Blog sayfamdaki sıkıntının "ofis" kaynaklı olduğunu öğrendim.
Blog sayfamdaki sıkıntının "ofis" kaynaklı olduğunu öğrendim.
Arada bir kaybolmak güzeldir, kendinizi özletirsiniz.Her zaman göz önünde olmayı sevmemişimdir zaten, arada sırada nadasa bırakmalı insan kendini:)Bir şeyler olup bitiyor etrafımda, görüntü sürekli akıyor.
İnsanlar, olaylar, renkler, şekiller, durumlar...
Her şey değişiyor, gelişiyor, karmaşıklaşıyor,düğümleniyor, çözümleniyor, kısacası her şey yaşanıyor; ben ise yerimdeyim, kıpırdıyamıyorum.
Değişemiyorum, bazı şeyler yapışmış üzerime, bazı renkler bütünleşmiş tenimle çıkarıp atamıyorum.
Rutinim, kurtulamıyorum, rutinden kaçmak için planlar yapıyorum hiç biri olmuyoır, sanki bir büyü gibi, sanki bir lanet gibi..durağanlık, sıkıcılık, hastalıklar,sorunlar üzerime yapışmış bırakmıyor yakamı.


Günaydın herkese! Yine bir kaç gündür ortalarda yoktum, şimdi iş yoğunluğu yüzünden iki satır yazamadım diye bahane bulmamak için bir yandan kahvaltı ederken bir yandan adaçayımı yudumluyor bir yandan da yazmaya çalışıyorum...
Sabah servis hostesi gelmeden 2-3 dakika önce telefonumu çaldırıyor ben de aşağı iniyorum.Bugün tam 15 dakika erken çaldırdı.Apar topar makyaj bile yapmadan fırladım.Üstümde jilem ayağımda mor mus çorabım ve babetlerim, hani hava ısınacaktı bugün! İnanıp da incecik giyindim, meğerse aşağı indiğimde anladım, aslında "buz" gibiymiş...Bekledim, bekledim gelen servis yok 5 dakika oldu aradım 2 dakikaya geliyoruz dedi, yok..12 dakika oldu, soğuktan bacaklarımı hissetmemeye başladım.Apartmana gireyim dedim, geri gittim, bu aradabir rimel sürdüm:) Derken yukarı bi çıksam da çizme mi giyinsem dedim, kapıyı açan annem, sen içeri girdin servis geldi 5 dakikadır seni bekliyor dedi.Ne gün ama ben varım servis yok, servis var ben yokum.Koştur koştur gittim, şöför zaten muhattab dahi alınmayacak cahillikte biri, hostese derdimi anlatmaya çalıştım ama dinlerken gözlerimin bile içine bakmadı, daha doğrusu dinlerken demeyim çünkü dinlemedi.
(Bu arada soğuktan oldu sanırım sağ bacağım ağrıyor, ya soğuktan ya da koştururken oldu heralde of off...)
İşin özü işe geldim, odamın anahtarını dün başka bir ofiise bırakmıştım, onu almak için içeri girdim ve her zamanki gibi "günaydın" dedim.
Ofiste 3 kişi vardı ben hariç.Harıl harıl konuşuyorlar bir kişi de dönüp günaydın demedi.
Bu defalarca tekrarlanan bir şey ve ben ısrarla günaydın demekten vazgeçmiyorum.Çünkü ben sabahları telefonumu da günaydın diye açarım, olması gereken budur.İnsanlık, görgü kuralları, hayatı kolaylaştıran küçük mutluluklardır bunlar!İnsanı insan yapan, bizi diğer canlılardan ayıran belirgin özellklerin başında konuşarak iletişim kurabilmek, hoşgörü, nezaket, güleryüz gelir! Bunları yaptığımda bir çok işimin çok daha kolay çözümlendiğini, hayatımın daha parlak olduğunu, kendimi daha iyi hissettiğimi gördüm. Mesela Kızılay'a gitmiştim işe girmeden önce sağlık raporu istemişlerdi, bilirsiniz "genelde" memurları gayet ve gayet suratsız, ilgisizdir.Sizi görmezden gelirler...Benim de işimi halledecek memur kadın aynen böyleydi, ben karşısındayım ama görmüyor, telefonla konuşuyor özel belli ki -iş değil, bir elinde ahize, diğerinde kaşe,5 dakika arayla aheste aheste içime fenalıklar getirerek kaşeyi kağıda basıyor.Bu hızla giderse gece yarısına 2 dakika kala işim hallolur ya da öbür güne kalır dedim içimden. Kadın bir kez bana baktı o sırada her zamanki gibi gülenyüzümü gördü, sonra 2.bakışında da "işiniz zor" diye sohbet açmaya çalıştığımı.Bir de baktım kadın bana gülümsedi, beni anlayan biri çıktı dedi, burada yalnız ve sıkılmış olduğunu ima etti ve sohbet ederek,havadan sudan işten güçten benim işlemim 2 dakikada bitti...
