyler yaptım yolda ye, koş koş..servis kapıda bak korna çalıyor...

Okulda dersler, yetişilmesi gereken ve hayat boyu devam eden sınavlar, gencecik yaşta tüm hayatı etkileyecek olan mesleğinize karar verirken çekilen –sağlıksız eğitim sisteminin getirisi sancılar,sırtınızda her daim taşıdığınız gelecek kaygısı, acele edilen ve sabahında çöpe atılan ilişkiler, evlilikler, henüz hazır olmadan aceleyle dünyaya getitilen çocuklar, maddi sıkıntılar, bitmeyen istekler, anlaşmazlıklar, bir yerlere geç kalmamak için çekilen ağır stresler, kapana kısılmış hissi veren boğucu bir trafik, her şeye rağmen işe geç kalışlar, patronun yetişecek dediği işlerin yetiştirme telaşı, market kapanmadan, eczane kepenkleri indirmeden koşturarak alelacele alışverişi yapabilme düşüncesi, bitmeyen ev işleri, her yeri pırıl pırıl yapmalıyım sonra ne derler diye içinizi kurtların kemirdiği misafir ağırlama telaşları, ertesi gün hayatta olup olmayacağınızı bilmediğiniz halde yaptığınız planlar, kurulan saatler, verilen sözler, uğraşıp didinilen ve sonunda "bu kadar sene nasıl geçti ben nasıl bu kadar yaşlandım ama istediğim hiç bir şeyi elde edemedim, şu halime bir bak!" dediğiniz sıradan, herkes gibi, rutin, sıkıcı kitaplarda yazıldığı gibi öylese bir sırayla gittiği içi yorgunluk dolu, renksiz, soluksuz,boğucu bir hayat...

Peki nedir bu koşturmayı yenmenin yolu?

Bunca telaşın ve o telaşlara kapılırken yaşayamadığımız hayatı kurtarmanın sırrı nerededir?

İçinize bakın, kendinizi tanıyın, ve her şeyden önemlisi bugüne kadarki tüm mutluluk derslerinde nacizene anlatmaya çalıştıklarımı uygularken lütfen biraz “Yavaşlayın”.

Öğle tatilinizde yemekleri aceleyle dizmeyin boğazınıza, bekleyen işler, aranması gereken insanlar, dosyalar masanızda duruyor nasıl olsa, yine yemekten sonra o yığının içine atmayacak mısınız bedeninizi, ruhunuzu?

O halde o yarım saatlik ya da bir saatlik tatilde işten sıyırın kendinizi, okuldaysanız derslerden, evdeyseniz işlerinizden birazcık uzakta kalın..kafanızı boşaltın, ne ile meşgulseniz erteleyin, bırakın beklesin her şey.(demesi kolay patrona söyle, çocuklara söyle, eşime söyle..işler birikiyor yetişmiyor o yemek erken yenecek başka yol yok diyorsanız zaten sizi esir almıştır bu düzen,bu yüzden esas sizin yazının geri kalanını okumanızı istiyorum, madem vaktiniz var biraz kulak verin bana lütfen..)

Yemeğinizi tadını alarak yiyin, her gün aceleyle mideye indirdiğiniz ve gözünüz saate takılı çiğnemeden yuttuğunuz o sandviçin aslında ne kadar lezzetli olduğunun farkına vardınız mı? İçinde fazladan bir de mayonez sosu varmış, daha önce diliniz o lezzeti algılamış mıydı? Hiç sanmam..saate bakarak, aceleyle, çarpıntıyla ya da iş yerinde o saate kadar olan stresleri arkadaşlarınızla sinirle paylaşıp dert yanarak yediğiniz hiç bir şeyin lezzetini alamazsınız...

Yemek yerken yavaşladınız, saatinizi unuttunuz bir köşede, işle ilgili de konuşmadınız, bence çok daha huzurlu oldu bu!

Peki trafikte yavaşlamayı düşündünüz mü? Hele de havalar ısnırıken, o güzelim güneşli sabah başlangıçlarını arabalara tıkılarak mı geçirmek niyetindesiniz? Gülümsemeyin canım, trafikte yavaş gidin anlamında demiyorum, 10 dakikanın sabah trafiğinde ne kadar önemi olduğunu biliyorum, o halde 10 dakika erken çıkın ve erken gidin işinize, belki işyerinin yanındaki parkta güzel bir kahvaltı edersiniz ya da gazetenizi internet üzerinde değil de açık havada okumak istersiniz, biraz durup yeni yeni etrafı ısıtan güneşi izleyin, temiz havayı içinize çekin, civarda kısa bir yürüyüş yapın. Ama bunları yaparken aklınızda biraz sonra gideceğiniz işin stresi olmasın sadece o an yürüdüğünüz o yola konsantre olun ya da izlediğiniz manzaraya ya da kahvaltınıza.

Yemek yerken, yoldayken yavaşladık, telefon konuşmalarını atma imkanınız var mı peki hayatınızdan? Parmaklarımıza ve kulaklarımıza yapışık telefonlardan kurtulabilir miyiz sizce? Zor mu? O halde bir kulaklık alın lütfen kendinize, beyninizi radyasyonla doldurmayın ev çocuklarınızın eline telefonlarınızı oyun oynasın diye vermeyin lütfen.Minicik bünyelerini zehirlemeyin..
Sağlıklı bir gelecek istiyorsanız yavaşlamanın dışında zararlı olan temel materyalleri de ufak ufak çıkarlamalısınız hayatınızdan.

