Fotoğrafım
Türkiye
Bir zamanlar ful yaprakları adında bir çiçek kız vardı.Saçları tuhaftı.Bir tutamı domates kırmızısı,perçemleri havuç rengi,kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı.Pembe gözlükleriyle dünyayı ve insanları koşulsuz sevmeye kararlıydı ama gerçekleri görmesi zaman almadı.Canını yakanlardan kurtulmayı denedi, doğrulup toparlandı,gözyaşlarını sildi ve aynaya baktı. Gülümseyerek kendine bir söz verdi.Çiçek kızın hayattaki serüveni her daim taptaze ve rengarenk olacaktı... İletişim : fulyapraklari@hotmail.com

değer verenler

23 Mayıs 2011 Pazartesi

"Evliliğe doğru"

Evlenme hazırlıklarının bu kadar zor olduğunu bilmezdim...
Şurada 4 günlük güzel bir tatilim vardı, hava da güzeldi, ama o mis gibi havanın 1 dakika olsun keyfini çıkaramadım.
Koşturdum ve yine koşturdum…
Sağlığım olsun koşturayım tabii ama inanın 1 günün bana yetmediğini düşünüyorum artık. Sadece uykum değil yemek düzenim bile alt üst oldu, bu ara çok kalorili yemeklerle, abur cuburla beslenmeme rağmen kilo verdim.

Akşam 7’den sonra yemek yemeyen ben, akşam 10’da Mc Donalds’ta yemek yerken buluyorum kendimi,çünkü yemek yemeye vaktim olmuyor, olsa da dışarıda alternatif çok az, her yerde ev yemeği yapan mekan yok, o saatte de zaten ya hamburger ya dürüm.En iyisi bir an once eski düzenime kavuşmak..O da evlenince olacak nasılsa.
Gelelim neler yaptığıma, hazırlıklara.

Zamanın giderek azalması insanı biraz strese sokuyor, her şeyin tam ve eksiksiz olması zaten mümkün değil ama yola koymak için bile vakit, emek ve maddiyat gerekiyor.
Malum çeyizleri halletmiştim, eşyaların da büyük kısmını almıştık, evi tutmuştuk.

Yakın zamanda evin tesisat ve elektrik işleri de halledildi, annemle babam sağolsun biz çalıştığımız için onlar koşturdu hep...
Alışverişlerin son bir kaç evresini bitirdim, hiç bitmiyor biliyorum bu alışverişler ama en azından son 2'ye kaldığımı söyleyebilirim!
Yavaş yavaş da beyaz eşyalar ve diğer takımlar gelmeye başladıkça o bomboş mekan birden yaşanılası“ev” olmaya başladı gözümde.
Gelen her eşyayla ve her minik detaylarla daha da sıcak olmaya başladı koridor, mutfak, banyo ve tüm odalar…
Dün de artık dolapları doldurmaya başladık, temizlikle ilgili her türlü malzeme alındı ; detarjanlar, yumuşatıcılar, temizleyiciler, sabunlar ve diğer malzemeler dolaplara yerleştirildi.
Yemek takımları ve mutfakta kulanılacak malzemeler bulaşık makinasında yıkanıp mutfak dolaplarına koyularak kalan koliler eve taşındı, kışlık giysilerimden bavullara doldurup yeni gardroba yerleştirmeye de başladım.

Bir de kendimi aştığım ayakkabı koleksiyonumun bir kısmını götürdüm evime ama dolapların hepsini neredeyse benim ayakkabılarım ve kıyafetlerim kapladı! Sanırım bir dolaba ya da derin bir şifonyere daha ihtiyacımız olacak bunu fark ettik.
Bu arada vakit bulamayacağımı düşünerek, nevresim ve pike takımlarımın hepsini tek tek özenle ütüleyip çekmecelerime yerleştirmiş canım annem, gözlerim doldu, onun kadar düzenli ve tertipli olamam biliyorum ama temizlikte bana öğrettiği gibi hassas olacağım kesin.
Bu hazırlıkların dışında bir de nihayet işlerden fırsat yaratılıp İKEA’ya gidildi, mutfak ve banyo adına saklama çözümlerine başvuruldu, dekoratif eşyalar, mutfak masası,sandalyeleri ve minderleri alındı.

Büyük beyaz bir vazo aldım, içine de mavi, mor ve beyaz çiçekler koydum, duvara da masmavi kelebek çıkartmaları yapıştıracağım,bir de rengarenk tombul kuşlar aldım boncuklarla işlenmiş! Gelen diyecek ki, işte zaten ful'un evi böyle deli dolu, rengarenk olmalıydı,tam ona göre!
Fazla boğmadan, açık renkleri canlı renklerle kombine ederek, mümkün olduğu kadar az ama pratik eşyalı, modern döşenmiş, ferah bir ev yaratma çabasındayım.
Mesela banyoma çok büyük bir dolap koyamıyordum, bir de gereksiz bir çıkıntı vardı dolabı koyacağım köşede, ölçüp biçmiştim, İKEA'da tam oraya göre bir dolap buldum, hem ayakları yerden yüksek, banyada ıslanmaz hem de şimdilik beni idare eder. Beyaz, çekmecelerinde küçük camlar var. Tabii tüm bunları, dolapları seçtik aldık ama yorgunluktan da tansiyonumuz düştü onların uğruna,artık ne zaman kurarız onu bile bilemiyorum.
Bir de çok şirin sepetler var, bir tane aldım, kare, beyaz, hasırdan.İçlerine renk renk çeşitli sabunlar ve minik el havluları koyarak dekore etmeyi düşünüyorum, aynı renk mumlarla da kafamda tasarladığım banyo dekorunu tamamlayacağım.
Mutfak için, yatak odası ve giriş için de düşünceler var kafamda, önemli olan minik bütçelerle, güzel ve farklı ayrıntılar yakalayabilmek öyle değil mi?
Sağlıkla, huzurla, mutlulukla yaşanılacak bir mekan olsun "evimiz" ...

Koşturmacaya devam,
Fazla bir zaman kalmadı düğüne!
Haydi bakalım kolay gelsin Ful'e...


17 Mayıs 2011 Salı

"Oxford ayakkabılar"







Özellikle işyerlerinde biz kadınların kurtarıcısı olan oxford ayakkabılar bahar sezonunda yine ön planda yer alıyor.



Sizinki hangisi?


"Rengarenk"




Ne mi yaptım?

Nişanlımın ben tekrar söylemeden aldığı çiçeği muzip bir keyifle vazoya koydum, gidip gelip bakıp gülümsedim(demek ki zorla da olsa işe yaramış! bkz.
eski yazı.)

Dün akşam markette aldığım viledanın sapını mikrofon gibi kullanarak etrafımdakilere aldırmadan çalan şarkıya bir parça eşlik ettim ve kimse dönüp bana bakmadı bile!Etraf bezgin bekir kaynıyor bunu bir kez daha anladım.