Ben biriyle sohbet etmiş oldum, o da bundan hoşnut işini yaptı böylece ikimizde bir şey kaybetmedik aksine kazandık! Oysa ben de suratsız, asabi ve tahammülsüz olsaydım bu anektod böyle mi biterdi?
Günaydın ile güleryüzü ve hoşsohbeti birbirine eklemek varken kafayı çevirip duymamazlıktan gelmek ne demektir. Odama girenler de aynı şeyi yapıyor, önce bir günaydın de hatır sor, karıncalarımın çoğu da böyle, günaydını ben diyince ağır ağır günaydııııınnnn fullll":) diye tekrarlıyorlar.Oysa bunu onlara benim hatırlatmamam gerek...
Gülümseyin, günaydın deyin, sohbet edin, arakadaş ve dost edinin, iyilik yapın, yardımsever olun, sevin, sevilin, aşık olun, aşkınızı doyasıya yaşayın, hoşgörülü olun, her şeyi tadını alarak yapın şu hayatta...
Yoksa o asık suratlı, robotlaşmış, gözünün feri kaçmış insanlar ordusunun askerleri olacaksınız...
İyilik ve güleryüz bize hayatın sunduğu en güzel nimetler, sakın unutmayın,
Herkese kocaman bir "GÜNAYDIN!" :)))

Resimdeki şarkıcıyı tanımışsınızdır mutlaka.
Bir kaç gündür ortalarda yoktum fark ettiyseniz:) 



"Söylemeli mi, söylememeli mi?" yazımı hatırlayanlar merak etmiştir belki ne yaptım diye...
Blogunun sıkı takipçisi olduğum sevgili Ayça'nın dükkanı beni "görkemli blog ödülü"ne layık görmüş :)
Bu benim eski bir yazım ve yeniden görüntülüyorum, daha fazla kişi okusun diye... Gerçekten de etrafımız tepeden inme yöneticilerle dolu... En ufak bir şey için tırnaklarının ucunu kaldırmaya üşenirler, her işi bize yaptırırlar. Sonra da onlar yaşar, biz sürünürüz... Bir kurumdan teşekkür etmemizi gerektirecek bir olayla karşı karşıya kaldım, sözlüzü tamam da yazılı olanı ben kendi departmanım adına yapabilirim. Kurumu arayıp teşekkür yazılarını yollayacakları mail adresini alarak mail atıp durumu üstün üstü yöneticiye bildirdim. Cevap olarak "mektubun şablonunu falancadan alıp filancadan da yardım alıp mektubu hazırlayıp bize atın, biz hazırını gönderelim işimiz kolaylaşır" dendi... İnanın mektubu hazırlama işi beni yormaz.Zira benim kalemim çok iyidir,ancak yoğunluktan tabiri caizse bi tarafınızdan ter damlarken, siz tırnak törpülüyor konumunda görülüyorsunuz ya, hele bir de filancadan yardım al deniliyor ya, bu yaşa gelmiş yüzlerce kitap okumuş, yazı alanında iyi olan, üniversiteyi dereceyle bitiren bana "yardım alarak yap" deniliyor ya, işte o kısmı bana çok dokundu... Deli gibi iş yaparken bir nefes aldım, durdum, motivasyonum uçtu gitti, eski yazılarımı hatırladım ve dedim ki "kızım..tarih tekekürden ibarettir"...

Bugün iyiyim:)
Daha iyi değil, çok daha iyiyim!