İşinize her gün aynı yoldan gitmeyin, evinize de her gün aynı yoldan dönmeyin, yeni yerler keşfedin, yeni kafeler, yeni parklar,alışverişte zevkinizi hitap eden butikler mesela..gezinin, kafanızın içini boşaltmaya çalışın, adımlarınızı yavaşlatın. Acele etmekten her yere koşarak gittiğimizi fark ediyorsunuzdur. Sakinleşin, adımlarınız küçük ve yavaş olsun.

Bir de yürürken etrafınıza ve insanların gözlerinin içine bakın olur mu? İletişim kurmayı deneyin,ailenizle,dostlarınızla,hiç tanımadıklarınızla..yeni insanlar tanıyın, yeni hikayeler dinleyin,gelişirsiniz,büyürsünüz,belki halinize de şükretmeniz için sebepler çıkar karşınıza o hikayeleri duyduktan sonra.


Konuşmadan önce mutlaka düşünmeyi deneyin, düşünürseniz kafanızın içindekilerini daha sakin bir şekilde dökersiniz kelimelere, aksi halde konuşur da konuşursunuz,sonuçta da yoruldukça yorulursunuz..kırarsınız, çok yanlış anlaşılma yaşarsınız..bu yüzden geliştirin kendinizi..
her gün öğrenmeye bakın, bolca okuyun, bolca dinleyin, bolca gözlemleyin.

İş çıkışlarınızda a noktasından b noktasına gidiş yapmayın, arkadaşlarla bir yemek, bir sinema, bir tiyatro, hiç olmadı açık havada denizi izlerken kulağınızda hoş bir şeyler çalsın, ruhunuzu dinlendirin, hayal kurun, hayal kurmaktan korkmayın, nasılsa gerçekleşmez diye kendinizi umutsuzluğa kaptırmayın.

Bütçem yok ama benim demeyin.Uygun fiyatlı yemek yerleri,uygun tiyatrolar,ücretsiz etkinlikler de var, onları takip edin,kendinize göre olanları seçin, bahaneler uydurmayın,ertelemeyin.


Yemek yerken, yürürken, konuşurken sakinleşmeyi kendinize adet edinin, hıza kaptırmışsanız kendinizi durup bir kaç saniye düşünün lütfen. Derin nefesler alın, gözlerinizi kapatın, bir kaç dakikayı daima kendinize ayırın.

Kolay değil biliyorum, hele ki alışkanlıklarınız ve düzen sizi esir almışsa hiç kolay değil ama denemeye değer değil mi? Evet, her zaman söylediğim gibi mutlaka denemeye değer...

2 sene önce yazdığım yazılardaki sürekli hasta, sürekli gergin ve mutsuz ful yapraklarını tanırken siz, eğer son zamanlarda kendimi keşfimden sonra yazdığım yazıları da zevkle okuyorsanız ve farkını görüyorsanız biraz bana kulak verin lütfen, madem ben bu tekniklerle yeniden kendimi buldum, buradan beni okuyan herkese de faydam dokunsun istiyorum.


Hastalıklar, yanlış yollar, üzüntüler, ayrlıklar..Tüm bu yaşananları iyiye ve güzele doğru dönüştürebilmeyi biyo enerji ve yaşama bakış açısını düzeltmekle sağladığımı da söylemekte hiç sakınca görmüyorum.



Tavsiye ettiklerim ve uygulamalar sonucu hayata bakışınızın değişmesi adına önünüzdeki en iyi örnek ben olayım.


Ve sizden ricam, "Mutluluk Derslerini" uygulamasını düşündüğünüz herkese de tavsiye edin lütfen.
Ne kadar fazla kişi 1-2 satır da olsa bir şeyler okur ve kendini olumlu yönde değiştirebilmek adına bir adım atarsa ben kendimi o kadar iyi hissedeceğim- ki bana gelen maillerden iyi yolda olduğumu anlayarak kendime olan güvenimi tazeliyorum.

O halde yavaşlamaya başlayın bakalım, sadece biraz gayret gerekiyor, gerisi kendiliğinden gelir, yeter ki siz inanın değişebileceğinize...



14 Mart 2011 Pazartesi

"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor lütfen daha sonra tekrar deneyin!"

Hayatımda en çok koşturduğum dönemler de neymiş! Şu anki koşturmacanın yanında hiç bir şey kalır inanın.
Evlenmek ne kadar da zor bir işmiş...
Gelinlik provaları, aksesuarlar,alyans seçimi, mobilyaya karar vermek, ev arayışı, davetiyeler, beyaz eşya, bir sürü mini mini detay, perdeler, mutfak eşyaları, davetiyeler,düğündeki menü ne oalcak soruları, balayı için otel ayarlamak...

Bunlardan çoğunu yapamadık henüz, her şey yavaş yavaş ilerliyor, aslında bence en doğrusu da bu.

Benden 1 hafta önce evlenecek olan bir arkadaşım herşeyi bitirmiş bile, balayına gidecekleri otel dahil, uçak biletleri vs, her şey tamam. Çeyizi, gelinliği, ayakkabısı, havludan iğneye ipliğe, tencere tavadan perdelerine kadar ayarlamış,almış her şeyi. Onunla konuştuktan sonra epey moralim bozuldu ne yalan söyleyeyim, tempoyu hızlandırmalı yoksa yetişmez diyerek kendimi biraz daha hızlandırdım ama bu sefer de vücudum yorgunluğa dayanamadı.
Bir yandan belimdeki düzleşme nedeniyle kasılan bacak kaslarım yüzünden bir haftayı topallayarak ve sinirden ağlayarak geçirirken, diğer yanda üstüne bir de nezle olmayı da başararak, karlı ve soğuk havaların da etkisiyle bunalım bir haftayı geride bıraktım.