Hiç düşünmeden, direkt dükkana girdim ve sayısını bilmediğim spor ayakkabı koleksiyonuma bir yenisini daha ekledim, hiç suçluluk duymadım aksine diğer yeni modellerde de gözüm kaldı.

Akşam yürüyüşlerine başladım, yürüdükçe kafamın içinde devrim yapmış tilkilerin sıkı safları biraz olsun genişlettiğini hissettim.

Yolda yürürken,her yerde seçim afişlerini ve gökyüzünü görmemizi engelleyen siyasi parti bayraklarını görmekten ne kadar çok sıkıldığımı fark ettim, tüm panolara sadece aynı partini afişlerinin tahsis edilmesi ileri demokrasi midir? dedim.

Yepyeni evimdeki elektrik problemi nedeniyle evi yapan adam başta olmak üzere pek çok kişiye küfür ettim, bir kez daha bu ülkede yaşanmaz! dedim ama yaşamaya devam ettim ve göç etmek için en ufak bir adım atmadım,eşyalarımı toplamadım,balık hafızalı topluma ayak uydurdum.

İstatistik rapolarından yazılarımın her gün giderek çok daha fazla kişiye ulaştığını görerek mutlu oldum, aklımdan geçen, yazmak isteyip de yazamadıklarım neler diye düşünür halde buldum kendimi, içimi dökmeyi ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha hatırladım.

Bazı kitapların zamanı vardır derler, şu an okuduğum pek çok kitabı rölantiye alıp eskiden okuduğum,bana iyi geleceğini düşündüğüm bir kitaba yeniden başladım.

Evin yakınında açılan pideciden pide söyledim kendime, tahminlerimin ötesinde çıktı!Koşturmacalardan verdiğim kiloları nasıl geri alacağıma çözüm bulabildim zira gelinliğin içinde kaybolmak gibi bir hayalimin olmadığını anımsadım.

Çocukluğumda moda olan impulse reklamındaki gibi hiç tanımadığım bir adamın bana verdiği 2 adet gülü masamdaki yeşil soda şişesinin içine koydum.(yok yok yanlış anlamayın işyerinin anlaşmalı çiçekçisi ama gerçekten adamı tanımıyorum.)

Masamın üzerini özenle toparladım, yaklaşık 1 saat sonra yine eski dağınıklığında buldum.Bunu nasıl başardığımı düşündüm ama yine bulamadım.

İnce bir bluz ve yazlık hırkayla geçirilen akşamları çok özlediğimi fark ettim,"bira almalıyım bu akşam, buz gibi bira eşliğinde tadı çıkmalı gecenin" dedim.

Gözlerimin sıkça dalmasını ve uyuklamamın sebebini yine havaya yordum. Gündoğarken'in şarkısı gibi "sıcaklardandır" diye mırıldandım.Bir de hamak olsa şimdi şurada...

Burnumdan nefes alıp biraz tutup yine burnumdan vererek güzel şeyler düşünmeye çalıştım.

Masmavi bir gökyüzü, uzun zamandır beklenen sıcak bir hava, parlak güneş, kafamda tilkiler, önümde işler.

Yine de rengarenk bakmalı her zamanki pencereden..

Yine de her şey güzel dedim, şükürler olsun düne,bugüne.
O halde usanmadan umut etmeli yarına...

16 Mayıs 2011 Pazartesi

"Ayakkabılar çiçek açtı"

D&G 2011 İlkbahar-Yaz Ayakkabı Koleksiyonundan Seçmeler...

Rengarenk, cıvıl cıvıl!













"Evim evim güzel evim"



Güzel bir haberin ipucuyla başlamak istedim haftanın ilk gününe, yakın bir zamanda "Ful Yaprakları"yla yapılan bir ropörtaj okuyacaksınız, ama detayları veremiyorum, şimdilik bu kadar;)


Bu güzel ipucunun ardından gelelim evlilk hazırlıklarına.Biliyorsunuz çok yoğun günler geçiriyorum.
Malum ben çalışıyorum, nişanlım da çok yoğun çalışıyor ve vaktin kısıtlı olması yüzünden işimiz epeyce zorlaşıyor.


Bir ev kurmak ne kadar da zormuş meğerse...


Hem maddi hem manevi bir yorgunluk,hani tatlı yorgunluk diyorlar ya, açıkçası ben daha tatlı kısmını göremedim pek, daha doğrusu görmeye vaktim olmadı. Eğer koşturmaktan fırsat bulusam görmek istiyorum...


Sanırım evlendikten sonra alışverişsiz, elde poşet poşet kol ağrımadan gezmediğim, perdeciyi, beyaz eşyacıyı beklemediğim,şu da lazım, bu da lazım ama almaya vaktim yok ki demediğim günlerde farkına varacağım evimin güzelliğinin :)


Şöyle rahatça oturup bir keyif kahvesi içmek istiyorum ama olamadı, zira koltuk takımlarımız henüz gelmedi, diğer odaya da yaptırmak istediğim minderler için hala bir girişimde bulunamadım.


Koltuk takımları, yemek odası, yatak odası takımı, beyaz eşyalar, halılar, avizeler, yemek takımları, tabak-çanak,tencere-tava,yok kepçe, yok rende, bardaklar, kaseler, dekorlar, banyo takımları, yastık, yorgan, nevresim takımı, aksesuarlar, gelinlik, ayakkabı derken..insan hafif sıyırabiliyormuş bunu görüyorum son günlerde.


Anksiyetemin tavan yaptığı zamanlardayım ve kendi kendimi telkinlerle geziniyorum etrafta.


Bir de nişanlımın bir yakınının ani vefatı nedeniyle de bu haftasonu pek parlak geçemedi bizim için.




Tüm bunlar bir yana aslında herşeyim tamam olsun diye bir kaygım yok, ama temel ihtiyaçların olması için bile büyük bir uğraş veriyorsunuz.


Evlenecek olanlara ilk önerim öncelikle detayları almanız, ben öyle yaptım ve iyi ki de yapmışım diyorum,yoksa düğün stresinin arttığı bu dönemlerde detaylar için koşmak çok daha zor olacaktı.


Ben çeyizini hazırlamış bir hatun olamadım,hayatım boyunca hiç gelinlik modelimi bile düşünmemiştim inanır mısınız?
Sadece evimde her eşyanın herkeste olandan farklı olmasını isterdim hep.
Ne lazımsa ve nasıl istiyorsam evlenmeden önce alırım demiştim.
Sadece mutfak eşyalarından ve yatak odası takımlarından biraz almıştım o kadar.
Bir de anneciğim sağolsun benim zevkimi bilerek ne kadar ilginç orjinal eşya varsa birer ikişer toplamıştı gördüğünde, onlar da dolapların köşelerinde duruyor beni bekliyordu.Mesela bir dondurmalıklar almış seneler önce, ben daha o kadar değişik bir şey görmedim.