Anladım ki kısır döngüden farkısız , değiştiremediğim bu tatsız durum karşısında, yelkenleri suya indirip kendimi haddinden fazla üzmek sağlığımı bozmaktan öteye gitmeyecek. Çünkü biliyorum ki, "O" değişmeyecek. İşte bu yüzden benim için zor olanı yapacağım, durup düşünmek, sorgulamak ve savunmak yerine kulaklarımı tıkayacağım, yelkenlerim tam yol ileri gidecek.Benim asıl gitmek istediğim liman neresiyse oraya!
Kendi yolumda yürümeye devam edeceğim, biliyorum kolay değil içimdeki sevginin giderek tükendiğini görmek..Belki de esas içimi acıtan budur, ama ne olursa olsun bazı durumlarda bencil olmalı insan hayatta!Aksi takdirde tam da hayat güzel yüzünü göstermişken mutluluğumdan olmak var işin ucunda.
Evet iyiyim ben, gerçekten iyiyim,
Kötü gecenin ardından yine güneş doğdu odamın içine, Allah'ım sana teşekkür ederim...
Ben bugüne kadar O’nun sevgisini pek görmedim.
Arada bir göstermeye çalışır, tamam beni seviyor derken birde bakarım eski haline dönüverir.
Ben bugüne kadar O’nu üzecek hiçbir şey yapmadım. Bunca yıl, hep en başarılı, en dürüst, en sevilen, en eğlenceli oldum.Hiç kötü bir sözüm olmadı, hep en içtendim, en mutlu etmeyi seven, en güzel hediyeleri alan, en düşünceliydim.Bir şeyi esgeçtiğim, utandırdığım, unuttuğum olmadı…
Hep sevdiğimi söyleyip öperim, O beni pek öpmez. Uykumda seviyordur belki ama ben görmem, bilmem, hissetmem. Çok ender zamanlarda gösterir sevgisini.Şaşırırım, erken gelen bahara aldanan çiçekler gibi...Yüzüm güler,içim açılır,kavgasız gürültüsüz,didiklenmeden, sorgulamadan yaşamanın keyfini çıkarırım.Oysa çok kısa sürer bu yalancı bahar, yeniden ağır bir kış çöker üzerimize.Tüm umutlarım kırılır, her şey eskisi gibi olur,sanki bir büyüdür güzel olan herşey ve bozulur.
Sevgi önemli bir şeydir, gösterirsen paylaşırsan dallanır, budaklanır, güzelleşir.Ama O hiç paylaşmaz.
Hep beni yanlış anlar, içinden geçirdiği neyse ona inanır, O her şeyin en doğrusunu bilir, en iyisini yapar, en kuralcı olandır.O diyorsa doğrudur, o sezerse gerçektir.Sen konuşursun dinlemez, öyle değil dersin inanmaz, ufalırsın karşısında, yeniden ilkokuldaki yıllarına dönersin, azarlanırsın, incitilirsin, bir tarafa itilirsin. Kalbinde kalan en son sevgi zerreciklerini bile alır senden, zorla alır götürür, kökünü kurutur, çoraklaştırır. Üstelik çocukken azarlanmaya benzemez yetişkinlerin azarlanması, daha bir derinine iner, savunmalarında daha da büyük darbeler yersin karşı taraftan.Üstüne üstlük bir de sen suçlu olursun gözünde…Günün, gecen, hayatın zehir olur.
Boğazında kocaman bir düğümle dolaşırsın, etrafındaki güzel figürleri kıskanarak izlersin; her şeye rağmen desteklenenleri, sırtı sıvazlananları, kucaklanarak aferin denilenleri...İçin acır, tüm güzelliklerine, ışığına ve iyiliğine rağmen sana sırt çevirilmesini hazmedemezsin.
O ise sıkıntı yüzünden başına gelen hastalıklara inat, başarıyla kazandığın savaşına inat, hep tepeden bakar sana..Yutkunmadan konuşmaya devam eder, nefes almadan, pişman olmadan, içindeki her şeyi kusana, kapıları yüzüne kapatana kadar...
Sen ise aynaya bakarsın ve "Neden ?" dersin…
Neden ben iyi olanı hak etmiyorum?
Elindekini yere düşürürsün, umutsuzca uçar gidersin bir yerlere...
Bir yanın hep eksik kalır ve içinde bir yerlerde hep bir şeyler sızım sızım sızlar…
Çünkü O ne diyorsa doğrudur, O ne seziyorsa gerçektir.
Sen; küçücük bir zerresindir, kalbindeki sevgiyi ayakta tutmak için çabalayan, küçücük bir zerre…