Hazırlıklar bir yanda dursun, onun dışında
bazı insanlara karşı söylemek istediğim ama içimde biriktirdiğim şeyler var, mesela ruhsuzluğu had safhada bünyesine takviye etmiş tiplere özel bir kitap yazmak istiyorum.
Nasıl yabanilikten kurtulurum?
Nasıl insan olunur?
Beni ben yapan nedir?
Görgü kurallarını bir öğrenebilsem..gibi ana başlıkları olabilir kitabın içeriğinde.

Her sabah servise binip yanıma oturan ama bir günaydını dahi çok görüp tüm arka sıralara günaydın diyerek niyetini belli eden cadıya öpücüklerimi (!) göndermek istiyorum mesela,

sonra ofisime girip de toplantının ortasında yanıma gelip "biz bu odada çalışacaktık" diyen, günaydın'ın ne işe yaradığından bi haber aksi hatuna ayrıca bir demet çiçek yollamak(!) istiyorum. Ayrıca sorumluluk duygusundan yoksun olan, elinde kaşıkla çocuğun peşinde mama veren anne gibi peşinden koşturmak zorunda kaldığım, her işi 50 kez hatırlattığınız tiplere de kucak dolusu sevgilerimi (!) sunuyorum.

Minibüsleri nefessizlikten bayıltacak kadar tıka basa dolduranlara, asansörün içini ter kokutanlara, ağzında yemek varken ısrarla ağzını aça aça konuşarak menüyü sindirmeden görmemizi sağlayanlara, parası olup görgüsü olmayanlara, sağlığı gücü yerinde olup da tek işi dedikodu yapmak olanlara müthiş bir antipati duyuyorum bu aralar.


Bu haftasonu bir pizzacıya gittim, sınırsız menüleri var malum, neredeyse her masa bu menüden yiyor ama israfın boyutları korkutucu derecede..

Oturdum, orada olduğum 1 saat boyunca her masayı gözlemledim, neredeyse herkes 2 ya da 3 dilim pizzayı tabağına alıyor, kenarlarını ayıklıyor, bir fare gibi ucunu kemiriyor, sonra o dilimi kenara bırakıp kalkıyor ve 2 dilim pizza daha alıyor. Masadan kalktıklarında ortada kocaman bir yığın kemirilmiş pizza bırakıyorlar ardlarında.

Ziyankarlık ve yükü ağır bir bencillik değil mi bu?


O sıcacık peynirli dilimleri hayatı boyunca yiyemeyen çocuklar bir adım ötede dururken, insan nasıl olurda bu kadar duyarsız olabilir?


Paylaşımdan yoksun olmak, hayatta kalmanın birinci kuralı oluyor artık büyük şehirlerde.

Tüm bu olan bitenleri kaygıyla izliyorum, bir değneğim olsa da tek tek tüm bu insanlara o aç çocukları, aç insanları, kuru bayat ekmeği suya batırarak karnını doyurmak zorunda kalan aileleri gösterebilsem.

Bu konuda pizza firmasına bir mail atacağım, bu ziyan olan pizzaları ne yaptıklarını çok merak ediyorum inanın, umarım doğru yerlere gidiyordur...


Yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere bu aralar olduğumdan daha gergin, daha karışık ve daha hassasım. Hayatı değişen genç bir kadından başka bir şey beklenemez sanırım :)


Onca hazırlık nedeniyle yorgun ama mutlu,biraz karışık,yıpranan bedeni ve sinirleri onu biraz gergin yapan,ama tüm bunlara rağmen bütün bir pazar güneşin altında kedi gibi yatıp yuvarlanmış ve havalar düzeldi diye babet giyineceğine bir ilkokul çocuğu gibi sevinen bir ful'um ben.


Baharın kendini hissettirmeye başladığı bugünlerde, güneşiniz bol, cebinizin durumu ne olursa olsun gönlünüz hep paylaşımcı ve bonkör olsun.


3 Mart 2011 Perşembe

"Bloguma Dokunma!"

Her gün aşağı yukarı ulaştığım kişi sayısı %50'den fazla düştü.
Hiç tanımadığım insanlar beni, düşüncelerimi okuyorlardı, yorumluyorduk, tartışıyorduk.
Sabahları pek çok site gezip pek çok insanın dünyasının kapılarını aralıyordum, yeni şeyler öğreniyordum, müziği sanatı ve bir sürü aktiviteyi takip ediyordum.
Bir de baktım ki yasaklanmış tüm blog siteleri!
Milyonlarca insanın yıllardır emek verip de bir şeyler paylaştığı, özenle tasarlayıp hazırladıkları sayfalara tek kararla ulaşım engellenmiş.

İnsanların yazmak ve okumak faaliyetlerini sürdürmelerinin, yeni birikimlere ulaşmanın, öğrenmenin, bilgilenmenin hangi kısmı hatalı, neresi yanlış ve birilerine zarar veriyor da yasaklandı anlayamadım?

Düşünmek, yazmak, konuşmak, tartışmak, okumak...

Bunlar insanları geliştirir, ileriye götürür,yasaklar ise geriye..

Biz nereye gidiyoruz peki?


Taş devrine doğru ilerliyoruz, son sürat, yolumuz dümdüz, ne viraj var ne tümsek. Bir kaç tane varsa onlar da anında yok ediliyor zaten.


Bu hızla gidersek 1-2 seneye kendimizi en ilkel toplumlarla aynı seviyede bulabiliriz.