Hal böyle olunca, işin içinden çıkamayacağımı anlayarak ilk olarak tüm evi odalara bölerek bir ihtiyaç listesi yaptım, aklıma geldikçe yazdım ve uzun bir liste oluşturdum.
Sonra yatak odasından başladım almaya, onun için dolaştım bir kaç ay önce, beğendiğim nevresim takımlarını, pike takımlarını aldım, yastıklar, yorganlar, battaniyeler,bornozlar,havlular tam ful'e göre rengarenk ve iç açıcı desenlerde alındı..


Ardından mutfak için alışveriş yaptım, yemek takımı, çatal bıçak takımı, tencelere, sahanlar, tavalar alındı, sonra daha küçük ihtiyaçlara geldi sıra, bardaklar, servis takımları,çaydanlık vb. halledildi.Ardından daha da küçük detayları gördükçe aldım, rendeden tutun da salata kurutucuya,meyve sebze yıkayıcı kaplara kadar..


Mutfaktan sonra sıra banyoya geldi, banyo için pek çok yer var ama ben size Koçtaş'ı öneririm. Harika takımlar var, hem modern hem de her zevke göre, sadesi de var, taşlısı da, rengarenk üzeri kedili böceklisi de.
Benim hangisini aldığımı tahmin etmiş gülümsüyorsunuz şu an eminim :)
Sabunluklar, pamukluklar,diş fırçalıkları,kirli sepeti, banyo halısı ve çöp kovası da alındıktan sonra banyonun da ihtiyaç listesini bitirdim.


Sonra bunları yaparken arada beyaz eşyacıya gidildi, onlar seçildi, daha sonra da en zor kısımlardan biri olan koltuk takımı ve yemek takımı, yatak odası takımı seçimi yapıldı.




Şimdi diğer kalan eksikleri parça parça bütçemize ve zevkimize göre acele etmeden toparlama aşamasına geldik.


Düğün mekanı, davetiyeler, gelinlikte rötuşlar, fotoğraflar, nikah şekerleri gibi pek çok detay bizleri bekliyor.


Herşeyin hayırlısı olsun,

Bana beden ve ruh sağlığı dileyin lütfen- ki tüm bu koşturmacanın altından rahatlıkla kalkabileyim.Şöyle ayaklarımı uzatıp güneşe karşı, bir fincan kahvenin keyfine varacak zamanlarımız gelsin,sağlıkla, mutlulukla, bir yastıkta...


12 Mayıs 2011 Perşembe

"Murathan Mungan ve Şairin Romanı"





Murathan Mungan'ın kitaplarını, şiirlerini severim.


Bendeki imzalı kitaplarına gözüm gibi bakarım.


Hemen hemen tüm kitaplarını okumuş, altlarını çizmişliğim vardır. Hala kütüphanemin başına geçip tekrar tekrar altı çizili satırları okuyup da bazı duyguları ve durumları nasıl böylesine güzel öyküleştirebildiğine hayranlıkla bakarım, gözlem yeteneğine hayran kalırım.Hoş, zaten bir yazarın en önemli yeteneklerindendir; gözlemek.


Seneler önce sanırım 2005 yılında okuduğum "50 Parça" kitabında yer alan "Şairin Romanı" tamamlanarak geçtiğimiz ay Metis Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.
Biz kitap kurtlarını bekliyor...




Konusu:




Adı Yerküre olan bir gezegen.


En büyük kara parçası sayılan Anakara'da farklı yerlerden farklı nedenlerle Odragend'e varmak üzere yola çıkan gezginler. Elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair. Yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra, çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir filozofu. Yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren atlı polis ve yardımcısı.


Yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar. Surlarında şiir bayrakları dalganan şehirler. Kanatları göğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar. Sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler... İnsanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri.Batı'nın modern çağ fantazi romanlarıyla Doğu'nun Binbir Gece Masalları'nın özgün bir bileşimi.


"Şairin Romanı", tabiata, emeğe ve şiire bir övgü.




Okuma Parçası:




Açılış bölümü: Koku, s. 9-11.




Açık denizde dev dalgalarla boğuştukları aylarca süren fırtınalı deniz yolculuğunun sonunda o sabah, Anakara'nın güneybatı körfezine özgü yumuşak rüzgârın o tanıdık kokusuyla uyandı. Kendine özgü bu sakız kokusuyla birlikte Bendag'ın kendisinden önce gömülü anılarını uyandırdı körfez rüzgârı; belleğinin kuytu derinliklerini uyandırdı.


Güneybatı körfezinin sezdirmeden insanın içine işleyen meltemiydi bu.


Bunca yıl başka hiçbir denizde, hiçbir körfezde karşılaşmadığı ve ne zamandır unutmuş olduğu belli belirsiz denebilecek bu incecik kokuyu, döndüğünde onu karşılayacak şeyler arasında saymak aklına bile gelmemişti.


Çok uzaklardan erimiş bir tül gibi esen bu uçucu koku, yaşlandıkça iyice hafiflemiş olan uykusunu taze bir çay yaprakçığı gibi usulca açıverdi. Uyanmıştı ama gözlerini açmadan, yüzünde incecik bir tebessümle, kokuyu içine, ta içine derin derin çekti.


Uzun zamandır yaşadığı hiçbir ânı aceleye getirmemeyi öğrenmişti. Gene öyle yaptı. Yaşadığı ânı derinleştirdi, uzattı, tadına vardı.


Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı.


İnsan içinde yaşadığı ânı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu.


Sonra açtı gözlerini. İçi huzur ve mutlulukla dolmuştu. Ne zamandır uyandığı en iyi sabahtı bu. Güneş ufuk çizgisinde uçuk kızıllığıyla kendini göstermeye başlamıştı. Denize vuran incecik altın teller kopkoyu bir lacivertliğin üzerinde kılcal çakımlarla titreşip duruyordu.


Yelkenlerini dolduran cömert ve hafif rüzgârla körfezin durgun denizini yararak ilerliyordu kadırgaları; açık denizdeki nice fırtınaya bu sert mizacıyla dayanan kadırgaları...


Küpeştenin üzeri taze bir çiy örtüsüyle kaplanmıştı, incecik bir cam gibi parlıyordu okyanus tuzuyla aşınmış tahtalar. Az ileride sıkı dokunmuş kalın örtülere sarınmış genç miçolar sırtlarını dayadıkları iri fıçılardan azıcık yana kaykılmış, uykularını sürdürüyorlardı.


Tatlı, huzur veren bir serinlik vardı havada. Belli, güzel bir gün olacaktı.


Usulca yerinden kalktı. Kara henüz görünmüyordu. Ama bu rüzgâr, bu koku, karadan çok uzakta olmadıklarını söylüyordu ona, öğleye kalmadan varırlardı belki; ya da en geç öğle sırasında.


Kimseyi uyandırmamaya özen göstererek parmaklarının ucuna basa basa kadırganın burnuna kadar gitti. Hep gölge gibi yürürdü zaten. Bulunduğu her yerde varlığını silmeye çalışanlardandı. Sağlam çatırtılarla denizi yaran güçlü kadırganın iki yana savurduğu bembeyaz köpüklerin seyrine daldı. Binlerce kez seyrettiği, ama her seferinde yeniden hayranlık duyduğu bir manzaraydı bu. Doğanın mucizeleri hiç eskimiyordu.Doğa her zaman yeniydi. Bu sabah gibi, bu rüzgâr gibi, şu köpükler gibi. Doğaya ilişkin, kanıksadığımızı sandığımız en tanıdık imgeler bile her an yepyeni bir mucizeyle yenilenebilir; yepyeni bir görünüş, derinlik ve anlam kazanır; her şey birdenbire yerkürenin var olduğu ilk günkü kadar taze ve kullanılmamış oluverirdi. Doğa hiç bıkkınlık vermiyor, hiç usandırmıyor, her seferinde şaşırtmayı sürdürüyordu.


"İyi şiir doğa gibidir," derdi ilk ustası, "en çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır." Onu şu aralar çok sık anımsıyordu. İnceden inceye ölmeye yaklaştığını hissettiğinden midir nedir, sık sık ilk ustasını düşünürken yakalıyordu kendini; ilk ustalar ilk aşklar gibidir, hiç unutulmazlar. Her yaşta hatırlanacak güzel deyişler, derin sözler bırakırlar ardındakilere, yetiştirmelerine. Her yeni deneyim, her yeni aydınlanma ânı, her önemli dönemeç onların çok eskiden söylemiş oldukları bir sözün yeniden günışığına çıkmasını sağlar. Yeniden görülmesini, görünmesini. Yeniden anlamlandırılmasını. Tıpkı toprak altından çıkan eski paralar gibi yeniden ışırlar. Su altından çıkan eski batıklar gibi çıkarıldıkları zamanın ruhuyla dolar, yeni anlamlar kazanırlar. Yıllara yayılmış deneyimlerin zenginleştirdiği bu çeşit düşünceler baktığı köpükler gibi hızla parlayıp sönerek geçiyordu aklından.Sabahın serinliği içine işliyordu; şalına sarındı iyice. Dinginlik veren bir ürperti dolduruyordu içini. Haz veren, güzel bir üşümeydi bu. Dönüp uyuyanlara baktı yeniden. Körfezin sakız kokan meltemiyle tanıştığında şu miçoların yaşlarında olmalıydı. Denizi görmek için, deniz ikliminde yaşamak için inmişti Anakara'nın kuzeydoğusundan güneybatısına aylarca süren bir yolculukla...


Koskoca Anakara'yı bir ucundan diğer ucuna çaprazlamasına katetmişti.


İlk Yolculuk şiirlerini o zaman yazmıştı. Çocuk denecek yaştaydı. Denizi görmeden büyümek istemiyordu. O zamanki ustası öyle istemiş, onu güneybatı körfezindeki o zamanlar küçücük, şirin bir kasaba olan, şimdiyse ünü denizaşırı ülkelerde bile sıkça anılan bu zengin liman şehrine, bir başka ustanın yanına göndermişti.








11 Mayıs 2011 Çarşamba

"Yorumsuz"



Dün akşam arkadaşlarımla buluştum.
Akşamın sonunda evime dönmek üzere dolmuş duraklarına yürüdüm.
Dolmuşa bindim, dolmasını beklerken şoförün birşeyler söylediğini fark ettim, kulaklığımı çıkarıp dikkat kesildim merakla.

“Şerefsiz bunlar şerefsiz!”

Kime söylediğini anlamadım ama acaba birilerine bir şey mi yaptılar , hırsızlık ya da sarkıntılık gibi bir durum mu oldu akşam akşam diye düşündüm.

Adam olanca siniriyle söylenmeye devam etti.

“Şerefsizler, yazıklar olsun” diyerek yanındaki yolcuya döndü ve kilit cümleyi kurdu;

“Sopa alacaksın, odun böyle..girişeceksin bunlara..şu hale bak rezillik rezillik..alacaksın odunu ancak bu paklar bunları sopa sopa!”

Merakım arttı iyice, etrafa bakınmak istedim "Kimmiş bu odunla dövülesi acaba ne oldu, adamların da çilesi tabii akşamları kimbilir neler dönüyor bu sokaklarda" derken bir de baktım ki şoför gözünü öpüşen bir çifte dikmiş!

Meğer odunla dövmek istediği dolmuşa binmeden önce ona sarılıp birbirlerini dudağından öpen çiftmiş!

Sevişerek değil bölünerek çoğalıyor bu zihniyetteki adamlar...

O kadar şaşırdım ki bu bakış açısına, bu tavıra, yorum bile yapamadım.

Yalnızca düşündüm; "bir insanın sevgilisini topluluk içinde öpmesinin, durumu abartmadığı aşamada-ki gerçekten de güzel bir öpücük ve aşk vardı görebilen gözler için-ne zararı olabilir?" dedim. Bir de "kime ne?" diye de eklemek istedim.

Sonra yine düşündüm; son zamanlarda yaşadıklarımızı, nereden gelip nereye gittiğimizi, artan cehaletimizi, baskıları, zifiri karanlığımızı.

Damarım kabarsa da adamın o yaklaşımını gördükten sonra," gecenin o vakti fikrimi söyleyebilir miyim" dedim, "bagajında kim bilir kaç sopa, etrafında kimbilir onun gibi kaç kişi vardır" dedim, yalnızca içimden konuştum,kızdım ama sustum.

Sustukça sıranın birgün bize de geleceğini bile bile...


"Çocuk, kitap, kütüphane ve çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak Vol.2"

*Çocuklar ve kitaplarla ilgili ilk yazımı okuduktan sonra bu yazımı okumanızı tavsiye ederim.

Çoğu anne baba çocuklarının kitap okumamasından yakınır.
Bu o kadar da büyük ve çözülemeyecek bir problem değildir merak etmeyin sakın, üstesinden gelinebilir, tecrübeyle sabittir.
Öncelikle çocuk yaş olarak ne kadar küçükse o kadar şanslıyız, ağacın yaşken eğildiğini unutmamalıyız.


Günümüzde Internet kullanım sıklığı, cazip bilgisayarlar, oyunlar, msn, facebook,cep telefonları, tek bir tık ile dünyaları ayağınıza getiren süratli ve yaygın bir teknolojiye karşı ayakta dimdik durmaya çalışan kitaplar var...