60 katlı binalarda oturmak, uzaktan kumandayla pencerenin perdesini açmak,lüks içinde yaşamak, her türlü teknolojini en son imkanlarını parayı bastırıp da satın alabilme kolaylığı değildir modernlik ve çağdaşlık!


Özgür düşünebilmek ve en az o özgürlük kadar da kendini ifade edebilmekle başlar her şey, yeniliklere açık olmak, değişmenin değişmez tek gerçek olduğunu kabul etmekle başlar ilerlemek, gelişmek.


Ben içmiyorum kimse içmesin, ben yemiyorum kimse yemesin, ben okumuyorum kimse okumasın, ben araştırmıyorum kimse araştırmasın, ben izlemiyorum kimse izlemesin, ben sevmiyorum kimse sevmesin diyerek tek tip, boş boş bakan, yalnızca televizyon kültürünün esiri olmuş bireylere dönüşüyoruz.


Bir an önce bu yasağın kaldırılmasını,eskisi gibi çok fazla kişiye ulaşmayı ve alışkanlık haline geldiği üzere her gün düzenli olarak blogları merak etmeyi, keşfetmeyi, okumayı ümit ediyorum.



28 Şubat 2011 Pazartesi

"Cadıyla randevu (nişan tuvaleti ya da gelinlik alacaklar için önemli yazı!)


Tatlı telaşların ve yorgunlukların yaşandığı bir hafta sonunu geride bıraktım.Soğuk havada alışveriş yapmak ve koşturmak kadar zor bir şey yok, hele ki arabanız da yoksa...
Cumartesi ve Pazar soğukta bir oraya bir buraya bakarak,alışverişle geçti. Ama pek çok işimi de sonuçlandırmanın verdiği rahatlık, yorgunluğumu biraz olsun aldı diyebilirim.

Pazar günü Kadıköy’de gelinlik ve nişan abiyesi satan bir mağazaya girdim,dışarıdan pek bi düzgün görünüyordu.Aslında burada adını yazıp teşhir etmeyi, tavırlarından dolayı rezil etmeyi pek isterim ama bunun etik olmayacağını düşündüğüm için isim belirtmeden yazmayı uygun gördüm.
Biraz sonra yazacaklarımı okuyunca gözlerinize inanamayacaksınız!

Pek çok yerde nişanda giymek için tuvalet baktım, öyle abartılı kuyruklu, devasal taşlı, simli bir şeyler istemedim,pek çok modele hayran kaldım, kimi çok güzel durdu, kimi kararsız bıraktı beni ama netice ben içime sineni ve bütçeme uyanı almak durumunda olduğum için alışverişe çıkıyor ve mağaza geziyorum öyle değil mi?

Abiyeler, minimum 200-250 TL'den başlıyor ve 1.000-1350 TL'ye kadar çıkıyor fiyatlar. Kalitesine, kumaşına,markasına, el işine göre değişiklik gösteriyor, kimileri indirimde kimileri sezonluk fiyatta, kimi mağazalar kiralama bile yapıyor.
Ben satın almak istedim, bütçemi ayarladım, daha bunu ayakkabısı var çantası var diyerekten kendimi ona göre hazırladım.

Hem kaliteli olsun hem üzerime uysun hem de fiyatı kalitesine gore uygun bir model olsun istiyorum doğal olarak.

Şimdi bu mağazadaki macerama gelince, içeri girince mağazanın sahibi olduğunu tahmin ettiğim, sarı saçlı, cadının da cadısı bir kadın karşıladı. Cadı oluşunu henüz ilk kelimelerinden fark ettim ama bir anlam veremedim tavrına. Aradığım özellikleri anlattım, bir kaç model çıkarttı sonra da yüzüme baktı ve dedi ki:

- “Tuvalet bakmaya gelmişsin ama hiç giyecek hal yok sende.
(o an hem bel ağrısı çeken, hem soğuktan donmuş hem de yorgunluktan bitmiş haldeydim de pardon ama o anki halimden kadına ne ?Egonu mu tatmin edeceksin, tuvalet mi satacaksın, yok her ikisi birden olacaksa o mağazanın ne bereketi olur ne de düzenli müşterin..)

2 model gösterdi ve ben birini beğendiğim için giymek istedim.

Kabine girdim, malum tuvalet denemek zor iş, soyunmak ayrı dert, bir yandan hava soğuk mağazalar da soğuk. Ben tam soyunuyorum bu cadı girdi kabine, “Öyle yarım yamalak soyunulmaz, tuvalet öyle denenmez, tamamen soyunacaksın!” dedi, azarladı çıktı manyak!
Benim de bi tepem attı dedim ki “Pardon ama daha şimdi girdim kabine,pat diye içeri daldığınız için henüz soyunamadım tabii,hayatımızda ilk kez elbise denemiyoruz.” dedim.

O ruh hastası kadının tavrından da nefret ettim,şeytan yeniden giyin çık mağazadan dedi ama soyundum ya şimdi üşendim, 2 tane nasılsa dener çıkarım dedim.

Neyse ilkini giydim kadın dedi ki “Şahane, bu en küçük modelimdi, içine kimse giremiyordu demek ki seni beklemiş”dedi. Fena olmadı ama tam da içime sinen bir model değildi açıkçası. Sonra diğerini giydirdi bana, ben de fiyatını baştan söylemişti ama yeniden sordum.