Anne baba olarak kitap okuma alışkanlığınız ne durumda bilemiyorum ama bazen çocuklara kitap okutmak konusunda tavsiyeler verirken aslında anne babaların da kendi çocukluklarından bu konuda hiç destek görmediğini ve okuma alışkanlıklarının bazen günlük gazeteden bazen de haftada bir bir kaç dergi karıştırmaktan ibaret olduğunu görüyorum üzülerek.

Hal böyle olunca anne babayı model olarak alan çocuk, evde kitap okunmadığını görüyor ve bu güzel alışkanlığı edinmekten mahrum kalıyor.
Öncelikle iş aileye düşüyor,siz zamanı nasıl programlarsanız ve nasıl verimli kullanırsanız çocuklarınız da o kadar mutlu olurlar.

Daha önceki yazımda kısaca değinmiştim, evinizde kitap okuma saatleri oluşturabilirsiniz. Televizyona, yemeğe, akşamları meyva eşliğinde sohbete vakit bulan anne babalar, günde en az yarım saati de kitap-gazete-dergi okumaya ayırmalı.

Çocuklarınızı tanıyın
Çocuk işte, Ben10, mickey mouse,kırmızı başlıklı kız ve bilinen diğer kahramanları sever deyip de kitap seçimini hemen kendiniz yapmayın. Gerçekten nelerden hoşlanıyorlar? Bunu öğrenmeye çalışın.
Çizgi film kahramanı Sünger Bob’u çok mu seviyor? Sünger Bob’un da kitapları var biliyor musunuz?Bunun için kitabevlerinde ve kütüphanelerde birlikte zaman geçirmelisiniz.

Çocuğunuzun yaş aralığı nedir peki?

Aldığınız kitap ona ve seviyesine uygun mu?
Küçük bir çocuğa bol yazılı kalın bir kitap verirseniz sıkılıp atar bir köşeye, siz ona okusanız bile kısa sürede dikkati dağılır,kitabı istemez, her kitap okuma zamanı ona işkence gibi gelir. Çünkü çocuk canlı renkleri,resimleri görmek ister, ilk başlarda hikayeden çok resimleri ilgilendirir onu.

Çocuğunuz eğer 2 yaşındaysa ona sayfaları hacim olarak daha kalın, puntoları büyük, resimlerden oluşan, renkli, boyut olarak büyük kitaplar almanızı tavsiye ederim.Kitaplarla ilk tanışma çok öenmlidir.Mümkün olduğunca ilgisini çeken bir şeyler olmalı.
Yaşı biraz daha büyüdüğünde ise yine puntosu büyük, sayfaları geniş,bol resimli,sizin ona okurken ekstra bir şeyler katabileceğiniz, hikayeyi birlikte resimlere bakarak tekrar tekrar anlatabileceğiniz iyi resimlenmiş kitapları öneririm.

4-5 yaşında ise daha çok eğitici, sayıları, harfleri, az-çok kavramlarını, etrafında gördüğü nesneleri, hayvanları tanıtıcı,kısa kısa çocuğu sıkmadan bilgi veren kitapları öneririm, bununla birlikte yine sizin ona okuyacağınız büyük puntolu, iyi çizilmiş bol resme sahip, ilgisini çekecek, renkli hikaye ve masal kitapları size yardımcı olacaktır.

Okumayı öğrenme süreci ve okumaya başlamasıyla birlikte seçenekleriniz daha da çoğalıyor. Kitabevleri ve kütüphaneler seçim konusunda sizlere epey yardımcı olacaktır. Yalnız dikkat etmemiz gereken en önemli nokta çocuğunuzu tanımak.

Çocukların hoşlandıkları kitaplar
Kimi çocuk çizgi roman okumaktan hoşlanır, kimi küçük hafiyelerin maceralarından, kimileri balerinlerden, kimileri doğayla ilgili kitaplardan hoşlanır.
Kitap okumaktan hoşlanmayan bir çocukla sohbet ettiğimde ona yaklaşırken ilgi alanlarını öğrenmeye çalışırım mesela.

“Evet..söyle bakalım,nelerden hoşlanırsın?”

Erkekler genellikle macera, futbol, bilim-kurgu(kuşkusuz çok hafif düzeyde) ve korku seviyorlar, kızlar ise prensesler, periler ve balerinlere hayranlar.
Yaşları büyüdükçe meraklarını giderecek, bilimi eğlenceli şekilde onara sunan kitaplara bayılıyorlar. Özellikle pencereli, çıkartmalı, etkinlikli olanları tercih ediyorlar.
Günümüzde bu tip kitapların alternatifleri çok, hatta seri halindeler.
Birinci kitaptan okumaya başlıyorlar, bakıyorlar ki çok heyecanlı, merak etmeye başlıyorlar ve kitap bitiyor...Sonra ne alacağım demek yerine o serinin 2.kitabıyla devam ediyorsunuz, sonra 3.kitap derken bakıyorsunuz ki 10 kitaplık seri bitmiş.

Çocuk Internete girdiğinde serinin 11.kitabı çıkacak mı diye bakıyor bu sefer..
Ona benzer diğer kitaplara bakıyor, derken kütüphanesi genişliyor, yanyana dizilmiş pek çok rengarenk kitap! Hoşuna gidiyor, okumayı alışkanlık haline getiriyor ve koleksiyon yapmaya başlıyor, gururla arkadaşlarına diyor ki “benim 50 tane kitabım var!”
Anne baba olarak onları destekleyin lütfen, okumak için kitap almak için ısrar eden çocukları asla geri çevirmeyin. Biraz zaman geçince arada eski kitaplara dönsünler, yeniden okumalarında da bir sakınca yok.

Yaşları ilerledikçe de resimleri daha az, yazıları daha sık olanları seçin lütfen.

Kitap seçerken...
Kitapların içeriği konusunda dikkatli olmanız ve dilini, resimlerini kontrol etmeniz çok önemli. Hikayenin sonunda bir ders verip vermediğine de bakın lütfen, her kitabın sonu dersle bitecek diye bir şey yok elbette ama sonunda bir şey öğrenmesi çok daha faydalı olur.

Mesela arkadaşlarını üzen ve yaptığı yaramazlıklarla onların canını acıtan bir kurbağanın sonra yalnız kalmasını, ardından hatasını anlamasını ve bir daha arkadaşlarını üzmeyeceğine söz verip onlara karşı yaptığı hataları telafi edip özür dilemesini anlatan bir masal gibi :)

Artık o kadar çok yayınevi ve o kadar çok dağıtımcı firma var ki, resimleri özensiz, çevirisi kötü, dili çocuklara uygun olmayan yüzlerce kitap dolu piyasa.
Bu nedenle daha çok güvendiğiniz, daha önce kitaplarını alıp okuttuğunuz, editörü,
çevirmenleri ve illüstratörleri iyi olan,iyi yayınevlerini seçmenizi öneririm.