İndirimli olarak bir fiyat söyledi ama benim ayırdığım bütçenin çok üzerinde.
Ben fiyatı yüksek bulunca kadın son fiyatı buysa ve göstereceği başka modeli yoksa susacağı yerde beni aşağılamaya başladı,

Önce sözlerine inanamadım, şok geçirdim, ne söylediğini tam kavramaya çalıştım nasıl saçma bir durumdu anlatamam.

Anneme ve bana dönerek dedi ki “gidin x mağazadan 100 TL’ye alın köylü gibi giyinin nişanda o zaman, benim elbisem ipektir, has ipek, dikimi duruşu çok güzeldir.” dedi.

“Ne münasebet dedim! Ben gidip de kalitesiz bir şey mi alıp giyeceğim ne kendime yakıştırırım bunu ne de böyle bir şey mümkün değil.Benim bir bütçem var ,sizin elbizeniz bu fiyata çok uygun olabilir ama bana uymadı fiyatı ne yapabilirim ki?" dedim.

Bunu üzerine annem de çok gerildi, kadıncağız kaldı öyle tam ağzını açıp cadıya çıkışacakken cadı devam etti utanmadan, “Ben kızıma nişanda bunu giydirdim, prenses gibi, kızını nişanlanıyor insan ne yapar ne eder böyle kaliteli bir şey alır, fedakarlık yapar, siz nasıl böyle düşünüyorsunuz anlamadım ben” diyerek hakaretin boyutlarını artırdı.

O sırada belim ayrı, sinirden karnım ayrı ağrıyor, öyle yorgun ve bitkindim ki o kadını normalde dövecek kadar tersi dönebilen ben sırf aptal kibarlık halime denk geldiği için “Kaça kadar açıksınız , kartınızı alalım da gidelim bir an once” dedim sinirli sinirli.

Annem öyle üzüldü ve bozuldu ki, kadın annemi daha fazla yıpratmasın ben de daha fazla uzatıp kavgaya dönüştürmeyeyim diye sustum.Şimdi olsam niye sustun Ful diyorum ama inanın o an öylesine çirkef bir ruh hastasıyla dalaşamayacak kadar yorgun ve bitkin hissettim kendimi.Annemin tansiyonunu çıkartacak bir harekette bulunmak istemedim.

O cadı hızını alamadı ben elbiseyi kabinde çıkartırken,bu sefer de az once gelen müşterilerle ilgili yanındaki kıza söylenmeye başladı, “Onlar gezmeye gelmiş, ağzında yemek, öyle etrafa bakıyorlar,ciddiyetsiz insanlar ne olacak, alıcı gözü yok zaten onlarda...

Bu nasıl bir zihniyettir şaştım kaldım.

Dükkandan çıkıyoruz,bu arada cadı hala susmuyor, 6’ya kadar açığım ama gelirsin satılmış olur, sonra çok pişman olursun,oturur ağlarsın ama iş işten geçer,ağşarsın bak!!" diyor hala..

hala ya??utanmadan hala konuşuyor…

O mağazanın adını yazmamak için zor tutuyorum kendimi..milyarlarım olsa yine de o cadının sattığı bir elbiseye para vermem ben insanlıktan nasibini almamış ki.

O mağazadan sonra pek çok yere girdik, güleryüzle karşılandık, çaylar ikram edildi, pek çok model denedik,seçim yaptık.Yorulduk diyerek eve dönmeden önce en son girdiğimiz mağaza ise güleryüzüyle tatlı diliyle bize yardımcı olan tezgahtar hanım sayesinde nişan tuvaletimi aldığım yer oldu.

Giderken güleryüzüne,ilgisine teşekkür edip kartını aldım ve nişana, düğüne gelecek en yakın kıza arkadaşlarıma o mağazayı tavsiye ettim, hepsi oraya gidecek öncelikle…

Sert tavır ve baskıcı ikna yöntemiyle kendi malını satmaya çalışan ve hakarete varan bir üslupla bunu çirkeflikle yapan bir mağazanın mı bereketi olur, müşterisi olur? yoksa böyle güleryüzle, tatlı dille, kolaylıkla müşteriye iyi davranan bir mağazanın mı?

Netice içime sinen, çok şık çok güzel bir nişan tuvaleti aldım. Etek boyunu yaptırmaya gideceğim yine oraya ve biliyorum ki işimi kolaylıkla halledecekler.

O cadıya gelince, dilerim bana satmaya çalıştığı o elbiseyi ve diğer tüm elbiselerini,gelinliklerini satamaz...Hazırlar da hepsi elinde patlar, tek kişi almaz...
Bereketsiz, kendi suratı ve tavrı gibi meymenetsiz,aksi,kötü niyetli insanlarla karşılaşır ve zarar eder…

Ben kolay kolay kimse için kötü söz söylemem, kavgada bile söylemem ama bu cadı hepsinin en alasını hatta çok daha fazlasını hak etti…



25 Şubat 2011 Cuma

"Küçük Mutluluk Dersleri Vol.8"


Sanırım çıtır çıtır felsefe dizisinin "Mutlululuk ve Mutsuzluk" kitabını okurken not almışım bunları...Çok güzel bir seri ve o seriden çıkan çok iyi bir kitaptır, herkese şiddetle tavsiye ederim. Hem kısa, hem illüstrasyınları harika, hem öz hem de cebinizde çantanızda rahatlıkla taşıyabileceğiniz, altını çizip çizip okuyup gülümseyebileceğiniz cinsten.
Anı yaşayın diye bas bas bağırıyorum ya işte bir kaç örnek;

Meral iş buldu, ilk maaşını aldı ve en sonunda hayatını kazanabildiği için kendini mutlu hissediyor ama içinden geçen cümle şu;
"Ödemek zorunda kalacağım vergiler, tam bir kabus!"