Bir kitap çıkana kadar onlarca merhale atlatıyor.
Her adımda işini iyi yapan insanlar olduğunda siz de o kitabı güvenle okutabiliyorsunuz çocuklarınıza.

Bildiğiniz gibi kitap okumak çocukların bilgi dağarcığının gelişmesinde de çok faydalıdır, eğer çocuklarınızın şimdikiler gibi “i” ve “ğ” gibi harfleri kullanmadan yazı yazan, kendini ifade et dediğimizde yalnızca 3 satır yazı yazabilen, konuşurken 30-40 kelimeden yukarı çıkamayan bir neslin peşinden gitmesini istemiyorsanız onlara karne hediyesi olarak aldığınız dizüstü bilgisayara ek olarak odasına bir de kocaman bir kitaplık alın lütfen.
İçini doldurması için de ona özgürlük tanıyın.Nasıl istiyorsa öyle doldursun.İster çizgi roman, ister hikaye, ister müzik dergisi, ister spor ansiklopedisi..seçimler ona kalsın..

Okuyan, sorgulayan, bilgili, ne istediğini bilen, araştırmacı bir nesil yetiştirmek istiyorsanız lütfen çocuklarınızın kitap okuma alışkanlığı kazanmasına yardımcı olun.

Bol kitaplı günler...

P.S. Konu hakkında daha fazla bilgi için mail yoluyla benimle iletişime geçebilirsiniz.


10 Mayıs 2011 Salı

"Küçük Mutluluk Dersleri Vol.12"


Fazlasıyla klişedir yarısı dolu bardak hikayesi ama bir o kadar da basit bir denklemdir; eğer hayata olumlu bakıyorsan, bardağın dolu tarafını görürsün.

Karşınızda bir bardak var ve o bardak bir durumu sembolize ediyor.
Durum tamamen sizin bakış açınıza kalmış.

Şu bir gerçek ki, hayat koşullarının böylesine ağır olduğu bir zamanda insan her zaman bardağın dolu tarafından yani olumlu açıdan bakamıyor şüphesiz.
O an ki ruh haliniz, etrafınızdakiler, yaşadığınız olaylar,stresiniz,yorgunluğunuz sıkça etki ediyor buna.
Aksiliklerle geçen zor bir günün sonunda, karşılaştığınız duruma olumlu bakabilmek ancak olumlu yaşam tarznı yaşam biçimi olarak kabullenmekten geçiyor.

Örnekleme yaparak anlatmak istiyorum.

Yakınımın bir patronu var mesela, adam gerçekten duruşuyla, zihiniyetiyle, uslubuyla adamın canına okuyan cinsten biri.
(Bu durumda bardakta hiç su yok, ne kadar arasanız da adamda olumlu bir yan göremiyorsunuz.)

Adam böyle olunca yakınım da sürekli şikayet ediyor haliyle,
Geçenlerde aramızda şöyle bir konuşma geçti,bu konuşma aynı zamanda minicik bir örnek olsun bizim için,

Alt dudağı dışarıda, gözleri sıkkın bakıyor, epey yorulmuş,bıkmış, umutsuzluğa düşmüş belli..

Dedi ki: “Canımdan bezdim ful, sürekli aynı durumlar, adam işi bilmiyor, bilmediği halde bilenlere ahkam kesiyor, fikrimi söyleyemiyorum, sen beceriksizin tekisin demek istiyorum ama patron tabii yüzüne söyleyemiyorum, bıktım artık inan!insanın kendi işi gibisi yok.”

Ben de durdum dedim ki “aslında kurtulmanın anahtarını az önce kendin verdin.”

“Nasıl yani” dedi.

“İnsanın kendi işi gibisi yok dedin ya,işte ondan bahsediyorum, kiracıysan ve ev sahibin kötüyse, kötü evsahibi insanı mal sahibi yapar misali” dedim.

(Zor bir durum,hepimizin yaşadığı bir şey aslında.Ama imkanlarımız farklı elbette.
Bu yüzden ona sunacağım çıkış yolunu ben deneyemiyorum henüz,maddi gücüm onun gibi olsaydı bir an düşünmezdim bile adım atmak için)

Yakınım şaşırdı, ben kendi işimi kurmayı hep istiyordum ama bunun için adım atmamıştım bugüne kadar” dedi.

(Bazen duruma o kadar odaklanırız ki sonuca giden yoldaki en basit en kolay çözümleri bile göremeyiz.Sizin de başınıza gelmiştir..nasıl da aklıma gelmedi demişsinizdir.)

“Ne bekliyorsun, eğer daha iyi bir patronun olsaydı emekli olana dek onun yanında çalışacaktın,adam iyi diye maaşına talim edecektin. Kendi hayallerine, istediğin işe ve belki de çok daha fazla kazancağın bir geleceğe başlayamayacaktın.O görgüsüz adam seni bezdirir de belki başkalarının yanında çalışmaktansa artık birikimlerimi değerlendirip bir iş kurarım dersin ha?” dedim.

“Güzel bir bakış açısı ful, bak ben bunu bu yönden hiç düşünmemiştim.”dedi.

*** *** *** *** *** *** *** *** ***

İş kurmak demek risk almak, her şeye yeniden başlamak demek.Azimle istekle olur elbet ama durup da şikayet etmekle hiç bir şey elde edilmez...

Bu kısacık konuşma bile bakış açısının ne denli önemli olduğunu anlatıyor bize.

Bir şeyler için şikayet etmek, aynı döngüde dönüp durmak yerine bir çözüm üretmeye çalışmak, zor olan varsa zıttı olan kolayın da aynı durum içinde gizlendiğini, yalnızca onu bizim ortaya çıkarmamız gerektiğine inanmak lazım.

Bu zamanlarda bir bardak suyu bulmak zor, şimdilik bardağımızın yarısı dolu.

Siz yarım bardak suya sahip olduğunuz için sevinenlerden misiniz?
Yoksa yarım bardak boşluğa üzülenlerden mi?

Hayat sizin, karar sizin...




9 Mayıs 2011 Pazartesi

"Origami - Panda

Origami'ye devam...
Bu sefer sevimli bir panda'yı seçtim. (en.origami-club.com)
Belki pazartesi sendromundan ve İstanbul'daki yağmurun kasvetinden biraz olsun kurtuluruz diye..
Pandanın gözlerini pek güzel çizmişler yalnız, bunu başarmak da ayrı bir sanat:)
Kırtasiyelerde satılan içi siyah hareketli gözler de var, yapıştırıyorsunuz, belki onları da kullanabiliriz.
Ben hemen deniyorum.
Kolay gelsin!



"Kadın ve Erkek Vol.3"




Bugüne kadar "Kadınlar ve Erkekler" konusunda iki yazı yazmışım:




Erkeklerin ve kadınların birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını ve buna rağmen nasıl da birbirilerine muhtaç olduklarını gözlemliyorum hatta gözlemlemekle kalmıyorum birebir bunu yaşıyorum da.

Her açıdan farklıyız, anatomi bir yana, düşünce tarzlarımız, bakış açılarımız, sorulara çözüm getirebilme tekniklerimiz, düzenli hayat kriterlerimiz, ilgi alanlarımız hobilerimizi, alışveriş anlayışımız, insanları gözlemleyiş durumumuz, algılayışımız, olay değerlendirmelerimiz...

Ama bir o kadar da çekiyoruz birbirimizi, işte zır kutuplar misali.

Mesela dün yaşadığım bir olay;

F. – (Çocuk gibi..telaşla) Aaaaa.ne güzel çiçekler rengarenk..mis gibi..çok hoşuma gitti..

M. – (umarsız)...ha öyle mi? ...

F. – (Müsteshi bir gülüş ve akabinde hissedilecek hayalkırıklığı sezgisinin verdiği allak bullak bir surat ifadesiyle.) Evet pek güzellermiş, ben de çok severim !

F. – (Arabayı sürmeye devam eder)...hmm.

F.– (Pess!modunda) Yani diyorum , keşke alsan bana arada,şöyle sürpriz yapsan...(3 nokta aslında derin bir iç çekişi sembolize ediyor burada)

M. – (Gülüş gibi bir şey sergiler) hmm...

F. – (Artık bir şey demiyor, böyle değildir normalde ama şimdi neden böyle davranıyor?Yok söylemez artık tek kelime bile..Sadece arabadan inip kendine bir buket çiçek almak istiyor. İncelik istiyor, bi parça, hayatı güzelleştirmesi için hepsi bu)

Şimdi gerçekten kırmızı ışıkta bir süre daha kalsaydık bu hareketi yapacaktım..İşi inada bindiren, çiçekçiden çiçek alırsam belki elime yapışır ya da biri beni o buketle görür de hayatımın sonuna kadar o anı dövme olarak sırtıma kazırlar ürkekliğini ne kadar empati kursamda anlayamıyorum. Bu konuda yazıyı okuyan erkeklerden yardım istiyorum.Bir erkek neden böyle davranır?

Erkeklerin teknik olarak yalnızca bir on/off düğmesi varken, biz kadınların 80 farklı düğmeden ve alt seçeneklerden meydana getirilmesi ise pek de bizim tercihimiz olmasa gerek.

O halde biz kadınlardaki, 80 düğmenin tümünü birden resetleyemeyeceğimize göre, erkeklerin on/off düğmesine bir kaç genel seçenek eklemek de mümkün olabilir mi?diye kendime sormaya başladım...

Bu da arkadaşımın yaşadığı bir olay,

Güzel bir sofra hazırlanır, yemekler yapılır, özenle sofraya sunulur.

E. – Hayatım, yemekleri beğendin mi?

G. –Evet bitanem, ellerine sağlık..(hapur hupur yemektedir..)

E. – Ben de o mezeyi çok severim bilirsin, sen de seversin, o yüzden yapayım dedim , tadına bakayım nasıl olmuş.(der ve bir iki çatal alır)

G. – (Tabaktaki mezeyi silip süpürmektedir.) Evet, evet ellerine sağlık canım.

E. – Gideyim de içerden kola getireyim.


Mutfağa gider,kolayı getirir,masaya oturur ve bakar ki, meze tabağı boş!

E. – Mezeden bana da ayırdığın, beni de düşündüğün için çok teşekkür ederim canım..çok...(uzaklara dalış)

G. – Aaaa sen yememiş miydin canım ya?
*****


Kapanış müziği olarak Frank Sinatra’dan Love&Marriage şarkısını öneriyorum...


6 Mayıs 2011 Cuma

"Blog yazmak"


Sevgili Mia Wallace beni mimlemiş.
Mimin konusu : Blog yazmaya neden başladık, nereden geldi aklımıza?

2008 yılının Aralık ayı’nda blog dünyasına merhaba dedim.
Sanal ortamda yazmak için bu tarih geç bir başlangıç olsa da, yazma ve okuma tutkusu benim için çocuk yaşlarda başladı.

Çocukluğumdan beri günlük tutardım, şiirler,denemeler yazardım, bunların bazıları okul dönemimde sık sık yarışmalara gönderilirdi ve ödüllerle dönerdim. Herkes benim yazmayı ne kadar sevdiğimi bilirdi.

Üniversite dönemlerinde ise okuma ve yazmaya olan aşkım sayesinde şu anki mesleğimi belirledim.

Blog yazmaya gelince;

Defterlerde bir şeyler tutmak güzel tabii ama bunu pek çok insanla paylaşma imkanıyla birlikte, sınırlarını kendimin belirleyeceği bir pencereden dışarı açılan bir dünyanın kapıları beni cezbetti ve “ful yaprakları”nı bu paylaşım isteğiyle açtım.

Blogum adını, devlet tiyatrolarında sahnelenen ve iki kez gördüğüm muhteşem bir Civan Canova oyunundan alıyor; Ful Yaprakları.

Sizlerden kimliğimi özenle gizlememin en büyük nedeni, kendimi deşifre etmeden, kim olduğumu, ne iş yaptığımı bilmeden, sizlerin benim içimi, ruhumu tanımanızı ve hayata bakışımı okumanızı sağlamak.

Bir diğer neden neden ise özgür olarak düşünebilmenin ve yazabilmenin verdiği paha biçilemez keyif...

Bugüne kadar 2 blogda toplamda 331 yazı yazmışım ve 784 izleyiciye ulaşıyor yazılarım.

Her gün onlarca kişinin yazısını okuyorum, yeni insanlar tanıyorum, yeni hayatları gözlemliyorum, herkesin penceresinden nasıl göründüklerine bakıyorum ve besleniyorum.

Yazmak kişinin kendini ifade edebilmesi için en önemli yollardan biri,
Ben de en çok kendimi “yazarken” iyi anlatabiliyorum.

İşte bu yüzden buradayım ve dilerim daha uzun yıllar yine burada olurum.




TÜM YASAKLAMALARA ,TÜM ENGELLEMELERE RAGMEN BURDAYIM .
BLOG YAZMAYI SEVIYORUM...
SANSÜRLERE, YASAKLARA HAYIR!



"İstanbul'da sonbahar"

06.05.2011



Sevgili Günlük,




Sabah işe gitmek için evden çıktım,daha kapıdan çıkar çıkmaz buz gibi hava yüzüme çarptı.


Servise doğru yürürken şapkamı takıp yakamı kaldırma ihtiyacı hissettim.


Adımlarımı hızlandırırken yağmur başladı, şemsiyemi açtım ancak rüzgar o kadar şiddetliydi ki ters dönerken kırılacak diye kapatmak zorunda kaldım.