Can, hayatının en güzel günün yaşıyor, bugün Yasemin'e evlenme teklif etti ve olumlu yanıt aldı.Bugün mutluluk dolu bir gün ama..
"Ya bir gün boşanırsak???"

Anabel, bebeğini emziriyor, ikisi de çok iyi, sağlıklı.Tam bir mutluluk anı.
"Ama..ya bebeğim hastalanırsa.."

Cem büyükannenin evinde ve büyük bir yastık savaşı var, herkes bir arada olmaktan çok memnun.
"Ama ya pazartesi sabahı yapılacak dilbilgisi sınavından çakarsam?"

İşte bu örnekler,çocuklara ve biz yetişkinlere dair ufak pasajlar.
Hayatımızda en sık karşılaştıklarımızdan...hepimizin günde bir kaç kez aklından geçirdiklerinden.
Anı yaşamadığımız için mutlu olmayı da beceremiyoruz.

Siz en iyisi şu "ya sonra?"ları atın hayatınızdan...

23 Şubat 2011 Çarşamba

"Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı"







Görme özürlülerin okumasını sağlamak


Görme özürlü okurum Sevgi Bulut’tan aşağıdaki e.postayı aldım.
Okumanızı isterim:

“Sayın HIZLAN.

Nasılsınız?

Sizle beni çok mutlu eden bir güzel olayı paylaşmak istiyorum.

Önümüzdeki hafta vergi haftası olarak kutlanacak. Uşak il defterdarımızın büyük çabalarıyla kurumumuzda sesli kitap okuma kampanyası başlatıyoruz.

Gönüllü mesai arkadaşlarımız bilgisayara kitap okuyacaklar ve okunan kitapları görme engelliler kütüphanesi olan Boğaziçi Üniversitesi bünyesindeki görme engelliler teknoloji eğitim merkezine göndereceğiz. Bu kütüphaneye üye olan görmeyenler de kendilerine verilen şifre ile internetten istedikleri kitabı bilgisayarlarına indirip dinleyebilecekler. Zaten söz konusu sesli kütüphane eser yönünden çok zengin. Her ay yeni kitaplar okunup sesli kütüphanede hizmete sunuluyor.

Ben bu çalışmayı sizle paylaşmak istedim.

Saygılarımla.

Sevgi Bulut.”

TÜRKİYE GÖRME ÖZÜRLÜLER KİTAPLIĞI

TÜRGÖK (Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı), ‘Ses’ temalı bir öykü yarışması açtı.

Yarışma yönetmeliğinden bir bölümü, katılımcılar için yazıma aldım.

Türkiye’nin ilk ve tek görme özürlüler kitaplığı (TÜRGÖK) mart ayında kutlanan Kütüphane Haftası kapsamında geleneksel olarak görme özürlüler arasında bir öykü yarışması düzenlenmesine karar vermiştir.

İlk kez gerçekleştirilecek olan bu yarışmada ana tema ‘Ses’ olarak belirlenmiştir.

TÜRGÖK tarafından Kütüphane Haftası nedeniyle gerçekleştirilecek olan ‘Öykü Yarışması’ için son başvuru tarihi 22 Nisan 2011 olarak belirlenmiştir.

Kazanan öyküler Mayıs’ın 2. haftasında ‘Engelliler Haftası’ içerisinde duyurulacaktır.

Yarışma ödülleri aşağıda belirtilmiş olup, ayrıca dereceye giren ve yayınlanabilecek kalitedeki öyküler TÜRGÖK tarafından kitaplaştırılacaktır.

Yarışmaya katılım Türkiye ve yurt dışındaki tüm görme özürlülere açık olup, yaş sınırlaması yoktur.

* * *

GÖRME özürlülerin edebiyatı öğrenmesi açısından gerçekten çok önemli iki girişim. Onların dünyasına da bizim dünyamıza zevk veren unsurları katmak için elimizden geleni yapmalıyız.

* * *

Ayrıntılı bilgi almak isteyenler, aşağıdaki adrese başvurabilirler:

TÜRGÖK - Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı
Gürsel Aksel Bulvarı No. 35/Z Üçkuyular / İZMİR


22 Şubat 2011 Salı

"Küçük Mutluluk Dersleri Vol.7"


Geçtiğimiz gün markette kasa kuyruğunda beklerken arkamdan bir kadın seslendi kasiyer kıza,"şu ürünlerin indirimi devam ediyor mu? "
Kız işini yapıyor gayet sakin ve konsantre ama cevap vermedi.
Kadın bir kez daha sordu bu sefer sesini yükselterek,
Kasiyer kızdan yine ses çıkmadı.
Etraftan bir uğultu yükseldi, kadın bağırdı "sağır mısınız ya, neden cevap vermiyorsunuz, bu ne saygısızlık!" diye.
Kız kadına baktı, işaret diliyle bir şeyler anlatmaya çalıştı, kulaklarını gösterdi.

Sağır ve dilsizdi.
Bu bir tavuk suyuna çorba hikayesi değil,
Birebir tanık olunmuş bir an, bir fotoğraf karesi hayatımdan.

Her an etrafınızda olan biten bir şey belki de, hani şu saatinize bakarken, cep telefonunuzu kurcalarken, koştururken kimseleri fark etmeyip yanından geçiyorsunuz ya, işte öyle bir an.
Hayatın hızı içinde kaybolurken insanları, durumları gözlemlemeyi unutuveriyoruz ne yazık ki, oysa o gözlemlerde ne hayat dersleri gizli.