Bugün aylardan Mayıs...Mayıs'ın 6'cı günü.


Yağmur, soğuk, rüzgar ve günlerdir süren güneşsizlik.


Bam teline basıldığı an kavgaya hazır; gergin-mutsuz-depresif insanlar, iptal edilen açıkhava organizasyonları, şenlikler, ertelenen haftasonu planları.


Sabah radyoda spiker müjde verdi, İstanbul'lular yarın "1 gün süreyle güneş görecek"dedi..


Pazar yeniden yağmur başlayacakmış.


O halde Cumartesi deniz kenarına gitmeli, bol bol güneşlenmeli, denizi izlemeli, temiz havayı içimize çekmeli.


Mevsimler, insanlar, iklimler değişiyor.


Değişmeyen tek şey doğanın intikam alacağını bile bile onu yağmalayan, şeklini değiştiren, bozan,yıkan zihniyet...


O devasal binaları yapmaya devam ederlerse yakında Haziran ortasında kar yağacak.


Dilerim yarın bol güneşli bir gün olur.




Çiçek kız, Ful.


4 Mayıs 2011 Çarşamba

"Kuşburnu çayının faydaları"


Hıdırellez yaklaşıyor ama hava hala yağmurlu ve serin.

İstanbul'a yaz yine geç gelecek anlaşılan.

Şimdi kendinize 10 dk. mola verin ve güzel bir çay demleyin, ama bitki çayı olması tercih sebebi.Malumunuz bu ara etrafımızda herkes hasta.

İşte en çok sevdiğim bitki çaylarından biri olan kuşburnu çayı'nın faydaları.

Afiyet olsun...


Kuşburnu bitkisini tanıyalım:


Avrupa ve Kuzey Afrikada yetişen kuşburnu Rosa canina L.yabani gül türünün olgun meyveleridir.
Kuşburnu ülkemizde de bulunmaktadır. C vitamini bakımından en zengin meyvedir. Portakaldan çok daha fazla C Vitamini içerir. Kuşburnu taze olarak veya kurutularak kullanılır.
Kuşburnu çayının yanı sıra kuşburnu marmelatı, kuşburnu pekmezi ve kuşburnu reçeli olarak da tüketilmektedir.

Kuşburnunun Faydaları Nelerdir?

Kuşburnunun güçlü antioksidan etkisi deneysel araştırmalarda tespit edilmiştir. C vitamini açısından en zengin bitkisel kaynaklardan biri olan kuşburnu proantosiyanidin ve flavonoit tipi fenolik bileşikler taşır.
Kuşburnunun bir başka önemi iltihaplı hastalıklardaki yararıdır. Kuşburnunun dejeneratif eklem hastalığı olan eklem kireçlenmesi ve romatizma ağrılarının giderilmesindeki faydaları klinik araştırmalarda görülmüştür.
Kuşburnu bitkisi soğuk algınlığı ve gripe karşı bağışıklık sistemini destekler. İçeriğindeki C vitamini ve polifenolik sayesinde soğuk algınlığına karşı koruyucu etki gösterir. Gribal enfeksiyonlara yakalanmamak için günde 3 bardak kuşburnu çayı içilebilir.
Danimarkalı doktor Kaj Winter tarafından yapılan araştırmalarda kuşburnunun eklem ağrıları olanlarda tedaviyi desteklediği belirlenmiştir. Kuşburnunun kabuk ve çekirdeğinde yeralan bir maddenin iltihabi reaksiyonu engellediğine dair tespitler yapılmıştır.
Kuşburnunun iltihap giderici ve ağrı kesici bileşenleri suda çözünmediğinden eklem romatizmasına karşı kuşburnu çayı etkili değildir. Eklem romatizmalarına karşı kuşburnu kapsülleri kullanılmaktadır. Yine çay gibi kuşburnu reçel ve marmelatları da eklem ağrılarında etkili değildir.
Toz haldeki kuşburnu kapsülleri Avrupa’da artrit yakınmalarını hafifletmek amacıyla kullanılmaktadır. Yapılan araştırmalar kuşburnunun diz ve kalça osteoartriti üzerindeki olumlu etkileriyle hastaların şikayetlerini ve ağrı kesici ilaca olan ihtiyaçlarını azalttığını göstermektedir.
Kopenhag Üniversitesinden Prof. Dr. Kaj Winther, eklem ağrıları olan ve kireçlenme proplemi yaşayan hastalar için kuşburnu tozunu önermektedir.
İskandinavya Romatoloji Dergisinde yayınlanan makalede, 3 hafta boyunca kuşburnu tozu tedavisi gören hastaların birçoğunun ağrılarında azalma görüldüğü ifade edilmektedir.
Kopenhag Frederiksberg Hastanesi’nden Dr. Robin Christensen kuşburnu tozunun artritin tedavisinde kullanılabileceğini belirtmiştir. 3 ay süresince hastalara kuşburnu tozu verilmiş ve bunun parasetamolden 3 kat daha etkili olduğu tespit edilmiştir.
Japonyada yapılan bir araştırmada tohumundan hazırlanan özütün vücut yağ oranını düşürdüğü gözlenmiştir.
Böbreküstü bezlerine olan etkisiyle hormonların üretimini destekler.
Kan temizleyici özelliği kuşburnu faydaları arasındadır.
İdrar yolu enfeksiyonlarını önleyici etkisi bir diğer kuşburnu faydası olarak belirtilebilir.
Fenolik bileşenlerin iltihap giderici ve damar cidarını destekleyici özelliği hemoroid yakınmalarını hafifletebilir.
Müshil özelliği de bulunur.
Besleyici etkisiyle genel güçsüzlük durumlarına karşı kullanılabilir.

Kuşburnu çayı nasıl yapılır?

1 su bardağı kaynamış suya 1 tatlı kaşığı ince kıyılmış kuşburnu kabuğu eklenerek 15 dk demlenir süzülerek içilir. Günde 3 bardak içilebilir.
Eklem ağrıları için kuşburnu dondurulup sonra öğütülerek kullanılmaktadır. Bu yüzden eklem ağrılarına karşı etkisinden faydalanabilmek için özel olarak hazırlanmış kuşburnu preperatları kullanmak gerekiyor. Diğer etkilerinden yararlanmak için çay, reçel veya marmelat olarak tüketilebilir.


Kaynak: http://www.beslenmedestegi.com/


EMEĞE SAYGI

Internet-Gazete-Dergi ve her türlü basılı yayın için geçerlidir : Yazılarımdan ismim ve adresim link gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir. İzinsiz emek hırsızlığı durumunda hakkımı "hukuki çerçevede" sonuna kadar arayacağıma emin olabilirsiniz.Emeğe saygı gösterdiğiniz için teşekkürler!