Anların kıymetini bilin, insanları gözlemleyin, çevrenizi gözlemleyin.
Hayat bize her an fırsatlar sunar, birincisi ne kadar şanslı olduğumuzu göstermek içindir(eğer görebiliyorsanız) ikincisi ise bir insan bizden daha şanssız durumda ise onlara yardım etmemiz, ellerinden tutmamız, imkanımızı paylaşmamız içindir.

Kimseye acımayın, kimseyi küçük görmeyin, kimseyi anlamadan yada dinlemeden yargılamayın.

Ani tepkiler, ani kararlar, önyargılar yalnızca içinizi acıtır, hayat kalitenizi düşürür. Engeli olan bir insana iş imkanı sunmak, paketini taşıyamayan bir insana yardım etmek, bir adres soran adama yolu tarif etmek de sizi mutlu eder. İmkanınız varsa bir çocuğu da okutabilirsiniz tabii ama birine yardım etmek için zengin olmanız ya da çok sağlıklı olmanız, her şeyin çok yolunda olması gerekmez. Ertelemeyin yeter ki, isteyin ve uygulayın,

En küçük iyilik, en büyük iyilik yapma düşüncesinden çok daha faydalıdır bunu sakın unutmayın...

21 Şubat 2011 Pazartesi

"Fesatlık"



Bazı insanlar vardır, hüznünüzü ya da sorunlarını paylaştıkları gibi mutluluğunuzu da paylaşırlar. Sizi önemserler, mutluluğunuzla mutlu olurlar...

Malumunuz sözlendikten sonra epey insanla konuştum, tebrik telefonları, tebrik mesajları aldım, hayırlı olsun ziyaretlerine gelenler oldu. İnsanların ses tonundan, konuşmalarındaki içtenlikten, gözlerimin içine bakmalarından ne kadar mutlu oldukları, sevincimi paylaştıklarını anlamak hiç de zor olmuyor şüphesiz..
Ama fesat ve kıskanç düşünceleri de anlamam bir o kadar kolay inanın bana, hele samimiyetsizliği anlamak...

Ailemin yakınlarında olan,kan bağımızın olmadığı ama arkadaşlık seviyesinde görüşmek durumunda kaldığımız birileri hayırlı olsuna gelmek istedi, onları görmek istemediğim için, canımı sıkacaklarını bildiğim için evde bulunmak istemesem de maalesef karşılaşmak durumunda kaldım.

Bir insan sözlendiğinde ona ne dersiniz?

a.Mutluluklar, tebrikler
b.İyilikler ve güzellikler
c.Kişiyi merak edip bir kaç soru sorulabilir.
d.Nerede tanıştınız vs..
e.Hepsi

Bu kişiler için bu seçeneklerin hiç biri geçerli değil ne yazık ki...
Bana sordukları ilk soru şu oldu : Pırlanta yüzükle mi evlenme teklif etti?
Ve diğer sorular...Nişanda ne takacaklar? Düğünce ne takacaklar? Alyansın nasıl? Ne kadar kazanıyor? İyi mi kazancı? Ve ailesinin şekilleri, biçimleri, tipleriyle ilgili içimi bayıltan, canımdan bezdirten diğer pek çok soru...

Kendileri şöyle yaparmış, böyle yaparmış, ince eler sık dokurmuş, vs vs..
Sanki ben 20 yaşında önüme ilk çıkan erkekle evleniyormuşum gibi..29 yaşında genç bir kadının kendi hayatını devam ettireceği erkeği seçerken bu sorulara bakarak mı değerlendirme yapacağını zannediyorlar acaba?
Maddiyat bir yere kadar önemlidir ve benim düşüneceğim bir konudur, ne taktıkları ve takacaklarına gelince, maddi durumu çok çok iyi olan bir insanın bunu sorması ve adeta bana takılanlarda gözlerinin kaldığını hissettirmeleri de acınası bir durum olsa gerek.

Bazı insanlar hayatın anlamını keşfeder, ama 30 yaşında ama 50 yaşında ama 70 yaşında...
Bazıları ise hep arar durur, başkalarını incitmek, onları kıskanmak, varyemez olmakla bir yere geleceklerini sanır, her şeyi saklar, üzerini örter, paylaşmaz.Üstelik paylaşmadığı gibi sizinkinde de gözü kalır ve hayatlarını bu şekilde geçirip giderler.

Sorarım onlara bugüne kadar ne yaşadınız?
Nereleri gezdiniz Dünya üzerinde?
Kimseyi umursamadan,kendinizi kasmadan, etrafınızfakilerle onun saçı bunun elbisesi diye alay etmeden, rahatça vakit geçirebildiniz mi?
Öldüğünüzde cenazenize kaç kişi gelip, arkanızdan çok iyi insandı diyecek?
Sizi mutlu ve iyi hatırlayacak kaç kişi olacak?
Kaç insan size yaptığınız iyilik için dua etti bugüne dek?
Kaç insanın zor anında ona yardım ederek duasını alıp mutluluğunuz paylaştınız ve bunu anlatmayarak sadece sizin aranızda kalmasını sağlayarak onları rencide etmediniz?
Sizi mutlu gününde gerçekten yanında görmek isteyen kaç kişi var?
Sözlerinizle yaralamadığınız, canını sıkmadığınız, hayatlarını didikleyerek üzdüğünüz kaç insan var acaba?
Valeler arabanızın kapısını açıyor, lüks mağazalar sizi kapılarda karşılıyor, villalarda oturuyorsunuz.

Peki sizi seven kimse var mı? Karşılıksız, içten, yürekten...

Bir kişi, tek bir kişi bile olduğunu sanmıyorum.
Maddeselliğe değer veren tüm bu insanlara üzülüyorum, hayatın önemini ve güzelliğini keşfedemeden dünya üzerinde sadece vakit geçiriyorlar,
Sadece maddeselliğe takılıp, tüm güzellikleri ve insanı insan yapan merhameti, paylaşmayı, içtenliği, güleryüzü, yardımlaşmayı pencerelerinin dışında tutan insanlar yaşadım demesinler lütfen.
Böyle bir zihniyete sahip olup da nefes almak, “yaşamak” değildir bence...









11 Şubat 2011 Cuma

"söyle bana aceleci tavşan, şu hayat dediğimiz şey masallardaki gibi midir?"



Çocukken, Alice Harikalar Diyarı'nda masalını dinlediğim ilk günden beri, rüyamda Harikalar Diyarı'na gitmek ister,her gece uyumadan önce Tanrı'ya bunun için dua ederdim.
Zannederdim ki o dünya gerçek ve ben orada mutlu olabileceğim.

Sonraki zamanlarda da şu minik mavi yaratıkları yani şirinleri ağaçların,yaprakların arasında aramaya kalkıştığım olmuştu, iyi bir çocuktum ve şirinleri görebileceğime inanırdım.
Ne harikalar diyarına gittim ne de şirinlerle tanıştım ama o günkü saf çocuğu bir kaç yara bere iziyle de olsa,aynı çocuk ruhuyla bugünlere taşımayı başardım.
Yaşadığım onca olumsuzluklardan sonra bile içim hala kıpır kıpır, hala neşeliyim ve hala umut yüklüyüm.

Büyüdüğümü hiç düşünmüyorum, 29 yaşıma gelmiş olsam da, evliliğe yaklaşmış genç bir kadın olsam da hala çocuk ruhuma çok iyi bakıyor, dış dünyanın tüm kötülüklerinden koruyorum onu.Çıkarcı, asık suratlı, bencil, ikiyüzlü insanların ona erişmesine izin vermiyorum.
Yeni bir hayata adım atarken de içimdeki çocuğu benimle birlikte o hayata doğru sürükleyeceğimi biliyorum...

Evlilik deyince, yoğun, koşturmacalı, hızına yetişemediğim günler ardı arkasına ilerliyor.

Yazmak istiyorum ama vakit bulamamanın sıkıntısını yaşıyorum.
Bu hafta yapacağım pek çok şey ise grip salgınından payımı almamla birlikte ertelendi, hatta hala zonklayan sinüslerim ve çıkamayacağını bildiğim ama hala ameliyatla ilgili fırsatım olamayan 20'lik dişimin faaliyetiyle birlikte gül gibi geçinip gidiyoruz diyebilirim!

Heyecanlı günler geçirdim, aileler buluştu, çiçekler, gümüş tepsilerde çikolatalar geldi, kahveler pişirdim, isteme işini tamamladık, söz kestik,fotoğraflar çekildi, lezzetli pastalar yenildi,güldük, sohbet ettik, unutulmaz ve güzel bir gün geçirerek evlilik yolunda ilk adımımızı attık.

Parmağımdaki yüzüğe bakıp bakıp gülümsüyorum şimdi, fotoğraflara bakarken de kalbim daha hızlı atıyor sanki, içim ferahlıyor, bunca koşturmaca, zonlayan kafam bunların hiç biri beni üzemiyor inanın.

Sözlenmekle kalmadım, bu arada bir de işimi değiştirdim biliyorsunuz. Senelerdir her türlü psikolojik işkenceye maruz kaldığım, sabır taşı olsa çatlar dediğim kurum, "eski işyerim" oldu artık...
Çok yakın bir zamanda yeni işyerime yeni karıncalarım ve yeni iş arkadaşlarımla birlikte yepyeni bir adım atacağım.

Hayatım kökten değişiyor, sanki her şey senelerdir bekledi ve aynı anda aynı vakti buldu gibi:)

Bunları yaşamak güzel, hep iyi yönlerinden yakalamak ve güzel yönlerini görmek gerek hayatın.

Mutluluk derserinde sizlere de anlatmaya çalıştığım gibi, hep istemek ve iyi düşünmek bu işin en önemli kuralı.
Olumlu bakar ve yürekten inanırsanız mutluluğu ve masalları aramakla vakit kaybetmez, başkalarının masallarına imrenmez, kendi hayatınızın masalını kendiniz yazarsınız... ;)




10 Şubat 2011 Perşembe

"Ayşe Özyılmazel'in tavsiyesiyle Haftanın Blogu : Ful Yaprakları!"

Ayşe Özyılmazel'in "haftanın blogu" köşesinde ben varmışım bu hafta.
Canım blog arkadaşlarım bana haber verdiler,hepsine çok teşekkür ederim,




http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Yazarlar/ozyilmazel/2011/02/04/haftanin_blogu_ful_yapraklari

Haftanın blog'u: Ful yaprakları
Bu hafta ne moda, ne tasarım, ne yemek. Bu hafta blog'lar arasından sizin için genç bir kadının hayatını seçtim... Ful yaprakları ile tanışın istedim. Onun dünyasına girin, onunla tanışın dedim. Benim ilgimi çekti, belki siz de sürekli takibe alırsınız.

Bakın nasıl anlatıyor kendini: "Biz zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı. Saçları tuhaftı. Bir tutamı domates kırmızısı, perçemleri havuç rengi, kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı. Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı. Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı, gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi. Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı..." İşte blog adresi: fulyapragi.blogspot.com


EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!